KONUŞTUR’MALAR / KONUŞ’MALAR Necati Çavdar'la UFUKTURU



KONUŞTUR’MALAR
KONUŞ’MALAR
SORUMLUSU OLMAYAN
SORUMSUZ “İŞ”LER. Ve “KINAMALAR” gına getirdi
NECATİ ÇAVDAR·1
OCAK 2017 PAZAR·OKUMA SÜRESİ: 4 DAKİKA
Hırant Dink, hedef.. Ama
O’nu koruma.
Dönemin en muhalif sesi
Cumhuriyet gazetesi hedef... Koruma
Selimiye kışlası, karşı
mezarlıktan topa tutulsun.. Sen sadece seyret.
Olaylar olunca
sorumluluk duyma ..Saldırıları kına ..
Makamın da tatlı tatlı
otur, mesaj yayınla.
............
Haydi öncesini bilme,
duyma, görme . Hiç ama hiç tedbir alma..
Resmi makamlarda dizin
dibinde, gözün önünde mesajlaşıp plan proje yapsınlar, sen onları ebesiyle
dedesiyle “çetleşiyor” say..
İstanbul'u, tanklar
çevrelesin. Bunula kalmayıp, Köprüye yürüsün. Haberin olmasın.
Angara’da 30-35 km den
Zırlı birliklerden sabah saat 9.45 de çıkan tanklar Angara'ya yürüsün, gece
faliyete geçsin.. Hiç ama hiç fark etme...
Angara daki “terör”
saldırıları hiç ama hiç duyma, görme..
Elçi, gözün önünde
kurşuna dizilsin haberin, ucarın olmasın..
Sadece kınama yap..
Emniyetin,
Mit’in
Valin hala makamlarda
keyif sürsün.
Sen hala kınamalarla,
zırvalarla vakit geçir..
Hiç ama hic bir yetkili
işin sahibi olmasın, sade vatandaş gibi olayları uzaktan seyretsin.
Hatta...
Dünyanın en vahşi, en
rezil “Darbe” kalkışması olsun..
Millet, derhal buna
karşı çıksın..
Ama sen...Ortalarda
görünme..
Ben valiyim..
Ben kaymakamım
Ben belediye başkanıyım
Ben milletvekiliyim
Ben profum.
Ben genel ya da bilmem
ne müdürüyüm..Bi şey başkanıyım..
Ben hakimim, ben
savcıyım
Ben kamu yetkilisi ya da
sivil toplum - hükümet temsilciisyim- diye bulunduğun yerden olayları izle.
Duruma göre vaziyet al.
Başarırlarsa ne ala.
Yeni yerde yer bul. Duruma göre tavır sergile.
Başaramazlarsa kaldığın
yerden devam et.
............
Üstelik de makam ve
mevkiini hala koruyarak;
Öte yanda canını , çoluğunu çocuğunu , yarını, yaranını .
Malını, konumunu.
Hasta anasını, babasını
Hasılı her varlığını bir
kenara bırakarak , şerefsizce milletin namusuna emanet ettikleri silahları
millete doğrultanlara karşı dur.
Ve o tatlı dünyalarında
keyfdenler.!
Seni tutuklayıp,
soruşturmalara tabi tutup,bilmem neden yargılamaya kalksınlar. ...
Aman ha.
Bizim tatlı su
balıklarına bişey olmasın....
Rahatları bozulmasın.
Vali, emniyet müdürü,
istihbarat bilmem neyi, bakan/göremeyen, bilmem ne beyi hala makamında mutlu
musun..?
Haydi yetkililer; işini
yapmayanlara hukuki sorumluluk gereği hesap sormuyor.. Onlar; her hadiseden
sonra zirve gibi zırvalarla meşgul edilir/ediliyor.
Sizde bırakın vicdani
sorumluluğu...
En azından istifayı
aklına getirecek bir şeref de mi yok..
..........
Şehrinde yöresinde insan
hayatına mal olan, toplum huzurunu bozan hadise yaşanan yerde hiçbir “sorumlu”
makam sahibi yerini korumamalı. Derhal kulağından tutularak “işi “, bilen ve
yapan ehil insanlara bırakmak üzere kapı dışarı edilmeli..
..........
Hele hele “Darbe” gibi
millet hayatını toptan ilgilendiren bir konuda “Darbe sonucuyla sözde
ilgilenenlere, yetki verilenlere; mutlaka ve mutlaka “ arkadaş o gün ve gece
neredeydin” sorusu sorularak konumu netleştirilip, sonra yetki verilmeli (idi)
Yoksa ;
Ben valiyim, kaymakamım,
belediye başkanıyım.
Vekilim, bakanım
Genel müdürüm
hakimim,savcıyım.. Ben rektörüm, ben dekanım, profum
Danıştay, yargıtay,
sayıştay başkanı, üyesiyim ...
“Ben karışmam” bu işere
diyenler, derhal işinden el çektirilmeli.
Zira ülke kaosa girecek,
çeteler kan dökecek, bizim ağlar yatacak...
Başaranın, emrine amade
bekleyecek..
Normal vatandaş, her
şeyinden geçip canını ortaya koyacak,
Devlet, ekonomi ya da
tolumun bir yerlerinde yağlı “iş” bulanlar, yer edinenler rahatını
bozmayacak...
Sıkıntıyı gariban
çekecek ..
Ağlar kınamayla
geçiştirecekler..
İş, yapın beyler iş..
Şu hadiselerde yayın
yasağı konduğu gibi hiç değilse kınama mesajı yasağı konsun.
Konsunda olur olmaz
kişiler; fırsat bu fırsat diye ekranlarda reklam yapmasıınlar..
...........
İstanbul ‘un orta
yeri..Ortaköy, kana bulanmış, birileri sıra sıra “kınama mesajı” kuyruğundalar.
Kınama yerine ülkemize
ilan edilmemiş ama uygulanan bir harp çeşidi olan “Gayri Nizami Harb”in
gerktiği şekilde davranıp, iş yapacak akıl ve irade lazım..
1 Ocak 2017
http://necaticavdar.blogcu.com/sorumlusu-olmayan-sorumsuz-is-ler-ve-kinamalar-gina-getir/28610116
5Mümtaz Altınay, Süleyman
Bülbül ve 3 diğer kişi
Yorumlar
·
Zekeriya Çavuş İyi
de sen darbeyi biliyor mu? idin ki bunu 01 OCAK 2016 da yazmışsın. Darbe 15
Temmuz 2016 da olmuştu. Yoksa bu yazıyı başkası mı? yazdı.
Bunu sil veya gizle
o
Beğen
o
· Yanıtla
o
· 3y
Bunu sil veya gizle
NECATİ ÇAVDAR-MUSTAFA BAŞOĞLU
NECATİ ÇAVDAR - Sayın Başoğlu, bu 28 Şubat süreci dediğimiz süreç içerisinde sizin demokratik mücadeleniz bayağı ön plana çıktı, çünkü, siz bir sendika liderisiniz, dolayısıyla, sizin bağlı bulunduğunuz üst kuruluş, 28 Şubat sürecinin tamamen lehinde, yanında tavırlar koyuyor; hatta, bu sürecin getirdiği bütün hükümetlere -ne hikmetse- tamamına peşinen destek verdi; ama, sizin de, daha önceki görüşmelerimizde, bunun normal olmadığını, işçi haklarının öne geçmesi gerektiğini, sendikaların temsil ettiği işçilere hükümetlerin ne verdiğine bakılması gerektiği noktasında duruyordunuz. Şu anda o noktaya gelindi zannediyorum ve bu beşli komite denilen komite dağıldı ve şu anda emek komitesi başladı. Tabiî, çalışmalar hangi noktaya gider bilemiyoruz. Bu konuda ne dersiniz efendim?
MUSTAFA BAŞOĞLU - Önce teşekkür ediyorum bu fırsatı verdiğiniz için; daha önce de sizinle bir konuşma yapmıştık. 12 gün devam etti Akit Gazetemizde, çok olumlu yankılarının olduğunu bana söyleyenlerden anlıyorum. Yaptığımız bu tür söyleşilerle ben düşüncelerimi açıklıyorum, siz neşrediyorsunuz, bu sayede insanlarımız görüşlerimi öğrenmiş oluyorlar.
28 Şubat sürecini, başından itibaren ben, TÜRK-İŞ, DİSK ve HAK-İŞ gibi değerlendirmedim; çünkü, 28 Şubat aslında takvimde bir yapraktır normal olarak bakarsanız, fakat 1997 28 Şubatı’nın bir özelliği oldu. O Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu bazı kararlar aldı, bu kararlar önce normal kararlar olarak kamuoyuna yansıtıldı ilgililer tarafından, büyütülmemesi gerektiği tarzında yumuşatıldı. Sonra aradan zaman geçti, 28 Şubatı unutmayın denildi. Bu, bir bakıma bir tehdit unsuru haline getirildi. Şimdi yeni yeni açıklamalar da gösteriyor ki, “28 Şubatı kimse aklından çıkarmamalıdır, 28 Şubat önemli bir tarihtir, bu tarihte önemli kararlar alınmıştır” denilmektedir. Eğer, 28 Şubat kararları olmasaydı, Türkiye rayından çıkmış olacaktı, rejim yıkılmış olacaktı gibi iddialar öne sürülmektedir.
O gün katılmadığım bu iddialara, bugün de katılmıyorum. Yani, bu iddiaları kim söylerse söylesin ben inandırıcı bulmuyorum.
Önce olaya şöyle bakmamız gerekir: 28 Şubat kararlarına uyuldu uyulmadı suçlamaları yapıldı. Milli Güvenlik Kurulu bu kararları aldı, Milli Güvenlik Kurulu, bir Anayasa kurumudur, Sayın Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanır, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, Başbakan ve ilgili bakanlar toplantıya üye olarak katılır. Bu kurulda ülke sorunları görüşülür. Bu sorunlar, ülkenin güvenlikle ilgili sorunlarıdır. Bu sorunlar iç politikaya dayalı siyasî içerikli, siyasî ağırlıklı sorunlar değildir, öyle olmamak gerekir. Anayasaya göre sorunlar iç politikaya yönelik değildir; orada, ülkenin güvenliğiyle ilgili konular tartışılır, dış ve iç güvenlikle ilgili gelişmeler değerlendirilir. Ülkenin coğrafi konumunu korumada bir tehlike olup olamadığı, ülke birliğinin ve bütünlüğünün korunması dikkate alınır, savunmayla ilgili olarak gücümüzü artıracak herhangi bir tehlikeye karşı olabilecek sıkıntılara anında cevap verebilecek konular tartışılır. Anayasaya göre kurulun öncelikle görevi budur.
Ama, konuşulan 28 Şubat Milli Güvenlik Kurulu kararlarında başka konular da yer aldı. Daha sonraki toplantılarda zaman zaman bu kararlar yeni konularla takviye edildi. Biliyorsunuz, ilk kararda Türkiye'nin eğitim sistemine, hatta Kuran kurslarına ve başka konulara yer verildi. Daha sonra Susurluk ve başka konuların da Milli Güvenlik Kurulunda tartışılması istenildi. İş öyle bir hale geldi ki, bazı çevreler Milli Güvenlik Kurulu, sanki hükümet üzeri bir hükümet, sanki ikinci bir hükümet, hatta bazı hallerde sanki Meclis üstü gücü varmış gibi bir konuma sokulmak istendi.Bu düşünceyi o zaman da doğru bulmadım, karşı çıktım, bugün de karşı çıkıyorum.
Milli Güvenlik Kurulu, Türkiye için ihtiyacı hissedilen bir kurumsa, devletin güvenliği açısından ihtiyaç olunan bir kurulsa, -ki öyledir- onu o çizgide tutmak gerekir. Geçen konuşmamızda da söylemiştim, bütün tartışmaların odağında hep siviller ön plandadır; başörtüsü tartışması da dahil talepler hep sivillerden geliyor. Siviller, zaman zaman, adeta askerlere sığınarak veya zaman zaman askerleri ön plana çıkarma gayretine girerek birtakım kararlar alınmasına sebep oluyorlar.
Olaya böyle bakarsak, o zaman, sivillerin bir bakıma kendine güvensizliği ortaya çıkar. Bu yıl seçim yapılacak, seçimin sonuçları daha şimdiden tartışılıyor, kabul edilir mi edilmez mi diye!..
Necati Bey, ben prensip olarak siyasî partileri eleştirmem sendikacı konumum bakımından; ama, çok önemli saydığım konularda da görüşümü açıklamaktan geri duramam. Anavatan Partisi Genel Başkanı Sayın Mesut Yılmaz, İstanbul'da, seçimi başlatma toplantısında ön plana çıkardığı husus irticadır. Bu anlayış, bu seçimi irticacı olanlarla olmayanlar gibi bir noktaya dönüştürür. Bu anlayışın demokrasiye olan zararı şudur: Diyelim ki, siz, falancıları irticacı diye suçladınız, ama o suçladıklarınız aldığı oyla en çok milletvekilini kazandılar. Bu defa, bunlara hükümeti kurdurup kurdurmama tartışması başlar. O zaman da, bunun arkasından seçimlerinin meşru olup olmadığı tartışması gelir. Böylelikle, demokrasi tartışılır ve sonunda katledilir.
Siyasî partilerimiz, kendilerini halka anlatırken üzerinde durmaları gereken nokta, neler yapacaklarını söylemek olmalıdır. Falan partinin programı şu bakımdan iyi değildir, çünkü şu hususlar Türkiye'nin şartlarına uygun değildir; bizim programımız şu bakımdan iyidir, “Türkiye'nin sorunlarını şu şekilde çözeceğiz” demek yerine, ilerici-gerici, irticacı olan-irticacı olmayan, laik-laik olmayan tartışmaları demokrasiyi zedeleniyor.
Şimdi konuyu 5’lere bağlıyorum. Biliyorsunuz, 28 Şubat sürecinden önce üçler vardı. TÜRK-İŞ, DİSK ve HAK-İŞ. Daha sonra HAK-İŞ dışlandı. TESK, TOBB ve TİSKilave oldu. Bunlar, yani 5’ler “demokrasiyi kurtarıyoruz “ diye yola çıktılar.
“Biz beşimiz bir araya gelmeye mecburuz; çünkü, Atatürk ilkeleri, laiklik, demokrasi tehlikededir. Bu aşamada biz, aramızdaki bütün menfaat tartışmalarını bir kenara ittik, vatan için, memleket için, rejim için bir araya geldik” dediler. Bu iddianın doğru olmadığı, bana göre gelişmelerle iyice açığa çıktı.Çünkü bugün de aynı tartışmalar hâlâ devam ediyor.
O gün de söylediğim gibi, o zaman yapılan, bir menfaat kavgasıydı. TÜRK-İŞ ve DİSK, işverenlerle birlikte olmak suretiyle 54 üncü hükümetin, bazı kimselerin menfaatlerini sınırlayıcı tavrına karşı tavır koydular. Benim anlayışım budur. Bunu siyasi amaçla söylemiyorum.
Benim bir siyasî geçmişim var. Ben, hiçbir zaman Adalet Partisinin dışında bir partide siyaset yapmadım,. Başka bir siyasi partinin üyesi olmadım. Milletvekili olduğum ve siyaset yaptığım tek Adalet Partisidir. Ama bu, doğruları söylememe mani değildir. Ben bir sendikacı olarak o gün de söyledim bugün de söylüyorum; 54 üncü hükümet döneminde, biz, toplu sözleşmelerimizi çok rahat yaptık, küçümsenmeyecek zamlar aldık, toplu sözleşmeden doğan haklarımız anında ödendi; daha önceki hükümetler döneminde olduğu gibi alacaklarımız, üç beş ay ertelemeye tabi tutulmadı. Üyelerimiz toplu iş sözleşmesinden çok memnun oldular, bunu telefonla, telgrafla faksla bildirdiler. Mersin Şubemiz, bana bu amaçla bir kuzu hediye etti.
“Üyelerimiz, toplu sözleşmeden çok memnun oldular” diye. Ben bu kuzuyu aldım, “darbe geldi geliyor” tartışmaları devam ederken, Başbakanlıkta 54 üncü Hükümetin Başbakanına ve Başbakan Yardımcısına, yani Sayın Erbakan’a ve Sayın Çiller’e, diğer bakanlarımızın da katıldığı toplantıda takdim ettik.
Tabiî, kuzu burada bir semboldü, yani dikkati çeksin diyeydi. Orada söylediğim şudur: “Demokratik kurallara göre cumhuriyet hükümetleri gelmeli ve gitmelidir. Yan etkilerle hükümetler değiştirilmemelidir.” Bununla demokrasiye destek verdik.
Ben bunu söylediğim zaman, 5’ler farklı bir konumdaydı ve normal şartlar altında kurulmuş, güvenoyu almış, faaliyetini sürdüren bir hükümeti, adeta zorlayarak, görevinden alaşağı edilmesinin zeminini hazırladılar.
O dönemde memurlara, emeklilere çok önemli zamlar verildi. Esnaf emeklileri, Bağ-Kurlular, eczanelerden reçetelerini yaptıramıyorlardı, bazı eczanelerde ben gördüm, Bağ-Kurlunun reçetesi yapılmaz diye ilanlar asılmıştı. Sonra o hükümet geldi, Bağ-Kur’a destek verdi ve bir rahatlama oldu. Bu arada hiç şüphesiz havadan, fazladan para kazananların menfaatlerinde kısıtlamalar oldu; bildiğiniz o büyük sermaye bu gelişmelerden rahatsız oldu.
Dolayısıyla, 5’lerin yer aldığı nokta, emeklilerin, işçilerin, çalışanların, küçük esnafın, küçük çiftçinin yer aldığı nokta değil, tam onun karşısındaki noktadır. Bu tutumları demokrasiyi falan da kurtarmadı. O dönemde TÜRK-İŞ üyesi 10 sendika ortak bildiri yayınlayarak demokrasiye bağlılığımızı açıkladık. Sonra aradan zaman geçti, siz de söylüyorsunuz, 5’lerin tutmadığı belli oldu. Şimdilik dağıldılar. En azından bugün için böyle bir görüntü vardır. Bu ne kadar sürer bilemiyorum. Yarın tekrar bir araya gelirler mi gelişmelere bağlı. Gerçek olan şudur; ilke olmadan bir şeyi savunamazsınız. Savunsanız bile bu, uzun ömürlü olmaz.
Bugün çalışanların adına bir emek birliği kuruldu. Üç işçi sendikası konfederasyonu, üç memur sendikası konfederasyonu altı konfederasyon bir araya geldiler, güç birliği yaptılar. Ortak toplantı yapıp, bildiri yayınladılar. Bu devam eder mi? Çok fazla umutlu değilim. Bu emek birliğinin, sorunları çözmede büyük katkıları olur mu; ondan da çok fazla emin değilim. Ama 5’lere göre 6’lar daha doğru bir seçim ve oluşumdur.
NECATİ ÇAVDAR - Mesela bu son yapılan Ekonomik ve Sosyal Konseyde etkisi oldu mu acaba?
MUSTAFA BAŞOĞLU - Şimdi oraya geliyorum, zaten o manada söylüyorum. Sorunların çözümüne bir etkisi olur mu; bundan emin değilim, hiç değilse çok fazla umutlu değilim. Sizin temas ettiğiniz gibi, Sayın Başbakanın başkanlığında bir Ekonomik ve Sosyal Konsey toplandı. Bu toplantıya memur dışındaki işçi işveren ve esnaf kuruluşları katıldı.
Alınan kararlara baktım -ki, bu kuruluşun aldığı kararın değerlendirmesini ilk defa burada yapıyorum- bu kararda işçilerin lehine hiçbir madde yok; mesela, esnaflar için var, ziraatçiler için var, işverenlerin zaten ihtiyacı olmaz; ama, işçiler için hiçbir şey yok. Öyle bir aşamada yok ki, 500 bin kamu işçisinin toplu sözleşmesini tartıştığımız bir dönemde hiçbir şey yok; burası Ekonomik ve Sosyal Konsey, işçiler için leyhte hiçbir karar alınmamış.
Ama işçilerin aleyhinde alınmış, çünkü özelleştirmeye aşağı yukarı onay verilmiş. Karara göre, “Özelleştirmeye devam edilecek. Özelleştirme nedeniyle işsiz kalanlara yeni işyerleri açılarak iş bulunacaktır.”
NECATİ ÇAVDAR - Somut bir şey yok; ileriye matuf, açılacak!..Açılmazsa ne olur?!
MUSTAFA BAŞOĞLU - Doğru, üstelik bu ifadenin yaptırımcı bir gücü yok. Sizin, çalıştığınız işyeri özelleşiyor, işsiz kalıyorsunuz, buna karşı yeniden yatırımlar yapılacak ve size iş verecekler! Buna kim inanır. Bu aynı zamanda, üç konfederasyonun özelleştirme iddialarının kendi kendine tekzip edilmesidir. DİSK; TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ, özelleştirmeye karşı olduklarını, böyle apar topar bir özelleştirme yapılmaması gerektiği iddialarından bu kararla vazgeçmiş oluyorlar. Çünkü prensip olarak özelleştirmeyi kabul ediyorlar; ama “efendim, işsiz kalanlara yeni işyeri açılacak”! Ama ne zaman açılır, belli değil; kim açar, belli değil!
İkincisi, konfederasyonlar seçim ekonomisi uygulanmaması taahhüdünde bulunmuşlar. TÜRK-İŞ Genel Sekreterine dedim ki “Siz bunu kabul etmişsiniz, hükümet seçim ekonomisi uygulamayacak diyorsunuz. Biz de toplu sözleşme yapacağız. Bizim ücret zammı taleplerimizi hükümet yüksek bulur, “Kusura bakma, bu isteğiniz aşırı. Bu seçim ekonomisi uygulanmaması kararına ters düşer. Fedakarlıkta bulunmanız lâzım gelir. 50 yerine 25’e razı olmanız gerekir” derse, haklılığımızı savunmakta zorlanırız. Bu da işçi aleyhine ikinci geriye gidiştir.
Üçüncü geriye gidiş, işten çıkarmalardır. Konsey kararında işten çıkarmalarda komisyon kurulacağı, bu komisyonun işten çıkarma sebeplerini inceleyeceği kuralı kabul edilmiş, yani siz işçiyi işten çıkaracaksınız, sonra biz işçi-işveren-hükümet bir araya geleceğiz soracağız “sen niye bu işçiyi çıkardın, doğru mu çıkardın yanlış mı çıkardın” diye!. Buradan alacağımız bilgiyi konseye götüreceğiz, konsey bu konuda karar verecek! Bunlar boş laflardır. Bunlar toplumu avutma laflarıdır. Bunlar, topluma şirin görünme laflarıdır. Böyle yapılana kadar şu yapılabilirdi:
İş Kanuna bir fıkra ilave edilir, iş güvencesi diye bir müessese getirilir ve haksız işten çıkarmalar karşısında mahkeme yolu açılırdı. Bunu hükümet taahhüt edebilirdi, pek ala diğer siyasî partilerden de destek görebilirdi seçim arifesinde. Bunun için Bankalar Kanunu gibi fazla maddeli bir tasarıya ihtiyaç yok. Böyle yapılabilirdi, bu yapılmadı.
İşçi çıkaran işverenlere kredi verilmemesi çok inandırıcı değildir. Buna ne kadar uyulur, belli değil. Demek istediğim şudur: 5’ler, (işçi-işveren ortaklığı) ne kadar işimize yaramadıysa, bu üç işçi konfederasyonunun içinde bulunduğu emek-işveren ve hükümetin ortaklığı da o kadar işimize yaramayacak görüntüsü veriyor. Alınan karar bunu gösteriyor.
Bizim görevimiz, birinci derecede üyelerimizin hakkını korumaktır. Hükümete destek verelim mi; verin, yani ben, hükümete destek vermenize karşı değilim. İlla da, bizim arkadaşlarımız hükümete destek vereceklerse, bunu bir başka türlü verebilirler. Hükümete destek vermek ayrı şeydir, sorunları çözerek teşekkül etmek ayrı şeydir. Yani, Sayın Başbakan Ecevit’e destek verecek; verirsin. Mesela burada şu yapılabilirdi bunu TÜRK-İŞ’in sayın Başkanına söyledim: Sayın Bülent Ecevit’i Bülent Ecevit yapan unsurların arasında işçilerin ve öncelikle TÜRK-İŞ'in ona verdiği destek önemli bir yer tutar. Çalışma Bakanlığı döneminde işçiler gerçekten ona büyük destek verdiler. Çalışma Bakanlığından sonraki siyasî hayatında da çok büyük destek verdiler. Biz, 24 Temmuzu, Sendikalar Kanunu, Toplu Sözleşme Kanunu çıktığı gün olarak işçi bayramı kabul edip kutladık. Bu kutlamalar, zamanla Sayın Ecevit Bayramı’na dönüştü.
Bana göre, Sayın Ecevit’e, işçi kesiminin, yani TÜRK-İŞ'in verdiği destek onun için çok önemliydi, onun siyasî hayatındaki yükselmede önemli etkisi oldu.
Bununla Sayın Ecevit, bize borcunu ödesin demiyorum, öyle bir iddiam yok, ama en azından, emeğin haklılığını kabul ederek sorunların çözümüne olumlu katkıda bulunsun. 500 bin kamu işçisinin toplu iş sözleşmelerinde emeğin ezilmesine fırsat vermesin. Bunu bir diyet ödeme olarak söylemiyorum, öyle bir iddiam yok.
NECATİ ÇAVDAR
- Onun Arayış Dergisi vardı, 12 Eylülden sonra çıkardı bu dergiyi, orada bir
makalesi var, diyor ki: “Rejimin niteliği, o devletin işçilerine olan
göstergesinin karşılığıdır. Rejimin niteliği ona bağlıdır.”
MUSTAFA BAŞOĞLU - Evet; Sayın Ecevit sosyaldemokrat, solu da gerçekte DSP’nin temsil ettiğini söylüyor. Solda, genel olarak, en azından, kavram olarak emeğin hakkına saygı duyma birinci planda gelir. Bu, işveren hakkına saygı duymama anlamına gelmez. Ama, korunması gereken işverenden çok işçidir. Çünkü, bir işverenin şu veya bu şekilde işi bozulabilir, ama onun geride bıraktıkları onu ve ailesini uzun süre geçindirebilir; fakat, bir işçi işini kaybederse geride onu koruyacak hiçbir şey yoktur. Aybaşı geldiğinde ücret alamıyorsa, yeni iş bulma imkanı da bugünkü ortamda hemen hemen yok sayıldığından, çoluğu çocuğu aç kalır. Sosyal güvenliği belli bir süre sonra biter. SSK hastanelerine gidip sağlık hizmeti alma imkanını da kaybeder. Böyle bir ortamda, bu hükümet, hiçbir şey yapmasa bile, bir işgüvencesini mutlaka ön planda tutmalıydı. Çünkü insanlar işini kaybediyor, yeni iş bulma imkânları da yoktur. O halde, üç konfederasyon, bu Ekonomik ve Sosyal Konseyden böyle bir karar çıkarabilmeliydi. Ama maalesef bunu başaramadılar.
Bir şey daha dikkatimi çekti: Mesela, DİSK’in Sayın Başkanı, genel olarak, prensip olarak Ekonomik ve Sosyal Konsey toplantılarına katılmazdı, yararlı bulmadığı için protesto ederdi. Şimdi bu toplantıya katıldı; sonra da DSP’ye üye oldu ve milletvekili aday adayı oldu. Ben ona karışmıyorum. Eğer, bu yüzden, yani sırf Demokratik Sol Partiye katılmak için Ekonomik ve Sosyal Konseye katıldıysa, bu, kendi kendini inkâr olur bir bakıma; çünkü, bu işlerde tutarlılık çok önemlidir.
Konumuzun içinde olduğu için bir şeyi daha söylemek zorundayım. Sayın Budak DSP’ye katıldı, bunu saygıyla karşılıyorum, yani niye katıldı demiyorum; milletvekili olabilir, bunu da saygıyla karşılarım; ama, yöntemine karşıyım. Bir sendikacı böyle bir yönteme başvurmamalı diye karşıyım. O yöntem de şudur: Daha önceden Sayın Budak’ın DSP’ye katıldığı ilan edildi, Sayın Başbakan, gazetecilerin “milletvekili mi olacak” sorusuna “her halde” diye cevap verdi. Aradan bir hafta on gün geçti, Bir toplantıda, Sayın Başbakanla Sayın Budak salona beraber alkışlarla girdiler ve oradaki grup “Başkan nerede biz oradayız” diye bağırdılar. Esas dikkatimi çeken şu: Sayın Budak “ben, sizden, DSP’de siyaset yapmak için izin istiyorum, izin veriyor musunuz” diye sordu. Onlar da “veriyoruz” diyor! Bunu doğru bulmuyorum. Görüntüsü hoş olmayan işlerdir.
Eğer, siz, siyaset yapmak için bir yerden izin alacaksanız, bu, sizin genel kurulunuzdur veya yönetim kurulunuzdur. Alkışlayanlar, oraya gelenler işçi midir değil midir, kaçı işçidir, bu belli değildir. Sizin “tamam, bana izin verdiniz, ben siyaset yapacağım” demek, benim bu yorumumu tekzib etmez.
NECATİ ÇAVDAR - Ya getirdiğiniz insanlar...
MUSTAFA BAŞOĞLU - Biz, siyasileri, toplumu avutuyorlar, yanıltıyorlar diye suçlarken, biz bu izlenimi veren işleri yapmamalıyız. sendikacılar bunu yapmamalıdırlar.
Başladığım noktadan devam ediyorum; beşlerin çizgisi ne kadar yanlış idiyse bu gelişmeler de o kadar yanlıştır. Daha önce protesto edip, arkasından Ekonomik ve Sosyal Konseye katılmak, oradaki kararlara razı olmak doğru değil; eğer siyaset yapacaksanız, bunu, işçiden izin alıp yapıyor gibi bir görüntüye sokmak yanlıştır.
Ben milletvekilliği yaptım, bunu kendi teşkilatıma danıştım, sendikamın şube başkanlarını topladım, onlara bunu anlattım ve onlar da bana destek verdiler. Ama işçileri toplayıp da “bana müsaade eder misiniz” demedim. “Hayır, etmiyorum” dese ne olacaktır, gitmeyecek misiniz?!. Bunlar yanlış şeylerdir. Bunu şu bakımdan söylüyorum: Tutarlılık çok önemlidir; demokraside tutarlılık, ilkelerde tutarlılık, emeğin hakkını korumada tutarlılık, ilkelerin savunulmasında, siyasî parti farkı gözetmeksizin tutarlılık şarttır. 54 üncü hükümet eğer iyi işler yapmışsa buna teşekkür edeceksiniz, yanlışlarını da eleştireceksiniz. 55 inci hükümet iyi işler yapmışsa ona da teşekkür edeceksiniz. Varsa yanlışlarını tenkit edeceksiniz.
Bakın, bizim tutarlılığımız şuradan belli: 54 üncü Cumhuriyet Hükümeti’ne, demokrasi açısından destek verdik, 55 inci hükümet işbaşındayken yine darbe tartışmaları çıktı. Ben o zaman yine Sağlık İş’in şube başkanlarını topladım, Sayın Yaşar Okuyan, Sayın Ali Kemal Başaran’dan, (o zaman Genel Başkan Yardımcısı olarak bu işlere bakıyordu) “Sayın Başbakana gidip destek vereceğiz, bize randevu alın” dedim, ama randevu alamadılar; çünkü, Sayın Başbakan Antalya’dan dönmedi, programı vardı. Yani, bizim, 54 üncü hükümete verdiğimiz desteği 55 inci hükümete de verecektik, bu tutumumuz, diğer hükümetler için de geçerlidir.
NECATİ ÇAVDAR - O zaman Sayın Yılmaz’ın sesi bir yükseldi, ondan sonra sustu.
MUSTAFA BAŞOĞLU - Temel ilkelerde tutarlılık; siyasî parti farkı gözetmeden tutarlılığını göstermek lâzım gelir. Sendikacılar siyaset yapacaklarsa yaparlar, benim ona bir itirazım olmaz.
Sendikacılar, siyasî düşünceleri uğruna temsil ettikleri insanların haklarından vazgeçemezler, o noktada taviz veremezler, böyle bir hakları yoktur, böyle bir yetkileri yoktur. Bizim, işçinin adına toplusözleşme yapma yetkimiz vardır, yani onun avukatlığını yapıyoruz. Görevimiz, onun davasını mahkemede en iyi şekilde savunmaktır, tabiî haklı davasını. Biz şimdi haklıyız, niye haklıyız; hayat pahalılığı vardır, enflasyonun düştüğü falan yok, kimse kimseyi kandırmasın. Maliye Bakanı akşam anlatıyor “Enflasyonu düşürmede çok büyük başarımız oldu, ama faizleri düşüremedik” diyor. Allah aşkına, bir memlekette enflasyon düşer de faizler düşmez diye bir şey olabilir mi?! Enflasyon düştü mü faizler de düşer, kendiliğinden düşer bu. Siz devlet olarak yüksek faizle para satın alıyorsunuz. Eğer enflasyonu düşürmüşseniz faizlerin de bunun tabii sonucu olarak kendiliğinden düşmesi gerekir. Madem ki, enflasyon yüksektir. Bizim hedefimiz; enflasyona ayak uydurabilecek bir zam almaktır.
Bir şeye daha dikkat etmek gerekir; seçimlerden sonra büyük zamlar gelecektir, kimse bunu gözden ırak tutmamalıdır. Bizim şimdi alacağımız ücret zammımız, seçimden sonra da bir dayanıklı olabilmelidir, bundan vazgeçemeyiz. Bu Sayın Ecevit’e zorluk çıkarmak değildir, hükümete zorluk çıkarmak değildir. Ben ANAP döneminde de, Sayın Demirel’in Başbakanlığı döneminde de bu mücadeleyi yaptım, 54 üncü hükümet döneminde mücadele yapmaya ihtiyaç kalmadı, çünkü işler normal yolunda yürüdü. 55 inci hükümet döneminde de gündemimizde toplu sözleşme yoktu; ama, o zaman da alabileceğimiz bazı şeyler vardı, fakat bizimkiler, maalesef “hükümete zorluk çıkarmayalım, destek veriyoruz” diye bazı şeyleri göz ardı ettiler.
Hatırlayacaksınız, Genel Başkan Sayın Meral ile DİSK Başkanına, zaman zaman da TİSK Başkanına hükümete destek soruldu; hep söyledikleri “biz, hükümete zorluk çıkarmak istemiyoruz.” Peki, desteğiniz devam ediyor mu? Hiçbir zaman “etmiyor” demediler. İşler düzgün gitmediği halde bunu demediler. Bu tutum, bana göre, temsil ettiğimiz kitlenin hakkını korumada bir gevşemedir.
Şunu üzülerek söylüyorum, son yıllarda sendikacılıkta ciddi bir gevşeme vardır diğer alanlarda olduğu gibi; tabiî, bu gevşeme, bu yumuşama, bizim hak alamama sıkıntımızı doğurmaktadır ve maalesef, bu gevşeme, bu yumuşama, demokrasiye gereği gibi sahip çıkamamamızı getirmektedir.
NECATİ ÇAVDAR - Efendim, demokrasi dedik de, geçenlerde, engin tecrübenizden ve siyasî geçmişinizden istifadeyle sormak istiyorum: Sayın Cumhurbaşkanımız “askerle mücadele eden seçimlerde hep mağlup olmuştur.” dedi. Ben de şöyle bir şey hatırlıyorum: 1960’larda -biz o zaman çocuktuk tabiî- deniyor ki: “Demokrat Partinin devamı AP’dir, AP gelirse iktidar verilmez, AP gelirse seçimler iptal olur. Hatta, seçim sistemiyle de oynayarak CHP’nin getirilmesi yönünde kararlar alınıyor.” Ama, buna rağmen, bu millet, AP’yi tek başına iktidar yaptı. 1971 muhtırasında en güçlü ses olarak ben Ecevit’i hatırlıyorum. Bu millet Ecevit’i, tarihi kişiliğine rağmen İnönü’yü devirmesine ve 1973’te de iyi bir sonucu elde etmesine sebep oldu. Daha sonraki mücadelesinde Sayın Demirel’i görüyoruz ve Özal’ın mücadelesi var, Kenan Paşanın çıkıp “buna vermeyin, şöyle olur böyle olur” demesine rağmen seçmen kendi bildiğine göre oy verdi.Yani, Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren’in söylediği o söz biraz ters işledi. Yani, buradan bir şeyler mi çıkarmak gerekir, Cumhurbaşkanımızın bunu dememesi lâzım. Ne dersiniz?MUSTAFA BAŞOĞLU - Benim şöyle bir zorluğum var; sorunuza cevap vereceğim; ama, zorluğum şu: Sayın Cumhurbaşkanıyla ilgili sorulara muhatap kaldığım zaman genelde şöyle yapıyorum: Sayın Cumhurbaşkanının sözlerini yorumlayıp eleştirmiyorum, kendi görüşlerimi söylüyorum. Şimdi arz edeceklerimi de lütfen bu ölçüde kabul edin.Bizim Sayın Demirel ile 1965 yılından beri ilişkilerimiz vardır, sendika başkanı olarak, Parti Genel Başkanım olarak, Başbakanlık döneminde ilişkilerimiz oldu, Cumhurbaşkanlığında da lütfetti 4 yıl kadar danışmanlık görevi yapmamı sağladı. TÜRK-İŞ Eğitim Sekreterliğim sırasında şunu gördüm, Sayın Demirel’in Başkanlığını beğenmeyenler, 12 Eylül sonrasında işçilerin O’nun Başbakanlığı döneminde altın çağını yaşadığını söylediler. Buna şahit oldum. Gerçekten O’nun başbakanlığında önemli gelişmelere şahit oldum; kalkınmada, gelir dağılımının düzgün yürümesinde, % 5-10 enflasyon ve % 7 civarında kalkınma sağlanmasında Sayın Demirel’in böyle bir geçmişi vardır. Yani haklar kısıtlanmamış, hak ve yürriyetlerin mücadelesi yapılmıştır.Önce şuna bakmak gerekir: Acaba, Türkiye'de Türk vatandaşlarının Türk Silahlı Kuvvetleriyle bir mücadelesi var mı? Ben böyle bir şey görmüyorum.NECATİ ÇAVDAR - Hiçbir zaman da olmamış.MUSTAFA BAŞOĞLU - Olması için bir sebep yok zaten. O halde, bu nereden çıkıyor?! Birileri, çıkıp birtakım ileri geri konuşmalar yapabilirler, yanlış şeyler de söyleyebilirler. Eğer bu söyledikleri suçsa devletin adlî mekanizması devreye girer, Türk Silahlı Kuvvetlerini rencide eden, herhangi bir komutanı rencide eden, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücünü rencide eden veya onu aşağılayıcı birtakım sözler söylenirse, normal olarak o adamların yakalanıp yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerekir. Normal olarak yapılması gereken şey budur. Birisi “ben, Türk Silahlı Kuvvetlerinin başarısını beğenmiyorum” gibi birtakım değerlendirmeler yapabilir. Bunlar, yine de o müessesenin manevî şahsiyetini rencide etmediği sürece, suç değilse yapacak bir şey yoktur. Türk Silahlı Kuvvetleriyle Türk Milletinin bir kavgası yoktur, olmamalıdır. Bulunduğumuz coğrafya, çok güçlü bir silahlı kuvvetlere ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Bu millet, zaten, başkalarına verdiğinden daha fazlasını ordusuna veriyor, bunu isteyerek, severek veriyor. Zaten kamuoyu yoklamalarında, Türk Silahlı Kuvvetlerine duyulan güvenin üst düzeylere çıkmasının sebebi bundan kaynaklanıyor. Siyasî olarak, yani bir yanda askerler bir yanda siviller diye bir kamuoyu yoklaması yapacak olsanız veya sorsanız ki, efendim, farz edelim, Genelkurmay Başkanının falan partinin başkanı olmasını ister misiniz diye, çok farklı sonuçlar alabilirsiniz. Ben de Türk Silahlı Kuvvetlerine sonuna kadar güvenen bir insanım, çok güçlü olmasını isteyen bir insanım. Bunu hep savundum. Savunmaya devam ediyorum.Eğer, bazı kimseler, askere atfen bazı sızlanmalarda bulunuyorsa, bu sızlanmaların kaynağına bakmak lâzım. Mesela, bazı gazetelerde, zaman zaman sizin gazetede de bazı haberler çıkıyor. Millî Güvenlik Dersine giren asker görevliler, öğretmenlerin başının örtülü olup olmadığına, öğrencilerin başlarının kapalı olup olmadığına bakıyorlarmış. Başların açılmazsa ders vermezlermiş. Bunlar söyleniyor. Bu tutuma aileler üzülüyor, niye böyle oluyor diye. Bu birinci noktadır.
İkinci nokta, bugünlerde gazetelerde ilanlar var bazı yerlere alınacak askerî öğrencilerle ilgili ilanlar. Mesela, en son ilanda irticayla ilgili bir ifade var. Kendisi, ailesi, annesi, babası, kardeşinin birtakım olaylara adının karışması halinde askeri okula alınmayacakları belirtiliyor. Bunun sebebini anlayamıyorum. Bir insan yanlış işler yapmış olabilir, ama çocuğunun bununla ilgisi neye göre kurulacak? Babasının suçundan dolayı çocuğunu yargılayıp mahkum etmek, hukuken mümkün değildir. Aksi halde büyük bir haksızlık olur. Bu çocuk çok zeki, çok da dürüst olabilir. Devlete çok iyi ve hayırlı hizmetler yapabilir. Onu ve devleti bundan mahrum etmemek gerekir. İnsanlar bunu okudukları zaman bundan farklı sonuçlar çıkarabilirler, acaba bu iş nereden kaynaklanıyor diyebilirler. Mesela, bu ilanı yorumlayan bir eski generalimiz -tabiî, ordu adına söylediği ne kadar geçerli, o ayrı bir konu- diyor ki: “Böylelikle orduya sızmalar önlenecektir”. Sızma dediği nedir; bazı çocuklarımız imam-hatip okulunun üçüncü sınıfından itibaren, normal liseye geçerek askerî okullara giriyorlarmış. O emekli paşa “zaman zaman bunlar dikkatten kaçtı, sızmalar oldu; bu sızmaları önlemek için bu tedbir alındı” demiş. Yani, bir çocuğun imam-hatip okulunda okuması ve orada İslamî terbiye alması, onun, devletin herhangi bir kademesinde görev almamasını gerektirecek sakınca sayılabilir mi? Bunu böyle söylediğiniz andan itibaren, İslamı, bir suç mekanizması, onları suça teşvik eden, onları kötülüğe teşvik eden bir olgu saymış oluyorsunuz. Buna kimsenin hakkı yoktur. Başörtüsü yasağı tartışması bu düşüncenin bir başka yönünü oluşturmaktadır.Geçenlerde sizin gazetede vardı, Bursa İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı vermemesinde oradaki komutan ricada bulunmuş bu haber olarak gazetelerde yer alınca insanlar bunları okuyup, üzülüyorlar. Disiplinsizlik nedeniyle ordudan ihraç edilen kardeşlerimiz vardır. İhraç sebebi nedir bilemiyorum. Sadece zaman zaman gazetelerde ihraç edilenlerin yaptığı açıklamalar yer alıyor. Bu açıklamalarda: “Eşimizin başı örtülü olduğu için bize disiplin cezası verildi, ihraç edildik.” İnsanlar bunları okuyunca “acaba bizim ordumuzda niye bunlar oluyor?” üzülüyorlar. Bazı kimseler “başörtüsü yasağını askerler istiyor” diyorlar. Bu haberler de vatandaşları üzüyor.Bu haberlerin doğruluğu yanlışlığı bir tarafa, doğru olanı yanlış olanı vardır ama, bunlar milletimizin askeri olan sevgisini azaltmasa da içinde bir burukluk meydana getiriyor. Bunu ordu karşıtı göstermemek lâzım. Böyle bir ordu karşıtlığı olmaz. O kadar olmaz ki, milletimiz ordu ile bütünleşmiştir. Genç gazi kardeşlerimizin kiminin kolu yok, kiminin bacağı yok, kiminin gözü yok; televizyonlarda bunları görüyoruz; ama, gençlerimiz hâlâ, davullarla zurnalarla askere gidiyor ve giderlerken de zafer işareti yapıyorlar “gideceğiz, kökünü kazıyacağız” diyorlar.NECATİ ÇAVDAR - Dün Cebeci Askerî Şehitliğindeydik, şehit aileleri başörtülüydü, şehitleri ziyaret ediyorlardı. Şehitliğe giderken iyi ve muhterem insan, ama bu başörtülü kadın, çocuğunu okula gönderirken muhterem insan değil!..MUSTAFA BAŞOĞLU - Askere karşı diye sorduğunuz soru vardı; milletimizin askere karşı bir tarafı yok. Onu inciten şeylere de dikkat etmek lâzım. Yani, insanların kafasında birtakım istifhamlar meydana getirmemek lâzım. Galiba üç sene önceydi, bir subayımız, düğününe gidenlerden başı örtülü olanların kutlamalarını dışarıda kabul etmek zorunda kaldığı basında yer aldı. Bunlar, bizim milletimizin askere olan sevgisini azaltmaz, ama üzüntüsüne sebebiyet verir. Bir başka şey var, Resmî Gazetede bir yönetmelik yayımlandı, harp akademilerine alınacaklarda yeni birtakım şartlar getirilmiş, yönetmelikte deniliyor ki: “Sivil ve askerler için, eşi çağdaş görünümde olmalı -herhalde bu çağdaş görünümden başı açık olma kastediliyor- ilave olarak, öğrenim durumu ve genel kültürü bakımından eşine yardımcı nitelikte olmalıdır.”Bu nasıl olabilir, bunu kim tespit edecek?! Diyelim ki, siz yüzbaşısınız, evlendirdiler sizi, hanımınız ilkokul veya ortaokul mezunu, lise mezunu veya üniversite mezunu olabilir, ama üniversite mezunu olmasına rağmen genel kültürü bakımından kocasına yardımcı olamaz diye birisi rapor verirse ne olacak?! Böyle yaparsanız ne olur; hanımının yetenekli olmaması çok önemli değil, ama kendisi çok yetenekli bir insan olabilir, üstün zekalı bir insan olabilir, devlete çok büyük faydaları olacak ve büyük hizmetler yapacak insan olabilir; siz, hanımından dolayı onun önünü kesmiş olursunuz. Bunun devlete olumlu hiçbir katkısı olmaz.Siz, çok başarılı bir insansınız, ama hanımızın başı kapalı. Hanımınızın başının kapalı olması -devletle hiçbir ilgisi yok, devlette hiçbir görevi yok evde oturuyor- ama, başının örtülü olması sizin terfinize ve yükselmenize engel sayılırsa bunun haklı bir dayanağı olamaz.NECATİ ÇAVDAR - Memlekete hizmete engel...MUSTAFA BAŞOĞLU - Gayet tabi... O zaman da böyle bir tutumla çok önemli elemanları kaybetmiş oluyorsunuz. Devletin işinin çok muntazam bir şekilde görülmesi gerekir. Siz, bilgili insanları, evindeki hanımının başının örtülü olmasından dolayı harcıyorsunuz veya ilanda belirtildiği üzere, ailesinde amcası, kardeşi, kız kardeşi, herhangi birisi irticai faaliyete adı karıştığı veya haksız menfaat sağlamaya adı karışmışsa, bu yüzden çok büyük değerleri kaybetmiş olursunuz.Böyle bir karara varmadan önce, bunun, devlete ne kadar çok zararı olacağını düşünmek zorundasınız; çünkü, her insan aynı karaktere sahip değildir, her insan aynı zekaya sahip değildir. Bunları dışladığınız zaman bazı önemli değerleri dışlamış olursunuz. “Şimdi, askerle kimse mücadele etmesin” deniliyor. Tabiî kimse askerle mücadele etmesin, niye mücadele etsin; benim sürdürdüğüm bir mücadele yok. Bizim bilmediğimiz şeyler olabilir, birileri vardır da, böyle alttan alttan, gizli gizli askerle mücadele ediyordur; kim mücadele ediyorsa biz de onlarla mücadele ederiz. Özellikle seçim öncesinde bu tip söylentiler seçmenin kafasında bulanıklıklar meydana getirebilir veya vatandaşların “acaba,askere karşı bir düşmanlık mı var, bir grup mu var?” gibi şüpheler meydana getirebilir. Kendi açımdan ben bu manada bir değerlendirme yapmıyorum, değerlendirmenin de bu manada fayda olduğu kanaatinde değilim; ama, yine aynı noktaya geliyorum: Siviller, askerlerle olan ilişkilerine çok dikkat etmelidir. Yani, askerleri asker olarak kabul etmelidir, onların görevlerinin, vatanın ve milletin birlik ve bütünlüğünü koruma olduğunu bilmeleri gerekir. Onlara ilave görevler, yüklememelidirler. Yani, onlara başörtüsü sorununu çözme görevi yüklenmemelidir. Susurluk olayını çözün diye devreye sokulmamalıdır, mafya olayını çöz diye devreye sokmamalıdır; yani, sivillerin yapacağı işleri aynı zamanda asker de yapar diye devreye sokmamalıdır. Eğer her işi askere yaptıracaksak sivillere lüzum yok; o zaman Türkiye'de sivil hükümete de lüzum yoktur. Bakanlıklara, müsteşarlıklara ve genel müdürlüklere lüzum yok gibi bir sonuç çıkar.NECATİ ÇAVDAR - Ondan sonra çiftçiye kadar inersin...MUSTAFA BAŞOĞLU - Büyük bir gazetede yazı yazan, oldukça da kıdemli bir yazar, işi döndürmüş dolandırmış, neticede “arkadaş, siz iyi yapmazsanız askerler gelir”e getirip bağlamış. İşte benim kastettiğim siviller bunlar. Zaman zaman bir profesörden, bir doçentten, bir aydından bu lafları duyarsınız veya makalesinde okursunuz. Yani, asker, adeta, sivillerin üzerinde bir denetim mekanizması. “Bak bunlar sizi gözetliyorlar, yanlış yaparsanız tepenize binerler” gibi bir noktaya getiriliyor. Böyle bir anlayışla demokrasi falan olmaz. İnsanları korkutarak demokrasiyi yürütemezsiniz. Yasak koyarak da demokrasiyi zenginleştiremezsiniz.Askerlerle mücadele rey kaybettirir mi; bunu bilemiyorum. Askerlerle mücadele eden olduğunu görmüyorum ve böyle bir şeyi kabul etmiyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız, bunu neye dayanarak söyledi bilemiyorum; ama, benim bildiğim Sayın Süleyman Demirel, yaklaşık yirmibeş yıldan fazla tanıdığım Sayın Süleyman Demirel, demokrattır “konuşan Türkiye” mücadelesi vermiştir, kalkınmacıdır, gelir dağılımında adaleti sağlamıştır, Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernleşmesini, çağa uygun teçhizata sahip olmasını savunan bir kimsedir. Peki bu sözler nereden kaynaklanıyor, onu bilemem. Sayın Cumhurbaşkanının konuşmasına bir yorum getirmek istemiyorum. Ben, o Yüksek Makama duyduğum saygı nedeniyle de bu tip tartışmalara girmeyi doğru bulmuyorum. Sizin gazetede çıktı, Sayın Cumhurbaşkanına Mekke’den bir mektup gönderdim, orada da bu konuya temas ettim.“Başörtüsü yasağı tartışması bin yıllık tarihimizde olmayan bir noktaya doğru itiliyor, asker-sivil güvensizliğine veya sivillerin askere karşı olduğu bir noktaya itilmek isteniyor, bu kasıtlı da olabilir. Dolayısıyla, herkes kendi noktasında durmalıdır. Şimdiye kadar zaten hep böyle durmuşuz. Hepimiz asker ocağından geldik geçtik. Yarın ihtiyaç olsa hepimiz yine asker ocağına koşarız. Askerimizle övünürüz. Askerlik görevi sıradan bir görev değil, kimse sıradan iş kabul etmemelidir. Asker dediğiniz andan itibaren, her an bir çatışmaya girebileceğinizi, her an hayatınızı kaybedebileceğinizi göze alarak bu kutsal görevi yapıyorsunuz. Bu herkesin yapabileceği bir iş değildir. Nitekim, bunun örneklerini görüyoruz. Genç genç kardeşlerimizin gidip vatan için, devlet için, millet için şehit olduklarını, sakat olduklarını görüyoruz.Şuna çok dikkat etmemiz gerekir bana göre: Şehitlik gibi çok üstün bir mertebeyi sıradan ölüm gibi kimse kimseye takdim etmemelidir; yani, bizim insanımız, askerde süngü takıp Allah Allah diyerek düşmanın üzerine yürüdüğü zaman “bunun sonucunda eğer şehit olursam Allah indinde diri kalırım” duygusuyla bunu yapıyor.Enteresan bir şey var, Genelkurmay Başkanlığı, geçenlerde 200 bin asker kaçağının olduğunu açıkladı, 200 bin insanımız askere gitmekten kaçıyor. Bunlar kimin oğludur bilemiyorum, ama herhangi bunlar, davullarla zurnalarla askere çocuk uğurlayanların çocukları değildir. Bu,Türkiye için büyük bir tehlikedir. Ne demek askerden kaçmak!.. O zaman, insanların manevî yönünü bu manada törpülemeyeceksiniz. İnsanları sadece bir maddî varlık olarak dikkate alıp, yiyen, içen, çiftleşen, döllenen, çocuk sahibi olan gibi bir noktada tutmayacaksınız. Bu, sadece insanların işi değil, hayvanı alırsınız yedirir içirirsiniz, onlar da doğurur, kendi nesillerini devam ettirirler, belli bir noktadan sonra da işe yaramaz olurlar; insan bu değil ki; insan, Allah'ın kendisine verdiği cevheri iyi işlediği zaman melek üstü olabilecek konumdadır, tersini yaptığı zaman hayvandan daha aşağı mertebeye düşebilir.; ama, tercih kendisinindir. İradesini hangi yönde kullanırsa oraya doğru kendini götürür. Allah, Adem’e can verip meleklerine de “siz buna secde edin” demek suretiyle insanı melek üstü bir konuma getirmiştir aynı zamanda. Hz. Adem meleklere secde etmiyor, aynı zamanda, Allah'a saygı olmak bakımından melekler, Hz. Adem’e secde ediyorlar. Melek olan secde etmeyince şeytan, iblis oluyor. Üstün makamlardan kovuluyor. İnsanımızı, bu gerçeklere göre yetiştirmemiz gerekir.NECATİ ÇAVDAR - Peki, bu değerler tehlike görürse ne olur?MUSTAFA BAŞOĞLU - Bu değerler tehlike görürse, bizim, vatandaş olarak, bir insan olarak, tehlikede olan bu değerleri tehlikeden kurtarmak gibi bir görevimiz var; yani, haksızlığa karşı direnme görevimiz var. Kurulu düzenin içerisinde kanunlara uymak suretiyle bu yaptığınız yanlıştır demek gibi görevimiz vardır.Biliyorsunuz, Kur’an’ı Kerim’de var, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak görevimizdir. Yani, dinî tebliğ etmek peygamberlerin görevidir, ama müminlerin de birbirlerine karşı ona uygun görevleri vardır. Birbirlerine İyiliği emredecekler, kötülükten alıkoyacaklardır. Zaten yaptığımız tartışama da bu. Sizinle geçen defa konuştuk, şimdi de konuşuyoruz ve hep bunu anlatmaya çalışıyoruz ki, İslamı dışlayarak, insanların inancını dışlayarak bir yere ulaşamazsınız. İnanmamış olabilirsiniz, buna itiraz etmiyorum. Mesela, geçenlerde bir yazar “ben Allah'a inanmıyorum” dedi, bugünlerde ona bir mektup yazacağım. “Allah'a niye inanmıyorsun!?” diye soracağım. İnanıp inanmaması beni ilgilendirmez, ben ona sadece bir uyarı mektubu yazacağım biraz önce söylediğim ilkeye sadık kalmak için. İyiliği, doğru yolu göstermek ve yanlışlıktan alıkoymak için.Türkiye'nin son zamanlarda modası, belki de bu seçimde en çok tartışma konusu olacak irtica. Biliyorsunuz, hükümet bu konuda bir genelge yayımladı...NECATİ ÇAVDAR - Bedüüzaman Hazretlerini, 1908 devriminden önce, İkinci Meşrutiyetten önce . . . .. orada çok güzel bir konuşma yaptı diyorlar.. . . . alkışlıyorlar, . . . daha sonra 31 Mart hadisesinde de, aynı şahsın orada konuştuğunda mülteci diye idamla yargılıyorlar. Daha sonra da aynı şeyler devam etti, Sayın Süleyman Demirel için de aynı şeyler söylendi “Bir ayağı Konya'da bir ayağı bilmem nerede, bu da mültecidir, ona güvenmeyin” dendi. Rahmetli Menderes’e dendi, bunu herkese söylediler. Bu irtica neyin nesi, kim içindir, irtica neyin kılıfıdır? Herkese deniyor...MUSTAFA BAŞOĞLU - İrtica, kelime manası geriye gidiştir, irtifa da yükseliştir. Son zamanlarda Türkiye'de irtica tehlikesi tartışması yapılıyor. Bu, devletin belgelerine geçti. Son olarak Başbakanın yayımladığı belgede de bu var, irtica tehlikesi. Şöyle deniyor: “Efendim, irtica yeni yeni toparlanıyor, Sayın Mesut Yılmaz’ın da söyleyişiyle bir süre örselendi, şimdi yeniden kendine çeki düzen veriyor; aman dikkat edin, bir daha başını kaldırırsa başa çıkamayız” gibi iddialar var. Devlet, bunu resmen genelgesine koymuş. Peki nedir irtica; geri gidiştir. Kim bunlar?NECATİ ÇAVDAR - Padişah taraftarları...MUSTAFA BAŞOĞLU - Ben, şu ana kadar, yazısıyla konuşmasıyla biz geriye gitmek istiyoruz, cumhuriyetten şikayetimiz vardır, demokrasiden şikayetimiz vardır, padişahlığı istiyoruz diyen kimseye rastlamadım eğer irtica ile bu kastediliyorsa. Kastedilen o değil Necati Bey, kimse kimseyi kandırmasın; kastedilen İslam’dır.Şimdi, bakın, 5 bin irticacı vakıf deniliyor; imam-hatip okulları irtica yuvası deniliyor, Kuran kursları irtica yuvası deniliyor. İddialar böyle sıralanıyor. İrticacı valiler deniliyor, irticacı kaymakamlar deniliyor, irticacı memurlar deniliyor. Kim bu irticacı memurlar; efendim, bir kaymakam bir bayanın elini sıkmadı mı irticacı oluyor!.. Sıksın ama, sıkmazsa neden irticacı olsun?... İslam’ın adı irtica olarak konulmak isteniliyor. Geçenlerde bunu bu şekilde söyledim, aynı şeyi ısrarla söylüyorum.Sadece mesele orada değil, İslam’a saldırı tek yönlü değil; Türkçe ezan denildi. Türkçe Kur’an, Türkçe ibadet, Türk İslamı denildi, bayanlara cenaze namazı denildi, bayanlar neden imam değil denildi, efendim Kur’an’ı niye kendi dilimizde okumayalım, Arapça’yla niye okuyalım denildi. Böyle sıraladığınız zaman irticacı vakıf, irticacı kaymakam, irticacı vali suçlamaları var. Bunların tümünü topladığınız zaman bu suçlamaların hedefi İslam’dır, inançtır. Açıktan kimse İslam’a saldıramıyor tabiî; açıktan saldırılırsa büyük gürültü çıkacaktır, bu yumuşatılmış, irtica kelimesinin arkasına gizlenmiş ve oradan sürekli olarak saldırı yapılıyor.Geçenlerde bir vesileyle bunu söyledim, Zahid Akman’ın programına telefonla katılmıştım. İrtica korkusuyla Türkiye seçime götürülüyor. Seçmenler tereddüt içerisindedir. Düşünün ki, bir yere gittiniz konuşma yapıyorsunuz, falan partinin adayısınız, diyorsunuz ki: “Eğer biz iktidara gelirsek, bu hiçbir hukukî dayanağı olmayan başörtüsü yasağını kaldıracağız.” Sizin rakibiniz ihbar edecektir “bak, geldi böyle konuştu, irtica propagandası yapıyor” diyecek veya bir başka yerde “biz iktidara geldiğimiz zaman, imam-hatip okullarındaki bu başörtüsü yasağı zulmünü ortadan kaldıracağız veya bunu şöyle yapacağız” yine irticacı olarak damga vurulacak. Siz geldiniz dediniz ki: “Biz, Anadolu basınının önünü açacağız veya İslam’a hizmet etmek isteyenlere, diğerlerinde olduğu gibi, onlara da kolaylık sağlayacağız.” Bunlar, adayların, birbirlerini irticacı olan-olmayan diye suçlamasına götürecektir, tıpkı eskiden komünist olan-olmayan, Atatürkçü olan-olmayan, laik olan-olmayan suçlamasına götürdüğü gibi. Hiçbir tehlike yokken, siz, adeta, rejimi tehlike içinde gösteriyorsunuz. Evvela, bunu yapanları uyarıyorum. Bu rejime dönük ciddi bir tehlike yok, bu rejim tehlikeyle karşı karşıya değil; çünkü, bu rejim, kendisini koruyacak mekanizmalara sahiptir. Anayasa Mahkemesi vardır görevini yapıyor, normal mahkemelerimiz vardır, savcılarımız vardır, çalışan Meclisimiz vardır, sendikalarımız vardır, üniversitelerimiz vardır; yani, bütünüyle demokrasi içinde oluşmuş kurumlarımız vardır. Bunların tümü de cumhuriyete ve demokrasiye bağlı olan kurumlardır. Bunların hiçbirisi, bu müesseseler yıkılsın istemiyor. Peki bu tehlike ne; bir görünmez, hayali tehlike bu. Bir zamanlar gazetelerde şöyle deniliyordu o 28 Şubat sürecinde: “Efendim, bir üst düzey askerî yetkilinin söylediğine göre...” Ben, buna, meçhul askerden haber alma diyordum. Böyle bir isim var mı, nerede vardır, belli değil; ama, siz, eğer, bir korkutma meydana getirmek istiyorsanız, böyle bir hayali olarak, meydanda olmayan birisi olarak “efendim, Genelkurmayda şöyle oldu, böyle oldu” diye bunu topluma yayıyorsunuz. Bunlar, biraz evvel konuştuğumuz noktaya geliyor; Allah Allah, acaba askerimiz böyle mi düşünüyor gibi tereddütler meydana getiriyor.Deminki sorunuzu da buraya bağlıyorum; bana göre, sivilden askere karşı bir tepki olmaz, olmamalıdır; ama, kimse, durup dururken de, bir asker düşmanlığı vardır diye bir şey ortaya atmamalıdır; yani, yok olan bir şeyi de varmış gibi göstermemelidir ve bu tip şeylerle de seçmenin düşüncesine bir gölge düşürmemelidir, bir korku meydana getirmemelidir. Acaba, reyimi falan partiye mi versem, filan partiye versem mi gibi tereddütleri meydana getirmemelidir. Herkes bu demokrasiyi başarıyor, bizim milletimiz de buna çok yatkın; ama, birileri, sanki, demokrasiyi bir şekilde hançerlemek gibi veya bizim istediğimiz parti iktidara gelmezse bunun önünü keselim gibi birtakım kaygılar taşıyorsa, bu kaygılar boşuna kaygılardır.Evvela insan şunu bilmek zorundadır: Niye İslam’dan korkuluyor, ben onu anlayamıyorum. Biraz önce söyledim, son din İslam; başkaları kendine göre din icat edebilir, ama Allah indinde din İslam’dır. Allah “dininizi tamamladım, size din olarak İslam’ı seçtim” diyor. Peki, içeriğine bakalım, acaba bu İslam denilen din “vurun, kırın, kimsenin malına mülküne bakmayın alın, her şey helaldir mi diyor; yoksa, adil olun, haklı olun, komşunuzun hakkına saygı duyun, kimsenin malına namusuna göz dikmeyin, kimsenin hakkına el uzatmayın, birbirinizle kardeş gibi geçinin, yetimin hakkını yemeyin, fakiri koruyun mu diyor! İslam’ın telkin ettiği genel kurallar bunlar. Şimdi çağımızda, bunlar, insan hakları olarak topluma takdim ediliyor. Yani, Batı bunu söylemiştir veya Birleşmiş Milletler beyannamesinde bunların bir kısmı değişik kelimelerle yer almıştır, bunlar çok üstün değerler olarak kabul ediliyor; ama, Kur’an’ı Kerim’de de bunlar üstün değerler olarak kabul ediliyor. Ama bazı kimseler onu irtica olarak kabul edip dışlamak istiyor.Peki, İslam’ın neyinden korkuyorsunuz?! “Doğru ölçün, doğru tartın” diyor. İşte ticarette adil ölçü... Bugün en çok şikayetçi olduğumuz şey başkasının hakkına tecavüzdür. Kur’an size: “kimse kimsenin hakkına göz dikmeyecek, başkasının hakkını yemeyin” diyor. Bunlardan niçin korkulsun?Bazı insanlar, inançsızlıklarını, irticanın, laikliğin, Atatürk'ün arkasına sığınarak topluma mal etmeye çalışıyorlar. İslam’dan korkulacak bir şey yoktur. Kaldı ki, şu husus dikkatten kaçıyor: Allah'ın muhatabı kişilerdir. Allah “ey insanlar, ey iman edenler” diyor. Ey askerler, ey sendikacılar, ey partiler demiyor; Allah'ın muhatabı tüzelkişiler değil, Allah'ın emirlerinin muhatabı, Allah'ın emirlerine ve yasaklarına uyup uymada muhatap doğrudan insanın kendisidir. “Uyarsan mükafatlandırırım, uymazsan cezalandırırım.” Mükafatı verecek olan da Allah, cezayı verecek olan da Allah. Orucunu tutmadın, tamam; Allah bunun cezasını verir veya vermez; oruç mu tuttun, tamam; Allah sana mükafatını verir. İslamiyette, kimse kimseyi zorla camiye sokmuyor, zorla onun malını al demiyor; herkes meşru yollardan kazanacaktır. Peki, İslam’dan niye korkuyorsunuz?! Bana göre esas sıkıntı burada, Türkiye bunu çözmek zorundadır. İslam’a karşı olanlar, neyine karşı olduklarını söylemek durumundadırlar ki, bilenler de “kardeşim, sen bunu yanlış düşünüyorsun” diyebilsinler. Hayali bir irtica korkusu gibi bir, hayali İslam korkusu yayılmak isteniyor. İslamî ölçülere uygun insan yetiştirmek, aynı zamanda insan haklarına saygı duyan insan yetiştirmek demektir. Çünkü İslam, temelde insanı ve haklarını hedef almıştır. Siz, bunu, İslam’ın dışında düşünemezsiniz. Bu insan hakları dediğinizin elli yüz senelik mazisi vardır, ama İslam, 1400 sene önceden bunları söyleyerek geliyor. Yozlaşmamış, bozulmamış hep aynı kurallar vardır. Ölçü olarak baktığınızda aynı şeyler vardır. Allah, kulları için kötülük istemez. Evvela bunda anlaşmak lâzımdır. Allah, kullarını cehennemde yakmak için yaratmadı. Çünkü Allah'ın ateşe ihtiyacı yoktur; Allah, cehennemin ateşinde ısınacak değil ki, kullarını da orada yakarak kendini ısıtsın. Okula gidip kaydoluyorsunuz, göreviniz derslere çalışıp sınıfı geçmektir. Bazıları birincilikle geçiyor, bazıları ikmale kalarak geçiyor, bazıları disipline uymayıp okuldan ihraç ediliyor. Bu da buna benzer. Yani, öbür dünyaya giderken bu dünyadan cennet veya cehennem için geçer belge alınır. Bu da, Allah'ın emirlerine uymak veya uymamakla oluyor. Allah'ın emirlerine uyarsanız zaten, insan haklarına kendiliğinden uyuyorsunuz demektir.İrtica diye ikide bir toplumun önüne getirilenin, bana göre, arkasında yatan budur. Üniversite öğrencilerini, siyasî partiler yanıltmışsa ve başörtüsünü takın diye onları kandırmışsa, o zaman soruyorum, peki, imam-hatip okulundaki çocukları kim nasıl kandırdı?! NECATİ ÇAVDAR - Tevhidi Tedrisata göre, onun yasalarına göre...MUSTAFA BAŞOĞLU - Yani, şimdi imam-hatip okuluna giden ortaokul, lise talebesinin başındaki örtü bir siyasî simge midir?! “Efendim, üniversiteye giden kızları kandırıyorlar, çünkü onların yurt sorunu vardır, burs sorunu vardır, o yüzden menfaat için böyle örtünüyorlar.” diyorlar. Buna nasıl bir kılıf bulunacak? Ortaokuldaki kızın yurt sorunu da burs sorunu da yok.NECATİ ÇAVDAR - İhraç kararıyla attığınız Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını kim kandırdı?!MUSTAFA BAŞOĞLU - Ben, iddiacıların iddialarının tutarsızlığını söylüyorum.Zonguldak-Ereğli’de imam-hatip okulundaki çocukların 50 tanesi okulu bırakmış. Bunların hepsi ailelerinin yanında yatıp kalkar, bunların bir yurt ve burs sorunu yok. Evde pişen tencereden yemeklerini yer ve okula giderler. Demek ki, mesele, üniversitelerdeki kızlar tarikatların adamlarıdır, falan partinin adamıdır, bunlar siyasî amaçla bunu takıyor iddiası boştur, bir kere bunu kabul etmek lâzım gelir.Şimdi çok daha tipik bir şey söyleyeceğim. Devlette çalışmak istiyorsanız bayan olarak, devlet size “başını açacaksın; ben sana ancak böyle iş veririm” diyor. Kabul ettik diyelim, beğenmezsen çalışmazsın. Siz devlette çalışıyorsunuz bay olarak, falan yerde şube müdürüsünüz, falan yerde polis, falan yerde memursunuz, yeteneklisinize göre, terfi etmeniz lâzım gelir. Evinizde de hanımınız var, devlet göreviyle hiç bir ilgisi yok. Sizin olumlu sicil alıp almamanız, hanımızın başının açık ve kapalı olmasına bağlanmazsa, bunu neye bağlayacağız?! Bu da mı siyasî simgedir?!Burada yapılan bir inanç düşmanlığıdır, bunu kimse gizlememeli. Hem de kanuna rağmen; çünkü, başörtüsünü yasak sayan kanun yok. Her defasında söylüyorum, tekrar söyleyeyim: İster Sayın Kemal Alemdaroğlu olsun, ister yardımcısı Sayın Nur Serter olsun, isterse Anayasa Mahkememizin eski Başkanı Sayın Yekta Güngör olsun, isterse YÖK Başkanı Sayın Kemal Gürüz olsun; gelsinler, bir yerde oturalım, onlar, bu yasağın kanunlara dayandığını söylesinler, ben de kanunlara dayanmadığını söyleyeyim, birileri de hakem olsun, hakemleri de onlar seçsinler. NECATİ ÇAVDAR - İstedikleri kararları çıkarsınlar...MUSTAFA BAŞOĞLU - Bu, yasak kanunsuzdur. Anayasamızın 2 nci maddesine göre cumhuriyetimiz, demokratik olacak, laik olacak, sosyal ve hukuk devleti olacak. Siz laikliğe sahip çıkıyorsunuz, hepimiz savunuyoruz laikliği. Ben laikliğe karşı değilim, laikliği biz de savunuyoruz, diyoruz ki, laiklik, herkesin kendi inancına göre davranabilmelisidir. Devlet yönetimini yürütürken devletin kanununa göre muamele yapılmalıdır. Kanunları çıkaranlar böyle çıkarmışlardır, yani siz, hırsızlık suçuna Kur’an’ı Kerim’in ahkamına göre değil, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre yargılayıp ceza veriyorsunuz; tamam, buna kimsenin ve benim bir itirazım yok. Eğer bu ölçülerde kalıyorsanız kimsenin buna bir itirazı olmamalı. Ama, siz, laikliği, dinsizlik olarak alıyorsanız, onu dine karşı gösteriyorsanız, bunu kendinize bir din gibi kabul ediyorsanız böyle kabul edin, ona da itiraz etmiyorum. Siz, dininizi laiklik yapın; ama, benim dinim İslam, o zaman benimkine niye karışıyorsunuz?! Ben size karışmıyorum. Bir adam Allah'a inanmıyorum diyorsa, inanmıyordur, benim, onu zorla Allah'a inandırmak gibi bir görevim yok. Bana sorarsa “Allah'a inanayım mı, ne diyorsun” diye, ben ona inan derim “Allah var mı” derse, ona ispat ederim. Evvela kendine bak, kendi oluşumuna bir bak; böyle bir güç olup olmadığını anlarsın gözlerin görüyorsa inanır, görmüyorsan inanmazsın, inanmıyorsan da inanma kardeşim; ben inanıyorum. Laiklikte ölçü veya hoşgörü denilen şey, herkes kendi inancına göre davranabilmesidir. Adam istiyorsa camiye, istiyorsa kiliseye ve ikine de gitmesin. Beni bu ilgilendirmiyor; çünkü, kiliseye gitmesinden dolayı bana hesap verecek değil, ben de camiye gittiğim için ona hesap verecek değilim. Netice kişinin, Allah'ın koyduğu kaideye uyup uymamasıdır.Başörtüsü yasağı Türkiye'nin en önemli sorunu derken şunu kastediyorum: Hükümet kurulmadan evvel burada basın toplantısında söyledim. Bana göre hükümet nasıl olsa kurulur, ama Başörtüsü Yasağı, toplumu kemiriyor. Aile içinde kavgaya sebep oluyor, anneler babalar “kızım, bak sana bu kadar emek verdim, aç başını okulunu bitir” diyor. Öğretmenle öğrenci arasında, öğretmenle idare arasında, hakimle avukat arasında, amirle memur arasında, öğretim üyesiyle öğrenci arasında, öğretim üyelerinin kendi aralarında, öğretim üyeleri ile idare arasında, karı-koca arasında tartışmalara, huzursuzluklara yolaçıyor.. Ailede kavga var, diyor ki: “Senin başının kapalılığı benim bu sene terfime mani oldu; hanım, şu başını açmadın, açsaydın ne olurdu?” Korkarım ki, bu boşanmalara da sebep olur. Bizim, bu topraklarda güçlü bir devlet olarak kalmamız gerekir, gücümüz var Allah'a şükür, bu gücümüzü korumamız, birbirimizi kabullenmemize, birbirimize haksızlık yapmamamıza, inançlarımızdan dolayı birbirimize buğuz etmememize bağlıdır. Yani, camiye gitmeyen, gideni düşman görmemelidir; giden de gitmeyeni hor görmemelidir.Prof. Dr. Nur Sertel’in sizin gazetede çıkan konuşmasını okudum. “Efendim, zamanında bunlar laik kesime çok saldırdılar da, işte biz de şimdi...” yani, bu yasak adeta bir intikam almaya dönüşmüş.. Nur Hanımın söylediğinden ben bu manayı çıkarıyorum. “Zamanında onlar, laik kesim bize...” diyor, laik kesim falan yok; yani, ne laik kesim, ne şeriatçı kesim diye ayrım olamaz. İnsanlar var, bu insanlardan Allah'a inananlar var, inanmayanlar var; ibadetini yapanlar var yapmayanlar var. Onun için, toplumu kesin çizgilerle birbirlerine karşı gösterip ayırmamak lâzım.Millet olarak gücümüzü korumamızın şart, birbirimizi daha çok sevmemize bağlıdır, birbirimizi daha çok kabullenmemize bağlıdır. Biraz önceki sorunuzda asker-sivil meselesini konuştuk. Bu başörtüsü tartışması öyle bir hale geldi ki, ondan dolayı adeta asker-sivil arasında bir soğukluğa yolaçıyor. Ben, Mekke’den Sayın Cumhurbaşkanına gönderdiğim mektupta bu konuya da temas ettim. Düşüncemi bu vesileyle tekrar ediyorum. Bana göre, Sayın Cumhurbaşkanımız, bu işe, başörtüsü tartışmasına mutlaka el atmalıdır. Ülkenin birliğinin, bütünlüğünün ve kardeşliğinin pekişmesi bakımından esasen bu, O’nun Anayasa görevidir bana göre, Müslüman olmanın, Müslüman bir aileden gelmenin ötesinde, zamanında Başbakan iken yaptığı hizmetlerin bir devamı olarak buna el atması lâzım gelir. Belki bazı kimseler bilmez, gençler bilmez, mesela Sayın Süleyman Demirel, Başbakan iken, camiye giden ve Cuma Namazı kılan ilk Başbakandı. Bundan dolayı yer yerinden oynamıştı. Zamanında Başbakan Sayın Süleyman Demirel “bu topraklarda yaşayan her müslüman alnını gere gere ben Müslümanım diyebilmelidir” diyen insandır.
Biraz önce siz söylediniz, bugün irticacılık, gericilik sözleri zamanında Sayın Süleyman Demirel için de söylenmişti, mesela Rahmetli İnönü; “Bu hükümetin bir ayağı Konya'da irticaya dayanır” demişti Sayın Demirel Hükümeti için... Kim İslam’ı içine sindirmişse ve bu biraz ön plana çıkmışsa hep gerici damgası yemiştir, irticacı damgası yemiştir; bu, ülkemizde bitmeyen bir kavga haline getirilmiştir.
Bir şey yaptığınız zaman bunun ya size faydası olmalı ya ailenize faydası olmalı ya temsil ettiğiniz kitleye faydası olmalı ya da millete faydası olmalı. Şimdi bu olanları, başörtüsü yasağını değerlendirelim. Başörtüsü yasağı koyuyorsunuz, bunun bir şeye faydası olmalıdır, bakalım neye faydası var bunun; hiçbir şeye faydası yok. Neye zararı var; birçok şeye zararı vardır. O halde zarardan fayda çıkar mı? Efendim, biz, insanların başını açtıracağız, çünkü rejimi böyle koruyacağız diyorsanız, peki başı kapalı olan erkeklere ne yapacaksınız?! Eğer, siz “başı örtülü olanlar irticayı savunuyor, bunlar devletin rejimine karşıdır” diyorsanız, erkeklerin başı açık ve bunlar da üniversiteye gidiyor. Peki, onların kafasındakini nasıl yokedeceksiniz, yokedemiyorsunuz. O kadar yokedemiyorsunuz ki, geçenlerde bir televizyon programında Prof. Nur Hanıma bir öğrenci şunu söyledi: “Benim başımdaki örtüyü açtırdınız, ama beynimdeki örtüyü açamadınız, beynimdeki iman örtüsünü kaldıramadınız”. Anlayan için bu çok önemli bir uyarı. Geçenlerde Sayın Kemal Gürüz “telkinle çoğu öğrenci başını açtı” dedi. İnsanlara neyi telkin ettiniz? Başını açmasını telkin ettiniz. Niye? Başını açmazsan okuyamazsın diye korkuttunuz. O halde bu telkin değil, korkutmadır. Açmayanı cezalandırıyorsunuz. Böyle telkin olur mu? Bakın nasıl bir ceza veriliyor!..
Okula sokmuyorlar. Anayasanın açık hükmüne rağmen eğitiminden alıkoyuyorlar, eğitim hakkını zorla ve kanuna aykırı olarak elinden alıyorlar. Bununla onun cahil kalmasına, yani yeteri kadar bilgilenmemesine sebep oluyorlar. Okula alınmayanların çok iyi yetenekleri olabilir, bu yasak, onun yeteneklerinden yararlanılmamasına sebep oluyor. Bununla ona hayatı boyunca ceza veriyorsunuz. Peki neye rağmen bu cezayı veriyorsunuz; başını örtmesini suç sayarak... İster müslüman ister hristiyan olsun hiçbir inanç sisteminde, hiçbir insani anlayışta böyle suç ve ceza olmaz.
“Efendim insanlar başını açsa ne olur?” denilebilecek basit bir konu mudur? Yoksa, bu, İslam’a inananlar için dinî bir vecibe midir? Kur’an-ı Kerim’e dayanan, ondan kaynaklanan dinî bir vecibe midir? Peygamber Efendimizin hadislerine göre dinî vecibe midir? Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun kararına göre dinî vecibe midir? Bu soruların cevabı çok açık ve nettir: Başörtüsü İslam dinine göre dini bir vecibedir.
NECATİ ÇAVDAR - Türkiye'deki bu konuda en yüksek otoriteye göre böyledir.
MUSTAFA BAŞOĞLU - İslami konularda kendine göre en geniş düşünen, ismini vermemde de sakınca yok, kendine göre, eskiyi silip yerine yeni anlayışlar koymaya çalışan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre bile bu bir dinî vecibedir, kitabında böyle yazıyor. Hıristiyan inancında olanlardan bazıları boyunlarına haç takarlar. Gazeteci merhum Yavuz Gökmen’in cenazesiyle, mezarlığa kadar gittim, baktım orada bir bayan duruyor, boynunda haç var, görünüyor, bunu takmış; benim buna yapacak bir şeyim yok. Eski filmlere bakın, Batılının giyimi bizim İslami giyimimiz kuşamımız gibi. Rahibelere bakın, müslüman hanımlardan daha koyu, daha sıkı tesettür giyimlidirler.
Şimdi, siz rahibe olursanız Türkiye'de saçınızı kapatabilirsiniz, siyah elbise giyebilirsiniz, size kimse karışmıyor; ama, eğer, Müslümansanız, İslam’a inanıyor, ona göre giyinmek istiyorsanız, buna izin verilmiyor, yasak konuluyor. O halde burada yasak örtüye değil, onun kaynaklandığı, dayandığı inanca konuluyor demektir.
Peki, eğer başörtüsü ile laiklik ihlal ediliyorsa, bunu Hıristiyan vatandaşlarımız da ihlal ediyor, Fener Patriği Bartelamos’un asası var, boynunda koca bir madalyonu var, başında ismini bilemediğim fes veya şapkası vardır. Kendi inancına göre giyiniyor, geliyor kamu kuruluşlarına giriyor. İlgililerle görüşüyor, toplantılara katılıyor, Başbakanın yanına çıkıyor, devlet yetükilileriyle konuşuyor, vilayete girip çıkıyor; kimse, ona, senin bu kıyafetin kanuna, laik anlayışa aykırıdır demiyor. Çünkü, o, inancının gereği öyle giyinmek zorundadır.
Peki, bizim Diyanet İşleri Başkanı, cübbesiyle sokakta gezse, herkes, ne oluyor diye garip garip bakar. Mesela papazlar kendi kıyafetleriyle gezer, bizim din adamları cübbeleriyle sokakta gezse bu laikliğe aykırıdır diye hücuma uğrar, eleştirilirler. Belki de “Kahrolsun şeriat!” eylemleri yapılır. Oysa her iki giyim biçimi, dini inanca dayanır. Başörtüsü İslami bir vecibedir. Dileyen uyar, dileyen uymaz. Kimse kimseyi başını açmaya veya kapatmaya zorlayamaz. Bununla ilgili kanun ve yasak koyamaz. İnsan haklarına saygılı olanlar, bu iddialarında samimi iseler, bu dini vecibeye saygı duymaları gerekir.
Bunu, rejimi yıkma tehlikesi olarak görmemeleri gerekir. Doğu ve Güneydoğu yörelerimizde erkekler, sıcaktan, tozdan ve soğuktan korunmak için başlarını örterler. O halde bunu da rejime karşı kabul etmek gerekir.
NECATİ ÇAVDAR - O zaman, bu, bayanlar üzerinde bir sadizm mi, egonun tatmini şeklinde midir, nedir yani?
MUSTAFA BAŞOĞLU - Hayır; bana göre mesele şu: Bayanların başını açtırmak isteyenler sanki, İslam’a dönük bir zafer kazandıklarını sanıyorlar. Ben bu yasağa başka türlü bir anlam veremiyorum.
Bazı kimseler, ne kadar çok bayanın başını açtırırsak, o kadar çok başarı elde edeceklerini sanıyorlar. Neye karşı? İslam’a karşı... Ben bu zorlamaya başka bir anlam veremiyorum, yasağı baş türlü yorumlayamıyorum.
Prof. Sayın Nur Serter, başı açık, saygı duyarım, O’nun bu tutumu beni ilgilendirmiyor, O tercihini böyle kullanıyor; ama, üniversitede başı kapalı bir öğretim üyesi bulamazsınız, Bir öğrenci bulamazsınız. Başını örtmeme yasağı, hem öğretim üyesini, hem de öğrencileri kapsıyor. Başını açmak hak, kapatmak suç... Çünkü baş örtmek, başörtüsü dini simge sayılıyor ve bu laikliğe ve Atatürk ilkelerine karşı isyan, başkaldırı kabul ediliyor. Bu çok haksız ve dayanıksız bir iddiadır.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan müzakereleri okudum, orada, cumhuriyeti kuranların söyledikleri, mesela merhum İsmet Paşa Başbakan olarak, Şeriye Vekaleti’nin kaldırılması tartışılırken, “biz kanunu kaldırıyoruz, bu insanların inancına zarar verir” sözlerine karşı diyor ki: “Hayır; Bu konuda endişeye mahal yok İslami Kurallar bugün nasıl uygulanıyorsa, gelecekte de aynen uygulanacaktır.” Yani, cumhuriyeti kuranların, iddia edildiği gibi doğrudan dine karşı bir müdahalesi yok. Çıkardıkları kanunda aydın din adamları yetiştirmek üzere Millî Eğitim Bakanlığına görev veriliyor. Dinî alanda bir boşluk kalmasın diye. Sonra uygulayıcılar bunu amacından saptırıyorlar. O ayrı bir inceleme ve tartışma konusudur.
İşin dikkat çekici yanı, Atatürk’ün tutumudur. Atatürk'ün eşi Latife Hanımla çekilmiş fotoğrafları var. Merhum Latife Hanım, tam bir İslami giyim içerisindedir. Latife Hanım’ın, sadece yüzü ve elleri açık, ayaklarına kadar kapalı, çorapları siyah renkte. Bir yanında Atatürk var bir yanında İnönü var. Bu tablonun yanında ben de fotoğraf çektirdim.
Atatürk'ün tesettürle ilgili söyledikleri var. Bugün Atatürkçü geçinenlerin ve Atatürk’ü tesettüre karşı gösterenlerin tam aksini söylemiş. Atatürk’ün sözleri özetle şöyledir:
“Hanımlarımız İslamî tesettüre riayet ederlerse, ama aynı zamanda sanatta, edebiyatta toplum içinde bulunurlarsa bu iftihar edilecek bir şeydir.”
Yani, Atatürk “hanımlarımız başını açsın, veya başlarını kapatsın” dememiş, diye bir emri yok. Kaldı ki, burada önemli olan şu: Dine karşı kin emir verirse versin,anne baba da dahil böyle bir emre uymak mecburiyeti yoktur. Eğer emir, dinî görevimi yerine getirmemek için verilmişse, insanların böyle bir emre uymak mecburiyetleri yoktur. Çünkü, dinî emirlerden dolayı insanlar Allah'a karşı sorumludur. Emirlere uymak ya da uymamaktan dolayı hüküm, Allah’a aittir.“
Burada sendikada çalışanlara “hepiniz başınızı kapatacaksınız” diye talimat versem, çalışanların buna uymamak hakları vardır “hepiniz açacaksınız” desem, yine bu talimata uymamak hakları vardır. Talimatı alanlar bana diyebilir ki, “Başkan kusura bakma, ben burada çalışıyorum, belirli bir iş yapıyorum, ondan dolayı yani işimden dolayı sana sorumluyum. Başımı açmak veya kapatmaktan dolayı sana karşı sorumlu değilim.” Mesela bizim burada çalışıp, Cuma Namazına gidenler var, gitmeyenler var; oruç tutanlar var, tutmayanlar var. Kimseye bu konularda zorlama yapmıyoruz. Yani zorla oruç tutturmuyor, oruç tutmuyor diye de kimseye ceza vermiyoruz. Mesela, burada yirmi senedir çalışan başı açık olan bir bayan var. Bugüne kadar, hiçbir gün, “senin başın niye kapalı değildir” diye sormadım. Çalışalarımıza zam verirken, haklarını düzenlerken dini vecibelerini yerine getirip getirmediklerine bakmıyor, onu ölçü almıyoruz. İnsanlar kendi anlayışına göre başını örter veya açar.
Başörtüsü yasağını savunanlar, Atatürkçülüğü bu işin bir kılıfı, dayanağı ve desteği yapmak istiyorlar. Oradaki tehlike şudur: Bana göre samimi olmayan bu Atatürkçüler, Atatürk’ü İslami inançla ters düşürüyorlar. Başörtüsü Atatürkçülüğe aykırıdır dediğiniz zaman, Atatürk’ü dine, dini vecibeye karşı bir konuma sokarsınız, buna kimsenin hakkı yoktur.
NECATİ ÇAVDAR - Zaten Atatürkçüyüm diyenler şu günde, eski solcular ve kesinlikle Atatürk'e burjuva devrimcisi diyenler, şu andaki sözcüleri onlar.
MUSTAFA BAŞOĞLU - Tamam, yüzde yüz haklısınız; bunlar, zamanında Atatürk’ü dışlayan, Atatürk’ü horlayan kimselerdi, sonra biz yanlış yapıyoruz, deyip, bugün Atatürk'ün arkasına sığınarak amaca ulaşmak istiyorlar. Laikliği de öyle kullanmak istiyorlar. Demek istediğim şu: görünürde Atatürkçüyüm diyen bazı kimseler, Atatürk’ü toplumun inançlarıyla ters düşürüyorlar. Atatürk'ün bütün konuşmalarında “millet” sözü, “millete güven, millete saygı” hep ön plandadır. Dikkat edin, Atatürk, elinde bastonuyla sokakları geziyor, kahvelere gidiyor, halkın içine giriyor, traktörünü kullanıyor, köye gidiyor. Gerçek olan şu; Atatürk halkıyla bütünleşmiş bir insandır. Bu anlayışta olan Atatürk’ü -bu da bilerek yapılıyor- dine karşı göstererek toplumla ters düşürüyorsunuz. Bu sayede amacınıza ulaşmak istiyorsunuz. Bunlar takıyyeci Atatürkçülerdir. Bunu sırf kendi tezlerini haklı çıkarmak için yapıyorlar. Laikliği de böyle kullanıyorlar. Atatürk'ün laiklik ile ilgili söyledikleri vardır. O’nun düşüncelerinden, bugünkü Atatürkçülerin ileri sürdükleri sonucu çıkarmak mümkün değildir. Kaldı ki laikliğin dünyada uygulamaları vardır.
Laiklik, prensip olarak, devlet yönetimiyle dinî kuralların birbirinden ayrılmasıdır. Kral ile kilisenin uzlaşmasıdır. Bizim geçmişimizde böyle bir uzlaşmaya ihtiyaç hissedilmemiştir. Çünkü cami, kilise gibi davranmamış, güç bende iddiasında bulunmamıştır. Kilise istediğinin başına taç koymuş, istemediğinden onu geri almış, istediğini aforoz ederek, dinsiz ilan etmiş, istediğini cennete koymuş, istemediğini cehennemde yollamıştır. Kiliseye gittiğiniz zaman hücreler vardır, bir tarafta papaz vardır, bir tarafta günah işleyenler vardır, kişi gelir anlatır, günahını itiraf eder, papaz da kendine göre onu affeder... Nasıl oluyorsa bu!.. İslam bu anlayışı reddeder. Onun için Allah adına hüküm veren ruhban sınıf İslam’da yoktur.
İslamî geleneğimizde, padişah-Şeyhülislam, imam kavgası yoktur. Cami-imam kavgası yoktur. Kral-kilise uzlaşması olan laik anlayışın dayandığı temel, bizim geçmişimize uymuyor. Kral demiş ki: “Devleti ben idare ederim, kiliseyi sen idare edersin. Sana arsa veriyorum, dinî okulları sana veriyorum, okullarda din derslerinin programını sana veriyorum, sana vergi de veriyorum. Al arkadaş, sen misyoner bul, dünyanın neresine gidersen git, dinî yay; ama, beni aforoz edemezsin, devletin yönetimini benimle bölüşemezsin.” Kilise bunu kabul etmiş ve uzlaşmışlar, anlaşmışlar.
Geçen sene Sofya’ya gittim, bizi bir kiliseye götürdüler, orada iki koltuk yan yana duruyordu. Sebebini sordum. “Koltuklardan birisi kardinalin birisi de kralın” dediler, Birinci koltukta kardinal, yanındaki koltukta da kral oturuyormuş. İşte bu iki koltuk sahibi, o zaman sonuçta uzlaşmışlar. Kendi aralarında görev bölümü yapmışlar.
Bizim geçmişimizde böyle bir kavgamız, uygulamada olmadı. Buna rağmen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, temel ilke olarak laikliği kabul etmiştir. Yani devlet yönetiminde dini kurallar değil, meclisin kabul ettiği kanunlar esas olacak. Devletin işleyişi, bu ilkeye göre yürütülecektir.
Bu anlayış bugün başörtüsü yasağının temeli ve bir bakıma din düşmanlığına dönüştürülmek isteniyor. “Senin başını örtmen dini vecibesi, laikliğe aykırıdır.” Kuralına çevrilmek isteniliyor.
Ben, gerçekten bundan hem üzülüyorum hem de utanıyorum: Devlet adına yetki kullananlar, imam-hatip okullarının önüne giderek, küçük çocuklara daha bu yaşında adeta avlar gibi arabalara doldurup götürüyorlar. Bana göre bunun haklı hiçbir izahı olamaz. Hiç kimse, buna, doğrudur ve adildir diyemez. Bunu laikliğin gereği olarak savunamaz. Çünkü laiklik ilkesinde uzlaşan ülkelerin hiçbirisinde böyle bir uygulama olmadı, olmuyor... Türkiye bu haksız ve anlamsız başörtüsü yasağını bitirerek, bu sayede kişiler devlet idaresiyle daha çok barışık hale getirilmelidir. Ülkenin birliğine, bütünlüğüne silah çekenlere affın düşünüldüğü bir ortamda, dini inancından dolayı cezalandırılıp, eğitim hakları elinden alınanlar affedilmeyip, cezalandırılmalarının haklılığını kimse izah edemez.
Burada devlet adına milletin verdiği yetkiyi kullananlar, kendi kararlarına ve tutumlarına dönüp bakmaları gerekir. Çünkü milletin verdiği yetkiyi, millete karşı kullanmaya kimsenin hakkı yoktur. Hiç kimse, ben, devletin bana verdiği yetkiyi kullanıyorum, herkes benim emrime uymak zorundadır diyemez. Kullanılan yetki kanunlara uymalıdır. Yani ne vali ne kaymakam, ne bakan, ne hakim ne savcı devlet adına kim yetki kullanıyorsa, bunu mutlaka hukuka uygun kullanmalıdır. Buna göre vali, müdür, kaymakam, müsteşar yetkileri bellidir. Birisi kalkıp da, illa bana başını açacaksın veya dayatmada bulunamaz. Bilhassa inançtan kaynaklanan konuları ortadan kaldıramaz. İnsanın inancına göre davranmasını elinden alamaz. Buna yetkisi yoktur. Bütün inanç kavgaları ve mücadeleleri hep bu temel üzerine kurulmuş, bu temel üzerinde sürdürülmüştür. Düşünün insanlar inançlarından dolayı ta, Trabzon’un dağlarına kilise yapmışlar, oraya sığınmışlar. Kayalıklarda kendilerine inançlarını yaşayabilecekleri yerler yapmışlar. Kimi yerde yerüstünde kimi yerde yeraltında ibadet yerleri yapmışlar. İnançlarından dolayı işkenceye uğramışlar, engizisyon mahkemelerinde ölüme mahkum edilmişler, yurtlarından kovulmuşlar, işlerini kaybetmişler...
“Kardeşim, benim inancımın sana bir zararı var mı; yok, beni kendi halime bırak. Ben senin inançsızlığına karışmıyorsam, sen de benim inancıma karışma!.. İşte bu uzlaşma noktasıdır.
Şunu söylemek zorundayım, bana göre, siz, gazete olarak önemli bir iş yapıyor, önemli bir görevi yerine getiriyorsunuz. Sayın Mesut Yılmaz, bu seçim propagandasını “İrtica tehlikesi var” diyerek açtı. “Sessizlerin sesini duyuyorum” dedi; iyi ama, sesi çıkanların feryadını duymadı. Üniversite önlerinde bağıran kızcağızların sesini duymak, ona çözüm bulmak gerekir. İmam-hatip okullarının önünde başlarını açmamalarından dolayı ağlayan çocukların feryadını duymak, ona çözüm bulmak önemlidir. Onların anne ve babalarının sızlanmalarını duymak önemlidir. Bu sızlanmaları anlamak önemlidir. Onun için sessizliğin sesini gazetelere ilan vererek duymak yetmez, çözüm bulmak gerekir. Yani siz gazete olarak bu haklı sesi duyuyorsunuz. Bu çok önemli ve kutsal bir iştir. Şüphesiz, bu haklı mücadeleye, çok önemli bir katkıdır. Herkes kanunlara uymak suretiyle, direnme ve mücadele hakkını kullanmalıdır. Eğer bu yapılamazsa, gerçek demokratik hak arama yolları açılmaz, kapanır.
Bakın demokrasi Türkiye’de bunca zamandır niye oturmuyor? Çünkü bunun için mücadele gereği gibi yapılmıyor. Zaman zaman söylenen ve yazılan İngiltere’de Magna Carta’nın - 1215’de kabul edilmiştir. Bu kralın yetkilerine belli sınırlamalar getirmiştir.Bizde genel olarak aynı amaçla Sened-i İttifak yapılmıştır. İngiltere’de parlamento kralın yetkilerini sınırlamış, vergi koyma hakkı almıştır. Krala sen boyna halktan vergi topluyorsun ama, vergileri rasgele kullanıyorsun.Bundan sonra vergiyi ancak parlamento karar verirse toplayabilirsin. Nereye kullandığını denetlerim demiş. Kral, verilen vergi yeterli bulmamış, parlamentodan yeniden vergi istemiş, parlamento reddetmiş. Kral parlamentoyu feshetmiş, yeni parlamentoyu kurmuş.,o da vermemiş,bunu üç defa tekrarlamış ve sonra kral parlamentoyla uzlaşmak zorunda kalmış.Hatta kralın vekili Edinburg Dükü’nü parlamento yargılamış. Dük, “ben kralın emrini yerine getirdim” demiş ama, “bu bizi ilgilendirmez, o seninle kral arasındaki meseledir” demiş ve Dük’ü idama mahkum etmiş. Kral bu karara boyun eğmiş, Dük’e sahip çıkmamış.İşte bu mücadele ve gelişmeler Anayasa olmamasına rağmen, İngiltere’yi demokrasinin beşiği haline getirmliştir.Türkiye’de haksızlığa karşı direnme,inanç ,anlayış ve mücadele gelişmemiştir. Bunun sonunda ne yaparsak doğrudur anlayışı yerleşmiştir. Bu anlayışın değişmesi lâzımdı.Bursa’da bana göre çok önemli bir mücadele veriliyor. Üniversitedeki kızlarımız da çok önemli bir mücadele yürütüyorlar. Efendim şu kadarı başını açtı, şu kadarı kaldı, onbin kişiden dokuz bini başını açtı, kazandık diyenler şunu bilmeli,bir kişi bile kalsa, bu çok önemli bir dayanaktır. Yasağı savunanlar, bundan sonra hakkı kabul etmek zorunda kalacaklardır. Artık daha fazla ileri gidemeezler, çünkü kullanabilecekleri bütün kozları kullandılar. 18-20 yaşında bir kız üniversitenin kapısından içeri sokulmuyor, polisle karşı karşıya getiriliyor, aile baskısıyla, çevre baskısıyla okulunu bitirmek için başını açmak mecburiyetinde kalıyor. Birileri bunu zafer kabul ediyor. “Bak ikna ettik, başını açtırdık, biz galibiz” deyip, seviniyorlar. Bunu zafer kabul edip, kutluyorlar. Bir kere bu mücadele, eşit şartlarda yapılmıyor. Zira, sende olan yetki onda yok. Sen kapıyı kapatıp, onu zor kullanarak içeri sokmayınca, o kapıyı açma gücüne sahip değil. İçeri giremiyor, kapıyı kapatıyor, onu dışarda bırakıyorsun. Sınıftan atıyor, onurunu incitiyorsun. Bu haksızlığa karşı mücadele edemiyor, karşısına polisi çıkarıyorsun. Ceza verip, üniversiteden uzaklaştırıyor, haklılığını isbatlayan mahkeme kararını uygulamıyorsun. Kanunsuzluğa karşı çıkan Yozgat Cumhuriyet Başsavcısına ödül yerine ceza verildi. Rektörün koyduğu yasağın kanunda yeri olmadığı için açtığı davadan dolayı Cumhuriyet Başsavcısı cezalandırıldı. Cumhuriyet savcılarının görevi Cumhuriyet kanunlarının uygulanmasını sağlamaktır. Görevini yapana ödül yerine ceza vermekle, kanunsuzluk, kanunilik kazanamaz. Edirne’de idare mahkemesi hâkimi “yapılan bu uygulama yanlıştır” diye oy kullandığından dolayı yerinden edildi. Trabzon’a nakledildi. Van’da Prof. Dr. Odabaşı’nı, haksızlığa karşı insanlarla beraber yürüdüğü için akademisyenlik unvanı kaldırıldı.YÖK, 1200’den fazla öğrenci ve 25 öğretim üyesine ceza verildiğini açıkladı. İdare mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararına uyulmamaktadır. Bunlar kanunsuzluk değilse, başka türlü kanunsuzluk olur mu!.. Kanunsuz uygulama mahkeme tarafından verilen kararla ispatlanıyor, ama siz hâlâ kendi sözünüzü kanun kabul ediyorsunuz, sonunda “biz galibiz” diyorsunuz. Bu mücadelede hem hakem, hem hakim olunarak adil sonuç alınamaz. Kendilerini haklı veya galip ilan edenler, haksızlıkların üzerine oturup, bunu başarı sayarak ve onunla övünmek yerine utanmak lâzım gelir bana göre, çünkü bu bir haksızlık. Bunun memlekete faydası yok. Böyle bir durumdan Türkiye çıkmak zorundadır.Kendi hatalarını hak, karşınızdakilerin haklılığını hata kabul ederek bir sonuç alamazsınız. Topu elinizle kaleye atıp, nizami gol sayıyorsunuz. Yahut “gel güreşelim” diyor, güreş kurallarına uymuyor, yumruk atıyorsunuz ve “yendim” diye seviniyorsunuz. Elimi kolumu bağlıyorsunuz, siz bana yumruk atıyorsunuz, ben sesimi çıkaramıyorum, tabiî on yumruktan sonra yere yıkılıyorum “bak, gördün mü kaybettin” diyorsunuz... Bu adil bir mücadele sayılır mı?! Haksızlıklar üzerine kurulan bu sonucu, “başarı elde ettim” diye bununla övünülmez.Bana göre, seçmen, bu seçimlerde şuna dikkat etmelidir: Bu haksızlıklara karşı kim samimidir; sadece ağızdan söyleyerek değil, beyinden söyleyip, tüm gönlü ile tasdik eden samimidir. Bunu anlamak zor değildir. Birisini dinlediğiniz zaman sırf rey hatırına mı konuşuyor, yoksa içinden gelerek mi konuşuyor, bunu tesbit etmek gerekir. Seçimin 28 Şubat’ın rövanşı olacağı gibi laflar, çok gereksiz laflardır. 28 Şubatta kimsenin öç alacağı sanılmasın. Öyle bir iddianın peşinde koşan olduğunu zannetmiyorum. Buna zaten gerek yok. Ama herkes 19 Nisan’da seçim sandığından çıkacak sonucu şimdiden kabul etmeli, seçmenin iradesine saygı duyup, katlanmalıdır. Bizim tuttuğumuz parti eğer yeteri kadar rey almazsa, öteki parti ya da partilerin önünü keseriz gibi bir hakkı hiç kimse kendinde görmemelidir. Millete ve onun kararına ya tam olarak inanırsınız veya inanmazsanız; inanmıyorsanız seçim yaptırmazsınız. Siyasi partileri kapatıp demokrasiye paydos dersiniz, “haydi herkes evine” dersiniz.O zaman demokrasiden söz edilemez. Siz böyle dersiniz ama, millet ne der, o başka bir konu...27 Mayıs’tan sonra, 1965 yılında yapılan seçimlerle Adalet Partisi tulum çıkararak iktidara geldi, 1969’da bunu tekrarladı. AP, kapatılan DP’nin yolundan gitti. Yani yasak koymadı. Parti kapatmak, yöneticileri mahkum etmek hatta idam etmek, seçmenin oyunu istenilen mecraya çevirmiyor. Seçmenin önü açıldığı zaman istediği partiye rey veriyor. Görülmemiş uygulamaları tekrarlarsak, ülkeye zaman kaybettirir, ülkenin itibarını zedeleriz.Necati Bey, şundan da çekinmek lâzım: Falan partiye rey verenler irticacı, falan partiye verenler değil diyerek vatandaşı ikiye bölmemeli. Bugün irticacı parti dediğiniz partiye rey veren yarın size rey verebilir; size rey verdiği zaman reyi kıymetli olur, ilerici rey olur da, falan partiye verince niye gerici irticacı rey oluyor? Bu seçmen iradesine saygı duymamaktır. Siyasilerimiz ve kendini yetkili görenler evvela seçime ve sonucuna saygı duyacaklar; vatandaşa saygı duyacaklar ve reyine saygı duyacaklardır. Kendilerini efendi, vatandaşı yahut seçmeni hizmetçi saymamalıdırlar. Beni düşündüren tek şey seçimden sonra hükümeti, acaba, dördüncü beşinci olan partiden birisi mi, Meclis Başkanı en çok milletvekili olan partiden mi, yoksa daha az milletvekili olan partiden mi seçilecek? Yoksa, çoğunluğun hakkına saygı duyma uygulamasına yeniden dönülecek mi? Bu söylediğim Meclis Başkanının kişiliğiyle ilgili değildir, ama kim fazla rey alıyorsa Meclisin Başkanının ondan seçilmesi yani yönetmede onun daha çok söz sahibi olmasıdır. Kendisi bunu istemezse, o zaman yapılacak bir şey yoktur. Demokrasinin geleneklerini, insanları korkutarak ve yasaklar koyarak güçlendiremezsiniz. Seçmen üzerinde korku salan genelgelerle demokrasiyi daha ileriye götüremezsiniz. Demokrasi, haksızlıklara, kişi hürriyetlerine ve yasaklara karşı bulunmuş ve kurulmuş bir yönetimdir. Bu gerçeği kimse dikkatten uzak tutmasın. Eğer, tek parti, tek kişinin yönetimi iyi olsaydı, kimse hürriyet, hak, hukuk ve demokrasi kavgası yapmazdı. Demek ki, insanlar, yasaklara karşı tepki gösterdikleri, tek kişinin koyduğu kuralları adil bulmadıkları için demokratik bir yönetim biçimine kavga ederek, mücadele vererek, kan dökerek, can vererek çok ağır bedeller ödeyerek ulaşmışlardır. Çağımızda, insan haklarının en ön planda olduğu, 2000 yılına adım atarken, bazı yasaklar koyarak insanları korkutuyor, seçmenlere “sandığa gidince, reyinize dikkat edin, yanlış bir şey yapmayın” diyerek yönlendiremezsiniz.“28 Şubatı unutmayın” diyenler, neyi unutmayacağımızı da söylemelidirler. O günden bugüne kadar aradan şunca zaman geçti. 28 Şubatı en koyu savunanlar bile beni ikna edecek bir gerekçe ortaya koyamadılar, peş peşe birtakım yuvarlak laflar sıraladılar. Bu 28 Şubat sürecinde ne oldu ki onu çok haklı bulup savunalım? Rejimi ortadan kaldıracak kanun mu çıktı; hayır. Rejimi yıkacak özel ekipler mi oluşturuldu, hayır... Cumhuriyete, demokrasiye kasteden onları yıkmak isteyen, özel tedbirler mi alındı; hayır. Özel elemanlar mı yetiştirildi, hayır...Güvenoyu almış hükümet işbaşında mıydı; evet. Yaptığı uygulamalar herkesin gözü önünde miydi; evet. Devletin kurulu düzeni işlerini sürdürdü mü, evet... Bağımsız mahkemeler açık mıydı? Evet... Medya hür müydü? Evet... Mesleki kuruluşlar görevlerini baskısız biçimde yaptı mı? Evet... Devletin güvenlik güçleri görevlerini yerine getirdi mi? Evet... Öyleyse, 28 Şubat 1997’de ne oldu ki onu unutmayacağız?Şimdi düşünün, siz, Müslüman bir insan olarak sakal bırakırsanız devlet dairesinde yeriniz yok, ama Hıristiyan sakallı gelip pek ala dairenize girebiliyor, uzman olarak araştırmacı olarak onu çalıştırıyorsunuz. Allah aşkına, onun sakalıyla benim yani müslümanın sakalının farkı ne?! Farkı şu: Benim sakalım dini açıdan sünnettir. Bu ise bazı kimselere İslamî bir çağrışım yapıyor. Ötekininki bunu yapmıyor. % 99,5’i Müslüman olduğu söylenen bu ülkede İslamı çağrıştıracak simgeler olamaz mı? Bundan kimse gocunmamalı. Siz sakal bırakmayabilirsiniz, ben bırakabilirim. Bir müslüman olarak kılığınızla kıyafetinizle karşınızdakini rahatsız edemezsiniz. Arkadaş, evinde ne yaparsan yap, ama herkesle beraber olduğunda düzgün giyin, Onu rahatsız edecek şeylerden sakın. Anayasa Mahkemesinin, başörtüsü konusunda konusunda söylediği şudur: “Bu bir İslamî simgedir.” Olabilir. Çünkü İslamî bir gereklilikten kaynaklanıyor, bunu kimse inkâr etmiyor, biz de bunu savunuyoruz. Diyoruz ki; “bu, İslam’ın emrettiği kuraldır”. İslam’ın emrettiği kurallara uyup uymamak da kişinin tercihidir. Oruç tutmayana niye oruç tutmuyorsun deyip, oruç tutan hesap soramaz. Oruç tutana da tutmayan hesap soramaz. Cuma Namazına gitmeyene bir şey demiyorsunuz, ama başını örtene diyorsunuz. Sana o hakkı kim veriyor?Laikliğe karşı olmak sadece başını örtmekle mi oluyor?!. Bunların tümü uyduruk şeylerdir, bunların hiçbirisinin inandırıcı bir tarafı yoktur. Bakın, 1200’den fazla öğrenciye YÖK ceza vermiş. YÖK, “şu kadar öğrenciye ceza verdim” diye övünemez. Üniversitelerimiz “şu kadar öğretim üyesini attım” diye övünemez. Üniversitelerimiz “şu kadar öğrenciyi şu başarı derecesiyle mezun ettik” diye övünebilir; üniversitelerimiz “ülke yararına şu kadar araştırma yaparak ülkeye sosyal ve ekonomik yönden şu katkıda bulunduk” diye övünebilir. Üniversiteler “şu kadar araştırma yaparak dünya çapında ön plana çıktık” diye övünebilir; üniversitelerimiz, dünya çapında araştırmalar yaparak, Nobel ödülüne aday olabilecek araştırmalarla övünebilir.Sayın Kemal Gürüz’e hatırlatıyorum, kaç tane araştırmanız vardır uluslararası yarışmaya kattığınız?!Pakistan dahil, birçok ülke Nobel Ödülü aldı; bunu kardeş Pakistan’ı küçümsediğim için söylemiyorum. Pakistan da bir devlettir, biz de bir devletiz. Peki, biz niye Nobel ödülü alamıyoruz?! Sen, koskoca YÖK’ün Başkanı olarak hangi araştırmanla övünebiliyorsun?! Uluslararası alanda senin üniversitenin yeri neresidir, öğretim üyelerinin yeri neresidir?!Sayın Gürüz, dünyanın neresinde “şu kadar öğrenci attık” diye övünen üniversite vardır?!Dünyanın neresinde “şu kadar öğretim üyesine ceza verdik” diye övünen üniversite vardır?!Üniversiteler ceza vererek övünmez. Bu, üzülünecek bir durumdu, bir bakıma yüz kızartıcı bir şeydir. Üstelik verdiğiniz cezaların tümü de kanunsuz. Dayandığınız tek dayanağın Anayasa Mahkemesi kararının olduğunu söylüyorsunuz, ben de diyorum ki: Anayasa Mahkemesi kararına dayanamazsınız. Anayasa Mahkemesi, başörtüsüyle ilgili kanunu iptal etti, o devreden kalktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi ikinci bir kanun çıkardı, orada diyor ki: “Yürürlükte olan kanunlara aykırı olmamak şartıyla kılık kıyafet serbesttir.”Sen, şimdi, YÖK Başkanı olarak, bana, şu kanun kılık kıyafeti düzenliyor. Bu nedenle, bunlar bu kanuna uymak zorundadır demek zorundasın. Böyle bir kanun var mı; yok. Ondan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi başka bir kanun çıkarmış mıdır? Hayır!..Türk Milletini ileriye götürmemiz gerekir. Çağdaş dediğiniz şey sadece kılık kıyafetle ölçülmez. Efendim, çağdaş milletiz; çağdaş millet olmamız için sadece kılık kıyafetle veya batılı gibi yaşamakla olmaz. Batının bizden farklı, -maalesef- üstün tarafları vardır. Araştırma yönünden, yaptıkları icatlar yönünden, insan hakları yönünden, hukukun üstünlüğüne saygı duyma yönünden, ileri demokrasi uygulamaları yönünden, sosyal güvenlik, sosyal adalet, gelir dağılımı yönlerinden...Tamam, istediğiniz gibi giyinebilirsiniz, plaja da gidersiniz, başınızı da örtmeyebilirsiniz ama, bu bizi batılı yapmaya yetmedi. Niye batılı olamadık? Avrupa Birliğine niye almadılar? Madem batılı olduk, AB’ye niye almıyorlar bizi? Onlar gibi giyiniyoruz, onlar gibi konuşuyoruz!.. Şimdi yeni bir moda çıktı, İngilizce konuşmak ve İngilizce kelime kullanmak... Bazı dükkanların ismi İngilizce; sokak arasındaki dükkanlara bile İngilizce isim ve tanıtım levhaları konuluyor. Hatta daha da kötüsü çocuklarına yabancı isim verenler giderek çoğalıyor. Bursa'da bir otelde kahvaltı yaparken, mahalli radyodan bir ses çıktı, “just do it” buna benzer yazıları ve deyimleri, bazı özel araçlarda görmek mümkün... Bir mağazaya girdim. Müzik çalınıyor. “Türkçesi yok mu” diye sordum. “Efendim gençler böyle istiyor” dedi. Fiyat etiketlerinin hepsi İngilizce.
Şortların üzerine bakın hepsi İngilizce ve yabancı artist isimleri var. Eşimle birlikte Mutluköy’de bir mağazaya girdik, tezgahtar kızın giydiği kazakta (T-shirt) “I low you” yazıyor. “Burada ne yazdığını biliyor musun?” diye sordum, şöyle bir duraladı cevap vermedi. “Seni seviyorum yazılı; seni babana şikâyet edeceğim” dedim, kız, “bunu bana babam aldı” deyince söyleyecek söz bulamadım. Sırtına geçirdiği giysinin üzerinde ne yazdığını bilmeyen insanlar, bu giysilerle batılı olacağını sanıyorlar. Yazdığım bir makalede de belirttiğim gibi, Bilkent Üniversitesinde yabancı uyruklu bir öğretim üyesi, oradaki arkadaşlarına diyor ki: “Sizin memleketinizin büyükleri, tarihi kişileri yok mudur. Bu t-shirtlerin (gömlek) üzerinde hep yabancı resim ve isimler var. Türkçe hiç yazı görmedim”. Bu yabancıların dikkatini çekmiş. Bu tip giysilerin üzerinde, ya yabancı artist ya da acayip acayip İngilizce yazılar var. Bana göre bunların ne anlama geldiğini çoğu bilmiyor. Bazen “seni seviyorum” bazen “seni öperim” ve daha birçok yüz kızartıcı sözler...Bütün bunları yapmamıza rağmen batılı, bizi kendinden saymadı. Batılı size diyor ki: “sende işsizlik fazladır”. Birinci geriliğin bu. “Sende gelir dağılımı adil değildir” ikinci geriliğin bu. “Sende işçi ve memur ücretleri çok düşüktür” üçüncü geriliğin bu. “Sende enflasyon oranı çok yüksektir” dördüncü geriliğin bu. “Senin kanunların benim sistemime uyacak kadar adil değildir” beşinci geriliğin bu. Ve daha birçok konuyu sayabiliriz. İşte, “biz de çağdaşız” dediğinizde çağdaşlığın seviyesi böyle belirleniyor. Bunları düzeltirseniz çağdaş seviyeye çıkarsınız. Adamlar bağırıp çağıracaklar, kafa tutacaklar, sen de ona göre tedbir alacaksın, ileri adım atacaksın!..Ceza vererek değil, iyi insan yetiştirerek batıyla yarışabilirsin. Biraz önce söyledim, bu kızların tümü olmasa bile, birçoğu yeteneklidir. İçlerinde belki, tıp ödülü kazanacaktır, doktor çıkacaktır, belki diğer alanlarda çok büyük yenilikler getirecektir. Belki çok ciddi büyük aritmetikçiler, çok iyi bir fizikçi çıkacaktır. Zaten, çıkanları bir hırs veya kin yahut inançsızlık uğruna harcıyoruz. Yetenikli insanların önünü kesmek büyük bir ihanettir. Bakın, açıkça söylüyorum: Bu memleketteki gençlerin, kabiliyetli çocukların, başörtüsü yüzünden önünü kesmek; inançlarından dolayı bunların önünü kesmek, bu memlekete en büyük ihanettir. İhanet başka türlü olmaz. Batı'da yetişenler, ödül alanlar,hep üniversitelerde yetişiyor, başka bir yerden gelmiyor. Eğitim kurumlarında küs, kırgın insanlar yerine birbiriyle barışık insan ve memleket sevgisiyle dolu insanlar yetiştireceksin. Dünyanın hiçbir yerinde öğrencisiyle kavgalı bir yönetim yoktur, memurla kavgalı bir idare, öğretmeniyle öğrencisiyle kavgalı okul yoktur. Geçenlerde, bir hastanede, başhekim dolaşırken, oradaki başörtülü kızlar görünmemek için tuvaletlere kapanmışlar. Başhekim başörtüsünü görmesin, yoksa ceza verir diye... Sen, onu başı örtülü veya açık öyle denetlemeyeceksin. Başı örtülü veya açık olduğu için denetleme; doktor olarak görevini yapıyor mu yapmıyor mu, bunun için denetle... Görevini yacpmıyorsa, ceza, yapıyorsa ödül ver. Bazı kızlar, “erkek hastaya bakmayız” diyormuş. Başörtüsü yasakçılarına göre bu iddia doğru ise, çok hatalı bir tutumdur. Doktor olan bir kimsenin, erkek hastaya bakmamak gibi bir hakkı yoktur. Bu, yaptığı yemine uymaz.Hemşire “efendim, ben, erkeğe iğne yapmam” dermiş. Bu iddia doğru ise, o da yanlıştır. Hemşirenin de öyle bir hakkı yok, o zaman hemşirelik yapmazsın. Hemşirelik görevini üstlenmişsen eğer, erkeğe de iğne yaparsın, kadına da iğne yaparsın; doktor da, kadını da erkeği de muayene eder. Bu, senin, doktorluktan kaynaklanan görevindir. Böyle düşünen bir kişi olabilir, beş kişi olabilir; sen, bütün toplumu bu şekilde düşünüyor diye suçlayabilir misin?! Kaldı ki, bu iddiaları başörtüsüne bağlamak, böyle iddialar var deyip başörtüsü yasağı koymak doğru ve haklı olamaz. Basın toplantılarında görüyorum. Başı örtülü gelen kızlarımız, muhabir olarak çalışıyor. Şimdi korkuyorum şu olacak, yarın diyecekler ki: Basın mesleğinde çalışanların hepsi, kartlarını almak için, altı ay önceden arkadan önden çekilmiş başı açık resim verecekler. Peki, bununla neyi ispatlayacağız. Nüfus kağıdında veya kimlik kartındaki fotoğrafta insanın başı açık olursa ne değişir, kapalı olsa ne değişir; benim niteliğimi, karakterimi, üretme gücümü, başörtüsü artırmaz da, eksiltmez de... Bana göre başörtüsü yasağı mücadelesine daha çok omuz vermek lâzım. Buna, anne ve babaların, sendikacıların, hukukçuların, ilahiyatçıların, bütün meslek kuruluşlarının omuz vermesi gerekir. Bu vesileyle sendikacılara bir sitemde bulunacağım. Sendikacılık, haksızlığa karşı tepkiden doğmuştur. Bizim kuruluşumuzun sebebi, haksızlıkla mücadeleye dayanır. Dünyanın her yerinde sendikalar, bu amaçla kurulmuştur. Sanayileşme, sendikacılığı doğurmuştur. İşçiler bakmışlar ki, işverenler öyle kurnazlık yapıyor ki, günlük mesai belirsiz, ücretler düşük, iş güvencesi yok, çocukları hanımları çalıştırıyor. Eline üç kuruş para geçiyor. İşveren bu parayı da kendi mağaza veya konutunda mal satarak geri alıyor. İşçiler oradan alışveriş yapmak zorunda bırakılmışlar. İşçiler “böyle olmaz” demişler, haksızlığa karşı kafa ve kasa birliği yaparak, sendikalaşmışlar. Sermayeye karşı emeğin gücünü birleştirmişler. Türkiye'de sendikacıların en çok tepki koyacakları şey, başörtüsü yasağıdır. Bu kanunsuz yasak milletin birliğini ve bütünlüğünü kemiriyor. İşyerlerinde ve dairelerde huzursuzluklara haksızlıklara yolaçıyor. Ben başörtüsü yasağına karşı çıkarsam, acaba gerici mi sayılırım? Korkusu içinde olmamalıdır. İşçiler de, zamanında sermaye düşmanı sayılmışlardır. Birisinin başının kapalı olması, bir rejim tehlikesi olmadığı gibi, açık olması da rejimin gücünü göstermez. Eğer, başı açık olma, demokrasiyi daha çok güçlendirseydi, demokrasinin bugün olduğundan çok ileride olması gerekirdi. Kamuda çalışan bütün bayanların başı açık, doktorların başı açık, profesörlerin başı açık, hakim ve öteki kamu görevlilerinin başı açık...Ama demokrasimiz darbelerden, müdahalelerden bir türlü kurtulamıyor. Bugüne kadar demokrasiye indirilen darbelerin hiçbirisinde başörtüsü gerekçe olarak gösterilmemiştir. Başı açık olmak, insan hakları alanında çok büyük gelişme kaydetmemizi sağlamadı. Halbuki bu alanda çok gerilerde olduğumuzu biliyoruz. Başörtüsünü geri kalmanın, sorunlara çözüm bulamamanın sebebi saymak akıllı işi olamaz.Sendikacılar, bu haksızlığa karşı bu manada göz yummamalıdırlar. Çünkü, haksızlık nereden gelirse gelsin, kimden gelirse gelsin, biz buna, demokratik kurallar içerisinde tepki koyduğumuz zaman görevimizi hakkıyla yapmış oluruz. Bana, “sen bu işlerle niye uğraşıyorsun” diyene “Ben, bu yasakla bu yüzden uğraşıyorum” diyorum. Haksızlık ve kanunsuzluğa karşı çıkıyorum. Benim, üniversitede okuyan, ortaokulda okuyan kızım yok ki; kendi kızı için bu işle ilgileniyor desinler. Kendi aile fertlerimle ilgili olarak böyle bir derdim yok; ama, eğer gerçekten insan haklarını savunuyorsam, yasakları kabul etmiyorsam, o zaman suskun kalmamalıyım. Kim “ben demokratım” diyorsa, kim “ben insan haklarından yanayım” diyorsa, kim “ben din ve vicdan özgürlüğüne saygılıyım” diyorsa, kim “ben gerçek Atatürk ilkelerini savunuyorum” diyorsa, kim “ben gerçek cumhuriyetçiyim” diyorsa, kim “ben hukukun üstünlüğünü savunuyorum” diyorsa, kim “ben laikliği amacına uygun savunuyorum” diyorsa, bu yasağa karşı çıkmalıdır. Doğru ölçü budur, bu değerleri savunmanın başka bir ölçüsü yoktur. Buna göz yumuyorsanız yarın başka şeylere de göz yumarsınız. Hazret-i Ali Efendimiz, “haksızlıklara göz yumarsanız, halkla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz” demiş. Çok doğru, aynen kabul ediyorum. Biraz önce söylediğim, Türkiye'de demokrasi niye gereği gibi rayına oturmuyor? Çünkü, belli şeylere göz yummayı alışkanlık haline getirmişsiniz. “Adam sen de, bana ne”yi kurtuluş saymışız İngiltere’de anayasa yok, ama rejimi aksamadan çalışıyor, Amerika'da Anayasa kabul edildiğinden beri çok az değişikliğe tabi tutulmuş. Biz sürekli anayasa yapıyoruz. Çözümü kağıt üzerindeki düzenlemelerde arıyoruz. Ama olmuyor. Bakın, ABD, ikiyüz sene önce ne kadar ileri bir Anayasa kabul etmiş. Bizde Cumhurbaşkanı bir kusur işleyecek olsa, 15 tane hâkim onu yargılar. ABD’de seçilenler bir komisyon kuruyor.Savcısı da seçilen, hâkimi de seçilen, araştırma yapanları da seçilen, yani seçilenler devlet başkanını yargılıyor. Clinton olayı bunu açıklıyor. NECATİ ÇAVDAR - Sayın Ecevit, bugün, Apo’nun yakalanması dolayısıyla gençlere bir çağrıda bulundu “teröre şu veya bu şekilde katılmış olanlar gelsin teslim olsun. Devletin adaletine güvensinler ve Pişmanlık yasasından istifade etsinler.”Buna karşı değilim ama aynı hak, üniversiteden atılanlar, işlerinden atılanlar için, talebeler için de olmalı. Sosyal barışı sağlaması açısından bu mutlaka yapılmalı, değil mi? Tam da seçim arifesinde...MUSTAFA BAŞOĞLU - Çok doğru bir tesbit ve istek... Bu memlekette affa uğramak için illa devlete karşı gelip sonra pişmanlık mı duymak lâzım. Şu veya bu şekilde bu insanlar kan dökmüş, dağa çıkmış; devlet görevlilerine karşı silah çekmişlerdir. Bu yüzden bir çok genç şehit ve gazi oldu. Bunların Allah indinde dereceleri yüksektir ama, 20 yaşındaki bir delikanlıya bakıyorsunuz, ister istemez insanın içi burkuluyor. Hiç gereksiz yere bu hale geldi bunlar. Şimdi, bunlardan yakalananlar gelip pişmanlık duyuyor ve devlet de bunlara kucak açıyor, gerektiğinde bunlarda fiziki değişiklik meydana getiriyor, onlara para veriyor, iş veriyor, belki kendini korusun diye beline tabanca koyuyor; ama, öbür taraftan, bir hiç uğruna üniversitelerin kapısında dizilmiş çocuklara, adeta, intikam alırcasına, birileri iyi gözüyle bakmıyor. Bu öğrencilerin günahı nedir? Bana göre hiçbir günahları yoktur. Bu, memurlar için de geçerlidir. Verilen cezanın sebebi, inancından dolayı başını örtmek... Gerçi bu aşamadan sonra Meclis toplanıp kanun çıkarabilir mi; hayır, ama en azından başörtüsü cezalılarına af vaadinde bulunulmalıdır.Siyasî partilerimiz bir araya gelsinler desinler ki, tamam, biz, fikir birliği halinde, seçimden sonra şu yasakları ortadan kaldıracağız; ceza alanları da affedecek kanunları da çıkaracağız. İnancından, dini vecibeyi yerine getirme ya da getirmemekten dolayı insanları cezalandırmak yahut mükafatlandırmak yetkisi, kulların değil, Allah’ındır. Teşekkür ederim, öğrenci ve memur affı, gerçekten bu çok iyi bir hatırlatmadır ama, siyasilerimiz ne yaparlar bilemiyorum. Şemdin Sakık’ı da yargılıyorlar, yarın Apo’yu da yargılayacaklardır. Bunlar, Türk Devletinin gücünü ve başarısını gösteriyor.. Aslında güneydoğuda, olmaması gereken şeyler olmuştur. Bir hiç uğruna, Türkiye'nin parçalanma amacı uğruna tamamen dış kaynaklı ve desteklidir bu olanlar... Çünkü batı, güçlü bir Türkiye istemiyor. Bütün bunlar o yüzden meydana gelmiştir. 30 bine yakın insanımız bu boş, anlamsız kavgada hayatını kaybetmiştir. NECATİ ÇAVDAR - 200 milyon dolar da para gitmiştir.MUSTAFA BAŞOĞLU - O da kalkınmamıza büyük darbe vurmuştur. Maalesef, bazı dost bildiğimiz devletlerin teşvikiyle bunlar oluyor. Bunun içinde, Almanya olduğu söylendi, Fransa olduğu söylendi, Rusya olduğu söylendi, İngiltere bir başka türlü işin içinde... Hedef Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalamak bölmektir. Destek ve teşvik ona verilmiştir. Niye; çünkü, “Türk Devleti giderek güçleniyor, uluslararası alanda rekabet yapıyor. işte, inşaat müteahhitlerimiz gidiyor, onlarla boy ölçüşüyor, sanayi alanında ödüller alıyoruz. Diyorlar ki, “Eskiden Türkiye bizim pazarımızdı, mal satıyorduk; şimdi o bizim pazarımıza giriyor. Dolayısıyla, ne yapıp edelim bu Türklerin önünü keselim. Çünkü, bu Türkler biraz daha güçlenirlerse dünyada daha çok sözleri geçer. Bunlar, Müslüman ülkelerle daha yakın ilişki kurarlar. Mazlum insanların, Türklerin ve Müslümanların son sığınağı Türkiye'dir, Bunu ancak Türkler başarır. En iyisi mi, onların en önünde olanı, en güçlü olanı, en adil olanı, en istikbal vaat edenin önünü keselim” kavgasının temelinde bu vardır. Hiç kimse batı için başka türlü yanlış hesap ve değerlendirme yapmasın. İnsan hakları, demokrasi gibi sözlerine kanmasın. O sözler gerçek niyeti gizlemek için söyleniyor. Siz, devlete yönelen bu kavgaya bulaşanları bir şekilde affediyorsunuz; ama, hiçbir kusuru olmadan, inancının gereği olarak üniversiteye başörtülü olarak gidenleri cezalandırıyorsunuz! Militanı koruyor, masumu tepeliyorsunuz. Adalet bu anlayışın neresindedir?Prof. Dr. Nur Hanım diyor ki: “Bizim okuduğumuz çağlarda bu başörtüsü tartışması yoktu, lisedeyken bu tartışma yok da, niye üniversiteye gelince oluyor.” Lise çağında zaten buluğ çağı bir bakıma çocukluk çağı sayılıyor. Üstelik lisede yasak koymuşsunuz. Liselerde başörtüsü takmak serbest değil ki... Üniversitenin konumu ve durumu farklıdır. İmam-hatip okullarına bile başörtüsü takmak çok görülüyor. Yalnız Kur’an’ı Kerim okunurken baş örtmek serbest bırakılmıştır. Peki, o zaman size soruyorum, Kur’an’ı Kerim okunurken imam-hatip okullarında baş örtmeyi serbest bırakarak bunun dinî vecibe olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu tutumun başka bir anlamı olabilir mi?..NECATİ ÇAVDAR - Vali Bey diyormuş ki: “Efendim, onlara bayan hoca bulacağım, derslere gelsinler.” MUSTAFA BAŞOĞLU - Bırakın başlarını örtsünler. Necati Bey, Karşı sözler hiçbir anlam ifade etmez. Üniversiteler için bir başka iddia var. Tarikatlar yurt veriyor, burs veriyor, onun için kızlar başını örtüyor. Öğrenciler arasında yardıma muhtaç olan vardır. Bunun için başını örtüyor diyelim. Evet bir grup belki öyle diyordur. “kardeşim, bizim yurtta kalacaksan başını örteceksin.” denilmiş olabilir. Bir başkası da “bizim yurtta kalacaksan başını açacaksın” demiyor mu? Onun, ötekinden ne farkı vardır? Yani, eğer bir taraf menfaat vaat ederek başını açtırıyorsa onu mübah, öteki menfaat vaat edip başını örttürüyorsa niye günah olsun?!. Niye bu kötülük sayılsın?.. Ama başı örtmenin inanca dayandığını kimse inkar edemez. Ben burada birliği, beraberliği, bütünlüğü savunuyorum, kimsenin inanmamasına karışmıyorum, kimseyi inanmamasından dolayı horlamıyorum; ama, başkaları da inancının gereğini yapanlara aynı anlayışı ve hakkı çok görmemelidir. Yani, başı örtülü olanı, kimse, köle gibi görmemeli, kimse onlara istediği muameleyi yapma hakkı olduğunu düşünmemelidir. Herkes Türkiye Cumhuriyeti Devletininin eşit haklara sahip şerefli vatandaşıdır. Başı açık olan da aynı, başı kapalı olan da aynı haklara sahiptir. Camiye gitmeyenler “Türkçe ibadet” diye bağırıyor! Allah aşkına, buna onların ne hakkı var?!NECATİ ÇAVDAR - Onlar istiyorsa, Türkçe ibadetlerini yapsınlar.MUSTAFA BAŞOĞLU - Sayın Cemal Kutay bu işin şampiyonluğunu yapıyor. Sayın Cemal Kutay, camiye gitti de “arkadaş sen buraya niye geldin” diyen mi oldu? Sayın Kutay, camiye gidip Türkçe ibadet yaptı, dua etti de “sen niye Türkçe dua yapıyorsun” deyip camiden çıkaran mı oldu?! Hem camiye gitmiyorsun hem ibadet yapmıyorsun ama başkası Arapça ibadet yapıyor diye, ona karışıyor onu horluyor dışlıyorsun!.. İnsanlara karışma, onların inancını yönlendirme hakkını size kim veriyor?! Ben, ibadetimi duamı, Arapça yapabilirim, Türkçe yapabilirim, İngilizce yapabilirim. Allah her dili bilir. Dilimle yapmaz kalbimle dua yapabilirim, Yüce Allah’ı anabilirim. Bu neye benziyor? Medine’de Peygamber Efendimizi ziyaretine ettiğiniz zaman şöyle bir durumla karşılaşıyorsunuz; diyelim elinizi açıp Peygamber Efendimizin kabrine bakarak, dua yapıyorsunuz; hemen oradaki görevli geliyor “Kıble, Kıble; böyle dua olmaz, Kıble” diyor. Halbuki, ben orada dua ederken Peygamber’den bir şey istemiyorum, Allah’tan istiyorum. Bizde dua etmek adeti böyledir, mezar başında elimizi açarak dua yaparız. Ben Arapça bilmediğim için görevliye bir şey söyleyemiyorum, ama “Hacı, Kıble, Kıble” diye eliyle işaret ediyor. Sen, benim gönlümden geçeni, ne söylediğimi nereden bilirsin!.. Ben, genellikle Arapça dua yapmam, ama namaz kılarken sureleri Arapça aslından okurum. Çünkü, namaz kılmanın şartlarından birisi, Kur’an’ı aslından, kendi dilinden okumaktır. Hiçbir lisan, bir başka lisana olduğu gibi tercüme edilemez.Kur’an’ı Kerim’in mealine bakalım; her bir alim meal yazarı, ayetlere çözümlerle farklı anlamlar veriyor. Peki, hangi meali okursam doğrusunu okumuş olurum?! Kaldı ki namazda Kur’an okunur. Meal Kur’an sayılmaz. Bunu herkes biliyor ve kabul ediyor. Sayın Yaşar Nuri Öztürk, kelimeleri başka türlü değerlendirmiştir, Rahmetli Hamdi Yazır, daha başka anlam vererek değerlendirmiştir. Başka meallerde de bu farklılıklar vardır. Peki hangi meal Kur’an’dır? NECATİ ÇAVDAR - Anayasayı yapanlar belli, Aldıkaçtı, Kenan Evren de herhangi bir madde için soruyorlar hukukçulara!.. Bu, Türkçe metinde böyleyken, Allah'ın, kıyamete kadar hakim kıldığı bir Kitapta, herhalde bugüne göre açarsak böyle çıkacak, yarın farklı çıkacaktır.Ramazanda Türk İslamı diye Diyanet’in tertiplediği panel vardı, oraya gittim, paneli hazırlayanlara dedim ki: “Burada Cemal Kutay niye yok.” “Büyük eksiklik” dediler. “Keşke getirseydiniz de, buradaki insanlar Kutay’ın Türkçe konuşmalarının kaçta kaçını anlardı. Eğer bunu tercüme etseydik, kaç gün sürerdi? Bu sefer de yüzüme baktılar. Aynısını panelistlere de sordum ve “bu, provokasyona yönelik bir soru olduğu için cevap vermeyeceğiz” dediler.MUSTAFA BAŞOĞLU - Necati Bey, provokasyon değil, bir kere Diyanet’in buna öncülük etmemesi gerekir. Türk İslamı diye bir İslam yok, Arap İslamı diye de bir İslam yok, İslam tektir. Allah'ın Kur’an’ı Kerim’de vaz ettiği İslamın kuralları tektir. Bunu, Türkler başka türlü, diğer milletler başka türlü uygulamaz. Türklerin namazı, orucu, zekatı başka türlü değil. Bazı ayetler vardır, bunlar yoruma muhtaç ayetlerdir. Farklı yorumlanabilirler. Bazı ayetler vardır manası açıktır, kolay anlaşılır, bazılarının manası ise kolay anlaşılamaz. Allah’ın burada muradı nedir onu bilimem. Belki daha çok araştırılmaya, incelenmeye teşvik edilmeye veya bir başka sebebe dayanır. Onu ancak Allah bilir. Türk İslamı, Arap İslamı, İran İslamı, Pakistan İslamı, Irak İslamı diye hiç kimse kırk türlü İslam icat etmesin. Tek olan İslam’ı hiç kimse sulandıramaz. NECATİ ÇAVDAR - Bunu düşünenler, bu işi yaşamayan adamlara mı düşmüş?MUSTAFA BAŞOĞLU - Bu da, İslama bir başka türlü saldırıdır, yani İslamı bir başka gözle düşünmedir. Zaman zaman da yazılıyor “Efendim, Batı, Martin Luter’den sonra gelişmiştir. O, dinde reform yapmıştır.” Martin Luter, kilisenin gaddarlığına karşı isyan etmiş birisidir. “Siz milleti burada aldatıyor, soyuyorsunuz” demiştir. Buna reform denilir mi, bilemem? Bildiğim şudur, İslam geldiği gibidir, bozulmamıştır ve reforma ihtiyacı yoktur. Bunu diyenler, dinde reform isteyenler, dinî uygulamalarla ilgisi olmayan kişilerdir. Bunlar, kendilerine göre bir din arıyorlar. Bu dinde yozlaşma arayışıdır. Kişi İslamı ya olduğu gibi kabul eder veya etmez. Ama onu bozamaz. NECATİ ÇAVDAR - Martin Luter en azından bir papazdı.MUSTAFA BAŞOĞLU - Çok doğru. Diyanet İşleri Başkanlığının düzenlediği İkinci Din Şûrasına katıldım, iki defa da konuşma yaptım genel kurulunda. Komisyon, raporunda Semavi dinler, tek tanrılı dinler gibi sıralamalar yaptı. Komisyon raporu görüşüldü. Pro. Sayın Mehmet Aydın da komisyon başkanlığı yaptı. Ben de kalktım dedim ki: “Bu dinler sıralamasını anlayamadım. Şimdiye kadar bize hep şu söylendi:Son din İslamdır, bu, diğer dinleri tamamlayan bir dindir. Siz, şimdi burada birden fazla din olduğunu söylüyorsunuz. Semavi dinler diyorsunuz, tek tanrılı dinler diyorsunuz diğer dinler diyorsunuz. Diğer din mensuplarını incitmeyelim diyorsunuz. Peki, birisi bana gelip sorsa veya ben size sorsam “Hocam, biz niye Müslümanız?” Sen bana diyeceksin ki, kardeşim, Son din İslam’dır, son peygamber de Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’dır. Biz, Hz. Musa’ya ve diğer peygamberlere itiraz etmiyoruz ama, artık o dinlerin yerine son din olan İslam geçmiştir. Dolayısıyla, son din budur desem, başkasının inancına hakaret mi etmiş olurum. Din adamlarını buraya doğru yönlendirmek doğru değildir. Bir de burası bir resmi kuruluştur; siz, böylelikle, birden çok din olduğunu onaylamış olmuyor musunuz?” Bana göre kendilerine göre farklı inançta olanlar, İslamdan sürekli taviz koparmaya çalışıyorlar. “Bana göre, bunu böyle söylemeniz doğru değil; rapora şunu yazmanız lâzım: ‘Kendi anlayışına göre farklı inanca sahip olanlar’. Böyle denilirse daha doğru olur. “Diğer din mensupları” dediğiniz zaman birden çok dinî kabul edip onaylamış oluyorsunuz. Bugüne kadar Batı'nın etki yapamadığı tek alan din alanıdır. Sonra, aradaki konuşmalarda bazı hocalar bana hak verdiler. “Batı, şimdiye kadar pek çok alana müdahale etti, ama bu alana pek giremedi. Burada ilerici, devrimci, kardeş havası ile bu alana girmeye çalışıyorlar. Bartelamos’a geldi, komisyonda konuştu. Hocalardan birisi; “Efendim, biz, diğer dinler dediğimiz, Son Peygamber bizim Peygamberimiz dediğimiz zaman, son kitap bizim kitap dediğimiz zaman uzlaşma olmaz. Aramızda diyalog kuramayız.” O halde ne yapacağız; diyalog adına bu gerçekleri inkâr mı edeceğiz?! Siz, şimdiye kadar bize “son din İslam’dır, son peygamber de Peygamber Efendimizdir, son kitap da Kur’an’dır” demediniz mi?Bu alanda bile uzlaşalım, barışalım, diyalog kuralım diye taviz mi vereceğiz? Peki, benim inancımdan dolayı sen benim adıma taviz verme yetkisine sahip misin? Sen bu yetkiyi nereden alıyorsun? Farklı inançta olanlar, farklı anlayışta olanlar olabilir, ben ona itiraz etmiyorum; ama, hiç kimse, İslamın şemsiyesine sığınarak gerçekleri değiştiremez, İslam’ı bölüp parçalayamaz. Başörtüsü olayında en çok gücüme giden şey şu: Bu memleketin öğrencisi, Müslüman kızları,başları örtülü olduğu için üniversitelerden atıldılar bunlar, Hıristiyan inancında olan ülkelere gittiler “Biz Müslüman çocuklarıyız, bizim memleketimizde, inancımızın gereği olarak başımızı örttüğümüz için bizi üniversiteden attılar, bize ceza verdiler; bize yardım edin” dediler. Bu olaydan daha büyük bir şey benim gücüme gitmedi. Kendi İslamî inancından dolayı kendi ülkesinde derdine deva bulamayanlar Batı'ya sığınmak zorunda kaldılar. Bu memlekete, bu millete bundan daha büyük üzücü bir kötülük olamaz. Öyle oluyor ki, siz, ister istemez onların öncülüğünü kabul etmiş oluyorsunuz. İşte Fransa’da şu şöyleydi, İtalya’da da bu böyleydi, Hollanda’da da bu böyleydi demek zorunda kalıyorsunuz. Orada İslama duyulan saygı, maalesef, çoğu zaman bizden ileride oluyor. Bu da bir başka üzüntü kaynağı...Burada bir çağrıda bulunuyorum; bu memleketin aydınları, ilahiyatçıları, hukukçuları, sendikacıları, insan hakları savunucuları, din adamları, anayasacılar, Allah aşkına susmayın! Bu haksızlığa karşı çıkın, yoksa Allah indinde sorumlu olursunuz.
İslam’a uyun uymayın anlamında bunu söylemiyorum. İnanma gönül işidir, istekle olur. Haksızlığa karşı çıkın diyorum. Bu haksızlığa birlikte tepki koyduğumuz zaman “benim elimde devlet yetkisi vardır, onun için istediğimi yaparım” diyenleri durdurup, kanuna saygılı hale getirebiliriz. Bu, aynı zamanda demokrasinin kökleşmesine, insan haklarına gereği gibi saygı duyulmasına, hukukun üstünlüğüne, hukuka uygun uygulama yapılmasına bizi götüren en doğru ve tutarlı yoldur. Başörtüsü yasağına karşı verilen haklı mücadeleyi, tek yanlı kabul etmiyorum. Bunun birçok yönü vardır. Bu mücadeleye bugüne kadar katılanların tümüne dua ediyorum, Allah razı olsun diyorum.
Evet, kimi bacağını kaybetti, kimi işini kaybetti, kimi okulunu kaybetti; ama, henüz sonuç alınamadı. Bilmek lâzım ki, mücadele uzun vadelidir. Bu işe gönül verenlere bunu söylüyorum. Eğer Allah isteseydi, son Peygamberini hiçbir savaşa sokmazdı, hiçbir zorluğa uğratmazdı. Söylediği bütün sözler anında etkisini gösterirdi, hemen herkes inanırdı. Ama öyle olmadı. Mücadele yaptı, batıla karşı çıktı, hakkı tebliğ etti. Keşke, başörtüsü yasağı konulmasa, biz de böyle bir mücadele yapmak zorunda kalmamış olsaydık!.. Çünkü, bu yasağın ülkemize hiçbir yararı yoktur, bildiğimizden daha çok zararı vardır. Bu yasakla kimse, bir başkasından bu manada bir öç almaya kalkmamalıdır.
Efendim, zamanında bize laik kesim diye sataşıyorlardı, şimdi yetki bizim elimize geçti, biz bunlara istediğimizi yaparız gibi hissi duygularla yasak, öç almaya dönüştürmemelidir. Ne camiye giden camiye gitmeyene, gitmeyen de camiye gidene karşı kin duymamalıdır. Biraz önce söyledim, camiye gidip gitmemeden dini vecibeleri yerine getirip getirmemeden dolayı yanlışımız veya fazlamız, eğirimiz veya doğrumuz hakkında hüküm verecek olan sadece Yüce Allah’tır.
Bu aşamada memlekete yapılabilecek en önemli ve en büyük iyilik, başörtüsü yasağını kaldırmaktır. Bunun için Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere, siyasî partilerimiz, üniversitelerimiz, biraz önce söylediğim kurum ve kuruluşlar veya devlet adına yetki kullanan herkes, bu konuda üzerine düşeni yapmalıdır. Bu haksız, hiçbir hukukî dayanağı olmayan, inanca saygı duymayan, Türkiye’yi uluslararası alanda -hem Batı hem Müslüman ülkelerde- küçük duruma düşüren bu yasaktan vazgeçelim. Onu mutlaka kaldıralım. Bundan dolayı devlet bir yenilgi almaz; yani, başörtüsü yasağını kaldırıyoruz, bak biz burada yenildik diye kimse endişede olmamalıdır. Başörtüsü yasağını, biz koyduk, sürdürüyoruz diye de kimse bundan zafer kazanmaz. Ne başörtüsü yasağına karşı çıkanlar ve kaldırılmasını söyleyenler zafer kazanma havasına bürünmelidirler, ne de başörtüsü yasağını sürdürdüğümüz sürece biz başarılıyız, zaferimizi kökleştiriyoruz dememelidirler. Ülkemizin çıkarları bu yasağın kaldırılmasını zorunlu kılıyor. Herkes buna toplumda huzurun sağlanması için katkıda bulunmalıdır.
Benim yaşımda olanlar için söylüyorum, hiçbirimiz, ne ben ne de 50 yaşını geçmiş olanların önünde, yaşadığı kadar ömrü olmayabilir. Ömrün süresini Allah bilir, ama genelde ortalama ömür süresi bunu gösteriyor. Ne Sayın Cumhurbaşkanının önünde ne Başbakan Sayın Ecevit’in önünde, hatta ne Mesut Yılmaz’ın önünde, yaşadıkları kadar bir ömür olacağını sanmıyorum. Bu konuda kimse yaşadığından daha fazla yaşama beklentisi içinde olmamalıdır.
Neticede hepimiz Allah'ın huzuruna divanına gideceğiz. Hiç kimse, Allah’ı yok farz ederek, Allah'ın divanına gitmeyeceğini düşünerek ömrünü heba etmemeli, boşa geçirmemelidir. Neticede hepimiz ölümlü insanlarız, mutlaka Allah'a hesap vereceğiz.
Allah'ın koyduğu kaideleri beğenmeyerek, Allah'ın koyduğu kaideleri inkâr ederek karlı çıkmak mümkün değildir. İnananların ölçüsü bu olmalıdır. Biliyoruz, dünya kurulduğu günden beri hiç kimse Allah’ı mağlup edememiştir, böyle bir sonucun olduğunu insanlık tarihi kaydetmemiştir. Allah'a harp ilan ederek kimse bu savaşı kazanamaz. Allah'ın koyduğu kaidelere uyarsın veya uymazsın o ayrı bir konu; eğer, Allah'a harp ilan ederek galip gelen olsaydı Nemrut, Hz. İbrahim’e; Firavun Hz. Musa’ya ve Hz. Harun’a ve Mekke ileri gelenleri Hazret-i Muhammed (S.A.V), Batılılar Atatürk'e ve O’nun önderliğindeki Türk Milletine galip gelirdi.
Bizim millî mücadelemiz öyle sıradan bir millî mücadele değildir. Dağılmış bir imparatorluk, gücü kalmamış, malı kalmamış, kalan topraklarının bir kısmı işgal edilmiş, askeri yorgun, topu-tüfeğin yetersiz, karşısında güçlü İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan gelmişler, Hasta Adamı öldürüp, mirasına konmak istiyorlar. Sen onlarla mücadele ederek bu mücadelende galip çıkıyorsun. Onun için diyorum, bu, sıradan bir mücadele değildir. Güçlünün, haklı olmayınca galip gelemeyeceğinin son örneği Bosna-Hersek de verilen mücadeledir. Kosova’da da şimdi Müslüman Arnavutlar şerefli bir başka mücadele veriyor. Biz, Allah'ın kaidelerine uymayız, bildiğimizi yaparız gibi demekle galip gelinmez. Biliyorsunuz Ebrehe, Kabe’yi yıkmaya gelmiş, peygamber efendimizin dedesine giderek, develerimi ver demiş. O, “senin aklından zorun mu var, ben Kâbe’yi yıkmaya gidiyorum, sen develerini istiyorsun” karşılığını vermiş. “Ben develerin sahibiyim. Kabe’nin sahibi Allah’tır. Orayı korumak O’nun işidir. Sen develerimi ver” demiş. Sonra Allah’ın emri ile Ebabil kuşları O’nun ordusunu olduğu yerde mahvetti. Bu ibret alınacak çok önemli bir misaldir. Nasıl olsa yaparız da yanımıza kâr kalır dememeli, hem bu dünyada, hem de öbür dünyada yapılan işlerin mutlaka hesabı verilecektir.
Burada herkese diyorum ki, eğer insan haklarına saygılıysanız, inanç özgürlüğüne saygı duyuyorsanız insanların inançlarıyla oynamayın. İnsanları, inançlarından dolayı cezalandırmayın. Ne siz ne de bir başkası bundan karlı çıkamaz. Öğrenciler okuldan atılabilirler, sınıfta bırakılabilirler. Okuldan geç mezun olabilirler; ama, bu ceza verenlerin, galip geldiğini isbatlamaz. Elinde güç bulunduran ama haklı olmayan galip gelseydi, bizim, millî mücadeleyi kazanmamamız gerekirdi; ama, hem millî mücadeleyi kazandık, hem de bu topraklarda giderek gücümüzü artırarak oturuyoruz, varlığımızı sürdürüyoruz.
Kimse beni yanlış anlamasın, ben hep şunu söylüyorum: Atatürk düşmanlığı yaparak da siyaset yapmamalıdır, Atatürk'ün arkasına gizlenerek siyaset yapmamalıdır, Atatürk'ü toplumun inançlarına karşı göstererek de siyaset yapmamalıdır.
İnançlarımıza saygı duyacağız, bileceğiz bu topraklar bizim vatanımızdır. Vatansızlığın ne olduğunu Filistinliler bize gösteriyorlar, bu ibret alınacak bir durumdur. Vatansızlığın ne olduğu açıkça görülüyor. Vatanımıza sahip çıkacağız. Bu sahip çıkma da hiç şüphesiz kardeşliği, birliği beraberliği pekiştirerek olur. Başı açık, başı örtülü diye birbirimizi boğazlarsak daha çok mu ileri gideriz, sorunlarımızı daha çabuk mu çözmüş oluruz, işsizliği daha kolay mı ortadan kaldırmış oluruz?! Başörtüsü yasağını veya başı açık olmayı intikam almaya dönüştürmemelidir. Örten de açan da kardeştir. Vatanın hakiki sahibidir. Bizim birbirimize inanç farklılıklarından dolayı ceza verme yetkimiz yoktur. Ne siz, beni, iyi, bak bu sene de Umreye gitmişsin, Allah kabul etsin, al sana şu kadar mükafat verebilirsiniz böyle bir yetkiniz vardır; ne de, ben size, sen niçin gitmedin, al sana şu kadar ceza verdim demeye yetkim vardır.
Allah'ın sınırlarına kimse tecavüz etmemelidir. Allah, bizim gibi sabırsız değil. Biz isteriz ki, herşey hemen anında olsun; Allah’ın takdiri, bazen anında da bazen de geç tecelli eder. Bizim için zaman dar, ama Allah için geniştir. Bizim ölçülerimizdeki zaman ile Allah'ın ölçüsündeki zaman birbirinden farklıdır.
İnansanız da
inanmasanız da mülk Allah'ındır. Biz, bunu sendikanın kapısına yazdık diye bize
kızanlar var. Burada ne denilmek istiyor diye. Ben diyorum ki, mülkün gerçek
sahibi Yüce Allah’tır. Bugün burada biz varız, mülkü kullanıyoruz, yarın biz
gideceğiz, zira neticede herkes ölüp gidecek fakat mülkü geride kalacak. Hiçbir
insan mülkünü alıp götüremiyor. O halde gerçekte ꗬÁIП_ၔ¿__က__Ѐ_뢼_
橢橢뎲뎲_________П_Ḁ_____________________________________]______ļ_ļ___ļ___ļ___ļ___ļ_______Ő___ቂ___ቂ___ቂ_8_ቺ_<__l_Ő___侟_ĸ_፠___፠___፶___፶___፶___፶___፶___፶___ῌ___῎___῎___῎_4_ _Ô_⃖_Ô_↪_$_僗_Ǵ_勋_d_⇎_ⷑ_________ļ___፶___________፶___፶___፶___፶___⇎___ᭈ___ļ___ļ___፶_______፶___ጾ_"_ᭈ___ᭈ___ᭈ___፶_ߒ_ļ___፶___ļ___፶___ῌ___________Ő___Ő___ļ___ļ___ļ___ļ___፶___ῌ___ᭈ_҄_ᭈ_______ῌ___ļ___ļ_______________________________ῌ___፶___ጢ___똠眹忛ƾŐ_ჲ_ቂ___ᭈ___ῌ______________________________________________________________________
de söyledim, Allah ile kimse kavga etmeye kalkmamalıdır. Allah'ın koyduğu
kurallara karşı çıkmasın. Kimse Allah'ı yeneceğini zannetmesin. Kimse Allah'ı
yenemez. Allah daima galip olandır.
Allah'ın emirlerine uyup uymamak da kişinin tercihine bağlıdır. Çünkü dinde zorlama yoktur. Zora dayanan inanç makbul, geçerli inanç değildir. Hz. Musa’yı kovalayan Firavun, denizin birleşmesini görünce, “Musa’nın, Harun’un Rabbi’ne inandım” dedi ama, o andaki inanç geçerli olmadığından O’nu kurtarmadı.
Bakınız, birçok insan Allah'ın emrine uymuyor ve namaz kılmıyor; Allah’ın emirlerini yerine getirmiyor, hatta Allah’ı inkar ediyor. Ama, güneş hep aynı yerden doğuyor ve aynı yerden batıyor.
Siz, gazete olarak önemli bir hizmet yapıyorsunuz, ben bunu şükranla kaydediyorum kim ne derse desin. Ben de görüşlerimi söyleyerek bu haklı davaya katkıda bulunmaya çalışıyorum. Devletimi seviyorum, milletimi seviyorum, rejime karşı değilim, sisteme karşı değilim, orduya karşı değilim, hiç kimseye karşı değilim. Hepimiz kendi konumumuzda, kendi gücümüze göre vatandaşlık görevini yapmaktayız. Kader birliğini sürdürerek, devletin gücünün artmasına hizmet etmeliyiz. Ben bu anlayışa hizmet etmeye çalışıyorum, gazete olarak siz buna hizmet etmeye çalışıyorsunuz. Biraz önce söyledim, farklı düşünenler de vardır, farklı düşünenlere kızmıyorum; benden farklı düşünenleri düşman olarak görmüyorum.
Kim ki, Allah'ın emirlerine karşı geliyor, ben onun adına üzülüyorum; çünkü, Kur’an’ı Kerim’de tasvir edilen cehennemi göz önüne getirmeye çalışsalar, tüyleri diken diken olur. Acaba var mı; ben var diyorum, ona göre tedbirli olmaya çalışıyorum. Eğer cehennem yoksa, tedbirli yaşıyorum. Tedbirli yaşamamın bana bir zararı yok. Ama ya cehennem varsa, o zaman sen ne yapacaksın?! Onlar diyecekler ki, “Ya Rab, beni geri gönder, senin emirlerine uygun hareket edeceğim.” Allah da “hayır, sana verilen fırsatı kullanamadın. Artık geri dönüş yoktur”
En pahalı şey ömürdür, en değerli şey de ömürdür. Giden ömrün yerine yenisini koyamıyorsun. Bugün yine akşam oldu, ömrümüzden bir gün daha gitti, biz bunu yarın geri getiremeyeceğiz.
Cennete de cehenneme de girer geçerli not bu dünyada kazanılıyor. Cehenneme girmeye talip olmak akıllık sayılmaz. Ateş, Hz. İbrahim’i yakmadı, Allah “yakma” dediği için yakmadı. Nasıl olsa Hz. İbrahim’i yakmayan ateş, bizi de yakmaz diyenler, bunu ancak takva ile kazanabilirler. Allah'ın rızasını kazananı ateş yakmaz, tamam, ona bir diyeceğimiz yok; ama, bilmek gerekir ki, bu hükmü Yüce Allah verecek.
Belli yaşa gelenlerin yüz yapısı değişiyor; gençlikteki o parlaklık, zindelik zaman içinde gidiyor, cilt sarkıyor. Bunu durduramıyorsunuz; birtakım makyajlarla yüzündeki buruşuklukları düzeltseniz bile vücut yapısı bozuluyor. Kemikler eriyor ve insan sonuçta geldiği yere gidiyor.
Kim Türk Milletine iyilik yapmak istiyorsa, kim Türk Milleti daha güçlü olsun istiyorsa, kim Türk Silahlı Kuvvetleri daha güçlü olsun istiyorsa, kim “biz daha güçlü devlet olacağız, bizi hakir görenlere gücümüzü göstererek, haddini bildireceğiz, bu sayede başımızı daha dik tutacağız” diyorsa; iç kavgalardan, insanımızı birbirine düşürmeden, kardeşliği düşmanlığa dönüştürmeden vazgeçemelidir.
Mesela Ürdün Kralı’nın cenazesine gidenlere bakın... Biz de Cumhurbaşkanımızı kaybettik, Merhum Özal’ı kaybettik; ama O’nun cenaze töreni, Kral’ınki gibi olmadı. Aradaki fark çok açık. ABD’den 4 Cumhurbaşkanı cenazeye katıldı. Yeltsin bile ayakta zor durduğu halde oraya gitti. Lübnan 4,5 milyon nüfuslu bir ülke, Türkiye ise 65 milyon nüfuslu bir dünya devleti. Bütün Türkler bu gerçeği dikkate almalı. Cenaze törenlerimize dünyanın önemli güçleri katılmak ihtiyacını hissetmelidirler. Aman canım, gitmesem de olur, nasıl olsa biz bunlara dediğimizi yaptırırız anlayışını değiştirmek bizim gücümüze bağlıdır.
Osmanlıyı beğenmeyenler, esir düşen Fransız Kralını, Padişah, Kanuni’nin kurtardığı unutmamalıdırlar. O günden bugüne gelişimizin sebeplerini araştırarak ve eski yüksek gücümüze ulaşmaya engel olmak isteyenlere fırsat vermemeliyiz.
Bizim bulunmamız gereken yer, bugün olduğumuz yer değildir. Hep birlikte daha çok yüksek itibarlı bir devletin mensubu olursak, Batı'da fazla, Doğu’da da daha fazla itibar görürüz. Güçlü Türkiye’nin vatandaşları dendiği zaman etkisi başka olur. “Zaten bunlar ayakta zor duruyor. Bizim yardımlarımıza muhtaç devletin vatandaşları” dendiği zaman başka türlü olur.
Allah kısmet etti, zaman zaman yabancı ülkelere gittim ve farklı deneyimler yaşadım. İtibarlı bir devletin mensubu olup olmama, gittiğiniz devletin konumuna, durumuna göre değişiyor; kimi sana tepeden bakıyor, Türk mü deyip dudağını büküp geçiyor, kimi de biraz daha farklı bakıyor.
Güçlü olacağız, güçlü olmak için de kardeşliğimizi pekiştireceğiz. Birbirimizi yiyerek sorun çözemedik, çözemeyiz de. Bu başörtüsü de bunun bir ölçüsüdür. Bu başörtüsü belasından Türkiye kendini kurtarmak zorundadır.
Dediğim gibi, kimse başını açtırarak zaferini ispatlayamaz, Ben kendi çapımda bu haksız yasağın kaldırılmasına katkıda bulunmaya çalışıyorum, bununla çok büyük iş yapıyorum demiyorum. Kahramanlık peşinde de koşmuyorum; Belli konularda tepki gösteriyorum. Bu, haksızlığa karşı sessiz ve tepkisiz kalmayı içime, insanlık anlayışıma ve İslami inancımla bağdaştıramıyorum.
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı gibi gerçekten şerefli bir görevi bırakırken de bunu düşündüm. Bu tutumumla belki dikkatleri haksızlığın üzerine çekerim diye düşündüm. İnanmadığım bir şeyi savunmamak veya susmak ve tepki göstermemek sorumluluğuna ortak olmak istemedim. Yoksa ben orada oturabilirdim. Sayın Cumhurbaşkanının görevi devam ettiği sürece ben orada kalabilirdim, danışmanlığı devam ettirebilirdim, üstelik maddî menfaatim de olurdu. Ama, bu haksızlığa karşı bana “sus” denildiği için orada oturmayı içime sindiremedim. Bu tutumum, bu kutsal davaya küçük bir katkım olsun diyedir. Fakat Bursa'daki kızcağız ayağını kaybetti. Bazı öğretim üyeleri işini kaybetti, Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı tenzil-i rütbeye maruz kaldı. Birçok öğrenci okulundan oldu. Bu haksızlığa tepki koymak uğruna, kardeşliği pekiştirmek uğruna, inançları uğruna, daha güçlü demokrasi, hukukun üstünlüğüne saygı duyulması uğruna bu fedakarlıklar mutlaka karşılıksız kalmayacaktır. Haksızlık, hakka aykırılık, adalete uymamak ilelebet hükümran olamaz.
Çok teşekkür ederim, Allah razı olsun.
NECATİ ÇAVDAR -Ben teşekkür ederim.
Akit Gazetesi -16.2.1999
/////////////////////////////////////////////////
NOT Baş oğlu ile aramız iyi idi. Ancak Anadolu Gençlik Dergisisi’nde yayınlanan aşağıdaki yazımdan sonra sözle bir şey demedi ancak memnyun olmadığını tavırlarıyla belli ederek bayağı mesafe koydu…
OTURMAK
MI ZOR KALKMAK MI
KOLTUĞU
KORUMANIN YOLU:
BAŞKAN
DELEGEYİ DELEGE BAŞKANI SEÇER
Koltuk en
eski zamanlardan beri göz kamaştırır. Uğuruna kimi sevgiler kimi kafalar feda
edilir.
Bir
çokları için tutkudur. Bazı insan için bir
kıymet ifade etmeyen koltuk, onu ele geçiren için çok kere
bir varlık nedeni olarak algılanır. Oradan uzaklaşacaklar için yıkım
olarak düşünülür. Düşenler sendeler ama alışırlar. Hırsları olanlar bir daha bir daha ona sahip olur.
Kimi
içinde koltuk o kadar özdeşleşmiştir ki
ancak ölüm ayırır onu. Bazı insanların koltuk sevdası, koltuğun
gücünden, bazıları içinde onun getireceği avantajları kullanma arzusundan
kaynaklanıyor. Kimi içinde kendini
başmkaların dan üstün görme güdüsünün
verdiği dürtü. Kimi içinda başkalarından ayrıcalığın simgesi.
Eskiler şimdiki gibi
yanında taşıyamayacağı için ya Otağ şeklinde, yada Tahtırevan adıyla
taşınan tipini bile yaptırmışlar.
Şimdilerde
ise koltuk genelde nereye gidilse yanında taşınan cinsten. Ya uçakta veya araba
plakası ile özdeş hale getirilmiş. Bunlar da mümkün değilse kimlik şeklinde ve
rozetlerle koltuk mikro hale getirilmiş. Onu gören o koltuğun sahibi olduğunu rahatça
anlayabiliyor.
Kimi
koltuklar atama ile gerçekleştirilirken, kimi seçimle kimide kurucu olmakla
kazanılıyor. Atama halinde olanların bir kısmı süreye bağlı iken, tekrar tekrar
atanarak koltuğu korumak mümkün. Seçimle
koltuğu ele geçiren kendini seçenleri seçerek,
koltuğunu sağlama almış oluyorlar.
Anlayacağınız
kimi koltuklar resmi, kimi ise sivil.
Sivil
ama ne derece sivil.
Bizde
sivil müesseseler de resmisinin bir uzantısı. Resmisi nasıl demokratikse sivili de o derece demokratik. Bunlar
da resmi koltuklara sıkıntı çıkarılmaması için belki de resmisinin
uzantısı olarak düzenlenmiş.
Nasıl
mı?
İşte
odalar. Odalarımız sözde sivil ve demokratik kuruluşlar. Devlet bunları korumak
için insanları onlara üye olmaya zorluyor. Hatta bazıları için aynı anda farklı oda kurmayı bile
yasaklıyor. Her üye her hangi bir işlemi için oraya belli bir ücret vermek
durumunda.
Sendikalarda
ise işçinin gönüllü katkısı ile değil de
aidatlar kaynağında kesilerek
sendikalara aktarılıyor.
Her
iki durumda da üyelerin ses çıkarması mümkün değil.
Seçim
tabi ki yapılıyor. Hatta bazıları kanuni formalitenin yerine getirilmesi
anlayışıyla ..Vatandaş hep siyasetçi ile haşir neşir olduğundan sadece
koltuğunu koruyan olarak siyasetçiyi
görüyor. Oysa siyasetin ve demokrasinin
temelini oluşturan sivil toplum kuruluşları da onlardan farklı değil. Ya iyice
yaşlanarak ayrılıyorlar yada bir üst göreve
geçerek..
Yıllarca
oda ve sendika başkanlığı yapanlar
Türkiye
Esnaf Birlikleri Başkanı: Fehmi Genç
Türkiye
Esnafve Sanatkarlar konfederasyonu başkanı:Derviş Günday
Sağlık
İş başkanı:Mustafa Başoğlu
Elektronikçiler
odası Başkanı Özcan Kavran
Milli
Piyango İdaresi Genel Müdürü İlhan
Küsmenoğlu
Türkiye
Zıraat odaları Birliği Başkanı Faruk yücel
Türkiye
bakkallar ve Bayiler Odası Başkanı.Bendevi Palandöken
Elektirik
odası Başkanı: Özcan Kayıran
Burhan Kuzu, Başkanlık
sitemi üzerine kafa yoranlardan..
Necati Çavdar,
Burhan Kuzu'nun TBMM'deki makamında
Ufuk turu..Başknlık sistemi
Necati Çavdar’la ufuk
turu...
İSTİKRARLA TEMSİLDE ADALET ARASINDA SIKIŞAN
DEMOKRASİDE ÇIKIŞ İÇİN “BAŞKANLIK SİSTEMİ” ÇÖZÜM MÜ?
· Başkanlık sistemi,
insan aklının ürünü. ...
Parlamenter sistem,
krallıklara uyan sistemidir.
· Rahmetli Özal’da
Demirel ‘de arkalarında parlamento desteğini kaybetmişlerdi. O nedenle
Başkanlık sistemini getiremediler..
· Parlamenter sistem;
tıpkı halka hiçbir sorumluğu olmayan cumhurbaşkanına yetkiler verdiği gibi, hep
şikayet edilen ara odaklara imkan veriyor. Milletin oyları seçimde
sayılıyor.Ama seçim sonrası tartılıyor.
· Parlamenter sistem;
belirli odaklar, tekelci holdingler için rant kapısıdır.Bu sistem, çoğunluğu
azınlığa mahkum ediliyor..
· Başkanlık sisteminde
yasa yapmada ve bütçede başkanlar değil parlamento yetkilidir.Başkanların
yetkileri ve seçenekleri sınırlıdır.
· Ülkenin bölünmesinde
sistemlerin etkisi yok denecek kadar azdır.
· 30 bin insanı biz
başkanlık modelinde mi kaybettik?.. · Din ve sosyal programlar bölünmeyi önler.
· Üniter yapının
panzehiri başkanlık sistemidir.
· Sol oyları
attıramıyorsa suçu kendinde arsın.Türkiye de reyler kemikleşmiş değildir. Sol;
söylemlerini makullaştırır... Laiklik söylemini yumuşatır.. Çözüm önerileri
ortaya koyar... Milletle çatışarak değil millete yakın durarak bunları yaparsa
sol da gelir.
· Başkanlık sisteminde
başkan tanrılaştırılamaz, tanrı, parlamenter sistemde var... Sistem
tartışmaları, gerek seçimlerde siyasal partilere konan %10 barajın Avrupa
Birliği’nin isteği ile aşağı çekilmesi için yapılacak çalışmalarda gerekse
Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru çokça tartışılacak.
TBMM Anayasa Komisyonu
Başkanı Prof. Burhan Kuzu, “ İstikrar ve temsilde
adalet arasında sıkışan” demokrasimiz için çıkış yolunu “Başkanlık sisteminde”
görüyor. Demokrasimiz için belirecek tehlikeleri atlatmanın yolu olarak
“Başkanlık sistemini” öneren Kuzu ile gerçekleştirdiğiniz sohbette “parlamenter
sistemin aksayan yönleri” ile ve “Başkanlık sisteminin niçin gerekli olduğunu”
ve bu konuda kamuoyunda yaşanan endişeleri sorularımıza verdiği cevaplarla
ortaya koydu.
-Sizi daha öncede
takip edenlerdenim. Bu konuda daha önceden berttiğiniz düşüncelerinizi
biliyorum ancak Türkiye’de bu dönemde “Başkanlık Sistemini” ortaya atan kişi
sissiniz..Neden başkanlık sistemi?
-Türkiye’de 12 Eylül
öncesi yaşanan kötü günler gelmesin diye istikrar için tedbirler alındı.Ancak
bu tedbirler sonucu bu gün ülke seçmeninin %50’sinin iradesi yansımıyor diye
şikayet ediliyor.Tüm kesimlerin düşünceleri Meclise yansısın deyince de
istikrar bozuluyor.Yani şu anda istikrar ile temsilde adalet adasında sıkışan
bir demokrasi var. Türkiye 50-60 arasında kalkınmayı yakalamış.60 da darbe
olmuş.60 sonarsı koalisyon hükümeti. 65-70 arası tek parti iktidarı ile Demirel
dönemi yine kalkınma... 71 muhtırası ve 80’ne kadar 12 hükümet.. 1980 darbe...
83’de Özal’ın tek başına iktidarı ile yine kalkınma başlıyor 1990 da düşüş var.
Kalkınma yeniden Ak Parti iktidarı ile 2002 de başlıyor..Ama sürekli bir
kalkınma olmuyor.Neden? ... İstikrar yok da ondan.. ABD’de başkan sayısını
çarpın dörtle ABD tarihi çıkar.ABD tarihini bölün dörde başkan sayısı çıkar.
İstikrar bu..Bizde ise 81 yılda 59. hükümet. eder 236 yıl.Yani 236 yılda
geleceğimiz hükümet sayısına biz 81 yılda erişmişiz.
-Neden şimdi
“Başkanlık Sistemine” geçelim diyorsunuz? - Şu sebeple : Nasıl olsa bir anayasa
değişikliği söz konusu.Hiç değilse yarım yamalak bir Anayasa yerine iyi bir
anayasa yapılsın ve köklü değişiklilikler, daha doğrusu düzenlemeler de
yapılsın.
- Neden “Başkanlık sistemi”?
- Başkanlık sistemi bu gün konuşulmuyor.20
yıldır konuşuluyor. Rahmetli Özal söyledi. Demirel ‘de Başkanlık sistemi dedi.
-Peki onlar niçin getiremedi. -Getiremezlerdi. Çünkü her ikisi de Cumhurbaşkanı
olduklarında Başkanlık sistemine geçilmesini istediler.Fakat arkalarında
parlamento desteğini kaybetmişlerdi.O nedenle getiremediler.
-Yani aktif halden
pasif bir göreve geldikleri için mi? -Evet. Her ikisi de Aktif Başbakanlık
görevlerinden pasif görev olan Cumhurbaşkanlığına geçince başkanlık sistemini
istediler başaramadılar.Başaramazlardı da her ikisi de Başbakanlıkla kavgalı
idiler.H er ikisinde de Meclis hakimiyeti yoktu.
- Her ikisi içinde
başkanlık sistemi konusunda ‘samimi değillerdi, kendileri için istiyorlardı’
diye bir kanaat mevcut. Siz bu n konuda nasıl düşünüyorsunuz?
-Bana göre Özal,
sistemin bu şekilde yürüyemeyeceğini biliyordu.Onun için Başkanlık sistemine
geçilmesini istiyordu.O samimi idi. Demirel’e gelince.. O’nun süresini uzatmaya
yönelik bir politika ile bu düşüncelerini ortaya attığını düşünüyorum.
-Tekrar başa dönerek
soruyorum.Neden başkanlık sistemi?
-Bu gün ABD’de
tam.Fransa’da yarı başkanlık sistemi var. Parlamenter sistem ise İngiltere de
doğmuş.Parlamenter sistem İngiliz tarihinin ruhunu yansıtıyor.Çünkü orada
krallık var.Kral, İngiliz tarihi ile özdeş.O nedenle parlamenter sistem orada
yürüyor. İngiliz tarihinin ruhunu yansıtan parlamenter sisteme bizim model
dememiz mümkün değil. ABD’de ki başkanlık sistemi ise insan aklının ürünü.
Kurucu babalar, “ABD’yi nasıl yönetiriz?” diye soru sorarak en iyi modeli,
başkanlık sistemini buldu. Öbürüsünde İngiliz tarihinin ruhunu yansıtan Kralı
orada nasıl tutarız diye ortaya kondu. Gerek parlamenter sistem... Gerek yarı
başkanlık... Gerekse başkanlık sisteminin üçünde de kuvvetler ayrılımı
var.Üçünde de ayrı organ var.
-O halde parlamenter
sistemin neresinden rahatsızsınız? -Parlamenter sistemde yasama ve yürütme
eşit.Hükümet, parlamentonun güvenoyu ile ayakta duruyor.Ancak yürütmeye de
parlamentoyu dağıtma yetkisi verilmiştir. Parlamenter sistemde aslında gerçek
anlamı ile kuvvetler ayrımı fiilen yoktur..Olması da mümkün değildir.
Parlamenter sistemde kuvvetler ayrımı yok derken yargıyı kast etmiyorum.Çünkü
yargı her sistemde vardır.Ve nitelik olarak yasama ve yürütmeden ayrıdır. Gerek
yürütmeye gerekse yasamaya eşit olarak durması lazım.Krallıklar döneminde bile
yargı ayrı tutulmuştur. “Devlet Benim” diyen 14 Lui’nin soyundan gelen Fransa
Kralı 16. Lui, yargıyı kast ederek “Öyle güçler vardır ki bunların karşısında
zayıf durumdayız ve bundan da kıvanç duyarız” demiştir. O nedenle sistem
tartışmasında yargıyı ayrı tutuyoruz. Tartışmamızda söz konusu olan yürütme ve
yasama ilişkileridir. Bu gün yasalaşan kanunların %98’i hükümetten
gelir.Vekillerden gelen %2 dir.O da hükümet destek vermese geçmez.Hükümetin
yapmak istemeyip de birilerine yaptırmak istedikleri türden yasalar vekillerin
isteği şeklide gelir.Ama hükümet istemezse geçmez. Hükümetin istemediği hiçbir
şey ne komisyonlardan ne de genel kuruldan geçemez. O zaman yasama nerede?
Parlamenter sistemde yasayı yapanda yürütme,uygulayanda yürütmedir. Bütçeyi
hükümet hazırlar, meclisten geçirir,ve kendi uygular. Para ve kanun hükümetin
elindedir. Denetime gelince, hangi bakanı meclis düşürmüştür? Gensoru
çalışmaz... Meclis soruşturması sadece eski dönem için çalışır. Vekilin aslında
kanun yapmada, bütçede ve denetimde etkisi yoktur. O zaman vekil niçin genel
kurula gelsin? Bu gün bile yasalar 40 kişi ile geçiyor. 550 kişi genel kurulda
olsa ne olacak? Vekilin değişiklik tekliflerini hükümet kabul etmezse bir işi
yaramayacak.Yine hükümetin istediği olacak. Bir çok konuda milletvekilleri
konuşur. Doğrusu şu: Vekillerin nutuklarını dinleriz. Zabıtlara geçer. Çok kere
kanaatlerimiz değişir ama oylar değişmez.Yine hükümetin, isteği tarzda oy
kullanılır. Parlamenter sistemde iki başlılık doğuyor.Parlamenter
cumhuriyetlerde iki başlılık kaçınılmaz. Çünkü bu sistem krallıklar içindir.
Krallar, krallıklarda tarafsız hakem olarak düşünülmüş.Onların sembolik
yetkileri vardır ve krallar tarihi bağlırı temsil için vardır. Parlamenter
cumhuriyetlerde Cumhurbaşkanları ise yetkisi olmasa da yetki almaya çalışır.Ya
da oluşturur. Bu gün hükümetin gönderdiği kararnamelerin %24’nü cumhurbaşkanı
geri çeviriyor.Sorumlu hükümet, yetki Cumhurbaşkanında...
-Başka ne sakıncaları var?
-Tıpkı halka hiçbir
sorumluğu olmayan cumhurbaşkanına yetkiler verdiği gibi, bu model hep şikayet
edilen ara odaklara imkan veriyor. Öte yandan koalisyonlar parlamenter modelin
en büyük hastalığıdır. Türkiye’de birinci parti, dururken başka partiler
iktidar olmadı mı?... Bu sistemde halk iradesi yönetime yansımıyor.Birinci
parti kenara çekiliyor, üçüncü parti yok sayıyor.2.4.5ve 6 partilere milletin
vermediği temsil imkanı veriliyor.Geçtiğimiz dönemlerde u durum yaşandı. Adeta
okus pokus yapıldı.Üçüncü partiye başbakan, altıncı partiye Meclis başkanlığı
verildi. Milletin oyları seçimde sayılıyor.Ama seçim sonrası tartılıyor.Oylar
eşit olarak görülmüyor. Parlamenter sistem belirli odaklar, tekelci holdingler
için rant kapısıdır. Küçük partiler içinde pazarlık aracı... Parlamenter sistem
çoğunluğu azınlığa mahkum ediliyor.. Koalisyonlarda hükümet programları
yürümez.Her parti kendi işine geleni yaptırır.Her bakanlık ayrı hükümet
gibidir.O nedenledir ki; Türkiye 35 bakanla yönetilemez hale geldi.Bu gün
ABD’de 12 Bakan var, bizde 35 idi.. Neden?.. Küçük partilerle koalisyon olmak
için yağmurdan, fırtınadan doludan sorumlu bakanlıklar ihdas ediliyor da ondan.
-Ülkede %10 baraj var.
Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
- %10 baraj yanlış..
%10’lık baraj dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan bir barajdır.Almanya ‘da baraj
%5, Avusturya’da %4. Avrupa Birliği Komisyonu, ilerleme raporunda %10’lu
barajın yüksek olduğu not edilerek bu rakamın makul düzeye indirilmesini
istiyor . Türkiye’deki %10 baraja rağmen zaman geliyor ülke koalisyonlarla heba
ediliyor. Eğer bu sistem devam ederde temsilde adalet için barajlar %5’e
çekilirse parlamentoya tam dokuz parti girer. İşte bu nedenle diyoruz ki; şayet
baraj %5’e çekilecekse o zaman bunun getireceği mahzurları önlemek için
“Başkanlık sistemine” geçmek gerek. Fransa böyle bir sıkıntıyı yaşadı.70 yılda
104 hükümet kuruldu. Sonra yarı başkanlık sistemi ile işi çözdüler.Fransa adeta
delirdi ve çözümü buldu. Bu sistemin diğer bir hastalığı ise vekiller, tekrar
seçilme arzusu ve bakan beklentileri ile Başbakana bağlı kalıyor.. Tüm bunlarda
liderin öne çıkmasını sağlıyor..
-Bu tür sorunların olmaması için çözüm ne?
- Başkanlık sistemi...
Çünkü başkanlık
sisteminde kuvvetler ayrımı mutlaktır. Kanun yapmaya ve paraya parlamento
hakimdir. Bütçeyi parlamento yapar, parayı harcama yetkisi olan başkan
parlamento denetimi haricinde bir kuruş harcayamaz. Başkan ve bakan
parlamentoya bile giremez.Başkan sadece yürütmede yetkilidir.yasa ve bütçe
yapmada değil.Bu konularda Başkan parlamentoya muhtaçtır. Başkan parlamento ile
iyi geçinirse yetkisini kullanabilir, yoksa erir gider. Parlamenter sistemde
ise başbakanlar, ABD başkanından iki kat daha yetkilidir.Çünkü yürütme ve
yasama ondadır. Başkanlık sisteminde yasa yapmada ve bütçede başkanlar değil
parlamento yetkilidir.Başkanların yetkileri ve seçenekleri sınırlıdır. Bunları
da parlamento, komisyonları eliyle çok güçlü bir şekilde denetler. Başkanlıkta,
başkanlar parlamentoya muhtaç kılınmışlardır.Komisyon ve komiteler çok
güçlüdür.Sürekli komiteler meclisle yürütme arasında ilişki karararak yürütmeyi
yakından denetlerler. Bu sistemde küçük partiler hükümette etkin olmadığı için
sadece parlamentoda temsil ediliyorlar. O zamanda küçük partiler, partilerine
göre değil ülkenin yararına gördükleri konularda başkanı destekliyorlar..
Başkan başka partiden parlamento başka partiden olsa bile parlamento özgür
olduğu ve parlamenterlerin bakanlık , yeniden seçilme gibi bir beklentisi
olmadığı için başkanı muhalefet rahatlıkla destekleyebiliyor.Başkan başka
partiden olsa bile , parlamentoda iktidar değil muhalefetin oyunu aldığı çok
görülüyor.
-Seçim sistemi konusunda fikriniz nedir?
-Dar bölge sistemi olmalı.O sistemde aday,
bölgeden aday gösterilirse seçime katılır.Dar bölgede partinin gösterdiği adayı
halkın desteklemek gibi bir durumu söz konusu değildir. Hm başkanlık hem de dar
bölge sistemi olursa vekilin bakanlık beklentisi yok.Seçim beklentisi
yok.Böylece parlamentoda daha rahat hareket eden milletvekili gurubu oluşuyor.
-Bu sistem federasyon getirir diye endişe edenler var.Bu konuda ne
diyeceksiniz? -Federasyon olmaz.Yerel yönetimler güçlü olur.Şimdiki coğrafi
bölgeler azaltılır ya da çoğaltılarak çözüm bulunur. Ülkenin bölünmesinde
sistemlerin etkisi yok denecek kadar azdır. 30 bin insanı biz başkanlık
modelinde mi kaybettik?.. Din ve sosyal programlar bölünmeyi önler. Üniter
yapının panzehiri başkanlık sistemidir.
-Neden?
-Çünkü küçük partiler
başkan seçiminde birleşmek durumundadırlar.İnsanların sivri fikirlerini
çoğunluğa katarak tölere etmek mümkün. -Bu sistemde bir çok parti,ülke
yönetiminde söz hakkına sahip olmaz deniyor?.. -Ne kadar parti var o kadar
demokrasi olur mantığı da yanlış.O zaman sivil toplum örgütlerini güçlendirmek
gerekli. --Güney Amerika modeli? - Güney Amerika modeli başkanlık sistemine
örnek olamaz.Korkmanın anlamı yok. Çünkü Güney Amerika ülkelerindeki sistem,
başkanlık sisteminde olmaması gereken unsurları taşıyor.Örneğin başkana
parlamentoyu fesih yetkisi verilmiş.Başkanda memnun kalmazsa parlamentoyu
dağıtıyor, sistem diktatörlüğü dönüyor.Halbuki başkanlık sisteminde başkana
kesinlikle parlamentoyu fesih yetkisi verilemez ve kanun tasarısı hazırlama
yetkisi tanınamaz. Başkanlık sisteminde Başkanın, parlamentoyu dağıtma yetkisi
yok, kanun çıkarma yetkisi yok. Başkanlık sisteminin, Güney Amerika modelleri
ile ilgisi yok..
- Darbe yapma geleneği
açısından benzerliklerimiz yok mu?
-Güney Amerika başka.
Orada darbe yapılıyor, iktidar bir başka darbe ile gidiyor.Ama bizde öyle
değil.Bizde asker gece geliyor, gündüz gidiyor.. - Fakat Türk dünyasında
başkanlık sistemi var ve yürümedi? -Rusya Federasyonu’nda Başkanlık sistemi var
ve Putin işi götürüyor.Türk dünyasının demokrasi deneyimi yok.. -Başkanlık
sistemine kimler karşı çıkıyor? 1. Allah bereket versin.Ne kadar olursa olsun
yeter diyen küçük partiler.. 2. Tekelci sermaye ve onun etkisindeki basın.. 3.
Sol kesim. 4.
-Sol dediniz de sormak
istiyorum. Bir kısım insanlar, “Türkiye de solun oyu azami %35, Sağın oyu %65.
Bu durumda hiç soldan başkan çıkmaz” diye endişe ediyorlar. Böyle düşünenler
için ne söylemek istiyorsunuz?
-Sol oyları
attıramıyorsa suçu kendinde arsın... Türkiye de reyler kemikleşmiş değildir.
Sol zaten Ecevit’in kenardan tutmasını saymazsak 50 yıldır yok.Sol söylemlerini
makullaştırır. Laiklik söylemini yumuşatır. Çözüm önerileri ortaya koyar
Milletle çatışarak değil millete yakın durarak bunları yaparsa solda gelir.
Soldan da başkan gelir. Millet, “bir de bunları deneyelim” der. Sol kendini aza
hapsetmesin. Fransa’da sol, “ kiliseye saygılıyım” dedi.Geldi.14 yıl başkanlık
koltuğunda oturdular.
-Peki bizde yarı
başkanlık sistemi olmaz mı?
-Yarı başkanlık modeli
Türkiye’nin meselesini çözmez.Sadece Cumhurbaşkanlığının sorumsuzluğunu
engeller.Aşı modelleri sorunu çözmüyor..
- Sistem değişikliğini
referanduma götürmeyi düşünür müsünüz?
- Evet gerek sistem
değişikliğini gerekse AB’ye girişi referandumla halka sormak gerek.
-Sizin başkanlık
sistemini tartışmaya açmanızdan Başbakan’ın habere var mı?
-Başbakan tartışılsın istiyor.
-Sonuç çıkar mı? Yoksa
Özal ve Demirel’in ortaya attığı tartışma gibi bu da bir başka bahara kalır mı?
-Sonuç çıkar..
-Bizim milletimiz, her
ne kadar Müslüman’sa da, Müslüman inancına mensup ancak Şamanist ameller
işler...
-Doğru...
-Şamanizm’de de
krallar, liderler, önde gelenler yarı tanrıdır.
-Doğru..
-Dolayısıyla bunlar
istemese bile halk kendisini tanrılaştırır. Sizin savunduğunuz başkanlık sisteminde
yarın başkan tanrılaştırılarak tüm yetkiler eline verilmez mi?
-İşte onu söylüyorum.
Tanrı bu sistemde var. Bende en çok buna kızıyorum zaten...Buna karşı çıkanlar
bilmediği için böyle diyor.... Başkanlık sisteminde tanrı olamaz, mümkün de
değildir.Sistem on müsaade etmiyor. Kendi istese de, vatandaş istese de
yapamaz. Çünkü kuvvet ayırmış seni. Nasıl yapacaksın?.. Parlamento orda
çalışıyor, kral burada çalışıyor.Yani başkan.. Şimdi..Gelmiş... Başkan,
parlamentonun da tepesine binmiş..Zaten yürütmenin tepesinde..Yargıda yok. İş
bitti... Yani varsa tanrı bu gün var... Bunu anlatmaya çalışıyorum.. Varsa bu
gün var.. Bu gün yoksa o zaman hiç olmaz..
–Yani, mevcut sistem
zaten krallık diyorsunuz?
-Tabii.. Tabiii..
-Adı konmamış krallık
sistemi..?
-Tabiii.. Bu parlamenter sistemin hastalığı.
Almanya böyle... İtalya böyle.. İngiltere böyle..Türkiye daha da böyle..Yani bu
modelde demokrasi zayıfsa daha da çok kötü olur. Onu söylüyorum: Parlamenter
model çıkmaz sokak. Yani benim anlatmaya çalıştığım o.. Bana sorulması gereken
ön önemli soruda şu olması gerekir. Bu sistemde yasama ayrı çalışıyor, yürütme
ayrı çalışıyor.. Başkan yetkisiz kalıp zavallı duruma düşmez mi? Bundan korkmak
lazım. Tam aksine kral, hükümdar yada tanrı filan değil de, yalnız başkan ..N
olur? Bu adam orda durur kalır.. Kanun gelmiyor, bütçe gelmiyor.. Vekilleri
seçme hakkı yok.Vekillerin bakan olma beklentisi yok.Adam orada duruyor.. Yani
bundan korkmak lazım.. Ben en çok bundan korkuyorum.Acaba bir gün bir şey mi
olur? Bence olmaz ama bu düşünülmesi lazım.. Bunu sormamız lazım.Tam aksine
kraldı vs idi değil de bunu sormak lazım..Zavallı bir adam olur ortada. İşin
özü bu. Dikkat ederseniz sistemle ilgili bütün konuşmalarımdan buraya
varırsınız.Benim anlatmak istediğim burası.. Yoksa.. Nerden geliyor bu?...
Başkan deyince millet diyor ki acaba tepeye bir şey mi getiriyorlar? Halbuki
adı başkan.. İnsan üstü bir varlık gibi zannediyorlar Halbuki başkan.. ..
Sağdan soldan koşuyorlar..Siyasetçiler konuşuyor. Böyle padişahlık, diktatörlük
gelir mi filan deyince; benim tepem atıyor.. Çünkü söyledikleri, bu modelde
(parlamenter sistemde) var...Zaten ben bundan kurtulmak için o modeli
öneriyorum.
-Yani hem yürütmenin
hem de yasamamın üstünde olan başbakanlık sisteminden mi demek istiyorsunuz?
- Evet tabii.. Biz
ondan kurtulmak için öneriyoruz..Nasıl olur yani?.. Benim gösterdiğim modelde
aynısını getirecekse ben onu, neden savunayım bu modeli?
..
..................................00000000000................
Burhan Kuzu Kim?
1955’de Kayseri’nin Develi İlçesinde doğdu. Çok istemesine rağmen tercih
yanlışlığı nedeniyle tıp fakültesine değil, hukuk fakültesine kaydoldu.Yinede
tıp okumak istedi. Hukuk okurken girdiği ve 18 tercihinden 18’ne de Tıp
fakültesini işaretlediği sınavlar çalınma sonucu iptal edildi.Bunun üzerine
Kuzu, istikbalini hukuk üzerine şekillendirmeye karar vererek İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültede Akademik kariyerini
tamamlayıp Anayasa Hukuku Profesörü oldu. İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk
Fakültesi Öğretim Üyesi ve Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı.
Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu Üyesi olan Kuzu 3 Kasım 2002 de yapılan
seçimlerde AK Parti listesinden İstanbul Milletvekili olarak parlamentoya
girdi. Fransızca bilen ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı olan Kuzu evli ve iki
çocuk babası ..
Not: 30.1.2005 Pazar tarihli Anayurt Gazetesinde ‘ CHP Nereye koşuyor’ Başlığı ile yayınlandı.
KONGREYE GİDERKEN CHP
Muhalifler
Cephesinden Bakınca CHP:
·
Yedi ayda ikinci defa olağanüstü
kurultay yapılması bile tek başına
partinin yönetiminin iyi gitmediğinin
bir göstergesidir.
·
CHP, Baykal’ın hizbi değildir.
Baykal’ın dar kadrocu anlayışının
partiye zararı var ve bizim de
karşı olduğumuz odur
·
CHP, AKP karşısında , köklü,
düzgün , iyi etkili muhalefet yapıyor
deme durumunda değiliz
·
CHP’de Demokratik mekanizma ve
süreçler iyi işliyor denemez.
·
Sayın Baykal geçen Kurultayda “ben ekibimle çalışacağım” dedi. Görüldü ki “ekibimle çalışacağım anlayışı” sonuçta başarıyı sağlamıyor. Sadece önemli olan genel başkan değişmesi
değil.Yönetim anlayışının değişmesi
lazım.
·
Bizim anlaşışımızın egemen olacağı bir CHP’de kurullar karar verir. Ve
kurulların kararları uygulanır.
·
Sarıgül kamuoyunda halk
desteğini arkasına alabiliyor.
·
CHP’ile halk arasında var olduğu söylenen duvarlar Sarıgül’le
aşılabilir.
·
Mustafa Sarıgül ya da başka bir arkadaşımız bundan sonra
bu partiyi Deniz Baykal gibi yönetemez... Partinin yetkili organlarını
çalıştırmak zorundadır... Bu ülkenin uzmanlarından, bu ülkenin beyin
gücünden tam olarak yararlanmak ve bunlarla iktidara gidişin programını yapmak
zorundadır. Demokratik olmak zorundadır.
Ortak aklı kullanmak zorundadır. Çünkü Baykal Türü bir gidişin sonunu
başarısızlık olacağını bunca deneyimden
sonra ne kadar akılsız olursa olsun aklı
başında herkesin görmesi lazımdır
ki Baykal’ın yöntemi, metodu metot değildir.
·
CHP; muhalefette iken Mecliste yaptığı çalışmalarla halkın önünü açacak
noktada iken ... Yetersiz kaldı.
·
CHP daha net..Hem demokratikleşme, demokrasi bakımından hem de AB
üyeliğinin ekonomik yönü, sosyal Avrupa yönü.. Hem işçi hakları, sendikal haklar bakımından
daha ilerici konuma geçebilirdi, geçmeliydi. AKP’yi geçmeliydi.
·
CHP’de Mustafa Kemal’in maddi mirası yoktur. Mirasından tek kuruş partiye
girmez.
·
Şu anda Baykal şah diyor.. Biz mat diyoruz.Mat edeceğiz..
·
Baykal, yeni teoriler üretiyor.. Sarıgül kimin oyuncağı
da.... Öbürü onun oyuncağıdır da...Kimse kimsenin oyuncağı olmaz... Amerika ya da başkası her yeri
karıştırmak isteyebilir. Önemli olan CHP’nin sağlam ve düzgün durmasıdır.
·
Dışardan saldırı var deyip
içerde partilileri bir birine kırdırmanın, partilileri bir birine düşman
etmenin çaresiz çözümsüz, arayışsız umutsuz bırakmanın, partiyi darmadağın
etmenin hiçbir mantığı yok.
·
Biz 12 Eylül anayasasını değiştirmek için parti olarak öncülük
etmeliyiz.. Biz 12 Eylülün kurullarına ve kurumlarını demokratik olarak
değiştirmeliyiz ki dış saldırı olmasın.İç saldırı olmasın.
·
Benim annemde türban takıyor.. Başını bağlıyor.. Ben halk çocuğuyum. Ne
demek türbana karşı çıkma?.. Kendi siyasi çıkarları için kullananları da hoş
görü ile karşılamıyorum.
·
Kıbrıs meselesinde CHP’nin bu konularda açılım yapabilmesi
gerekir. CHP; daha bir açılımcı, daha
bir barışçı çizgide olabilirdi. Biz halk
partisiyiz. Halkın partisiyiz. Kıbrıs politikasını bir tek Denktaş’a endeksli
götürmenin çok da anlamlı olduğunu ben şahsen düşünmüyorum.
·
Sosyal adalet kavramını 1960’larda Türkiye’ye getiren CHP bu gün o kavramın, Avrupa’daki kadar yaşama geçmesini savunamaz durumda.
Güçlü sendikayı savunmalıyız.Bizim tarlamız orası..
CHP Parti Meclisi Üyesi ve Ankara Milletvekili Prof.Dr. Yakup Kepenek’le CHP kongresini konuştuk.
Kepenek CHP’nin mevcut yönetimine getirdiği eleştirileri ve önerilerini açık yüreklilikle Anayurt’a anlattı.
-CHP’de ne iyi gitmiyor, CHP’de kongre ihtiyacı neden doğdu?
-Bu 3
Temmuz Kurultayını sayarsak yedi ayda yaptığımız ikinci
olağan üstü kurultay.Yedi ayda ikinci defa olağanüstü kurultay yapılması bile tek
başına partinin yönetiminin iyi
gitmediğinin bir göstergesidir.
Zaten son baharda bu yılın Ekim ayında , ilçe il kongreleri ile tüm örgütün yenilenmesinden sonra olağan kongremiz yapılması gerekiyor.Fakat tüzüğümüz genel merkeze bir yıl erteleme olanağı veriyor.
Önemli olan şu andaki durum.”Bizi kurultaya götüren
olay nedir?” Sorusunun yanıtı şudur:
CHP, AKP karşısında , köklü, düzgün ,
iyi etkili muhalefet yapıyor deme
durumunda değiliz.Bunun bur kaç nedeni var.
Başta gelen neden, bizim kurullarımız ki genel kurul, parti meclisi, merkez
yönetim kurulu bunlar etkin politika
üreten biçimde çalıştırılmıyor.Yani Kurullar çalışmıyor. Bunların ortak
görüşlerinden politika üretilemiyor.
Somut bir örnek vereyim.
Bundan bir ay önce okul aile birliklerinin para toplaması konusunda Mecliste bir maddelik bir yasa görüşüldü.
Bu bir maddelik yasa AKP’nin önerisiydi ve okul aile birlikleri okullarda para toplasın biçiminde idi.
CHP’li üç milletvekili çıktı.
Bir tanesi “böyle bir şey olmaz.Okul aile birliklerinin para toplaması doğru değil” dedi.
Bir başkası çıktı. Sözüm ona bu arkadaşın görüşü CHP meclis Gurubu’nun görüşüydü. “Yerine göre olur, yerine göre olmaz “dedi.
Bir başka arkadaşımızda çıktı.
“Bu yasa doğrudur.Okul aile birlikleri para toplayabilir” dedi.
-Yani CHP’de belili konularda tek ses yok diyorsunuz?
-Yoktur.
Bu neyi getiriyor?... Bu durum politikada tavır almada yalpalamayı getiriyor. Bu mekanizmaların etkili çalışmasını engelliyor
-
CHP’de sorun sadece Meclis Gurubu’nun rahat
hareket etmemesi mi?
-Hayır, değil değil.
- Yoksa vatandaşla CHP’nin ilişkisinin zayıf olması mı?
- Bunlar bir birine bağlı şeyler.Yani meclis gurubunuzun çok iyi çalışması lazım.Öbür... Şimdi.. Yani kolunuz ağrısa bütün vücudunuz hasta sayılır.Şunu söylüyorum: Bir: CHP’nin tüm organlarının etkili iyi çalışması lazım. Yerel seçimler yapıldı biz 1400 belde ve ilçede , birkaç ilde seçime katılmadık.katılamadık.Zaten Türkiye’de 3225 belediye var. Demek ki burada bir yanlışlık var.
İki: Seçimlerden sonra CHP’li belediyelerin daha sosyal demokrat ilkelere uygun yerel yönetim anlayışını yaşama geçirip uygulamaları için somut politika geliştiremediler.
Üç: Özelleştirmede işsizliğe, sosyal haklarda , sosyal sigortadan ormanlara kadar bir çok konuda Meclis görüşmelerinde ve dışarıda değiniz gibi ne halkla bütünleşmeyi tam sağladı.Nede somut, net politikalar üretemedi.
-Tüm partiler iktidara aday olmak için vardır.Ancak son seçimlerde CHP daha şanslı olduğu var sayılıyordu.Sizin anlattıklarınızdan anladığım kadarıyla söylediğiniz konularda CHP’nin hazırlığı mı yoktu?
-CHP’nin iktidara gelememesinde ve bu konuda yetersizliğinde hiç kuşkusuz toplumsal yapının, gelir düzeyinin, bağımlılık ilişkilerinin, sosyal demokrat geleneksel olarak görüşün azlığının, bizim güç alacağımız sendikaların zayıflığının, dağınıklığının katkıları var.Ama biz parti olarak da orkestra gibi tüm varlığımızla çok iyi çalıştığımızı söyleyemeyiz.
-Orkestra şefini, yani lideri değiştirmek CHP’de yaşanan sorunları halleder mi?
-Tek başına lideri değiştirmek sorunu halletmez denebilir.Ama burada şöyle bir durum var:
Sayın Baykal geçen Kurultayda “ben ekibimle çalışacağım” dedi.Geldi...
Görüldü ki “ekibimle çalışacağım anlayışı” sonuçta başarıyı sağlamıyor.Burada sadece önemli olan genel başkan değişmesi değil.Yönetim anlayışının değişmesi lazım.Yönetim anlayışının değişmesinden kastettiğim şu: CHP’nin ilçeleri, beldeleri, il örgütleri ve milletvekilleri halkın görüş ve önerileri ile iç içe olmalıdır.Halk onu yaşamalıdır.
-Siz CHP’de demokrasimi yok diyorsunuz?
-Demokratik mekanizma ve süreçler iyi işliyor denemez.
- Partilere bakınca en eski parti, siyasi gelenek açısından en tecrübeli insanlar CHP’de denebilir?
- Doğru. Buna rağmen CHP’nin demokratik işleyişinde, demokrasinin işler halede bulunmasında sıkıntılar var. Ciddi sıkıntılar var.
- CHP; muhalefette iken Mecliste yaptığı çalışmalarla halkın önünü açacak noktada iken ...
- Evet açabilirdi.
- Hatta AK partiden de ileri gidebilecekken pasif mi kaldı diyorsunuz?
- Yetersiz kaldı.Ben o kanaatteyim.Özelleştirme konusunda bir çok konuda
- Bir çok yasalar çıkarken geriye gidişler söz konusu oldu.Bunu, CHP istedi deniyor?
- AB ülkelerinde solcular ve sosyal demokratlar Türkiye’nin AB’ye üyeliğini istiyor.Türkiye de de sanki AKP bizden çok istiyormuş gibi halk arasında bir kanaat var.Halkında %74’ü AB üyeliğini istiyor.
Şimdi CHP orada daha net..Hem demokratikleşme, demokrasi bakımından hem de AB üyeliğinin ekonomik yönü, sosyal Avrupa yönü hem işçi hakları, sendikal haklar bakımından daha ilerici konuma geçebilirdi, geçmeliydi.AKP’yi geçmeliydi.Bu bu bizim işimiz.
Yani Mustafa Kemal’in kurduğu partinin işiydi, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak..
-CHP’nin Mustafa Kemal’in mirasına sahip çıkmak söylemi düşüncede mi dir, yoksa sadece maddi mirasında mı söz konusudur ?
-Mustafa Kemal’in CHP’de maddi mirası diye bir şey yoktur.Bu kamuoyunda yanlış biliniyor.Onu bir düzeltmek lazım.
-O halde CHP’deki Mustafa kemalin maddi mirası nedir?
-Mustafa Kemal’in vasiyet namesindeki durum şudur: İş bankasının sermayesinin %28,5’ğu Mustafa Kemal’indir.12 Eylülde bu yok sayıldı. Azaldı. Mahkemelik oldu.O hikayeleri girmemin mantığı ve anlamı yok.Bu sermaye payının yönetimi CHP’nindir.İş Bankasının 11 yönetim kurulu üyesi var.Bunlardan dördü CHP Genel Başkanı tarafından atanır.Yalnız bu %28’lik sermaye payının bir kuruş geliri CHP’ye gelmez.Yoktur böyle bir şey.Yasal olarak da gelmez.Bu payın getirisini, nemasını, vasiyetnamesinde önce İnönü’nün çocuklarının okumasına, bilmem nelere diye bir bölüm var ama onlar geçti.Onarı aştık. CHP’nin payına düşen sermayenin geliri Türk Dil ve Tarih Kurumlarında harcanmak üzere ayrılmıştır. CHP’ye İŞ Bankasının getirisi yoktur.
CHP’nin payı yoktur.İŞ bankası yüz yeni Türk lirası kazandı.Bunu dağıtacak.28,5 YTL doğrudan doğruya Türk Dil ve Tarih kurumlarına gider.CHP’ye bir kuruş gelmez.Atanan dört yönetim kurulu üyesi, yönetim kurulu üyesi oldukları için huzur hakkı alırlar.O ayrı..Kişisel olarak alırlar.Ancak İş Bankasından Mustafa Kemal’in mirasından kurumsal olarak CHP’ye bir şey gelmez.
-CHP’yi Mustafa Kemal ve arkadaşları kurdu.Ancak daha sonra bir kısım arkadaşları ayrılıp gitti Demokrat Partiyi ve diğerlerini kurdu.İsmet İnönü ayrıldı, Onunla başkaları gitti.Ecevit ayrıldı öyle gitti.Her doğuş ve her bölünüşte azaldı.Dolayısıyla şu anda bir resmi parti var ama bu bir kişinin, gurubun hizbinden öte bir şey değil deniyor.Şu anda Mustafa Kemal’in partisi CHP’den eser yok Baykal’ın hizbi söz konusu deniyor.Ne diyorsunuz?
-O haksızlık olur.Ben mesela Baykal’ın hizbinden değilim.Baykal, benim arkadaşım.Birlikte çalışıyoruz.partinin milletvekiliyim.Ancak birilerinin çantacısı olmadım.Kişiliğimizde buna uygun değil.Bir çok arkadaşımızda böyledir.
Bu partide il ve ilçe örgütlerini sayarsanız şu anda filen otuz altı bin kişi politika yapıyor.473 belediye başkanımız var.Bunların katlarınca belediye meclis üyelerimiz var.170 civarında milletvekilimiz var.Dolayısıyla tüm bunlara Baykal’ın hizbi diye etiketlemek yanlıştır.Böyle bir şey yoktur.Ancak Baykal’ın dar kadrocu anlayışının partiye zararı yok mu dur?
Var ve bizim de karşı olduğumuz odur zaten.Ve bu düzelecek.
-Sizin partinin başına geçmek isteyen bir kişiye angaje olduğunuz görülüyor.
-Kim?
-Mustafa Sarıgül ekibinde gibi bir görüntü var.
-Ben öyle açıklama yapmadım ama..
- Mustafa Sarıgül ve Zülfü Livaneli yada başkası seçilirse CHP’de ne fark edilecek, Baykal’dan ne farkları olacak da CHP, halkın gözünde daha itibarlı olacak?
-İki önemli farkı var. Kişilikleri bir tarafa bırakalım.
Bir: Son aylardaki gelişmeler de gösterdi ki Sarıgül kamuoyunda halk desteğini arkasına alabiliyor. Bu önemli.Eğer meseleyi halka dökmese. Onu yapıyor.
CHP’ile halk arasında var olduğu söylenen duvarları yıkılmaması varsa, buna gereksinim söz konusu ise bu Sarıgül’le aşılabilir.Bu önemli kazanımdır.Kim için? ..Parti için..
İki Mustafa Sarıgül ya da başka bir arkadaşımız bundan sonra bu partiyi Deniz Baykal gibi yönetemez.
-Ne demektir?
-Şu demektir. Deniz Baykal gibi yönetemez..Şunu yapamaz yani partinin yetkili organlarını çalıştırmak zorundadır.Partinin belediye Başkanları gurubunu, parti meçlisini çalıştırmak bu ülkenin uzmanlarından, bu ülkenin beyin gücünden tam olarak yararlanmak ve bunlarla iktidara gidişin programını yapmak zorundadır.
Demokratik olmak zorundadır.Ortak aklı kullanmak zorundadır.Çünkü Baykal türü bir gidişin sonunu başarısızlık olacağını bunca deneyimden sonra (Arkadaşlarımıza öyle demek istemem kuşkusuz ama) ne kadar akılsız olursa olsun aklı başında herkesin görmesi lazımdır ki Baykal’ın yöntemi, metodu metod değildir.
-Sizin içinde olduğunuz bir gurup CHP’de kongreyi toplayalım.sorunlarımızı orda halledelim dediniz.kabul görmedi.Ancak şimdi CHP yönetimindeki ekip, kurultay noktasına geldi.Şu anda Baykal, “şah” diyor?
-Biz mat diyoruz.Mat edeceğiz..
-Dünya Türkiye ile kaim değil. Dünyanın çeşitli ülkelerinde bazı hareketler görülüyor.Gürcistan da “kadife devrim” yapıldı.Ukranya’da “turuncu devrim” yapıldı.
Deniyor ki bunlara benzer bir şekilde AB önünde duran, Irak krizini en yakından yaşayan Türkiye CHP ‘ye dış güçler el attı.Irak, Kıbrıs ve AB politikasında hükümetin önünde CHP’nin duruşunu engellemek, CHP’yi saf dışı etmek için bir oyun içinde oldukları söyleniyor.Siz bu oyunun parçası mı oluyorsunuz?
-Kesinlikle h hayır.Benim çizgim belli. Yazılarım düşüncelerim ortada.
Böyle bir hareket yok.Bakın bunu belgeleyecek hiçbir şey yok.
Sayın Baykal’ın dayanaksız, desteksiz iddiasıdır.
-Bu bir panaroya mıdır?
- Ben o konuda doktor değilim.Birileri karar verir.Şunu söylüyorum: Geçtiğimiz 3 Temmuz kurultayında kürsüye çıkıp dedi ki:” benimle ilgili bir milletvekili belgeler düzenlemiş.Eşim Aydın’ın para aldığını dair.” Diye..
Çıkıp sorduk: “kim bu arkadaş?” diye hiçbir açıklama yapılmadı.Aradan bir iki hafta veya ay geçti. Yaz sonuna doğru bu kez sayın Baykal çıktı dedi ki CHP’li dört milletvekili aralarında birer milyar para toplamışlar bir bankaya yatırmışlar.Gizli belgeler elde etmek için.Nerden? Amerika’dan.Gizli belgeler kendisinin aleyhine
Ben parti meclisi üyesiyim. 28Ağustos toplantısına yaz tatilimi keserek, bin kilometre direksiyon sallayıp araba ile geldim.Kürsüye çıkıp dedim ki:” Sayın Baykal, 170 arkadaşımız töhmet altında.Bu dört milletvekili kimse açıklansın.Bunların atılmasının önergesini yazılı olarak size veriyorum.Bunları hemen partiden atalım.Hiçbir şey çıkmadı.Yani (masadaki bardağı işaret ederek) şu bardak konuştuysa Sayın Baykal’da bu konuda bir söz etti.Şimdi İnandırıcı olmak zorundayız.Bir birimize güvenmek zorundayız.İnanmak zorundayız.Ben genel başkanımın yalan dediğini düşünemem, düşünmüyorum.O zaman bunun açıklanması gerekirdi.Ve maalesef sayın Baykal’ın seveni sevmeyeni “Değerli kardeşim..Değerli genel başkanım. Kim bu dört milletvekili?” diye sormadı.Şimdi yeni teoriler üretiyor..Sarıgül kimin oyuncağı da.... Öbürü onun oyuncağıdır da...Kimse kimsenin oyuncağı olmaz.
Amerika yada başkası her yeri karıştırmak isteyebilir.Önemli olan CHP’nin sağlam ve düzgün durmasıdır.
Bir şey daha söyleyeyim. Sayın Baykal, “ CHP’yi tehdit altında bırakanlar olarak ..Dış güçler diyor.. .medya diyor.ABD diyor..şeriatı da arada söylüyor..Bunlara karşı CHP’ni yapacağı çok şeyler var.
- Nedir?
- Bu toplumun ilerici, aydınlık güçlerini , ulusalcı güçlerini, ülkenin çıkarını düşünen güçlerin yanına almak .. Ve daha demokrat, daha gelişmeci daha dünyaya doğru ülkeyi taşıyacak projelere imza atmak.yani şunu demek istiyorum: Dışardan saldırı var deyip içerde partilileri bir birine kırdırmanın, partilileri bir birine düşman etmenin çaresiz çözümsüz, arayışsız umutsuz bırakmanın , partiyi darmadağın etmenin hiçbir mantığı yok.
CHP 1950’lerde bu tür bir küçülme dönemi yaşadı.Ama o zaman yetmişli yaşlarında olan İsmet İnönü çıktı, özerk üniversite dedi.Bağımsız yargı dedi.Sosyal adalet dedi.Hak dedi, hukuk dedi. Ve Türkiye CHP’nin o önerileri sayesinde 1961 anayasasına kavuştu. Biz 12 Eylül anayasasını değiştirmek için parti olarak öncülük etmeliyiz.biz 12 eylül faşizminde hakkı yenen insanların hakkını aramalıyız.Biz 12 Eylülün kurullarına ve kurumlarını demokratik olarak değiştirmeliyiz ki dış saldırı olmasın.İç saldırı olmasın. Bunlar yapılabilir.
-1960 darbesi öncesinde CHP anamuhalefet.Ve diri.Demokrat parti on yıllık iktidarda bulunmanın verdiği yıpranmışlık içinde. Bu şartlarda eğer CHP, darbeye destek vermeseydi. İlk yapılacak seçimlerde halkın oyları ile iktidar olma imkanı vardı.CHP, ihtilalle destek vererek ihtilalle anayasayı değiştirtti, ihtilal olmasaydı CHP demokratik yollarla iktidar olarak anayasa değiştirebilirdi.Buda halkla CHP arasında demokratik kopukluk ve soğukluk oldu. CHP, 28 Şubat’a da destek vererek halkla irtibatı kopardı deniyor. Size göre CHP’nin halkla irtibat kurmada sıkıntısı ne?
- Çok şeyi bir arada toplamayalım.O günkü koşullarda... Demokrat Parti’nin tutumunu ve CHP’nin ona karşı tutumunu o günkü koşullarda değerlendirmek gerek. Ben CHP’nin...Bu kadar kısa zamanda bu işi doğru değerlendirebilir miyiz bilmiyorum.
-Peki. Sormamış olayım.
-Ama şunu söyleyeyim.İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığını esas olarak savaş meydanlarında kazanmıştı.Değil mi?
Askerler, 1950 de iktidarı verme dediklerinde “ ben yerimde kalayım” diyebilirdi.Öyle bir şey yapmadı.Yani şunu demek istiyorum. CHP’nin geleneğinde... 46 hareketi CHP’den çıktı. Demokrat Partinin gelişmesinde CHP’nin hoş görüsü ve katkısı yadsınamaz.Eğer Demokrat parti 1955 sonrasında yoldan çıkmasaydı..Asıl sorumluğu yanlış yerde aramayalım...27 Mayısa ülkeyi götüren süreçte Demokrat Parti’nin 55 sonrası tutumudur.Ona bakalım..Demokrat Parti’nin kendi yapısı nasıl değişti?...
CHP’nin demokratik mekanizmalarla anayasa değiştirme yollarını Demokrat parti kapatıyordu. İyi incelenirse o net görülür.DP, CHP’yi hain ilan ediyordu.Vatanı satıyor diyordu.Ocak bucak meselesiyle ülke bölünüyordu.Yani o günleri tartışmazsak iyi olur.,
-Benzer şeyler 28 Şubat’ tada oldu.12 Eylüllün mağdur ettiği 1402’liklere CHP sahip çıkarken beri tarafta üniversitelerde başörtüsü mağdurları oluştu...Bu ikilem değil mi?
-Ben 1402’liklerdennim.Üniversiteden atılanlara CHP’nin sahip çıkması vazifesiydi.Kim olursa olsun .. Düşüncesi yüzünden insanlar cezalandırılmamalıdır.
Türban meselesine gelince. Orada kendi içinde belli kurallar vardır..B u uzun bir konu.Benim onunla ilgili Cumhuriyette bir yazım çıktı.İsterseniz onu size veririm.Onu ayrıca tartışırız. Orada üniversitelerin kendi koyduğu kurularlar var. Bazı yerlerde bazı giyimlerin kamu alanında sembol olması yönünde tartışmalar var.Üniversiteler kendi içinde kurulları koyuyor.
Asıl alan şu.18 yaşına kadar insanları serbest bırakın.Annesi, babası, ağabeysi genç kızlarımızın başını örtmesine karışmasın.İlkokullarda, liselerde, imam - hatipler dahil.Özgür bırakalım. Evlenme yaşına geldiği zaman türban takarsa taksın.Benim annemde türban takıyor..Başını bağlıyor..Ben halk çocuğuyum.Ne demek türbana karşı çıkma?.. .
Ama ..beli bir amaçla siyasi çıkar veya dini dediğimiz simgelerle.Kendi siyasi çıkarları için kullananları da hoş görü ile karşılamıyorum.Benim yaptığımda bu..
- 1970’lrde deniyor ki; “ Bu ne, böyle köylü kadını gibi baş bağlıyorsunuz.siz üniversiteye gidiyorsunuz.daha modern olmalısınız?”
- Hayır, onu demek ayıp..
- Ve mesela Vehibe İnönü’de başını kapatıyor ama türbanla.Gayette güzel oluyor... Şıkta oluyor.Türban kullanın diyorlar,
- Güya türban daha ileri imiş gibi..
- Geç kızlarımız türban takmaya başlıyor, bu defada türbanın karşısına çıkılıyor.Bu durumda çocuklarda ikilem içinde.Ne yapsın çocuklar?
- Çocuklar meselesi değil.Tercüman gazetesi bu konuda bir çalışma başlattı. Türban konusunda erkekler daha çok laf söylemeye başladılar. Kardeşim sana ne? Ağabeyler, babalar zorla giydiriyor.
- -Bu işi kadınlara bıraksak hallederler mi diyorsunuz?
- Ederler..
-CHP’nin hiçbir serbest seçimlerde halk tarafından iktidara taşınmayışının sizce sebebi nedir?
-Buna göre sebebi.partinin etkin ve verimli çalışmaması .Bunu sağlayabilirsek biz iktidar oluruz.Ecevit, nasıl 77 de ucundan tuttu. Biz oluruz, rahatlıkla oluruz.
-Şimdiki CHP yönetimi ile parti içinde özgürlükler konusunda bir ayrılığınız varmı?
-Parti içi yönetim anlayışında büyük farkımız var.
-Nedir farkınız?
-Bizim farkımız şu: Bizim anlaşışımızın egemen olacağı bir CHP’de kurullar karar verir. Ve kurulların kararları uygulanır.
-Yani parti içi şefokrasiye karşıyız mı diyorsunuz?
-Onları ben söylemiyorum.Ama parti içi demokrasiyi daha iyi çalıştırırız.
-Dış politikada; Irak, Kıbrıs AB konusunda farkınız nedir?
-Irak konusunda partinin tutumu sağlıklı sayılabilir. Ayrıntıya girmiyorum.
-Kıbrıs konusunda?
- Şimdi.... Kıbrıs meselesinde partinin tutumunu oradaki haklarımızı savunma yönünden, oradaki Türk varlığını savunma yönünden tutumumuzu ben sağlıklı buluyorum. Ancak başka bir şey daha var.CHP’nin bu konularda açılım yapabilmesi gerekir.
- Ne yapabilirdi?
- Şunu yapabilirdi.Bir ara dendi ki Güney, Anan palanı referandumuna hayır diyecek.Bu belli idi. O zaman Kuzey’in sol ve sosyal demokrat çevrelerinin ‘evet’ emesi CHP tarafından da desteklenebilirdi. Bunda hiçbir sakınca yoktu.Karşı tarafın hayır diyeceği belli idi.Yani CHP; daha bir açılımcı, daha bir barışçı çizgide olabilirdi.Amma ulusal çıkarlarımızı koruyarak böyle bir politika izleyebilirdi. Oradaki politikayı kişilere indirip..
- Biz halk partisiyiz. Halkın partisiyiz. Kıbrıs politikasını bir tek Denktaş’a endeksli götürmenin çok da anlamlı olduğunu ben şahsen düşünmüyorum.
- -AB konusunda mevcut CHP yönetimi ile bir farkınız var mı?
- Daha net, aha açık bir Avrupa birliği taraftarı olmamız gerekir.Ben şahsen öyle düşünüyorum.kişisel görüşüm, Türkiye’nin öz çıkarlarını koruyarak Avrupa birliği kurallarına yönelik daha gür sesle iş yapmak.
- Nedir bu , birkaç örnek verir misiniz?
- Bu AKP hükümeti Kamu İhale Yasasını delik deşik etti.Oysa bu Kamu İhale Yasasına sahip çıkıp ihalelerin saydam, açık, herkese eşit olmasını savunmamız gerekir.Ancak böyle olursak gerçek solcu oluruz diye ben şahsen düşünüyorum. Çünkü, onlar birilerine el altından ihaleleri vererek gene kendi zenginlerini yaratıyorlar. Bu bir..
İki: daha önemlisi Türkiye’deki ekonominin yarısı kayıt dışı.Ne biçim ülke bu?.. Vergiyi dolaylı vergiler yoluyla , benzin vs ile halkın sırtına bindiriyorsunuz.Zenginden vergi almıyorsun...Bu gibi konularda CHP’nin sol ve doğru bir çizgi tutturması gerekir.
- Üç.AKP sosyal hakkı bayramdan bayrama zenginden yoksula yiyecek , kömür dağıtımı olarak anlıyor.Oysa Avrupa’da sosyal hak kavramı var. Sendikal özgürlük kavramı var.Sosyal adalet kavramını 1960’ larda Türkiye’ye getiren CHP bu gün o kavrama, Avrupa’daki kadar yaşama geçmesini savunamaz durumda Savunmalıyız.ben bunu söylüyorum.. Bizim görevimiz bu. Güçlü sendikayı savunmalıyız.Bizim tarlamız orası
- Yani tarlamız derken.Oy aldığınız..?
- Evet ..Evet... Almamız gereken.
- Bu söz meşhur “imam - hatipler bizim arka bahçemiz” sözünün çağrışımı değil midir?
- Yok..yok. Öyle değil. O yanlış bir laf. Şunu demek istiyorum.: Sol, geleneksel olarak daima emekçi kesimin yanında olduğu için sendikalar geleneksel olarak solda yer almalı.Ama Türkiye’de sendikalar güçsüz.Sol güçsüz.Ve bunlar doğru dürüst bir araya gelemiyorlar.Sıkıntıda burada zaten...
- Kayıt dışı ekonomi dediniz.Türkiye’de kayıt içindekilerde vergi vermiyor.Dev gibi şirketin vergisi bir asgari ücretlinin verdiği kadar. Dolayısıyla kayıt dışını kayıt içine almakla problem çözülüyor mu?
- Onu birilerin yapması lazım.Bunu sağlamamız lazım.Neden böyle oluyor? Bizde vergi ahlakı yok.Benim Avrupa Birği taraftarlığım, kurallar ve kaideler anlamındadır. Türkiye’de büyük sermayenin oyunu kurallarına göre oynadığını söylemek mümkün değil. Bizimkiler elle futbol oynuyor. Sendikal hakları tanımıyor.Siz medyada çalışıyorsunuz.Medyada nerde sendika var?.. Medya çalışanları sendikası var mı? Medyada çalışanların kaç da kaçı sosyal güvenlik sahibi?..Peki bunları niye medya sorgulayamıyor? CHP olarak biz, niye sorgulayamıyoruz? Sendikalar bizim tarlamız demek istediğimiz o. Biz bunlara sahip çıkamıyoruz.Biz sahip çıkamazsak, medyada sahip çıkamazsa olmaz. Avrupalı, bu noktada bize örnek olsun istiyorum. Avrupalı iş adamı, sermayedar bize örnek olsun istiyorum. Sendikalar yoluyla haklının hakkını teslim etsin istiyorum. Kendiliğinden etmiyor.Siyasal olarak benimde gücüm yok. Sendikada zayıf.. İlkelerin uygulanması için Avrupa Birliği gerekli. Bu bizim ulusalcığımızdan ödün vermemizi, bağımsızlığımızı yitirmemizi gerektirmez. Türkiye’nin gerek ticaretinin büyük çoğunluğu Avpura ile yapması, gerekse başka nedenlerle yerinin Avrupa Birliğinde olmasında hiçbir sakınca görmüyorum.
- Avrupa Birliği’nde olmamız ülke bütünlüğüne zarar vermez mi ?
-
Hayır. Hayır. Hiçbir..
Bölünme korkusu bana göre gereksiz korkutmaca. Siz kendiniz adam olursanız doğuyu da böldürmezsiniz batıyı da.. Musa Anter’in güzel bir zöszü vardı: “Kürtler Marmaris’ten vaz geçecek kadar aptal olmamalıdır” diye..Kimseyle bir sıkıntımız yok ki....
|
Prof.Dr.Yukup
Kepenek : |
|
1937 Ardeşen doğumlu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra New York Üniversitesi Ekonomi Bölümünde ekonomi doktorası yaptı. Ekonomist, ODTÜ’de Ekonomi Bölümü Öğretim Üyeliği, Bölüm Başkanlığı Üniversite Konseyi Üyeliği, Öğretim Üyeleri Derneği Başkanlığı,ODTÜ Bilim ve Teknoloji politikaları Araştırma Merkezi Kurucu Başkanlığı yaptı. Cumhuriyet Gazetesi Ekonomi Yazarı CHP Ankara milletvekili, Türkiye AB Karma Parlamento Komisyonu Üyesi ve CHP parti Meclisi üyesi olan Kepenek, evli, 2 Çocuk babası ve İngilizce biliyor. |
....................00000000000000000......................
Baykal tarafından bakınca olaylar:
CHP ‘DE YAŞANANLAR 1 MART TEZKERESİNİN İNTİKAMINI ALMA ÇABALARIDIR.
CHP Denizli Milletvekili Prof.Dr. Mehmet Uğur Neşşar, CHP’de Genel başkan yarışında gelinen noktayı mevcut CHP Genel merkezi yanlısı olarak Anayurt’a değerlendirdi.
-CHP’de neler oluyor?
-CHP Üzerinde oynanan oyunlar 1 Mart tezkeresinin intikamını alma çabalarıdır.
Baykal’ın karşısında şu an iki alternatif model ortaya çıktı.
Bunlardan biri, daha önce etkinlik içinde bulunduklarını yerle bir etmiş kişilerdir. Bunların Hüsamettin Özkan’la ve tarikatlarla ilgileri söz konusudur.
Diğer taraftan Kemal Derviş destekli model ise denenmiş insanlardır.
İki modelde ABD’ye bağlı. Türkiye’nin sıkıntıya girmesini isteyen dış güçlerin desteğindeler. Bunların arkasındaki güçler, Türkiye’nin Lozan’dan Sevr’e doğru çekilmesi, Türkiye üzerinde emelleri olan güçlerdir.
CHP’de genel başkanlık sorunu yoktur. Şu anda yaşadıklarımız; Türkiye’nin dış güçlerin tuzağına düşmemesi için mücadele veren CHP’nin yani Türkiye’nin bir ayağını çelme gayretleridir.
AB ve Kıbrıs konusunda bu gün ülkemizde teslimiyetçi bir iktidar var.
AB görüşmelerinde Türkiye’nin iktidarından beklenirdi ki, kalıcı kısıtlamalar konacak tezlerinin karşısında, Türkiye tam üye olduğunda hiçbir kalıcı kısıtlama olamaz diye kayıtlara geçirmeliydi. Ancak tamamen teslimiyetçi tutum içine girdi iktidar.
CHP’nin 6 okundan rahatsız olanlar, CHP’nin ilkelerindeki Mustafa Kemal’in anti emperyalist yaklaşımını kendilerine engel görüyorlar.
CHP’nin kimliğini değiştirmeye yönelik olarak Atatürk milliyetçiliğini ortadan kaldırmaya yönelik hareket ediliyor.
Çünkü CHP, Türkiye’nin teslimiyetçi değil eşit ortaklık duruşunu maniple etmek istiyorlar.
CHP’nin AB, Irak, Kıbrıs duruşunu temsil eden bu günkü liderine karşı otaya konan lider formatına bakmak gerek.bunlar
CHP’nin ulusalcılığını, MHP’leşiyor diye eleştiriyorlar.
CHP, bu yeni formatlı lider tiplerini kabul etmez.CHP’deki olanları ahlaka ters bir şekilde eleştiren yazılar yazanlar aslında CHP’nin ilkelerini korumadaki kararlığı karşısında çaresizliğini gösteriyorlar. CHP’nin örgütsel tabanı çok sağlam.Bunlara geçit vermez. Örgüt bu işi aşar. Çünkü örgüt halka dayanıyor.
12 Eylül’den sonra örgütsüz, tabansız partiler geliştirildi.CHP, mevcut partiler içinde süreklilik bakımından en örgütlü ve deneyimli kadrolara sahiptir.
Atatürk’ün, Kemalizm’in ve CHP’nin var olan .misyonunun sona erdi diyenlerin görüşlerini red ediyoruz.CHP’nin var olan misyonu devam etmelidir.Ülkenin buna ihtiyacı vardır.
Türkiye’nin İslam ülkelerinden ayırt edilen tek farkı laiklik ve halka dayanan Kuvay-ı milliye düşüncesidir. Laiklik..İnançlı insanlarla bir problemimiz yok. Biz dini inanca değil dini inancın devlet idaresine karışmasını kabul etmiyoruz.
CHP’nin halka dayanan yapısını nasıl aşarız, temel duruşlarda CHP’yi köksüzleştirmek çabası içindeler.Bizim temel konularda halkla farkımız yok.
Kemalizm’in vizyonu AB’nni ötesinde
Ulusal sınırlar içinde Türk üst kimliği ile Cumhuriyeti kuran anlaşışla biz AB’nin dayatmalarından daha ileri işler yapabiliriz.
AB, ülkeyi halklara ayırmak, ulusal birliği parçalamak istiyor.Halkların birliğine yönelik saldırılar içindeler.
AB ülkeleri, Almanya, Fransa ve diğerleri kendi içinde bölünme istemiyor bizde istiyorlar.ABD, kendi içinde devletinin halklara ayrılmasını istiyor mu? Tek uluslu kimliğinden onlar niçin vaz geçmiyor?
Şu andaki CHP üstüne oynanan senaryo Büküksel -ABD eksenli ve Türkiye’nin her alanda parçalanmasına yönelik bir senaryodur.
Deniyor ki Baykal karşısındaki kişiler mitinglerde kalabalıklar topluyor.Eğer mitinglerle iktidar olunsa idi Hatay mitingine bakarak CHP iktidar olması gerekirdi.Ölçü miting değil ki.
Genç parti modeli önümüzde duruyor.
Genç parti, hangi projesi, hangi söylemi ile %7,5 oy oranını buldu.
Türkiye İbrahim Tatlıses’li projelerle yönetilecek değildir.
Biz diyoruz ki ulus kimliğimizle, ulusal kimliğimizle AB içinde yer alalım.
Yunanistan, Almanya, Fransa Ulasal kimliğinden vaz geçiyor mu?
Almanya Bavvere’nın ayrılmasını, Fransa bölünmeyi düşünüyor mu?
Uğur Mumcu yazmıştı.Onun kitaplarını okursak senaryoyu çok rahat görürüz.CHP’ye yapılanları düşününce akla PKK senaryoları geliyor. Çünkü bu tür senaryoların karşısında CHP var.Senaryoyu doğru okumak gerek
Öte yandan CHP dışındaki bu günkü iktidar tarafından Mustafa Sarıgül’ün başkan yardımcısı hakkında soruşturma açılması Deniz Baykal’ın iddiaları ile ilgili haklığını ispatladı.
...................0000000000000000000000000.........................
|
Genel
Cerrahi Prof.Dr. Mehmet Uğur Neşşar |
|
1951 Türkiye Futbol Federasyonu Sağlık Kurulu
Üyesi, Denizli Tabip Odası Onur Kurulu Başkanı, Pamukkale Spor Kulübü Bşk.,
THK Denizli Şube Bşk. Yrd’lığında da bulundu. Serbest Hekim olarak da çalışan
Neşşar 22. dönemde parlamentoya CHP Denizli Milletvekili olarak girdi.NATO
Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Üyesi olan Neşşar, evli, 2 Çocuk babası ve İngilizce biliyor. |
BEYAZ İHTİLALDEN DARBEYE 27 MAYIS
Mart ayında İşçi
Partisinin yaptığı “Halkçı Devletçi Ekonomi Kurultayı’nda iki Milli Birlik Komitesi üyeside vardı.
Biri Suphi Karaman diğeri Şefik Soyuyüce.
Yalçın
Küçük “7 Mayıs bir halk devremidir. 27 Mayıs’ı Karaman ve Şefik
Albayım yapmadı.Biz öğrenciler yaptık.Biz yaptık onlar yönetimi ele aldılar,Birdaha yaparsak
yönetimi onlara vermeyeceğiz.”diyordu.
Doğu
Perinçek’te “Şu andaki uygulamalar kapitalist kurallara uymuyor.Devrimsiz evrim
olmaz” diyerek bu kişiler için “Yalçın
Küçük, başarılı subaylar ancak başarılı ihtilalci olmadığını
söyledi”diye gönderme yapıyordu.
Şefik
Soyyüce ise”Biz bu gençlerin kafası gitmesin diye yönetimi ele aldık.
Ben
İstanbul Örfi İdare başkanı idim.İstanbul’daki
ihtilali ben
planladım.”diyerek 29 Mayıs’ta
Ankaraya geldim.Bir adam dolaşıyor. Bir kağıda imza attım. Maliye
bakanlığı bana kalıdı” diyerek27
Mayıs’ta görevlerin ne şekilde bölüşüldüğünü söylüyordu.
Bağcılar
Bankası genel Müdürü “Batıyoruz” dedi.
Ekrem Alican vasi banka tayin eder hallediriz
dedi.Merkez bankası para bassın dedim.IMF dedi.
Ben “ Basın.Ancak
banka genel Müdürleri duyarsa seni ulusta asarım.Çıkan para tedavül
etmeyecek.” Dedim.Para basılarak likidite
sıkıntısına son verdik.Ağustosta para dönmeye başladı.Para basın
dedğimmde kasada sadece 500 milyon vardı.Ekrem Alican, “ Büyük
kumarcısın” dedi.Bunu arkadaşımda bilmez” diyerek Suphi Karaman’a gönderme yapıyordu..
Hemen
cevap veren Suphi Karaman, “Hiç beklemediğim bir cevaliyet içinde ihtilalin nasıl
yapıldığını anlattı.Şefik Albayımın
bilmediği de. O işle uğraşırken ben
orgeneralleri tık tık traş
ediyordum.Öyle sakal tırşı değil tam traş
yapıyordum” diyerek darbelerin
karekterini ortaya koyuyordu.
“Hedefe
varmak için her şey A’dan Z’ye
planlanmalı.Hangi yoldan ne ile iktidara geleceğiz bunun proğramı olmalı.yoksa olmaz..Gelincede
ne yapılacak baştan bilinmeli. Yoksa iktidar olunmaz” diyen Şefik
Soyuyüce’ye katılımcı ise Dünya
emperyalizminin savunması Natodan’ neden
ayrılmadınız? diye sordu.
Soyuyüce
ise”27 Mayıs sabahı NATO’ya CENTO’ya
bağlıyız dedikten sonra hemen
NATO’dan ayrılınmasa beklenemez.Bir konsensüs sağlanana kadar yapılması
gereken bir çok şeyler yapılmadı.Sözlerim bu kadar”diye konuşan bu
insanla bbir röportaj yapmalı idim.
1980lerin
başında henüz Dikmenin üst
kesimlerinde imara uygun yapılaşma
başlamamıştı.Dikmen Dokuzuncu km’de kuzey avrupa mimari sitilde bir bina var.Özel güvenliği,
yüksek çatısı ve yüksek duvarları olan bina.Sahibini sorduğumzda burası “27 Mayıs ihtilalini yapanlardan
birinin. İhtilalden hemen sonra kaynak makinaları açılan Merrkez Bankası kasaları soyulmuş. Buda
onlardan biri imiş.şimdi fabrikatör olmuş” diyorlardı.İşte bu iddilara muhatap
olan kişi karşımda idi. Kendisi ile
tanıştık Kendisine o iddaları
hatırlattım.Kesinlikle yalanladı.O ilaç sanayine girrerek sanayici
olmuştu.Röportaj talebimi kabul etiti..
şefik
Soyuyüce , Baba tarafından Kanuninin beylar beylerinden Ve macaristan
seferine katılan Bahrem beyin ,Anne
tarafından ise kabe kumandanlarından bir kişinin torunu olduğunu söylüyor.
Odasında hemen heman adam boyu bir bir ferman’ı gururla sergiliyor.
Bu
ferman ve darbeci biri..bundan dolayı irticacı demiyorlarmı? Soruma ne münasabet .Bu benim atammın.padieşah
vermiş.Okuyabiliyormusun diyorum.hayır .çünkü ben katıksız Cumhuriyet çocuğuyum eski yazı bilmem diyor.
Bende
Ama cumhuriyeti kuranlar kendileri biliyordu.Bunun Cumhuriyet cocukluğu
ile ne ilgisi var diyorum.Yumuşuyor.
Doğru
.Ama okuyamıyorum.dedimin ismi yazıyor olmalı ama bilmiyorum diyor.
Sivasla
ilgili bir kitaptan Bahrem paşanın özelliklerini okuyarak, macaristan kendilerini göre orayı işgal etmiş olan kanunninin heykelini ditkmişler.biz nelerle
uğraşıyoruz.diyerek Osmanlı askerlerinin meşhur
aldıkları üzümlere bedelini
altınhpara olarak asmalarını sitayişle
anlatıyor...
Demek
ki irtica denen ne menem şeyse birilerine göre
büyük bir mirasın yazıldığı yazıyı
bilmek.Eğer öğünülecek bir konu
ise tehlikeli bir durum yok...
Bize
göre ajitasyonlarla, slogonlarla yola çıkılmış.Geri dönülmez noktaya
gelinincede birileri yönlendirmiş.
Her
ne kadar ordu müdahalesi denhiyorsada
bizzat içinde yaşayan ve etkili
olanların ifadesinden ordunun isminin ve
silahının kullanıldığı bir hükümet darbesi..Sonucu milletçe kabul edilmeyen,
hiçbir zamanda tasvip görmeyecek bir gece baskını.Olağan dışı olaylar.Acılar ve
kesilen demokratik hayat.milletimizi
darbeler kıskakacına alan sürecin
başlangıcı..
-
Şefik Soyyuyüce- Necati Çavdar-
27
Mayıs hala tartışmalı bir konu.kimine
göre bir ihtilal.kimene göre devrim.Kimine göre bir hükümet darbesi.Bu
kavramlar farklı anlamlara gelmesi bir yana
kendisi bir tarihi olay.Bunun
yıldönümü dolayısıyla yine çok
tartışılacak.
Biz olayın etkili isimlerinden biri ile, sizinle bu konuyu konuşmak istedik.
-27
Mayıs’a gelmedin önceki rütbeniz ve o
andaki konumunuz ne idi?
-Ben
27 Mayıstan evvel yarbaydım. O zaman İstanbul’un asayış ve emniyetini sağlamak üzere teşekkül edilmiş,Örfi idare birlikleri (Sıkı
yönetim)diye bir tümen ayrıca üç alay ve
bir zırhlı tugay ilavesi ile bir birlik oluşturnulmuştu.Ben onun kurmay başkanı
idim.27 Mayıstan sonra 30 Ağustosta
Albay oldum.Arkasındanda sürgüne gittim.
-27
Mayıs olayı çok geniş bir konu ben farklı
zamanlarla ilgili farklı sorular
soracağım. Konu bir çok yerde yazıldı çizildi.bana ilginç gelen bir olayı sizin mayiye
bakanlığınızı sormak istiyorum.Bu olay
nasıl oldu?
-Bunu
sonra anlatayım.Hayır şimdi istiyorum.Çünkü sorulyarı ben sorarım.siz cevap verip vermemekte
serbestsiniz.
-27
Mayıs’tan sonra Milli Birlik komitesi
(MBK) teşekkül etmesi için Ankara’da
toplandık.Hükümet kurulacak, hükümetin kurulması için bazı müzakereler
ve çalışmalar var.Çünkü daha evelden 27
Mayıstan sonra hükümetin kurulmasında
biz kendi kadrolarımızla hükümet kurma kararı almıştık. Sonradan İzmir’den Cemal Gürsel’i getirttik.Cemal
Gürsel sivillerdende olsun filan dedi.Bizde uygun gördük.Kimlerden nasıl kuracağız bunu müzakere ediyoruz.derken
Başbakanlıkta yaşlıca bir adam
elinde bir tomar kağıt dolaşıyoꗬÁ‹Пደ¿ကЀ馮
橢橢쿽쿽П묠ꖟꖟ쫗lƼƼƼƼƼƼƼͰῼῼῼῼ
tͰ❬IJ₈₈₈₈₈₈₈₈⑴⑶⑶⑶⒑Ô╥Ô☹$⢞Ƞ⪾x♝ÉƼ₈₈₈₈₈♝₈ƼƼ₈₈✦₈₈₈₈Ƽ₈Ƽ₈⑴₈₈⑴₈ž₈∆‑ƼƼ⑴₈⁼
譠ፚǀͰῼ₈⑤⑴✼0❬⑬⬶₈⬶⑴₈ǐò˂®ƼƼƼƼÙBEYAZ İHTİLALDEN RADBEYE 27 MAYIS
Mart ayında İşçi Partisinin yaptığı “Halkçı
Devletçi Ekonomi Kurultayı’nda iki Milli
Birlik Komitesi üyeside vardı.
Biri Suphi Karaman diğeri Şefik Soyuyüce.
Yalçın
Küçük “7 Mayıs bir halk devremidir. 27 Mayıs’ı Karaman ve Şefik
Albayım yapmadı.Biz öğrenciler yaptık.Biz yaptık onlar yönetimi ele aldılar,Birdaha yaparsak
yönetimi onlara vermeyeceğiz.”diyordu.
Doğu
Perinçek’te “Şu andaki uygulamalar kapitalist kurallara uymuyor.Devrimsiz evrim
olmaz” diyerek bu kişiler için “Yalçın
Küçük, başarılı subaylar ancak başarılı ihtilalci olmadığını
söyledi”diye gönderme yapıyordu.
Şefik
Soyyüce ise”Biz bu gençlerin kafası gitmesin diye yönetimi ele aldık.
Ben
İstanbul Örfi İdare başkanı idim.İstanbul’daki
ihtilali ben
planladım.”diyerek 29 Mayıs’ta Ankaraya geldim.Bir adam
dolaşıyor. Bir kağıda imza attım. Maliye bakanlığı bana kalıdı” diyerek27 Mayıs’ta görevlerin ne
şekilde bölüşüldüğünü söylüyordu.
Bağcılar
Bankası genel Müdürü “Batıyoruz” dedi.
Ekrem Alican vasi banka tayin eder hallediriz
dedi.Merkez bankası para bassın dedim.IMF dedi.
Ben “ Basın.Ancak
banka genel Müdürleri duyarsa seni ulusta asarım.Çıkan para tedavül
etmeyecek.” Dedim.Para basılarak likidite
sıkıntısına son verdik.Ağustosta para dönmeye başladı.Para basın
dedğimmde kasada sadece 500 milyon vardı.Ekrem Alican, “ Büyük
kumarcısın” dedi.Bunu arkadaşımda bilmez” diyerek Suphi Karaman’a gönderme yapıyordu..
Hemen
cevap veren Suphi Karaman, “Hiç beklemediğim bir cevaliyet içinde ihtilalin nasıl yerine
başarılı olmuş olmamış diye katagorilere
ayıran, bütünlüğü bozan ve giderek
hürrüyeti kısıtlayan çok partili
hayata dönüşün nimetlerini yaşamalarına rağmen bunu elimine etmek isteyen ve giderek tahkikat komisyonu
kurarak yasama, yargı ve icrayıꗬÁ‹Пደ¿ကЀ馮
橢橢쿽쿽П묠ꖟꖟ쫗lƼƼƼƼƼƼƼͰῼῼῼῼ
tͰ❬IJ₈₈₈₈₈₈₈₈⑴⑶⑶⑶⒑Ô╥Ô☹$⢞Ƞ⪾x♝ÉƼ₈₈₈₈₈♝₈ƼƼ₈₈✦₈₈₈₈Ƽ₈Ƽ₈⑴₈₈⑴₈ž₈∆‑ƼƼ⑴₈⁼
譠ፚǀͰῼ₈⑤⑴✼0❬⑬⬶₈⬶⑴₈ǐò˂®ƼƼƼƼÙBEYAZ İHTİLALDEN RADBEYE 27 MAYIS
Mart ayında İşçi Partisinin yaptığı “Halkçı
Devletçi Ekonomi Kurultayı’nda iki Milli
Birlik Komitesi üyeside vardı.
Biri Suphi Karaman diğeri Şefik Soyuyüce.
Yalçın
Küçük “7 Mayıs bir halk devremidir. 27 Mayıs’ı Karaman ve Şefik
Albayım yapmadı.Biz öğrenciler yaptık.Biz yaptık onlar yönetimi ele aldılar,Birdaha yaparsak
yönetimi onlara vermeyeceğiz.”diyordu.
Doğu
Perinçek’te “Şu andaki uygulamalar kapitalist kurallara uymuyor.Devrimsiz evrim
olmaz” diyerek bu kişiler için “Yalçın
Küçük, başarılı subaylar ancak başarılı ihtilalci olmadığını
söyledi”diye gönderme yapıyordu.
Şefik
Soyyüce ise”Biz bu gençlerin kafası gitmesin diye yönetimi ele aldık.
Ben
İstanbul Örfi İdare başkanı idim.İstanbul’daki
ihtilali ben
planladım.”diyerek 29 Mayıs’ta
Ankaraya geldim.Bir adam dolaşıyor. Bir kağıda imza attım. Maliye
bakanlığı bana kalıdı” diyerek27
Mayıs’ta görevlerin ne şekilde bölüşüldüğünü söylüyordu.
Bağcılar
Bankası genel Müdürü “Batıyoruz” dedi.
Ekrem Alican vasi banka tayin eder hallediriz
dedi.Merkez bankası para bassın dedim.IMF dedi.
Ben “ Basın.Ancak
banka genel Müdürleri duyarsa seni ulusta asarım.Çıkan para tedavül
etmeyecek.” Dedim.Para basılarak likidite
sıkıntısına son verdik.Ağustosta para dönmeye başladı.Para basın
dedğimmde kasada sadece 500 milyon vardı.Ekrem Alican, “ Büyük
kumarcısın” dedi.Bunu arkadaşımda bilmez” diyerek Suphi Karaman’a gönderme yapıyordu..
Hemen cevap
veren Suphi Karaman, “Hiç beklemediğim bir
cevaliyet içinde ihtilalin nasıl ypları bir şovelye ruhu ile yetiştirilmiş bu ülkenin has
evlatları, daima ülkenin çıkarlarını,
cumhuriyetin korunmasını esas alan bir
mantık içinde yetiştirilmişlerdi.
Bu
laf bu şovelye ruhu ile yetiştirnlmiş
insanları derinden yaraladı ve Ordu onurunu koruyabilmek kendi onurlarımızı
koruyabilmek için biz buna tehpki gösterdik.Bu tepkiyi kendi
kumandanlarımızda dahil olmak üzere,
kendi kumandanlarımızın buna karşı çıkvmalarını
gerekli önlemleri almalarını düşünerek
ikili,üçlü, beşli,sekili ve onlu guruplar halinde tepkilerimiz oldu.derken bir netice alınması mümkün değildi.
Düşünün
kü ozamanın Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdalhun, ozana 51 . Tümende Tümen
komutanı idi.Bizde Ataları orta Asyadan,Avrupanın ortalarına Viyanalara kadar at
üstünde gitümiş olan bir neslin
çocukları olarak.bize Amerekadan gönderilen katırların nallanmasını öğrenmek üzere kursa tabi tutulmak
üzere 51. Tümene
çağrıldık.Ağarımıza gitmekle beraber kalktık gittik.
-Yıl
kaç?
-Ellilerin
başında.Orada çok enteresan bir şey oldu.Bizim oraya gidişimiz öyleyi
buldu.Askeri mahfelde –Orduevi demek mümmkün- öğlen yemeği yiyeceğiz.Tümen komutanını
bekliyoruz.Kumandan masasına oturacak bizde diğer subaylar yemeğimizi
yiyeceğiz.benim rütbem daha üsteğmen.Biraz sonra Tümen komutanı geldi.yanında parkalı bir kişi
var.Bu bize katırların nallanması kursu
gösterecek Amerikalı çavuş.Bizim Tümen
kumandanı ile beraber.kapıdan girince bir vestiyer vardı.Tümen komutanı
Amerikalı çavuşun parkasını aldı ve vestiyere kendisi koydu.Bu bizi son derece yaraladı.
Yani
Amerikalı çavuşla beraber General aynı
masayı paylaşarak yemek yedi.Buda bizi
son derece yaraladı.Amerekan ordusundada böyle bir kural böyle bir gelenek yok.Bir çavuş bir generalle
oturamaz.subayla bile oturamaz.Bizim
generalimiz hemde bir nalbant çavuşu ile , nalbantlığı hor gördüğüm için söylemiyorum.Ama bizde bir
hiyararşi var. Yemek yendi.Ama kendi aramızda “ne biçim mantık “ diye söylenmeye başladık.yemek bitti
kumandan kalktı bizde kumandana saygı için hep beraber ayağa kalktık. Gitti vestilyerden parkayı
aldı.Tuttu. Bizim General Amerekalı
çavuşa giydirdi.Anladık ki biz, generallerimiz bizsz haklarımızı savunacak
mertebede insanlar değilmiş.Büyük üzüntüye kapıldık.
Derken
ben 1954 yılında akademiyi kazandım.Akademiye gittik.Orada hukuk okuyorum.İktisat okuyorum.Ekonominin
diğer dalalrını, siyasi tarih
okuyorum.Ufkumuz değişmeye aydınlanmaya başladı.
......
Benden birkaç rütbe yukarda olan hatta korgeneral rütbesinde
olan kişinin de kurtulması anlamı taşıyordu.Dolayısıyla derine inmediler
dolayısıyla bizde kurtulmuş olduk Böylece.
--
Başbakan’da bizzat dinlediği için bir kasıt unsuru görmedi.
-Evet
TAA AKADEMİ SIRASINDA DEVLETİRN DÜZELTİLMESİ İÇİN HAZIRLIK
YAPTIK
- O tarihlerde ki akademide okuduğumuz zamanlarda ordunun
düzeltilmesi gerektiğini değil ,
ülkenin, devletin düzeltilmesi lazım geldiği kanaatine vardık. Ve bunun için
hazırlık yaptık.
Size bir dosya göstereceğim. Kendi el
yazımla yazılmıştır.O tarihlerden 1959
tarihine kadar devam etmiştir bu.
Ülkenin yönetimi nasıl olmalıdır?
Ülkenin yönetimi sağlıkta, tarımda
her alanda neler yapılmalıdır.Bunları tek tek
yazdım.Bu güne baktığımda hala bu
yazdıklarımın geçerli olduğunu görüyorum ve hayretler içinde kalıyorum.
-
Diğer
arkadaşlarınızda bu fikri birikim içinde
mi idi?Yani böyle mi düşünüyorlardı. Yoksa hepiniz ayrı ayrı fraksiyonlar
guruplar mı vardı. bağlı idiniz?
-
Franksiyon
değilde. Arkadaşlar bir birlerine çok geniş bir şekilde açılmaktan
korkuyordu.Bir arkadaşımızın beni ihbar etmiş olması benim için yeter
sinyaldi.Bunun için hazırlığı geniş mikyasta yapmak şöyle yapılacak böyle yapılacak demek mümkün değildi.
DARBE İÇİN
GİZLİ HÜCRE ÇALIŞMASI 1954 DE BAŞLADI
-Komiteler bunun için mi ortaya
çıktı?
-
Onun için beşerli, sekizerli,
onarlı kendi içinde çalışan komiteler
vardı.
- Bu günkü gibi teknolojik imkanlar, fax, telefon yoktu.İlitişimi nasıl sağlıyordunuz?
-Tek kişi tanınıyordu.Tek kişi diğer
gurupla irtibatta idi.O kişi dışında kimsenin kimseden haberi yoktu.
-Bu yapılanma ne zaman başladı?
-Aslında 1954 den başladı.
-
Ülkede bir
iktidar vardı.Birde kuvvetli muhalefet vardı.İktidarı düşürmeyi düşünürken
muhalefetide değiştirmeyi düşündünüz mü?
-
1958-59’a geldiğimiz zaman
kanaatimiz şu idi:İki taraf kavga
ediyor.Bunlardan birisi hatksız birisi haklı diyemezsiniz.Kavga eden
taraflardan ikisindede hata
var.Düzeltilmesi icap eden tek taraf
değil, düzeltilmesi icap eden
taraflar yok esasında.. Yapı düzgün
olsa taraflar kavga edemez. Kavgadan bu sorumlu.Bu günde aynı şey
değil mi?
-
İddianız kural
koyalım.sonra herkes yoluna devam etsin mi idi? Yoksa, biz düzeltiriz ve
biz devam edelim mi anlayışınızda
idiniz ?
-
Bir defa biz
düzeltmek için prensipleri ortaya
koyacaktık. Dönülmez bir yola getirip
ondan sonra iktidarı teslim edecektik.Biz Halk Partisinin veya muhalefetin
jandarması değildik.Demokrat partiyi indirelim, Halk partisini buyur edelim
anlayışında değildik. Biz kimsenin
jandarması değiliz.
-
O dönem ülkede sıkıyönetim ilan edilmiş.Dolayısıyla
ülkede sıkıyönetim içerisinde asayişi
temin etmek sizin göreviniz, sizin işiniz?
-
Bu görev
yapılmayarak darbe yapmak niye?
-
Yapıldı.
-
Asayiş temin
edildi?
-
Her şey temin
edildi.
-
Mesele kalmamış.
-
Efendim.
-
O zaman mesele kalmamış.
-
Mesele kalmamış
ama yapılmak istenen ihtillade yerini bulmuş.biz asayişi temin etmekle devleti
yönetmeye başlamadık ki...
-
Sadece bir cüzüne
hakim olduğunuzumu düşünüyordunuz?
-
Gene tahkikat
komisyonları, gene karşılıklı çekişmeler
devam ediyordu.muhalif parti merkezlerini basmalar, adamların tekif edilip
götürülmeleri ve bunlara yapılan çeşitli
işkenceler devam ediyordu.
-
MENDERES’E
ATILARN SUÇ İSNATLARI AYIP ŞEYLER
-
Darbeden sonra
Menderes ve arkadaşlarına yönelik
suçlamalar yönetimleri nedeni ile değilde
daha çok şahsi konularla ilgili
oldu.mesela bebek- köpek davası gibi..Bunlarda
şahsi kin ve tepkinin eserimi dir?
-
Bir ihtilalin
gayesi bebek köpek davası değildir.Bunlar çok aşyıp şeyler.
Bunlar o zamanki sorgulamayı yapan kişilerin
popülüs düşünceleri.halk nazarında kötüleştirmek için bir davranışlarıdır.Ben
bunları asla kabul etmedim.O zamanda
söyledim.
MAHKEMELERE KARŞI İDİM
Hatta
ben mahkemelerin yapılmasına karşı idim.Yapmayalım diyordum.
Bırakalım.Süngeri çekilim. Düzeltelim...Bu ülkenin bu hale gelmesine sebbe olan
atmış sekiz kişi tespit etmiştik. Bu atmış sekiz kişiyi Atatürk gibi yurt
dışına gönderelim,Nasıl Atatark yüz elllikleri gönderdi.Biz Türkiyenin düzenli
bir ülke bir yasal ülke haline gelmesi için, yasaların hakim olduğu bir ülke
haline getirilmesi için yapılması gereken her şeyi yapalım.ꗬÁ‹Пደ¿ကЀ馮
橢橢쿽쿽П묠ꖟꖟ쫗lƼƼƼƼƼƼƼͰῼῼῼῼ
tͰ❬IJ₈₈₈₈₈₈₈₈⑴⑶⑶⑶⒑Ô╥Ô☹$⢞Ƞ⪾x♝ÉƼ₈₈₈₈₈♝₈ƼƼ₈₈✦₈₈₈₈Ƽ₈Ƽ₈⑴₈₈⑴₈ž₈∆‑ƼƼ⑴₈⁼
譠ፚǀͰῼ₈⑤⑴✼0❬⑬⬶₈⬶⑴₈ǐò˂®ƼƼƼƼÙBEYAZ İHTİLALDEN RADBEYE 27
MAYIS
Mart
ayında İşçi Partisinin yaptığı “Halkçı Devletçi Ekonomi
Kurultayı’nda iki Milli Birlik Komitesi
üyeside vardı.
Biri Suphi Karaman diğeri Şefik Soyuyüce.
Yalçın Küçük “7 Mayıs bir halk devremidir. 27 Mayıs’ı Karaman ve Şefik
Albayım yapmadı.Biz öğrenciler yaptık.Biz yaptık onlar yönetimi ele aldılar,Birdaha yaparsak
yönetimi onlara vermeyeceğiz.”diyordu.
Doğu Perinçek’te “Şu andaki
uygulamalar kapitalist kurallara uymuyor.Devrimsiz evrim olmaz” diyerek bu
kişiler için “Yalçın Küçük, başarılı
subaylar ancak başarılı ihtilalci olmadığını söyledi”diye gönderme yapıyordu.
Şefik Soyyüce ise”Biz bu gençlerin
kafası gitmesin diye yönetimi ele aldık.
Ben İstanbul Örfi İdare başkanı
idim.İstanbul’daki ihtilali ben planladım.”diyerek 29 Mayıs’ta Ankaraya geldim.Bir adam
dolaşıyor. Bir kağıda imza attım. Maliye bakanlığı bana kalıdı” diyerek27 Mayıs’ta görevlerin ne
şekilde bölüşüldüğünü söylüyordu.
Bağcılar Bankası genel Müdürü “Batıyoruz” dedi.
Ekrem Alican vasi banka tayin eder hallediriz
dedi.Merkez bankası para bassın dedim.IMF dedi.
Ben
“ Basın.Ancak banka genel
Müdürleri duyarsa seni ulusta asarım.Çıkan para tedavül etmeyecek.” Dedim.Para
basılarak likidite sıkıntısına son
verdik.Ağustosta para dönmeye başladı.Para basın dedğimmde kasada sadece
500 milyon vardı.Ekrem Alican, “ Büyük kumarcısın” dedi.Bunu arkadaşımda
bilmez” diyerek Suphi Karaman’a gönderme
yapıyordu..
Hemen cevap veren Suphi Karaman, “Hiç
beklemediğim bir cevaliyet içinde
ihtilalin nasıl yabilir mi? Orası pislik olur.
Demokrasinin bir ülkede var
olabilmesi için sosyal yapının belli bir seviyeye gelmesi, kültür seviyesinin belli bir yere getirilmesi, ekonomik gücün
ve bu ekonomik gücün gelirlerinin
adil bir şekilde dağıtılmasının sağlanması ve bir nizamın kurulması gerekir.Ondan sonra demokrasi olabilir bu
ülkede.Bunlar yapılmamış bir ülkede
demokrasi şekli demokrasidir.Bizim
hedeflerimiz bunları düzeltmekti.ikibin bir yılındayız.Aradan kırk bir
yıl geçti.
_ Değişen ne?
-Değişen hiçbir şey yok.Hiçbir şey
olmadığına göre 27 Mayıs hala devam
ediyor.27 Mayıs ruhu hala devam ediyor.Bu gün
bunları yerine getirmlek için mücadele eden kitle, toplum, askeri sivili hepsi 27 Mayıs ruhunun verdiği ışıkla hareket ediyor.O nun için 27 Mayıs
bitmedi, hala devam ediyor.
DEMOKRAT PARTİ KAPATILMADI, KENDİ
KAPANDI
-27 Mayıs bitmedi diyorsunuz
ama, 27 Mayısta İndirdiğiniz
iktidara yakın düşüncedeki bir parti dünya tarihinde hiç olmadığı
şekilde Milli Bakiye sisteminin uygulandığı ilk serbest seçimlerde iktidar
oldu.Çünkü bu sistem başka ülkelerde tek
başına kimseye iktidar imkanı
vermiyordu.Ancak Türkiye’de bu
gerçekleşti.buradan şunu soruyorum.İktidardan indirdiğiniz düşünce yine iktidar
oldu.sizin halkla irtibatınız mı yoktu?
-Adalet partisini diyorsunuz.
-Evet onu söylüyorum.Çünkü seçimlerde milli bakiye sistemi ile tek başına iktidar olan parti AP’den başka yer yüzünde yok.sizin halkla
irtibatınız mı yoktu.Bunu nasıl açıklarsınız.Halkla irtibatınız mı
yoktu?Düzenlemeyi mi yapamadınız?
-Ben her zaman şunu söylemişimdir.Küçük bir yurt gezisi
yaptığımız zaman.
Parantez içinde demokrat partiyi biz
kapatmadık.DP’yi kendi parti
mensuplarından birinin kongresini yapamadı diye
dilekçe vermesi suretiyle
mahkeme kararı ile
kapatıldı.
-İyide nasıl kongre yapılacaktı.Adamların
hepsini içeri tıkmışsınız, kongre nasıl
yapacaklar?
-Daha önceden yapmaları gerekirdi.
_darbeden önce mi?
- İhtilalden sonra kongre olur mu
canım.Çok önce yapılması gerekirdi.
İhtilalden sonra ki kongresi zaten
mümkün olamazdı.Evvelki dönemde kongresini
yapmamış, zaten partinin hüviyeti kalmamış.Ve şimdi ismini hatırlamıyorum öyle bir vatandaş mahkemeye müracaat etti.Mahkemeden partinin kapatılması
için karar çıktı. Parti kendi kendini kapattı.Biz kapatmadık.O zaman ki partilerin hiç birini
kapatmadık biz.
27 MAYIS’IN ÇİVİSİ 14LER HAREKATI İLE OYNATILDI
Sorduğunuz suale gelince, yapılmış
olan bu karşı darbenin yani 27 Mayıs’ın
çivisi 14ler harekatı ile oynatıldığı için; Türkiye de tabii ki siyasi sonuçlarına katlanmak zorunda idi.Adalet partisi bunun için gelmiştir.Adalet partisi, bir
anlamda demin söylediğimiz orta şark
ülkesi olmamız , çabuk unutmamız ve acıma hissinin galip gelmesi netecesbinde
olmuştur.Hatırlayacaksınız ozamanlar “bize pelan lyazım değil, pilav
lazım”deniyordu.
-Siyaesi yasaklı dönemlerde “Gözüme
bakın ne dedğimi anlarsınız, kıratın
suvarisi,bir bilen gibi” kelime oyunları ile
halka ulaşmak mümükün.Başkada çaresi yok.çünkü gerçek muradını söylemek
yasak.
-Ve acıma hizssini tahrik etmek
bundanda istifade etmek demektir bu.
-27 mayıs ruhu hala süren bir harekat dediniz.
aslında 27 Mayıs’ın fikri alt yapısı
vardı yoktu o ayrı bir konu. AP’nin
darbeden sonra iktidara gelmesini sormakla
27 Mayıs ruhu hiçbir zaman Türk halkı tarafından ser best
seçimlerde iktidara taşınmamıştır.Ancak darbeler şeklinde vurgular
yapılmıştır.measala bazıları 28 Şubat sürevine 27 Mayıs’ın devamı
derler.Kimiside 12 Eyllül 27 Mayısın devamı diyor
-Hayır.
-Yani
çeşitli katagoride değerlendirmeler varbAncak kesin olan şu.Hür, serbest
seçimlerle Türk halkı 27 Mayıs’ı ibra
etmemiştir diyorum.Yanlış mı söylüyorum?
-Yanlış söylüyorsunuz?
-
Neden?
-
Siz belli
reaksiyorn gurupları ile konuşmuşsunuz.Siz çıkın bu ülkenin selametini düşünen bu ülkenin devrimlerine, bu ülkenin cumhuriyete sahip çıkan kiminle konuşursanız
konuşun; gelen arkadaşlar
Türkiye’de en ufak bir praplem olduğu zaman “Ah
ah siz tamamlayamadınız.kabahat sizindir” diyor.
-Acaba siz böyle reaksiyoner guruplar
ile konuşuyor olmayasınız.
-Konuşuyorum.Onlarlada kornuşuyorum.
-Ama geniş halk kitleleri sandık yolu
ile konuşur, iradesini sandığa yansıtır.
-Geniş halk kitleleri ile de
konuşuyoruz.Geniş halk kitleleri ile de
konuşuyoruz.
DEMOKRASİ BU MU?
-Özür dilerim.Çok müdahale ediyorum
ama.Sizce sandık bir ölçü değil mi?
-..Bence değil.
-yani demokrasilerde sandık ölçü değil mi?
-Hayır demokrasilerde sandık ölçü.
-Ama bizde...
-Ama demokrasi varsa... Demokrasi
varsa ..Ben üç şart söyledim size..Eğer
halk belli bir kültür seviyesine
gelmemişse, belli bir iktisadi düzeye
erişmemişse, sandıkta ayakkabının birisini verip birisini verme, evlere para
dağıt.Bu sandık mı oluyor yani.
-Ben şu yaşımdayım bir çok seçim dönemi yaşadım.Ama bana hiç ayakkabı veren olmadı. Keşke verselerdi
de diyorum... Hiç para veren olmadı.Hiç para veren ve
teklif eden olmadı.Bunu samimiyetle söylüyorum.Bu tür iddialar aynen Menderese söylenen, size söylenen ...
Bir başkasına söylenen gibi abartılı
şeyler olamaz mı?
-Olamaz..her seçimde gazetelerde boy
boy çıkıyor. Falanca parti kendi yandaşlarına, dolayısıyla evlere
erzak taşıyorlar.Görmediniz mi bunları?
-Erzak taşıyorlar.Niye taşıyorlar?
-Niye taşıyorlar. O kadar muhtaç halkı istismar ediyor.Bir file dolusu erzaka oylarını
satın alıyor.
-Siz inanıyormusunuz ki bu erzakı
alan insanlar hakikaten oraya oy verir.Ben buna inanmıyorum.
-Bunu yapan insanlar bunun
kontrolünüde yapıyorlar hiç merak etmeyin.
-Siz
maliyenin sorumluğunu üstlendiniz.Menderes, uçak dolusu altınları kendi hesabına geçirmek
üzere İngiltereye götürdü iddası var.
-Ben böyle bir iddiada hiçbir zaman
bulunmadım
_Kimi de derki ihtilalciler hazineye ait kasaları kaynak makinaları ile açarak soydu.
-Hayır.
-yani ik taraf içinde çirtkin idalar ileri sürüldü.
-27 Mayıs geçti.O zamandan bu güne şu
kadar hükümet geçti.Öyle bir şey varsa
çıkartmaları lazım.Hangi kazaları açmışlar. Sadece Başbakanlıkta
bulunan kasaların açılması için bir heyet teşekkül etmiştir.Heyetin
huzurunda açılmıştır. Zabıt tutular tutulmuştur. Tespit yapılmıştır.
Merkez bankası yerinde duruyor.Merkez
bankasını mı açmışız.Hangi bankanın kasalarını açmışız biz.Bu tamamen
iftiradır.Böyle bir şey yok.
-Menderes için söylenenlerde
iftiramıdır?
-
Oda iftiradır. Hayır..Öyle bir şey yoktur.
-
Halk arasında
bunlar söylendi?
-
Hayır.Hayır.Hayır
öyle bir şey yok.
-
Sizinle
konuşmamızda Amerekalı çavuş’tan başlayarak
genç subaylar üzerinde milli onur ve gurur zedelenmesinin etkisi görülüyor.
-
Ancak darbeden sonra ilk beyanatta “NATO’ya ve CENTO’ya
bağlılık gereği duyuldu.Bu ifadelerin
milli onurla alakasını pek göremiyorum?
-
Niye
göremiyorsunuz.? NATO, halen devam eden
bir koruma şemsiyesidir. Bir
güvenlik meselesidir.O zaman ki Demir perde ülkelerine karşı, Rusya’nın Türkiye
üzerindeki emelleri biliniyor. O tarihlerde ve otarihlerden evelde başlayan
Kars,Ardahan’ı, bozağzları istemle gibi şeyleri var.Elbette kendimizi
korumak için belli ittifaklara ihtiyaç vardı.Bunlar zamamında yapılmıştı.Biz
bunları tanımıyoruz sıyrılıyoruz demek hiçte
akıllıca bir davranış değildi gayet tabii.
-
-Reelpolitiğe
uygun alarak bunu söyledik diyorsunuz?
-
Evet
-
Ama o
zedelendiğini söylediğini milli onurla
ilgisi yok diyorsunuz?
-
Hayır hayır.Hiçbir alakası yok.Hatta ülkenin korunması, ülkenin emniyeti, her hangi bir kötü niyetli tutuma karşı bir ittifak çemberi içinde
bulunması milli...
-
CENTO neyin nesi
idi?
-
CENTO,İran ,Irak
Pakiestan’nın bir şeyi idi.
-
ABD ve
İngiltere’de vardı.
-
Onlar...Onlar
oraya tam üye değildi de.. Elbette
vardı.Tabi onların bulunuşu o bölgedeki petrol yatakları ile ilgili
idi.Kendi çıkarları açısından bir şeydi.
-
Düşünün ki yeni
yapılmış bir ihtilalde ülkenin tanınması yeni yapılanmanın tanınması önem
taşıyordu.
27 Mayıs’tan sonra bu beyanlar
yapıldı.Evet..Üç gün içerisinde bütün
dünya yeni yönetimi tanıdı ve kabüllendi.Bu da
ogünkü politik durum içerisinde
çok büyük bir...
-Bu tanınmayı “NATO’ya ve CENTO’ya
bağlılık “ garantisine mi bağlıyorsunuz?
-Tabii.
-Haketatın içinde generallerin
olmadığı görülüyor.Hatta moda
deyimle İzmir’de köşesine çekilen bir ithal generali getirip ihtilalin başyına
oturtunuz.Generallerle yani üst subaylarla
irtibatınız neden yoktu? Generaler
tamamen ihtilalin borazanı ve emrindemi idiler? İçlerinde böyleleri
varsada geniş çapta öyle olabileceğini de tahmin etmiyorum.Çünkü darbe sırasında bu kesimden bir direniş
görmüyoruz.
-Gösteremezlerdi...Gösteremediler de
.Hiç kimse direniş gösteremezdi.direniş gösteren giderdi.
-Ama
bunun karşısı da söz konusu olabilir ve darbe yapanda gidebilirdi?
-Böyle bir harekete giren ki darbe
diyorsunuz.karşı darbe diyeceksiniz.
ATATÜRK ANAYASASINA KARŞI DARBE
-
Yok ben böyle
diyorum.Siz karşı darbe dersiniz.
-
Ben karşı darbe
diyorum.
-
Hatta ben Atatürk
anayasasına karşı darbe diyorum.
-
Hayır.
-
24 Anayasasına
karşı bir darbe diyorum.
-
Hayır.. Milli
Birlik Komitesi bir numaralı bir kanun
kabul etmiştir. Bu bir numaralı kanun 24 Anayasasının şu şu numaralı
kaddelerini değiştirmek suretiyle Milli Birlik Komitesi üyemlerinin
sıfatlarını ve sorumlulaklarını tayin eden bir yasadır.Geri kalan maddeler o dömende uygulanan 1 numaralı kanunla değiştirilen maddeleri
hariç 24 Anayasasıdır. 1961 anayasasına kadar
24 Anayasası uygulanmıştır.Ona karşı yapılmış bir hareket değildir.Öyle
bir şey yoktur.
-
Aslında bakın.1945
de İnönü’nün bir nutku ile başlayan çok
partili hayat Türkiye için çok erken başlamıştır.Siz bir evc, apartman
yaptırıyorsunuz sömellerini atmadan ve
alt yapısını yapmadan apartman dikiyorsunuz.burada aparmanın pisliklerinin ortaya döküleceği, her tarafı
kirleteceği, binannı sağlam olmayıp bir
gün yıkılacağını göze almanız lazım.
-
Sömelleri,temelleri
olmayan bir yapı.demokrasiyi kurmak isteyenler ilk defa alt yapısını hazırlamak
zorundadır.sadece kürsülerde demokrasi
diye söylemek bir ülkenin demokratik bir
yönetime kavuştu demek değildir.
-
-Buradan şuna
gelebirmiyiz.Bir gün padişah efendimiz kalkıp ben yetkilerimi
sınırlayıp.meşrutyite geçtim diyor.meşrutiyeti ilen ediyor.bir başka gün
Mustafa Kemal paşa, ben Cumhuriyet ilan ettim diyor. Bir gün mille ve ebedi şef kalkıyorBen demokrasiye
geçtim diyor.Aslında vatandaşın öyle bir talebi yok.O alıştığı düzende
gidiyor.Bir gün birisi kalykıp halkın
talep etmediği bir şeyi vedriyor.Burada halkın talebi, bir riske girmesi
yok.bedel ödemiş değil.Dolayısıyla bizde o kurumların yeteri kadar oturtamaması buna bağlanabilir mi? Çünkü batıda bu
kurumlar halkın talebi ve büyük kavgalar
sonucu bedel ödeyerek elde ettiği
kazanımlardır.Meşrutiyetin ilanını belki
İstanbul istemiştir de, Bağdat yada Üsküp
istememiştir.bir başka yerin haberi bile olmamıştır.Halkın büyük
çoğunluğu bu değerleri bilmiyordu bile..
-
Bakınız.. Bir
kere padişqahlık yönetimi ile Atatürk
yönetimini karıştırmayalım.
-
Bunlar hakların
verilişini ortaya koymak için verdiğim
örnekler .
-
Ülkelerin
bellirli bir evrimden geçebilmleleri, kendi içenden çıkmış ve kendisine inandırmışy olanh
öndrerlerin belirli bir çizgiye toplumu kanalize etmesi ve götürmesi ve oruhu
yaratması ve çadaş bir yaşama kavuşması
için reformları yapması ile sarayda oturan bir kişinin şunu yaptım bunu
yaptım demesi arasında dağlar kadar fark var. Mukayese bile yapılamaz.Bunu bir
müzekere konusu bile yapmak düşünülemez...Bunun için Atatürk kendisine innadırmış,hür bir develet
kurmuş.Bu devlet içinde bulunan insanları belirli reformlarla belirli yaşam düzeyine getirmek için çaba sarf etmiş, buda halk tarafından
benimsenmiş ve kabul edilmiştir.Halk durduk yerde ben cumhuriyet istiyorum.Şunu
yapmak isitiyorum diye biriysel olarak
bir talepte bulunması değil, bir yol göstericisine
inanması ve onnu fikirlerini
benimsemesiyle mümkün olmuştur.
-
Tamam kabul.
Fakat halk talep etmemiş.
-
Her şey
belirnlenerek yapılmaz.İşte önderliğin önemi
burda çıkıyor.
-
Peki bu durumda
.”Karşı darbe”de bir önder
yokmuydu.bulamadınız mı.Bulamamanızın sebebi ne
idi?
-
Burada halkın ve toplumun psikolojisi çok önemli.
Bizde gelenek olarak büyük rütbeli
kişilere daha kolay ininma daha kolay itaat etme gibi bir eğim vardır.Bir
general arayışımızın sebebi budur.
-Niye generaller bu işin içinde
olmadılar.neden aktif değiller.Sadece sizin, genç subayların verdiğui görevi
yapıyorlardı.Bunu nasıl kabul ettiler? Bu
ordu hiyarraşisi içinde bir tenakuz değil mi idi?
-Bu genç subaylar lafı şöyle..Bana bir gazeteci arkadaş( emin
çölaşan)benim sanayici olduğum, faprika kurduğumu öğrenince geldi
gezdi.Giderken sizin söylediğiniz gibi dedi ki “ olur mu 27 mayıstan sonra
generaller sizin söylediğiniz şeyleri
yapıyorlar.Siz gittiğiniz zaman sizi karşılıyorlar. O zaman Özal var.Bendedik
ki; Özal’ın rütbesi ne? Özal asteğmen
rütbesinde ama Özalbaşbakan.Artık orda rütbeler sözkonusu değil.biz
devleti yöneten bir kadroyuz.bizim
titrimiz o zaman devleti yöneten
insanlar.biz bir numaralı kanuna göre
Meclis başkanı sıfatını taşıyoruz.
Protokolde devlet başkanı arkasından
meclis başkanı gelmez mi?
Bizde
Milli Birlik Komitesinin her toplantısında sırayla rütbe farkı
gözetmeksizin Büyük millet
meclisinin yapmış olduğu görevleri yapan
Mille birlik komitesinin sırayla başkanlığını yapıyoruz.Dolayısıyla her birimiz
Meclis başkanı sıfatına haiziz. Niye
yadırganıyorki bu.
-
İlginç çünkü kendine has bir tarz.Biz biliyoruz ki bir
komite var ve bu komitenin başına bir
general getirilmiş o başkanlık ediyor.General diyor ki şöyle olacak.Komitede
parmak kaldırıp bunu onaylıyor,
-
Hayır
efendim.Hayır.
-
Biz bu yapıyı şu
andaki bakanlar kurulu şeklinde düşünüyoruz.
-
Ben ABD sefirini
borçları ödemeyeceğiz diye baskı altında
tutuyorum.
-
O anınızı
anlatırnmısınız ?
-
Evet. Çünkü
haklıyım.Bu gün nasıl herkez IMF’yi suçluyorsa bende ozaman Amerikayı suçladım.IMF, Türkiyenin
toslayacağını bilmiyormuydu.
-
Her halde
bilirdi.
-
Bile bile bu kadar
para verdi.bile bile belil
şartları koşmadı?Bir yere ben borç para verirken tahsil edip edemeyeceğime
bakarım.bir yere mal veriyorum.mal verdiğim adam paramı ödemeyecekse neden o
adama mal vereyim?..Bu da aynen
böyledir.bile bile veriliyor.neden Türkiye iktisaden belirli bir kontrol atında tutulsun.kısaca
benim dümen suyumdan çıkamasın.Siyasi aranada ben nedersem bana itaet
etsin.Borçlandırmanın anlamı budur.
-
-siz mayiyeinn
sorumluğunu aldınız.baktınız ki borç var.ne yaptınız?
-
O zamanki para
birimi ile ikibin dört yılında doğacak
çocuk bile 40 bin lira borçlu.O zaman
dolar ikilira sessen iki kuruş...
-
-budurumda
tavrunuz ne oldu?
-
Ben Amerikan
sefirinhden” bizim her çocuğmuzu 40 bin lira borçlandırdınız.Biz
buparaları ödeyemeyiz “ dedim.Anlaşmalar
var dedi. İhtilla hükümetiyiz dedim.Bu borçları silmelerini istedim. Hayret
etti.bana üç gün müsaade edin hükümetimle konuşacağız dedi.Üç gün sonra konuştuğumuzda bunun dörtte birini silelim
gerisini konsülüde edelim dedi.Hayır tamamını silmeniz lazım dedim.Bu parayı
türkiyenin kalkınması için değil,
popülüst maksatklarla kullandığını bile bile
bu ülkenin insanlarını borçlandırmaya hakkınız yoktur.bu adalet
değildir.dedim.
-
Benden yeniden
zaman istedi.Üçüncü görüşmemizde yarısını dedi.kademe kademe gidiyoruz.hepsini koparacağımızı
zannediyorum.bende tamamını silelim diye bastırıyorum.
-
Bir gün komite toplantısına o zamanki Maliye
bakanı yaptığımız Ekrem Alican,ticaret
bakanı Prof Cihat İren ve Cemal Gürsel geldi.
-
Bizim
toplantımıza siviller giremez.Biz tabi bu durumu yadırgadık.O samanki başkanlık yapan üsteğmen rütsbesindeki
Muzafer Özdağ,Özdağa bu sivillerin buraya girmesi kurallara, çıkardığımız
yasaya aykırı.Cemal Gürsel sadece bir izahat
verip çıkacaklar dedi.Dirnleyelim dedik.Onlar ahde vefadan.siyasi
arenedan mali bağlantılardan vs. bahsettikten sonra borçların
kabulü yönünde fikir beyan etiler.Ve onlar çıktıktan sonara Cemal Gürsel,
biri Amerikan sefirini baskı altına alıyormuş dedi.Aşağı yukarı yan yana oturuyorduk.Aramızda sadece Cemal
Madanoğlu vardı.Ben dedim ki hocam “Niye böyle kapalı konuşuyorsunuz.Şefik
soyuyüce neden demilorsunuz.ben mali konularda sorumlu bir insanım.bunun bir
alt yapısını 0hazırlayıp arkadaşlarıma
öye açmak istiyordum.siz emri vaki şeklinde gelip, hazır olmayan bir konuyu
burda müzakereye açıyorsunuz..Buna hakınız yok” dedim. Hakım vardedi.Ve garip
bir laf söyledi ve “ben orgeneralim “ dedi. Dedim ki “ Paşam bir numaralı
kanuna göre sizin rütbeleriniz geçerli
değil.Omuzlar değil.kafalar konuşur.Sizde bizimle eşitsiniz.bir üstünlük
taslayamazsınız.Müzakere edelim dedi.Müzakere
oylandı.maalesef 17/16
kaybettik.Arkasından borçları kabul edelim mi etmeyelim mi müzakerisi, ov gün
otuz üç kişilik toplantı vardı maalesef yine 17/16 tekrar kaybettik.
-
Şunu anlatmak
için anlatım bu konuyu General, padişah gibi “şunu yapalım” diyor. Bizde el kaldırıyoruz.yok öyle bir
şey.Biz parmakçı evetçi insanlar değildik.
-
Tartışıyordunuz
-
Gayet
tabii..sonuna kadar.
-
Bu anlattığınız
14ler olayına giderken komitede bir
çatlamamıydı.
-
Bunların
hepsi birer etkendir.
-
Biz mahkemeleri
istemiyorduk.nitekim idamlar verildiği zamanda biz karşı çıktık.Yapmayın
idamları dedik.Ama sürgünde idik
engelleyemezdik.Aslında ozaman Mille Birlik Komitesi içnde kalan arkadaşlar
vardı.Bizde yur dışında idik.Biz yurt dışına sünrgüne gidince bir numaralı
kanun değiştirilmedi.Ben bunu gazetelere beyanatta verdim.
-
-bu durumda sizin
MBK üyeliğiniz ve oy hakınız devam ediyordu?
-
Gayet tabi.İçerde
olan MBK, dışarda olan MBK.Biz 14 kişi
olarak idamlara kaşıyız dedik.sonradan öğrendim ki 23 tane içerde olan arkadaşlarımızdan yedi tanesi de
idakmlara karşı çıkmışlar.
-
O zamanda çoğunluk sizde.
-
Çoğunluk bizde
ama idamlar yapıldı.yargılasınlar...
-
Bu durumda MBK kendi aldığı karara göre -Siz bir
numaralı yasa diyorsunuz- sizlmeri dışarıya göndererek karalar alması ile
meşriiyetini kaybetmiş olmaz mı?14’lerin yurt dışına gitmesi ile alınan MBK
karaları meşru değildir denemez mi?
-
Bern bunun için
mahkemeye müracaat ettim.O zaman en yüksek yargı organı olarak Danıştay vardı.Ve benim aleyhime 3/2 şeklinde bir kara
çıkmtı.Ben daha üst kurul olan Dava
daireleri kurulunda itiraz etttim.Gene bir oyla
kaybettim.
17 YAŞINDA GENEL KURMAYBAŞKANI OLACAĞIM GÜNÜ BABAMA
YAZDIM.SÜRGÜNLE İDEALİM ENGELLENDİ.
-Siz, bir hedef için yola
çıkmışsınız. 27 Mayısın güçlü insanları idiniz. 27 Mayıs’tan sonra cezaevine konan insanları bırakalım ama
bunları sürgüne gönderelim dediniz.Ancak siz sürgüne gittiniz.Bu sırada
Menderes ve arkadaşlarının hüznünü
yaşadınız mı?
-Gayet tabi bir üzüntü var.
Düşünün. Ben on yedi yaşında subay
oldum arkadaşım.Çünkü harp senelerinde okuduğumuz için 24 ay durmadan okuduk orta okulu bitirdik.24 ay okuduk
liseyi bitirdik.İki yıl oradan kazancımız oldu.Harpokulu ve Topçu Okulu’nu da
kısa devre okuyarak bir yılda ordan kazandık.Kurmay olduk beş yılda ordan
kazandık.Ve ben 17 yaşında subay
çıktığım zaman babama yazdığım bir mektup var.Mektupta demişim ki;”Baba ben
1970’in hangi senesinde Genel kurmay
başkanı olacağım.”yeni subay çıkmış bir asteğmen Genel kurmay başkanı olacağı tarihi
hesaplıyor.Ve onu hedefleyip gidiyor.Ve ben bunu feda ettim ise
o idealimi feda etti isem bunun anlamı çok
büyük.Bu anlam içerisinde ülkeyi
getireceğiniz yere getiremeden o
engelenmişse üzüleceğim gayet tabiidir ve doğrudur.Üzüldüm gayet tabii..
-Babanıza yazdığınız mektuptaki
hesaplama prosödürün doğru işlemesi halinde normal.Ancak Türkiyede askeri bürokrasi de “Cumhuriyeti kuran benim”
şeklinde bir kanaat hakim.
-
Elbette
-
Bunda Osmanlı nın son dönemindeki Avrupaya açılımların, batı değerlerinin ilk defa askeri kesimde uygulanmasının etkisi de eklenirse bu kanaat bir realite.Ancak Genel Kurmay
başkanı genel kurmay karragahında
oturuyor.Ama dünkü asteğmeni başbakan, ondan emer alıyor.Hatta lise mezunu bir
cumhurbaşkanı onun başında. Askeri müdahalelerde bu
yapılanmanın, böyle bir psikolojinin
rolü var mıdır?
-
Hayır.Hayır.
Hayır...hayır.. hayır hayır.Böyle bir psikoloji sözkonusu olamaz.
-
Peki. Siz çeşitli
rütbelerde bulunan insanvlar ihtilal sonrasında
rütbelerimizi çıkaralım.Sivil insanlar olarak siyasi sorumluluk sahibi olalım şeklinde sivilleşmeyi
düşxündünüz mü?
-
Düşündük.
-
Neden
yapamadınız?
-
Zaman kalmadı ki
-
Yoksa bu
rütbelere ihtiyaç mı vardı.yani milletin
verdiği silaha gücüne dayanma..
-
Hayır hayır
kesinlikle değil. Size garip bir şey söyleyeyim.27 Mayıstan sonra ben tabanca dahi taşımadım. Çünkü ben
bu ülkenin insanlarının refahı ve mutluluğu
için demokrasinin gerçek anlamda
kurulması için her şeyimi ortaya koymuşum.Canım söz konusu değil.Şahsi bir
telaş içinde değilim.
BEYAZIT CAMİİNDE KURULU İDAM SEHBASI GÖRDÜM
-
İhtilal
gecesi İhtilal yapılıyor..Elbette
karşı darbede olacak.Başarılır
başarılmaz.Korktunuz mu?
-
Hayır.
-
Aklınıza hiç
korku gelmedi mi?
-
Geldi.
-
Böyle bir havaya
girdiniz mi?
-
Beyazıt’ta Kimya Fakültesi o zaman bizim örfi idare( sıkıyönetim) birlikleri kumandanlığının yeri idi.Bende kurmay başkanı
idim.Oturdum.Aklıma geldi ve gözümün önüne bir idam sehpası geldi.Ve
dönüp baktığım zaman Beyazıt
camiin üstünden ki o tarafa bakıyordum
Ve sehpayı da öyle görmüştüm.Hayal ettim. Allah sizi inandırsın
beyaz beyaz bir şeyler iniyor aşağıya ve
kaplıyordu. Yanımda ağbim vardı.Ağbime söyledim.Ağbi, bu caminin üstünde
sanki beyaz bir şeyler iniyor.Döndü baktı” Gördüm şefik “dedi. Gördüm
dedi.Başaracağız dedi.
-
Ağbinizde subay
mı?
-
Evet..
Başaracağız dedi. Çünkü caminin üstünde
nur iniyordu.Caminni üstüne nur iniyordu. Onun tefsiri..
-
Nur demişken
şimdi ezanda okunuyor.İhtilalden sonra
size çeşitli çevrelerden çeşitli
teklifler geliyor.Sizin bir proramınız var.Başkasıda şöyle yapalım böyle
yapalım diyor.Kimisi Kur’anı değiştirelim diyor kimisi başka şey ama enteresan teklifler yapılıyor mektuplar
yazılıyor.Bunlardan bazılarını çeşitli yerlerde
ben gördüm.Sizin bu milletin milli değerleri ile bir kavganız varmı idi?
-
Hayır yoktu.
-
Mesela
Ezan’ın aslına dönmesinde CHP’lilerin de oyları var.Bu durumu genç subaylar biliyor
muydu?
-
Hangi aslına
dönmesinde?
-
Şuandaki okunuş
şekline dönmesinde.
-
Bunda CHP’nin
oyları yok.
-
Hayır
vardı.CHP’liler de evet demişti.
-
Tutanakları ben
bilmiyorum.Varsa kanaatleridir.herkesin kanaatleri olabilir.Bu günkü şekli ile
okunmasının bir mahsuru da yok. Ancak ne
var ki din bir intaçtır.Kişisel düşüncemi söylüyorum.İnandığım dinin kitabının
ne dediğini ben okuyunca anlamak zorundayım.Bunu isterim.
-
Herkes ister.Ama
bunu yasa ile mi zorlamalı?
-
Türkçe olacak diye bir şey olmadı. Ezan
..Sadece Ezan..
-
Teklifler vardı.
-
Olabilir..
çeşitli teklifler olabilir.O kadar çok
teklif yapılabilir ki siz içinden doğruyu
seçin, doğruyu yapın.Ülkenin insanlarının mutlu olması Ezan’ın şu
şekilde bu şekilde okunması değil.Biraz evel söyledim. Üçtemelin gerçekleşmesi
lazım. Esas hedef budur.Ben hedefe giderim.Askerlikte bir hedef alınacaksa, kenarında çalı çırpı
varsa kenarından dolaşırsın.Bataklık varsa öbür yandn dolaşırsın.Ama
hedefe gidersin.O hedefe gitmek
lazım.Ben hedefe alacağım.
-
Ezanın şu andaki
okunuş biçimini alması ile Cumhuriyetin
kazanımlarını kaybetğini mi düşünüyorsunuz?
-
Hayır öyle bir
şey olamaz.
-
Bazıları öyle
söylüyor.
-
Hayır hayır.Yok
öyle bir şey olamaz.Ayrı bir şeydir.
-
Yani milletin
milli değerleri ile hem fikiriz diyorsunuz.
-
Dediniz ki
camiden nur akıyordu.Kimide diyorlardı ki Menderes Konya’dan yüzbin kişi
getirecek darbe yapacak yada Harpokulu
mezunlarını fesh ederek orduyu asteğmenlerle idare edecek” şeklindeki
ajitasyonlar olmadımı? Darbede bun tür ajitasyonların etkileri olmadımı.
-
Yok yok .Böyle
şey yok.Ben size bakın müşühhüs bir şey
söylüyorum.Bir demokrasinin üç önemli ayağından bahsediyorum.
CHP BAZI ARKADAŞLARA ETKİ ETTİ.ECEVİT
FİKİR HIRSIZI
-
MBK’nin diğer
üyeleride demokrasi konusunda aynı
fikirde mi idi?
-
Hepside mi?
-
....... Yalnız
bir gurup arkadaşımız maalesef o zaman
Halk partisi - içinde Ecevit’te vardı-
yönetimi tarafından yanıltılmış, ve
kendi yanlarına çekilmek istenmiştir.13
Kasım’daki 14’ler hadisesi bu siyasi bulaşıklığın, bu siyasi ekibin etkisi ile
olmuştur.
-
Ecevit’inde özellikle 1957’den sonra ülkeyi darbeye götürmek üzere kurulan bir
sivil komitede çalıştığı iddiaları var.Dolayısıyla askeri
komiteler çalışırken sivil komitelerde
vardı.Askeri komiteler bunları bilmiyordu diye iddialar var.Bu iddialar
doğrumu?
-
Ben böyle bir şeyi
ilk defa duyuyorum. Yalnız Ecevit fikir hırsızdır....
-
............
TURAN GÜNEŞ:ONUN ADI ECEVİT
27 Mayıstan sonraki bir tarihte Turan Güneş’le Bülent Ecevit benimle ısrarla
görüşmek isitiyor.O zaman Ankara palas açık.Bizde eski Meclisteyiz. Kendi aramızda
siyasi kadrolarla görüşmeyelim diye
bir kararımız olmasına rağmen bu ısrra karşısında ben arkadaşlarıma , ısrarla gövrüşmek istkiyorlar diye
söyledim.Tamam dediler.Yarım saat...Bende onlara sadece yarım saat
görüşebilirim dedim.Gittik öğlen..Öğlen
poydosunda bir şeyler
hazırlamışlar.Sandviç ayran gibi şeyler atıştırdık.Orada bana bazı sualler sordu.ben dedim ki bu ülkede
kırkbin köy, komlar, küçük beldeler.Bunlar üstüste konduğunda kırkbeşbin
yerleşim bölgesi ortaya çıkıyor.Bu kırkbeşbin
yerleşim bölgesine şimdiye
kadarki hükümetler ve şimdiden sonraki hükümetler her türlü
hizmeti imkansızdır
götüremezler.İnsan gibi yaşamanın
şartlarını yaratamazlar.Onnu için bir
inceleme yaptırıp interlandı müsait olan on üç ondört köye bir tarım kenti kurmak, hizmetleri oraya
götürmek köyleride tarım alanları diye
vasıflandırmak tarım yapılacağı zaman
köylü gidip tarımını yapması sonra ana merkeze
gelmesi şeklinde bir yaşam tarzı.. Doktoru hastanesi okulu tiyatrosu manavı kasabı, fırını her türlü hizmeti olan altyapısı mevcut modern tarım kentleri kurmak lazım.Böylece bu gün köyde
insanlar ekmek için unu son
baharda depolar ilk bahara kadar bunun
bir kısmı acır, küflenir. Et
yiyemez poratein alamaz. Sinama, tiyatro
göremez.konferans dinleyemez.Aydınlanamaz benim halkım.bir kültür
prıltısından değişiminden istifade
edemez.Bunu yaratmak lazım.demokrasinin ayağından bir tanesini bu şekilde
sağlamlaştırmak lazım.
Ben bunu deyince Ecevit suratle karşı
çıktı.ne yapıyorsunuz.Bu halkı tek kalıbamı
dökmek istiyorsunuz? Kalıp değil bu .bu yaşam
tarızı dedim.Fazlaca benim zamanım yok dedim ve ayrıldık.
Yurt dışından sürgünden döndükten
sonra bir baktım ki köykent projeleri çıkmış.benim bir işim dolayısıyla Amerikan Fort Vakfı ile Pariste
Ticaret odasında bir anfijraj
yapılacak.Oraya çok iyi Fransızca bilen bir hukukçu götürmem
lazım.Bu Turan Güneş’ti. Teklifimi kabul etti.Paris’e gittik.bir akşam anfijraj
oldu biz kazandık.Turan Güneş aslanlar gibi kükredi orada.Bir Türk olarak Turan
Güneşin oradaki Fransız Tiecaret odasının avukatları ve
Amerikalıların karşısında kazandığımız o
zafer müthiş bir şeydi.Davayı biz kazandık.haklıydık çünkü.
Akşam oturduk yemek
yiyoruz..sevinçliyizde.Aklıma geldi.Dedim ki
Turan bey hatırlıyormusun.ben komutede iken beraber bir öğlen yemek yedik.Ben bir tarım
kentleri projesi anlattım size.O zaman
Ecevit karşı çıkmıştı.birazda tartışmıştık.Şimdi çıkmış köy koop filan
diyor.Aynı projeyi uygulamaya çalışıyor
dedim.
Dedi ki; “O’nun adı Ecevit. Fikirleri çalar ve kendisine mal eder “ dedi.
-Şuanda Türkiyenin geldiği noktayı.IMF ve Dünya
Bankası’nnı istekleri ile yapılan yasal
değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?Biri çıkıp uzaktan 15 günde onbeş yasa diyor.Bunlar
yapılıyor,.iktidardada halkçı Ecevit var.
-Şimdi arkadaş. Bir evde yiyecek kuru
ekmekte kalmazsa çocuklarını doyurmak zorunda olan insanlar en ağır
şartları bile kabul eder.Türkiyenin başka
şansı kalmayacak noktaya getiren insanlar; ülkeyi bu hale getiren
dayatmalyara söyleyecek hiçbir lafları
yok ki..
Şerefli davranış bence biz
başaramadık deyip çekilmek.Bu ülkenin insanları alternatif bulur.Alternatif
vardır.
-İhtilalin dışında alternatif var mı?
_Tabi var.niçin olmasın ki..Niçin
olmasın.Var..
-Çünkü “Ben olmazsam daha otariter bir
rejim gelir.yani darbe gelir”
demeye getiriyor.
-hayır efendim.Otariter bir rejimin
gemlmesine gerek yoktur.bu ülkede çareler tükenmez.Meşhur Alman strateji uzmanı
...yaltager derki “ Strateji çare bulmak sanatıdır”Bu millet çare
bulur.Çaresi vardır.Bu ülke okadar kısır değil. Müthiş beyinler yetişti.Nice 27
Mayıs fikriyatını devam ettirecek
güçlü kadrolar çıktı.Çarelar
vardır.çareler tükenmez.hem parlemento
içinde tükenmez.çare vardır.kimsenin öcü
gösterip milleti korkutmaya hakkı yoktur.Milletin bütün kaynakları ortadan gidiyor.
Düşünün bir özelleştirme
tuturulmuş.Sümerbank maaş
ödeyemiyor.Sümerbankın müdürleri genel müdrür yardımcıları genel müdürü
ayın 23’ dündü.Ayın birinde almalyarı gereken maaşı ayın 23’de
alabildiler.İşçiler hala maaşlarını almadılar.
Sümerbankın mernos fabrikası dünyada
bir tane idi.B:ursa belediyesine verildi.Belediye sanayicimi kardeşim.
-Emlakını veriyorlar.
-Emlakını alacakta ne
olacak.Fabrikayı başka yere
nakledecek kadromu var.İzmirde ki basma fabrikası 12 Mayıs 2001 de
kapatılacak.Müşterileri cayır cçalyır ağlıyor.kapatmayın mal üretin satayım diye.Bu Sümerbanka bir
gelir değil mi.kapandı kapandı bu fabrika ayın 12sinde kapandı.Sümerbankın
Kuşadasında bir dinlenme tesisi var.Sümerbank personelinin kurduğu vakıf bunu bana verin diye 3,5 milyondolar
veriyor.Zaten orayı o hale getirende o vakıftır.İşletmeyi o yapıyor,Dışardan
biur başka firmada 4,5 milyon dolar
veriyor.bunlara satılmışyor.Özelleştirmenin başındaki Yüksel Yalova Aydın milletveki.Burayı Aydın belediyesine vedriyor.Aydınbelediyesi
de 4,5 miylon dolar veren firmaya kırk dokuz yıllığına iki milyon dolara kiralıyor.Bu ülke talan
ediliyor talan.Ülkenin şartları 27 Masıy öncesinden çokdaha ağır. İşyte
telekommun satışı. Zarar eden KİT’ler
değil karlı müesseseler elden çıkarılıyor.
-Bir anayasal kurumumuz
var.MGK.burada çok çeşitli tartışmaların, hatta irtica kapsamında insanların gümüş yüzük mü taktığı
sarı yüzükmü taktığı tartışmalarına
kadar ayrıntılara girildiği iddaları var.Ülkenin bu kaynakları giderken
bu kurum ve etkili insanlar hiç mi düşünmüyorlar.
-Milli Güvenlik Kurulu bir askeri
kurum değildir.
_Elbette askerinde bulunduğu anayasal
bir kurum.
-Askerden fikir sorarlar fikrini söyler.
-Gümüş yüzüğe bile fikrini
söyleyenler talanlara karşı neden sesiz?
-hangi yüzüğe canım.bunlar tevatür kadrdeşim.Böyle
şeyler olmaz.
-Pratikte uygulamalar var.Belki bu
örnek biraz hafif ama.Filan yerdeki
bilim adamının karısı bir şey yaptı,yada giydi diye görevden alınıyor.Bu hukuk dışılığı birileri
bir yerlere fatura ediyor.
-Eğer bu ülkenin aydın kişileri, bu
üalkenin medyası artık böyle.ve bu gibi
konularla uğraşmasın.Ülke elden gidiyor kardeşim.Öyle altın yüzük, gümüş
yüzükle uğraşılacak zaman değil.bunlar tevatür bunları düşünmek bile
istemiyorum.bunlar bana gülünç geliyor.herkes aklını başyına almalı esas
milletin rahatını nasıl sağlarız buna bakmalı..,
-
-
İhtilalle ilgili
anlatmak istediğiniz özel bir anınız var
mı?
-
Size ben şunu
söyleyeyim.İhtilla için yazılan yazılar,
çıkarılan kitaplar Abdi İpekçinin ki de dahil.Yüzde sekseni yanlıştır.Gerçek
ihtilali ihtilallciler anlatabilir.İhtilalciler konuşmadı daha..
-
Niye
konuşmadılar.
-
Bu ortamda konuşulabilir.Ama daha evel ortam müsait
değildi.Gerekte yoktu.Kişisel olarak şunu söyleyeyim.benim ufak tefek anılarım
olmuştur.İnsanın yaşı ilerleyince de
biraz çenesi düşüyor intibaı vardır.
-
Veya insan
hatıraları ile yaşamaya başlayarak hatıralarını anlatma ihtiyacı
duyuyor.
-
Bazı konularınız
oluyor bazı anılarınız aklınıza
geliyor.Ve onu misal diye söylüyor,
anlatıyorsunuz.Dinleyen arkadaşlar hayretler içinde kalıyor.Niye bunları
söylemiyorsunuz,yazmıyorsunuz, bunları kendinizde götüremezsiniz diyorlar.
-
Bizde bunun için
geldik buraya.
-
Bunun için bakın
şurda ben şimdi bir teyp satın
aldım.Konuşunca çalışan konuşmadığımda susan bir teyp.Mikrofonunuda
aldım.Bunları tesbit edeceğim yazılanlar doğru değil.Ben şuana kadar bir şey yazmadım.Hep şunu
düşündüm.Acaba yazacaklarımda anlatacaklarımda nalıncı keseri gibi hep kendimemi
yontarım acaba?Eğer böyle bir şey olursa
ben kendimi ve karekterimi zedelemiş olurum.Durulsun.Bir nesil iki nesil geçsin. Yaşarsam yazarım.Bana
böyle bir his geldi kaleme dökmedim.
..............................
Kutu ..... kutu.....kutu
............
Bir demirkrat belgseli diye bir belgesel
yayınlandı biliyorsunuz.Buna ben tepki
gösterdim. bir yazı yazdım.O zaman Milyyet
gazetesinde Zeki Sözer’e
gönderdim.Yayınlamadılar .Üzerinde bile durmadılar.Demirgrat nelyin belgeseli idi?... Kanaatim odur ki tartışmalar olması gereken mecradan
saptırlmıştır...
27 Mayıs’ın gerçekleştirilmesinde önemli
bir rol oynamış ama, bu işi demokrasi ve halk için yaptığına kesin
olarak inanmış bir kişi olarak benim bu saptırmaya evet demem mümkün değildi.. 27 Mayıs’la uzaktan yakından ilgisi
olmayan kişilerin konuştuğu şu
dönemde gerçeklerin bilinmesinde, söylenmesinde çok yararlar vardır.
..
Üniversite, basın, gençlik,
halk...Boşuna mı tepki göstermişlerdi?Bütün bunlar kamuoyunun gözünün içen baka
baka 30 temmuz tarihindeki açık oturumda görmezlikten gelindi. Çünkü, hangi
amaca, hangi niyete hizmet ettiği bilinmez bir şekilde, yapımcılar üç idam sehpasının
ardına sığınma yolunu
seçmişlerdi.
......
27 Mayıs yalnızca idamlar değildi.
Aslında 27 mayıs hala canlı,hala
etkili ve hala demokrasini gerçek ışığıdır.İdamlar yapılmamalı idi, 27
Mayıs’a bu gölge düşürülmemeliydi, hatta
mahkemeler yapılmamalı idi.Bunun yanlışlığını
söyleyen benim.
....
27 mayıs ordunun dinamik, seçme, düşünmesini bilen ve ileriyi
gören kadrolarınca gerçekleştirildi.Yalnızca
o insanların omuzlarındaki rütbeler
küçüktü.
60 sonrası iki müdahale
yapıldı.İkisinede omuzu kalabalıklar yaptılar.Ama ne varrki ortaya konanlar 27
Mayıs’ın ortaya koyduklarının dörtte
biri kadar bile değildi.27 Mayıs hürrüyet gettirdi .Diğerleri hapsane doldurdu.
Çünkü, 12 Eylül daha işin başında 27
Mayıs’ın performansına kalitesine
ulaşamayacağını anlamıştı. Evet 12
Eylül’de idamlar olmadı.Ama 12 Eylül yasa düzene 27 Mayıs’ın getirdiği hayat tarzı
ortada.
12 Mart ve 12 Eylül; 27 Mayıs’ın Türk
toplumuna armağan ettiği demokratik düzeni
örseleyerek ve ortadan kaldırarak, demokrasiye çok daha mı
fazla hizmet ettiler.Yoksa
ölçü hala idamlar mı?
Özellikle 27 Mayısla ilgili bütün belgeler gün ışığına
çıktığında, günü birlik tarih yazmaya kalkanların içine düşeceği durumu
çok merak ediyorum.
....
CİMAL
GÜRSEL PİYON
Madanoğlu aynen Cemal
Gürsel gibi 27 Mayıs’ın sadece
omuzlarından istifade için öne sürülmüş piyonlardır. Madanoğlu’nnu 27 Mayıs hakkında konuşmaya dahi hakkı
yoktur.
................
KUTU KUTU KUTU KUTU.
Soyu Yüce ek:
...
-İktidar muhalefeti meclise sokmuyordu.Yasama ,yürütme ve yargıyı üzerlerine almak istiyordu. Padişah’ın yetkilerinden daha fazla yetkileri vardı.Tek veya üç kişinin iradesine doğru gidiyorlardı. Milleti vatan cephesine mensup olanlar ve olmayanlar diye ikiye bölmüşlerdi.Biz bu ekibin yaptığı darbeye karşı darbe yaptık.27 mayıs öncesinde ülkede demokrasi mi vardı.?
-menderes diktaya gidiyordu diyorsunuz ama, darbeden hemen önce Menderes Eskişehir’de “Seçime gideceğiz diyor.Ancak sıkıyönetim sansür uygulayarak bu haberin ulusal basında yer almasını engelliyor. Bu doğrumu?
Seçim kararı allınsa idi bile darbe yapacak mıydınız.?
-Hayır öyle bir durum yok.Eğer sıkıyönetim bu kararı alsalardı.Sıkıyönetimdekilere rüşvet verirler yine yayınlatırlardı.
-Rüşvet mi. Kime rüşvet..?
-Onlara engel olanlara. Mesela bana da rüşvet vermek istediler.Bir çokları aldı ama bana teklif edenle çil çil paraları geri gönderdim.Çünkü biz bir yola girmiştik.satlık adam değildim.Ben 2,5 kuruşluk kirayı ödeyemediğim, hanımın bileziklerini sattığımı biliyorlar.Ve bana bir kişi ile para göndermek suretiyle iktidar lehine çalışmamı istiyorlar.ben bunu ret parayı getiren kişi ile ret ettim.
KONUŞSAK YER YERİNDEN OYNAR
- Darbeyi hızlandırmakta Irak darbesinin bir rolü oldu mu?
---- Sana bir şey söyleyeyim.. Hatırlarsınız bir dokuz subay hadisesi var. Benim bir komutanım vardı.Kadir..bu benim bilgimden tırsıyordu..Bu yüzden beni “ Bu çocuğun çalışmalarından çok şüphe ediyorum. “ diyerek bu dokuz subay içinde göstererek elimine etmek istemiş.Ordu Komutanlığından emekli Suat Öztulga hayatta.O demiş ki” Aman ne yapıyorsunuz.Çok büyük bir iftira olur.Bu arkadaşın ollarla ilgisi yok.” Öylece ben dokuz subay olayında yırtım.
Karşı darbeden 15 gün önce bana Erkan kavaklı ve okuldan aynı dönem arkadaşım Şükran.. geldi.
Onlar dedi ki”İstanbul’da senin emrin ve haberin olmadan kediler bile gezemez.Onun için İstanbul’a sen hakimsin.Dediler ki ne zaman darbe yapalım.Dedim ki onun zamanını ben söylerim.Sizi haberdar ederim dedim.
Yalnız ben dokuz subaylar hadisesinde zor yırttım. Kime nasıl güveneceğiz.bunun garantisi ne .. Çünkü Irak’ta ki gibi olmasın.Harekata başlarız başarılı olur yada olmaz ama, gece horozun sesini duyanlar uyanarak yeni ve karşı darbelere başlar bir birimize girersek bu çok yazık olur.Bu temin edildi mi?
Birde haydi başardık. Gidip Ankara’ya oturduk.kimin ne yapacağı ve ilerisi için bir palan program var mı dedim
-Ne dediler ?
-Buna cevap vermediler.Ama bende hazır idi(Bir dosya çıkararak el yazısı ile hazırlanmış metinleri gösteriyor.Ancak ilerde yayınlayacağım diye vermiyor)Benim hazırlıklarım tamamdı.Onlarda yoktu.Çünkü onların o nosyonları yoktu.
Onlar gittiler ancak karşı darbe için gün tespit etmemiştik.
-İktidar bir şey olacağını biliyor muydu.?
-Biliyordu.Çünkü İktidarda olayların nereye varacağı tedbirler alıyordu.Mesala... palis şefi ... nin emrinde 150 kişi tutuyordu. Basılacak evler işaretlenmişti.Bunlar 29 Mayıs İstanbul’un fethi dolayısıyla harekat başlatacaklar ve bizleri elimine edeceklerdi.
Hemde yapılan hazırlıkları bize kendileri bildirdi.
DP Fatih ilce başkanının oğlu iktidarın yapacağı temizlikte kimleri alacağının listesini getirdi.Bundan sonra durumu bildirerek ben Ankara’yı zorladım. Ankara Başbakanın Eskişehir’e gitmesini gerekçe göstererek erteleyelim dedi.Ancak o listeler bize ulaşınca mutlaka 29 mayıstan önce yapmamız gerektiğine karar verdik.İstanbul sorumluğu bizde idi. Bana İstanbul görevi verildi.İstanbul olmadan Ankara’nın başarması mümkün değildi Eskişehir’i de bize bıraktılar.Menderes’in yakalanması için iki arkadaşı görevlendirdik.Gittiler ancak Menderes olayı haber alınca kaçmıştı.Muhsin Batur uçakla takip ederek onu da aldı.
Öyle çocuk oyuncağı değildi.Biz kellemizi ortaya koyarak bir işe kalkıştık.
-DP’li ilce başkanın oğlu mu size hükümetin tedbir harekatını bildirdi?
-Evet .Çünkü Pertevniyel lisesinden öğrencim idi.Ben üç yıl önce orada onların hocası idim.”Demiştim ki bu devlet iyi idare edilmiyor.Bir gün toslayacak.Siz her türlü kötülük için bii bulursunuz.İhtiyaç zamanı bize ulaşırsınız” demiştim.Bize öğrencilerimiz ulaştılar.Karşı darbeden sonra baktım.Pertevniyeldeki tüm öğrencilerimiz Beyazıt’taki kimya fakültesi önünde bizi buldu.Onlara nasıl bulduklarını sordum.siz lazım olunca bulursunuz dememiş miydiniz dediler.
Biz zaten oradaki ecza fakültesinin mediko sosyal birimi vardı.O kanalla öğrenciler ile irtibat kuruyorduk.Gençlikle irtibatı o kanalla sağlıyorduk.
........
Yıl dönümü dolayısıyla İstanbul’da eski arkadaşlar toplandık.Kimi çocukları, gelinleri ve torunları ile geldik.Çoğunun çocukları her biri ber yerlere gelmişler.Profesör olanlar var.
-Ne diyorlar.keşke darbe yapmamalıydınız.Bakın artık bayram edende yok. Diyerek darbeye karşı olduklarını mı söylüyorlar.
-Hayır aksine .Ah diyorlar sizin gibiler yok.Keşke yarım bırakmasaydınız.memleketi ne hale getirdiler diyorlar.
.............
//////////////////////////
DEMOKRATLARIN HALA AĞZINI BIÇAK AÇMIYOR
Malum 27 Mayıs gece baskınında milletin oyları ile iktidara
getirdiği ilk sivil Cumhur Başkanı Celal
Bayar ve Başbakan Adnan Menderes önderliğindeki Demokrat Parti yönetimi devrilmiş milletvekilleri ve
bürokratlar hapsedilerek DP kadroları yönetimden uzaklaştırılmıştı. İhtilal
şartlarında kurulan olağanüstü mahkemede sözde
bir yargılama ile Başbakan Adnan
Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Aras ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan
idam edilmiş, geri kalan DP’lilerin bir kısmı idam cezasına çarptırılmış büyük
çoğunluğu da çeşitli cezalara çarptırılarak tüm siyasi hakları ellerinden
alınmıştı. DP hükümetinin İçişleri
Bakanı Namık Gedik’ de Ankara’daki Kara Harpokulu’nda tutuklu iken pencereden
aşağı atlayarak intihar ettiği açıklanmıştı. Çok sonra DP kadrolarının itibarı Meclis tarafından iade edildi.
Ancak Meclisin kararı yaşanan kötü hatıraları silemedi. Demokraside o zaman aldığı yarayı saramayarak yeni yeni
yaralar almaya devam etti.
27 Mayıs’ın mağdur
ettiği insanlar üzerindeki etkisini sizlerle paylaşmak için özellikle idam edilenlerin eş ve çocuklarına ulaşmak istedik.
Bunları bilse bilse yine eski Demokratlar bilebilir diye
Tunus Caddesi’nde bulunan Köprülü Apartmanı’ndaki Fuat Köprülü’nün müze evinin kapısını çaldık. Kapıyı bir hayli
yaşlanmış bir insan açtı. Acaba
ne demeliydik? Mütereddit bir şekilde kapıyı açarak bakan bu yaşlı insana,
isteğimizi anlattık.
Biraz çekinerek içeri aldı. İlk bakışta tarihi değeri olduğu anlaşılan eşyalarla döşenmiş salonda
hepsi yaşlı olmak üzere beş altı kişi
oturup sohbet ediyor.. Bizi karşılayan zat
onlara durumu söylüyor. Kuşkuyla önce bizi sorguluyorlar. Bir şeylerden
emin olma isteğini seziyoruz. Biz gazeteci olduğumuza inandırınca rahatlıyorlar
“Ben daha otuz yaşında bir milletvekili iken alıp götürdüler”
diyen zayıfça ve genç görününen eski
mebus “Biz anlatsak yazacak mısın ki ?”
diye soruyor. “Tabi yazacağım” deyince “Ama evladım bu işler tehlikeli. Ayağına şimdiden keçe sarman gerekir.”diyor. “Daha
önce sizin gibi çook yazacağım diyen oldu ama ya korktular yada patronları izin
vermedi. Bir daha da görünmediler bile”diye ekliyor. Bir başkası “Evladım biz
hapsanelerde neler çektik. Allah bir daha düşürmesin. İnsan idamı bile özler
oluyor. Onun için şimdiden ayağına keçe
sar diye söylüyoruz” diyor. Biz her Pazartesi ve Cuma burdayız. Burada olmayan arkadaşlar var. Kendi aramızda
bir müzakere edelim. Cuma önümüzdeki Cuma yada
Pazartesi günü gelir misin “dediler. Bu arada bazı belgeleri Mim Kemal
Öke’ye verdiklerini, Mim Kemal Öke’inin Demokratlar tarihini yazdığını ve “Bu
günlerde teslim”etmesi gerektiğini
kendilerinden öğreniyoruz.
Söylenen Pazartesi günü gittiğimizde “ Kapı açılıyor içeriden
hararetli konuşmaların sesi geliyor. Şüpheli bir şekilde kapıyı açan bir başka
yaşlı bey, içeri girip tekrra kapıya gelerek “Kusura bakmayın söz
vermişler ama bu gün biz 14 Mayıs’ın yıl dönümü hazırlıklarını müzakere ediyoruz. Sizinle ilgilenemeyeceğiz. Bir
başka gün olmaz mı?” diyor. Randevulaşıyoruz.
Randevu günü gittiğimizde kapıyı yine bir başkası bir başkası açtı. Bu defa daha çekingen
davranıyor. Durumu söylüyoruz. Peki diye içeri alıyor ama “Biz burada rahmetli
Fuat Köprülü’nün mirasçılarının
kiracısıyız. Kızı ve torunu bizden memnun ama avukatı aynı yaklaşımda değil, içerde de
mirasçılarının avukatı var. Biraz sorun varda...”diyor.
İçerde Fuat Köprülü’den kalma
tarihi eşyaların kıymeti ile ilgili bayağı tartışma söz konusu. Biz bu
tartışmaların bir kısmına şahitlik ediyoruz. Hey koca Demokrat parti bir
gün siyasi mirasın gibi nice hatıralara şahitlik etmiş eşyalarında mı
tartışılacaktı”diye düşünüyoruz.
Avukat bey gidince gün görmüş Demokratlar kendi aralarında
usul tartışması açıyorlar. Nasıl davranmaları gerektiğini tespite çalışıyorlar.
Demokratlar Kulübü Başkanı Eski Rize
milletvekili Hüseyin Agun, “Kusura bakma yine bizim kötü günümüz. Halbuki
bu eşyalar bizim için çok kıymetli. Yine
en iyi biz koruruz. Bir başkası olsa bunlara böyle bakmaz. Biz burada hem
kiracıyız hemde eşyaları koruyoruz. Ama avukat olaya sırf para açısından bakıyor.”diyor.
“Evet sorun nedir?” diye soruyor Demokrat eski vekil Hüseyin
Agun. Soruları sıralıyorum. Başlıyor konuşmaya. Teybi açıyorum.“Hayır,hayır..
“diye tepki gösteriyor.“Teybi açma. Devir hala o devir”diye ekliyor. Diğerleri
bu tavrı onaylıyorlar. Küçük bir usul tartışmasından sonra “Biz anlatalım siz
kendinize göre not alın “ diyorlar. ”Birisi ne var canım konuşun çocuk kaydetsin” diyecek oluyor.” Öyle
kolaydı. Sen bir imza atın diye az kalsın idam olacaktın. Kendin hukukçusun ama
....Ziraatçı...... öle yaz demeseydi
şimdi idam olmuştun belki. İstiyorsan sen söyle altını da imzala"diye sert tepki alıyor.
O da susuyor.
Teypsiz konuşuyorlar. Genel olarak resim çektirmeye müsaade
ediyorlar. Konuşanların isimleri belirtilmemek kaydı ile Demokratlar şöyle
anlatıyorlar:
Bir defa Türkiye’de demokrasi yok. Kim diyorsa ki demokrasi
var yalan söylüyorlar. Biz tüm gerçekleri anlatacağız ancak bunu anlatabilmemiz
için 50 yıl geçmesi gerekir. Tabi bir çok belgeleri ilgili yerlere verdik.
Bunlar zamanı gelince açıklanacak. Bir kısmını da Mim Kemal Ökeye verdik. O
DP’nin tarihini hazırlıyor. Bu günlerde bitirecekti.
İhtilali CHP’nin tahriki ile yaptılar. Hepimizi içeri
aldılar. Yaptıkları anayasaya bizim için neler yazdıklarını biliyorsunuz.Onlara
göre biz “vatan haini idik? Peki suçumuz
ne idi...? Arkadaşlarımızı idam ettiler.
Hepimizi alıp götürdüler. Düşman muamelesi yaptılar. Harp okulunda İçişleri bakanımız Namık
Gedik’i öldürdüler. Sonrada pencereden
kendini atarak intihar etti dediler. Doğru değil. Çünkü o pencereler insan
geçecek gibi değildi. Bize bir albay Namık Gedik’in gövdesinde iki süngü yarası
olduğunu söyledi. Rahmetli bakanımızı
süngüleyerek öldürdüler. Sonrada intihar etti dediler.
Bizi Yassı adaya aldılar. Altı kişiye bir yatak.....Neler
çektik neler. Hak yok, hukuk yok..
Düzmece mahkeme kurdular. Bizleri idam etmek için yasalar da değişiklik
yaptılar.65 yaşın üstündekileri de idam edebilmek için kanun değiştirdiler.
Şahıslara has keyfi kanun yaptılar.
Yassıada’da ne işkenceler gördük. Kayseri cezaevine
getirdiklerinde orası da ağır şartlara haiz idi ama biz orayı Yassıada ile
karşılaştırdığımızda hürriyete kavuştuk zannettik.
............
Şuandaki yönetim yine aynı yönetimdir.
Güya İsmet Paşayı öldürmek için biz tertip yapmışız.
Yassıada’da ki düzmece mahkemede bunun için yargılandık. Ecevit aleyhimizde
şahitlik yaptı. Ama CHP Eski Genel Sekreteri Kasım Gülek namuslu adamdı. Mahkemeye gelerek böyle bir durumun söz konusu olmadığını tüm çıplaklığı ile ortaya koydu. Ama
Ecevit.......Şimdi yine o iktidar da. Yine onların günü. Onun için..” Demokratlar böyle diyerek şu an
konuşmayacaklarını ve tehlikeli durumun sürdüğünü söylüyorlar. Çekiniyorlar
tabiri caizse ağızlarını bıçak açmıyor.
Milli hakimiyetin kutlandığını ve Cumhurbaşkanlığı seçimini hatırlatıyoruz. “Ne hakimiyeti...milli
hakimiyet .. İnönü’nün önceki durumu
belli.Ama 1945 de seçilmeden 1950 ye kadar Cumhurbaşkanlığını yaptı. Bu günde
hakimiyet Demirl’in idi ama şimdi kimin olacak göreceğiz”diyorlar.
Demirel’e DP’liler siyasi haklarına
kavuşursa gücü azalır diye korktu. Yıllarca
DP’lilerin affını ve itibarlarının iadesini geciktirdiğini belirterek o
DP’lilerin mağduriyetini uzatarak kendi
siyaseti için kullandı. Yada korktu affımız için çaba harcamadı.” diyorlar.
İNÖNÜ ATATÜRKE İŞKENCE ETTİ
İnönü deyince ”O önce
Atatürk’ün heykellerini kaldırdı. Tüm okullara kendi heykelini gönderdi.
Paraların üzerinden Atatürk’ün resmini
çıkardı, kendi resmini koydu. En kötüsü de 15 yıl geçici kabirde bekleterek ona
manevi işkence yaptı. Biliyorsunuz dinimizde bir kişi toprakla buluşmazsa onun
ruhu gideceği yere ulaşmaz. İnönü böylece 15 yıl Atatürk’e işkence etti. Ama biz gelerek iki yılda
Anıtkabiri bitirip Atatürk’ü yerine yerleştirdik. O hep Atatürk’ü kullandı
ama hep düşmanlık etti. Biz Atatürk’e
saygı gösterdik ama bizi Atatürk düşmanlığı ile suçladı. Bunu da başardı. En
son 60 dan sonra Anıtkabiri ne kadar insan varsa doldurdu. Maksadı oranın özel
bir yer olmadığını anlatmak ve genel bir mezarlığa çevirmekti. Mesela askerin
arkasında yürürken ölen bir terzinin oğlu vardı. Onuda “devrim şehidi! “ diye Anıtkabire gömdürdü. Bereket Kenan Evren Anıtkabir’i o
insanlardan temizleyerek başka yere gömdürdü de
Anıtkabir maksadına uygun hale getirildi.”diye İnönü’nün Atatürk’ün
hatırasını silmeye çalıştığını söylüyorlar.
İdam edilenlerin
çocukları ile ilgilerine gelince anlaşılan hemen hiç irtibatları yok.
Yada öyle görünüyorlar, “Diğerlerinin ki
İstanbul’da idi. Fatin’in eşi öldü. Polatkan’ın eşi ve kızı Eskişehir’de idi
ama....Menderes’in sadece Aydın’ı kaldı. Baksana o da..” Aydın deyince birisi sesini yükseltiyor “Ben
getirdim kendi ellerimle partinin başına
geçirdim. Bizi bırakıp Hocaya gitti. Gerçi
orada da durmadı ya.. Hatta pazara
kadar değil mezara kadar demişti...İşte okadar..” diyor. Bir başkası ise
“Ne yapsın. Bak evladım biz 402 kişi idik. kala kala 70 kadar
kaldık...Durumumuzu bu izah eder sanıyorum.”diyor.
“Ama Allah gecinden
versin. Emri hak bize de gelebilir ama birde yaş durumunuzu dikkate aldığımızda
hatıralarınızla gidersiniz diye korkuyoruz. Anlatarak tarihe intikal
ettirseniz” diyoruz. “Evlat şimdi zamanı değil. Çocuklarımıza intikal
ettiriyoruz. Gerekli yerlere verdik. Ama şimdi değil”diyorlar.
Eski Demokratlar, Köprülü Apartmanında bulunan ve kendi
ifadeleri ile ”Siyasi kişilerin derneklerine Kulüp..” denen Demokratlar
Kulübünde haftanın belli günlerinde bir
araya gelerek eski günleri yad ediyorlar.
Tam Meclis’in karşısındaki tarihi eşyalarla donatılmış salonda salonda
nostaljik takılıyorlar. Bu arada 14 Mayıs 1950 de “Yeter söz milletin
“diyerek iktidar oldukları günü anma hazırlığı ile meşguliyetlerini
sürdürüyorlar...
....................
Resimleri var
“Not : Her ne kadar KONUŞTURMA_KONUŞMA şeklinde olmada da
KONUŞAMADIKLARINDAN onlardan aldıklarımı TUTANAK GAZETESİNDE yazdım..
//////////////////////////////
NECATİ ÇAVDAR’LA UFUK TURU - Erdoğan Surat :
NECATİ ÇAVDAR’LA UFUK
TURU -
SPOTLAR...
Erdoğan Surat :
·
AKP ÇÖKMÜŞTÜR. İŞİ BİTMİŞTİR.
AKP,
ARTIK GÖMÜLMEYİ BEKLEMEKTEDİR ·
ERBAKAN
HOCANIN YANINDAKİLER DE HİÇBİR RİSKİ GÖZE ALMADILAR. ·
28
ŞUBAT DÖNEMİ BİTMEDİ. DİĞER RAUNTLAR NE OLACAK BELLİ DEĞİL ·
TÜRK
ORDUSU KERKÜK’E GİRMİŞ OLSAYDI.. ·
TAYYİP
ERDOĞAN ŞU ANDA HAYATININ HATASINI İŞLEMEK ÜZERE, İSRAİLE YAPACAĞI GEZİYİ
DERHAL İPTAL ETMELDİR ·
MESCİD-AKSA
İLİ İLGİLİ EN BÜYÜK PROBLEMİN ÇIKMAK ÜZERE OLDUĞU BİR ZAMANDA GİDERSE TAHRİKE
SEBEP VERMİŞ, CESARET VERMİŞ OLABİLİR.
·
YAHUDİ TÜRKİYEYİ SEVİYORSA BU ARZ-I MEVUUT NE?
·
TÜRKİYE’DE ERMENİ BENLİ LİDERLER VAR.
·
APO ÇIKAR, ERMENİNİN BIRAKTIKLARINI YAKAR
·
ERMENİLERİN YAPTIKARINI AMERİKA VE AVRUPA’NIN VİCDANINA ANLATMALIYIZ
........
Dr.Erdoğan Sürat ilginç bir kişilik ..
Assoc.Profesör...
Öğretim üyesi..
Tıp doktoru...
Hür Avrupa Radyosu editörlerinden
Özellikle siyasal alanda meşhurların seslerinin “müzik değerini” ölçüyor.
Sürat, radyo ve televizyon programcısı, yazar.
.İngilizce, Arapça ve İbanıceyi iyi biliyor..
Sürat’a “İsrail’e siyasileri götürüşünü, Hem Vakit hem de Şalom’da nasıl
yazabildiğini, 28 Şubatta neden, nasıl korunduğunu, Ermeni meselesi konusundaki
görüşlerini, Türkiye’deki Yahudi sermayesine bakışını, sorduk.. Yaptığımız
söyleşide anlattıklarını yorumsuz olarak sunuyoruz..
.....
- AKP
ÇÖKMÜŞTÜR. İŞİ BİTMİŞTİR. AKP, ARTIK GÖMÜLMEYİ BEKLEMEKTEDİR
Şalom gazetesinde ve de Vakit gazetesinde “semavi dinler şeriatını” yazan belki
de tek insansınız.
Nasıl oluyor?
İnternette yayınlanan bir yazınızda Musevi cemaatlerinde “Mustafa Erdoğan
dokunmaz- dokunmaz vurdu mu da Yahudi’nin belini kırar” şeklinde söylendiğini yazıyorsunuz..
Niye bellerini kırıyorsunuz?..
- -Ben size dünyadan haber veriyorum..
Belinizi kıran adam değil. Kıranla ilgili size bir haber veriyorum..
- -Halbuki siz benim bildiğim kadarı ile Türkiye’deki siyasileri Yahudilerle
buluşturan insansınız..
- -Yani şu manada buluşturdum.
İbrahim Özdoğan’la sınırlı kalan bir konu değildi.
Katiyen değil.İbrahim Özdoğan çok önemli bir APK milletvekili idi. AKP’yi
kuran zihniyetin baş eri olan insandır. Onun gidişiyle bence AKP çökmüştür. İşi
bitmiştir. AKP, artık gömülmeyi beklemektedir bundan sonra....
- -Neden hocam?
- -Çünkü öyle bir fikir abidesini kaybetti mi? .. Partiler fikir üzerine
kurulur.. Her şey çöker.. - İster Milletvekili ister Bakan , ister Başbakan ,
ister Cumhurbaşkanı, isterse büyük Bürokrat düzeyinde olsun ABD’nin anahtarını
İsrail’de arıyorlar. Ben de onlara şunu öğretmeye çalışıyorum: İsrail’in
ayağına gidip küçülmeyin.İstanbul’daki Musevi cemaatine talimat verin
işleri oradan çözün..
-
İNETENYAHU, DARBECİLERE SAĞLAM DURDU ERBAKAN DURAMADI. -
-Siz daha önce REFAH -YOL hükümeti düştüğü zamanda diyordunuz ki Erbakan
hoca Netenyahau’ya yardım etmediği için düştü, düşürüldü dediniz?
- Öyle demedim. O yanlış anlaşıldı.Netenyahu ile işbirliğine girmedi..
- -Evet.. Öyle dediniz.
- Çünkü Netenyahu o dönemde darbeci generallere karşı bir çıkış yapmıştı.Dedi
ki darbeci generaller İsrail de Netenya’uya “ Bak” dediler.. “Senin çoluk
çocuğun var.Bunların hangi saatte nereye gittiğini biliyoruz.” Yani, çoluk
çocuğunu temizleriz manasında..Netenyahu onlara şu cevabı verdi. Benim yüce
Rapbim de sizin çoluk çocuğunuzun nereye gittiğini biliyor dedi. Darbeci
generallerin birinin kızı, Netenyahu o demeci verirken Paris’te metroda kazada
öldü.
- -Türkiye’ye iz düşümü nedir?
- Şudur: Erbakan bunu söyleyebilirdi. Yani “Siz 28 Şubat yapıyorsunuz ama.
Rabbimin 28 çeken, 28’ide içine alan çok ayı vardır. 28 Mart vardır... 28 Nisan
vardır.. Mayıs, Haziran vardır. Siz beni bir tek 28 Şubat’la tehdit ediyorsunuz
bende size hatırlatıyorum Rabbimin bir çok aylarının daha 28’leri vardır”
diyebilirdi.Ve karşısında hiç kimsenin dikiş tutturacağından da hiç kimse emin
olamazdı. Hatta ben şundan emin olabilirim. Asker yüz geri ederdi. ... Bunu
yapamadı.. Bunu yapması içinde Netenyahu ile bir telefon görüşmesi de yeterdi.
Kardeşim sen darbeci generallere çıkıştığın zaman ne oldu? Kovdular
mı...Korktular mı?..
- Netenyahu’da gitti?
- -Netenyahu seçimle gitti. Netenyahu’nun ayrıca gidişi şöyle de iyi
olmuştu. Netenyahu Türkiye ile, ABD ile ilişkiler kurabilen bir adamda değildi.
Sırf Erbakan’ın değildir günah . Oda suçludur.Oda Erbakan’a elini uzatabilirdi.
İkimizde darbe tehdidi altındayız gel seninle fikir birliği ortaklığı
yapalım.Gerçi Erbakan buna yanaşmazdı. Yani. Onunla konuşmaktan kaçındı
ama.Vebal altında kalmazdı Netenyahu da en azından.... Ben o dönemde ..O
dönemden önce...
- ASLINDA
ERBAKAN HOCANIN YANINDAKİLER DE HİÇBİR RİSKİ GÖZE ALMADILAR.
- -Siz Erbakan’a gittiniz mi?
- Erbakan’nın... o günlerde yemekte yanında ben oturdum.
- -Hangi yemekte?
- -Meşhur bir yemeği vardır.Belediye başkanlarına verdiği.
- -Yoksa şu Konuttaki yemeğe mi gittiniz?
- Ha.O.. Din önderlerine verilen.. Ondan daha önemli. Bu benim
söylediğim.Aslında 28 Şubat’a sebep olan yemektir.
- -O nedir hocam?
- O belediye başkanlarının önemli olanlarını, milletvekillerini ve bazı
basın mensuplarını çağırdığı .. Kösede orda i di -İlnur Çevik- Ve onlara şunu
söyledi. “Biz bir dönemeç noktasındayız.. Hepinizin tek tek fikrini almak
istiyorum.Böyle bir dönemeçte ne olur?” Yani genel kanaat yani “Efendim, siz
direnin askere posta koyun . Gerekirse onarı kovun, emekli edin denseydi. Belki
bu yönü de seçecekti. Aslında Erbakan hocanın yanındakiler de bu konuda hiçbir
riski göze almadılar. Mesela Abdullah Gül o zaman ben Erbakan hocanın solundaydı.sağ
tarafımda Şevket Kazan vardı.Abdullah Gül benim belki üç dört sıra ötemde
oturuyordu.
- - Demek ki kıdem olarak üç dört sıra ötede imiş, böyle olunca siz ne dediniz?
- -Ben şimdi. Bu yönde konuştum, yani “siz “dedim. “Beyaz saray Sözcüsü N.B.
ile - o zaman bizim Arifan radyonun yayınlarını takip ederdi telefonla tercüme
ettirirdi.- konuşun.” Ve sözcü, şeyi korumak itiyordu. - Arifan radyoda gümbür
gümbür konuşuyordum.. “Ey ibişler.. Ey ... ibişler.. Sizin aslında bir gücünüz
yok da karşınızdakiler ödlek.” Bunu her cumartesi söylerdim. Ama her Cumartesi.
Diyorlardı ki asker gelir orayı basar.
JEEP’İN
SIRRI VE BEYAZ SARAY SÖZCÜSÜ
-Peki herkese bir şeyler oldu.Ama buna rağmen size dokunmamalarının sebebine?
- O zaman açıkça söylüyorum: ABD’den mi geliyordu araba.yoksa Avrupa
Birliğinden mi geliyordu.Bilmiyorum. Ben programdan çıktığım zaman siyah büyük
bir Mercedes cip, pencereleri kapalı. Perdeli. Yani koyu renk cam
değil.Perdeli... Farlar dibine kadar açık. Arifan radyonun girişinde bekliyor.
Askeri bir araba olduğu belli... Beni o araba getiriyor. Bineceğim taşıta kadar
takip ediyor.Bindiğim taşıt evimin önüne geldiğim dede evimin önünden
ayrılıyor. - Sizin güvenliğinizi sağlamışlardır? - Benim güvenliğim ve korumam
sağlandı.
- Çok enteresan.
- Ama ABD’mi yaptı Avrupa Birliği’mi bilmiyorum.Bu konuda benim hiçbir
fikrim yok.Yalnız. N. B. Beyaz Saray sözcüsü idi. - Bizim Arifan Radyoyu
aradılar. Dediler ki “Şu numaraya dönün..Bize verilmiş numarada şimdilerde 455
li numaralar var.Onlardan biri değildi. 468’li bir numara idi.Şu numaraya dönün
bir tercüman sizinle görüşecek çünkü sizin programınız Beyaz Saray sözcüsünü
N.B’ye dinletiliyor “ deniyor. Peki.. Döndük biz. “Benim İngilizce’m var”
dedim.Ben pratik bir mesaj vereyim.İngilizce olarak şunu söyledim. “Programda
-asaletmaapları- ekselansları neyi beğeniyor? “ Dönüş: “Darbecilere kafa
tutuşunuz beğeniliyor.” Neden bu iktidar tarafından paylaşılmıyor.Siz dinci bir
radyosunuz.İktidar neden bunu sizinle paylaşamıyor? Benim cevabımda “Bunlar
ödlektir” oldu. Ben bu şekilde...
- Aslında Amerika 28 Şubatta sürecinde Hükümeti cesaretlendirdi mi demek
istiyorsunuz?
- Yani aslında.Tabii. Askerin burnunun sürtülmesini istiyordu 28 Şubatta ABD..
- Bir daha darbe yapamasınlar istiyordu.
. - Bunu daha sonra yaptılar mı diyorsunuz. Bu hortumlar filan, kimi askerlerin
pisliğe bulaşması şeklinde?
- Kesinlikle .. O çuval... hepsi onun devamıdır. - Yani burunu sürtme
işi?
- Hepsi onun devamıdır.O dönemde kafaya koymuşlardı, burun sürtmeyi..
- Yani ABD istiyor ki bu bölgede ticaret serbest olsun .Güvenlik sağlansın. -
-Allah senden razı olsun. Tamamen söylediğiniz gibi - Ticari yollar güvenli
olsun
- Evet..
- Ama sınırlar içerisinde de herkes kendi işine baksın. - Herkes kendi işine
baksın..Sivil idarelerde, sivil otoritelerde bayağı kuvvetlensin. .. Ben burada
bu devrimi yapıyorum. Siz hepiniz biliyorsunuz Ankara’da benim yaptığım
devrimi. Yani ..... ağız dolusu küfreder hakkında hiçbir şey .. - Tamam...
İşlem yapılmadı. - İşlem yapılmadı. Nasıl bu adam? ... Yani merhaba diyeni
içeri atıyorlar.Adam küfrediyor. Tabi .... darbeci kesimi. Hepsi
değil.Darbeciye ana avrat dümdüz gidiyorum.. Bir şey olmuyor. Ne oluyor? O
zaman adamı kim koruyor? Adam da kimin koruduğunu tam olarak bilmiyor ama diyor
ki ben çıkıyorum radyodan böyle bir araba geliyor.Bu araba bana eskort
ediyor.Bu arabayı gönderen başka yerde eskort etmez mi?
- Eder..
- Mesela telefon edipte Türkiye’nin eğer – o günlerde- her şeye rağmen dışarı
ile irtibat kuran bir içişleri bakanı varsa, bir emniyet genel müdürlüğü varsa,
bir genelkurmayı varsa telefon edipte bu arkadaşımıza dokunmamanızı tavsiye
ederiz demez mi?
28
ŞUBAT DÖNEMİ ASLINDA BİTMEDİ. DİĞER RAUNTLAR NE OLACAK BELLİ DEĞİL
- Diyebilir. Yalnız propaganda usullerini siz iyi çözer iyi bilirsiniz. Sinir
uçlarının ne düşündüğünü ölçmek için de konuşturmazlar mı? .. Nasıl olsa..
“Arifan radyonun çapı nedir?.. Hükümet de zaten bu tarafa bakmıyor.
Korkuyorlar, dolayısıyla en azından burası ne diyor” diye açık bırakmış
olamazlar mı?
- -Şimdi bunu şeye yapmaları lazımdı.Ama ona zulmettiler.Dilipak’a yapmaları
lazımdı.sinir uçları ne diyor testini – eğer bunlar senin söylediğin kadar
akıllı kişilerse ve eğer sinir uçları testi diye bir kavramdan da haberleri
varsa onu Dilipak’a yaptırmalıydılar. 28 Şubat dönemi bir uzun süreç.Aslında
bitmedi. - Bin yıl sürecek dendi zaten. - Onu Demirel çok da işkembeden atmadı.
Bin yıl sürecek dediği şuydu: Adamı anlamıyoruz biz. O diyor ki: 28 Şubat tek
devre bir maç değil. Belki boks maçları gibi bunun bir çok raundu var.Rauntlardan
birinde görünüşte dindar bir parti yok edildi. Ama rauntların öbüründe ne
olacağı bilinmedi. Diğer rauntlarda ne olacağı bilinmedi. Diğer rauntlarda ne
oldu? Nasıl bir şey oldu?..Diğer rauntlarda mesela MHP yıpratıldı. MHP geldi
Ecevit’in emrine girdi.
- Ecevit de yıpratıldı.
- Ecevit zaten tarihten silindi. Bu arada ANAP gibi bir parti yok edildi. Ondan
sonra 28 Şubat Döneminde benim Arifan Radyo’dan anlattıklarım- çünkü ben Arifan
Radyo’da bazen gelen talimatları okudum. Mesela o zaman bir müsteşar hanım
vardı. Avrupa Birliğinden mi ABD’den mi kim olduğunu söylemeyelim.İsminden
arayıp bulunsun. Margıret Şhimit diye bir hanımefendi vardı. Margırt Şhimit
hanımefendi benim radyoculuk karayerimin daha güçlenmesi, benim basında daha
iyi tanınmam için her tarafa emirler verdi. Bana destek oldu, yanımda
bulundu.Böyle bir hanımefendi.
TOPLUMUN
ÖNÜNE ÇEKİLDİM
- Yani Vakit gazetesinde yazmanızla, Şalom gazetesinde yazmanız da bu desteğin
bir etkisi var mı?
- Öyle değil.Çünkü Yahudiler zavallı adamlardır.Beyinsizdir de çoğu. Onlar
Tevrat şeriatını da bilmiyorlar.Tevrat şeriatında bazen büyük yanlışlara
düşüyorlar. Ben İbranice bildiğim için... Mesela Tevrat şeriatında abdestin ne
olduğunu onlara anlatıyorum.Gazetelerinde yazıyorum.Bu gün bizim Vakit işledi
bu konuyu.. Şalom’da. onlara demişimdir ki aslında Hz.Tevrat’ın emrettiği
abdest şeyden, İslamiyet’in istediğinden fazla. Yani orada (Yahudilere ait
Şalom gazetesinde -yazmam tamamen dini sebeple oldu. Zaten biliyorsunuz.
Diyanetin uluslar arası ikinci din şurasında da hem Müslümanların şeriatı ile
ilgili bilgi verdim.Hem de İbrani şeriatı, yani Hz. Musa -Tevrat - şeriatı ile
ilgili bilgiler, ben verdim. İzhak Helva vardır. Şu anda Haham başı olan , o
adam bu işi fazla bilemedi. Bu bir anlamda da Yahudilerin dini zafiyetini,
zayıflığını gösterir... Yalnız Vakit’te yazışımda müstakil bir yazış oldu.Yani
Margırt Şihimit hanımın oraya tesiri olmadı. Bir şeye Margırt Şhimit hanımın
çok büyük tesiri oldu. Birden bire etrafımda ben o dönemde bir “D” gurubunu
görmeye başladım.Ne söylesem manşet oluyor.Hürrüyet’te üç defa üst üste manşet
oldu.Kanal D’de üç dört defa ana haber bültenleri benimle başladı.
- Yani sizi toplumun önüne çektiler.
- Cevizoğlu _(Hulki Cevizoğlu) beni bir defa değil iki defa şeye çağırdı.
Evet toplumun iki de bir önüne çekildiğimi hissettim.
- Peki o süreç bitince de geriye çekildiğinizi hissettiniz mi?
- Şöyle çekilmedim. O süreç bitince mesela bana Vakit sahip çıktı. Yav bu
adam kanal D’ye çıkıyor . İslam Şeriatı diyor. Cevizoğlu’na gidiyor İslam
şeriatı diyor. Yani dönmüyor bir türlü yolundan.Dönmediğine göre tam bize uygun
bir adamdır.Önce Cuma’da sonra Vakit’te yazmaya başladım. - Sizi Vakit’e mi
monte ettiler? - Beni Vakit’e monte eden, onlar olmadı. Benim Türkiye’de
basının ön planına çekilişim oldu. Birden bire ön plana ..
- Şimdi aynı ilgi diğer basında devam ediyor mu?
- Ha.. Şöyle devam ediyor, diğer basında ilgi..Onlarla görüşmeyi ret ediyorum.
Mesela Bu gün Vatan’da sizin gibi benimle görüşmek istedi. Ben dedim ki internet
üzerinden görüşelim.. Çünkü sizi tanıyorum. Yani siz beni burada zor duruma
düşürecek bir şey yapmazsınız.. Öyle bir niyetinizde olmaz.
- Hayır. Ben sorarım. Cevaplarsınız ya da cevaplamazsınız..
- ..... ona ne kadar güvenebilirim, ne diyeceğini ne bilirim? ..
- Siz Tevrat’ı iyi bildiğiniz için şunu soracağım.. Dicle ve Fırat’ın
Tevrat’ta bir açıklaması, anlamı var mıdır?
- Kesinlikle var.
- Nedir Hocam?
- Yani bu Arz-ı Mevuut dediğimiz kavramı bizim Tansu’da ( Eski başbakan Tansu
Çiller) bilmediği için pot kırdı.Hatırlarsınız. Gitti dedi ki “Bir gün Arz-ı
Mevuut inşallah sizin elinizde olacak!” Yani şunu bilmiyor ki Arz-ı Mevuut’un
içine Diçle ve Fırat’ın Türkiye’deki alanı da giriyor. Bu var. Hz. Tevrat’ta bu
var. Yalnız Hz. Tevrat’ta bu var ama bizde de bunun karşılığı var.
- Bizde diyoruz ki Müslümanlar olarak ..Eğer Mehdi Hz’leri gelirse diyoruz..
- ORTADOĞU
ŞEKİLLENİYOR, TÜRKİYEDEN İSRAİLE YÜKSEK DÜZEYDE ZİYARET TEHLİKELİ
- Sorduğunuz şey, bir konuyu açtı. İzin verirseniz ona değineyim.Bir
çağrıda bulunalım.Türk diplomatlarının olsun, Türk devlet adamlarından olsun
bileninden Tevrat – bileninden ve o dilden Hz Tevrat’ı İbrani’ceden
okuyanlardan derhal bilgi almaları lazım. Derhal.. Yani Cumhurbaşkanı, bu
işlerde gözü yoksa, bu taraklarda bezi yoksa , o yoksa Başbakan. Onun bu
taraklarda bezi yoksa, ben biliyorum havasındaysa bakanlar “ diyecekler ki gel
bakalım bize şunu anlat.Çünkü bu günlerde bunlar Ortadoğu’daki hayatı
değiştiriyor. Mesela adam bekliyor ki Mescid_i Aksaya yürüyeyim. Ne olacak? ..
Mescidi Aksa’ya yürüyüşün sonunda üçüncü infidada da çıkarsa Türkiye’den de
otuz bin genç oraya savaşmaya giderse .. Size soruyorum.Otuz bin kişi oraya
sızdı ve gitti.Tam silahlandı ve gitti.Çeçenistan’a gitmedi mi Müslüman
kardeşlerimiz.Hala orda değiller mi? Ne olacak?.. Türkiye bu savaşın parçası
haline gelecek mi gelmeyecek mi? -Unsuru olur.. Otuz bin aile canım.Unsuru
olacaksınız yani.
-Devlet olarak değilse de halk olarak
-Evet.. Soracaksınız.. Yani..Çağıracaksınız.. Benden daha iyi bilen varsa ona
sorsunlar. Sen görüyorsun.Banim zamanım yok.senin gibi kıymetli insana
ayırabiliyor muyum.Aslında kimseye ayırabilecek... Bir bakana ayırabilecek
zamanım yok. Buna inat... -Ama İsrail’e milletvekili götürebiliyorsunuz.
Dolmuşa bindirip götürüyorsunuz.
-Hayır. Hayır.O İsrail’e gidenler şimdi. Tayyip Erdoğan’da gidiyor.. Bana
göre yanlış zamanda gidiyorlar.
-Niye?
- Tayyip Erdoğan şu anda hayatının hatasını işlemek üzere, bu hareketle. Derhal
iptal etmelidir bu geziyi.
- Neden?
- Çünkü Mescid-Aksa ili ilgili en büyük problemin çıkmak üzere olduğu bir
zamanda giderse tahrike sebep vermiş, cesaret vermiş olabilir. - Tahrik mi olur
diyorsunuz?
- Yok, cesaret verme olabilir. Yani derler ki ... Mesela Mescid-i Aksa’da
Yahudi bir militan gurup saldırdı. Tam bunun seyahat ettiği zamana rastlarsa...
Siz felaketi düşünebiliyor musunuz? Bunu İslam Alemine nasıl anlatırsınız..Apar
topar uçağa binip geri dönse olmaz..
- Yani birinci dünya harbine neden olan o prensin öldürülmesi gibi bir
şey ..
- Bakın tamamen aynı. Bunu söylüyorum. Mesela bizleri çağırıp da hocam bir gel.
Hakikaten Tevratta ne bölüm var, ne anlatıyor...
- Ama İsrail’de bu geziyi çok arzu ediyor, gelsin diyor.
- Yani onların arzu etmesi acaba bırakın Tayyp’i halkımız için hayırlı mı?... Siz
ne düşünüyorsunuz? Halka şimdi sorsak.. “”Gitsin mi, gitmesin mi” diye .Şu
dönemde..
- Sormamız lazım.
- Yani ne olur bir anket yapın.
- Sormamız lazım. Ama bizim ülkede de böyle bir sorma işi olmuyor, sorsanız da
iktidarlar ilgilenmiyor.
- - Eee bi.. Anayurt olarak yapın bunu Hayır görürüm. Ben.. Ortadoğu bu kadar
karışık. Celal Talabanı amca geldi oturdu makama..
- Peki .. Celal Talabani’ye aşiret lideri diyorduk.. - Hafife
alıyorduk.Cumhurbaşkanı oldu. - Pasaportu da bizim amca diye biz veriyorduk.
- -.......
- Talabani Irak devletinin Cumhurbaşkanı. Bizim Cumhurbaşkanımıza denk. Ziyaret
etse altına halılar sereceğimiz adam. Ne yapacağız bu durumda? - Lütfen şunu
görmeye çalışalım ve artık görelim lütfen .Rahmetli Özal., iyi adam kötü adam
lafını bırakalım bir tarafa..Ama o zatın söyledikleri vakti zamanında
yapılsaydı.Mesela bir koyup üç alacağız dediğinde Türk ordusu Kerkük’e girmiş
olsaydı..Her şeyden önce ihracat-ithalat arasındaki makas böyle açılmazdı.Bu
bir. - İkincisi de Türkiye bir ekonomik krize şimdi olduğu gibi gebe kalmazdı.
Şu anda kriz yok.Ama ne kadar benzeşiyor.Ekonomik krizin patladığı günlere
şartlara ne kadar benziyor.Makas açılmış.Türk parası aşırı değer kazanmış. Ve
daha tehlikelisi refah var.Halk istifade etmiyor..
ERMENİ
BENLİ LİDERLER VAR
- Bizde iki buçuk yıl önce Ermeni konusunda genel görüşme açılsın diye TBMM’ye
önerge verildi. Hükümet hiç üzerinde durmadı. Şimdilik böyle bir konuya ihtiyaç
yok, böyle bir şey yok dendi. Ama bu gün Çarşamba günü her ne hikmet ve nasılsa
TBMM gündemine geldi ve genel görüşme açılıyor.. Nedir bu Ermeni meselesi?
- Ne kadar hazin, ne kadar acı, ne kadar korkunç bir şey anlatıyorsunuz....
Şimdi Ermenilerle ilgili iki tane iddia var.Birisi tehcir, göçe zorlamak.Birisi
bu..İkincisi de soykırım.İddialar bunlar. Eğer biz insansak ve bizim bir
hafızamız varsa ben şimdi size Erzurum’da aile büyüklerimden dinlediğim bir
şeyi anlatayım. Babamın babası Molla Mustafa rahmetli Yemen’de şehit oluyor.
Babamın annesi de köyünden dışarı çıkmıyor. Arif Sağ’ın köyüne yakın bir Sünni
köy .Onlarınki Alevi kültürüne mensup bir köy. Annemin anne tarafı
Arabistan’dan göçüyor Medine’den Aradel Arabi’nin çocukları Aver köyüne iskan
ediyor bunarı Osmanlı, Aver köyüne.Erzurum’un şehir merkezine otuz kilometre
mesafede bir köy. Bu insanlar Erzurum’da anlatılanlardan habersizler. Çünkü
uzun yol. Her an gidip geleceğiniz yol değildir. Diyorlar ki orada.. Genç
erkekleri büyük camiye doldurup Ermeni yaktığında .. Oğlunu yakıyorlar yaşlı
bir anne kalıyor.Bunlar sokaklarda donmamak, açlıktan ölmemek için köylere
kaçtılar. Bizde sorduk.Siz hanımefendi bir kadınsınız.Veya yaşlı bir
erkeksiniz. Siz bey efendi bir dedesiniz. Neye köye kaçtınız? Biricik oğlumu
Ulu Camide yakınca Ermeni, ben köye kaçmak zorunda kaldım. Çünkü şehirde kim
kime dumduma. Kimse bana bir lokma ekmek vermez. Ama köyde misafir odası
vardır, oraya koyarlar. Donmam. Bir bardak su olsun içerim. Bir kuru ekmek..
Şimdi ben size soruyorum.Bu konuları işleyen kaç kitap okuduğuz..Yani Türklerin
bu konuda gördüğü zulmü
- Pek az
. - E ne hakkımız var anlatmamaya .Bizim böyle bir şeyi anlatmama hakkımız var
mı? - Eğer anlatırsak ırkçılık damarımız kabarır!
- Üstadım böyle bir şey .. Böyle bir zihniyetin Allah iki dünyada da cezasını
verir.çünkü - Demişiz ki Yurtta sulh cihanda sulh bize yapılanları unutalım,
yabancının..
- Bir defa sizin söylediğiniz şekilde yaklaşırsak Allah’tan korkalım.Gerçeğin
üzerini kapatıyorsunuz. ..Bir millet nasıl “yurta sulh cihanda sulh” diyerek
yaralarını uyduruk pansumanlarla kapatabilir.Böyle bir şey olur mu? İntikam
almak yalnızca gidip adamı camiye doldurup yakmak değil.Ama.yayınla intikam
alabilirsin. İslam’da kaç tane mücadele yolu var: Eliyle . yapamıyorsan
diliyle, yapamıyorsan gönlünle.. Kardeşim elin çolak mı yav...İki tane kitap yazsana.
Kimdir bu Ulu Camiye doldurulup yakılanlar? Buna bunu neden Arap göçmeni olan
anneannem uydursun da anlatsın? Derdi ne? Zaten Erzurum’un içini hayatında iki
kere görmüş. Görmediği bir yerle ilgili size uydurma bir şey anlatsın. Arif
Sağ’ın köyü Aşkale’de bu gün bile zor gidilen bir köy.. Onun yakınında Çırnıt,
Topal Çavuş benim babaannemin kocası Molla Mustafa Şehit olunca zaten o köyden
çıkma cesareti bile kalmamıştır.Araba yok zaten..Nerden bilecek de anlatacak?
Böyle bir şeye ihtiyaç bile yok. Erzurum’un içindeki anlatsa. Denebilir ki bu
şehir işgal gördü. İşgalde Psikolojik harp numarası çektiler.Ermenileri de
kestiler. Kendileri de bunu böyle anlatıyor.Ama bunu( İşgale uğramamış) köylü
anlatıyor.. Benim Ermeni benli general diye bir şiirimde ‘’Karakutu”da
çıktı.Ermeni benli lider. Türkiye’de Ermeni benli liderler var.Hala
“karakutu”da duruyor.. O şiirim duruyor.Ermeni benli liderler Türkiye’de var.
Başımızda bu insanlar..İsim ver..İsim vermem.Niye vermem? .. adam yerine
koymamda ondan, korktuğumdan değil.. Ermeni benli lider var Türkiye’de..
MAĞDUR
YAKINLARI DÜNYA İNSANLRININ VİCANINA HİTAP ETSİN
- Siz Ermeni yok diyorsunuz?
- Yav.şimdi..Bu Ermeni benli lafı zaten çok enteresan.. Namussuzun anası babası
belki Türk de ..İşte o Ermeni beni ile doğmuş..O cibilliyetsiz.O Ermeni beni
ile Ermeni gibi davranıyor.. O aslında onun yüzünün kiri. Onun yüzündeki leke
.. Belki para alıyor.Belki ülkeyi satıyor.Lider pozisyonuna gelmiş insanların
gücümü yok Allah’ını seversen.Yani Van’a Erzurum’a ne zulüm gördünüz diye
halkla konuşacak gücümü yok bu liderlerin.O zaman yapacakları tek bir şey var.
Diyecek ki vatandaşlar. Biz hep müsteşarları yurt dışına çıkarmayalım.şurada
şöyle Ermenilerin yaktığı alilerden orta yaşlı kendini bilir adam
götürelim.Amerika’da Avurupa’da konuşsunlar, konferans versinler.Nasıl yakılmış
babaları dedeleri. Tarih tekerrür eder. Dün bizleri camiye doldurup Ermeni
yakmıştır. Yarın başkası yakar.Yarın başkaları yakar. Bunun sınırı yok.Buna
nasıl sınır koyacaksınız.Soruyorum..Yani.. APO ister Ermeni olsun, ister
olmasın yaptığı iş neydi? Canilikti..Cinayet işledi. Şimdi Apo çok saygı değer
insan(!) oldu. ...... Ermenin yakamadığını da çıkar Apo yakar..Eğer susarsanız
sonucu o olur. Bu adamlar yanmış.. Bu adamları bulmak kolay. Bende gidip bulabilirim..Devlet
benden de isterse ailesini körpecik fidanlarını camide yanmış olanların
cesetlerini.. Gider buluruz. Erzurum yıkılmadı ya.Buhar olmadı ya..Ben hem de
yabancı gözlemcileri alarak gideyim.Bu insanları bulup konuşturayım..Bundan
korkacak ne var?...Eğer dünya bunu anlamazsa biz o zaman millet olarak teslim
bayrağını çekelim.Ama sizi temin ederim gidip bulurum. .Bu gün “Karakuta”da ki
yazımda belirtim.Fransa’daki adam.Korsikalı adam diyor ki; Türklerle Ermenileri
kışkırtıp bir birbirlerine düşüren Yahudi bu gün zengindir diyor. O doğrudur
yalandır.Oturmuş hakikatin hakemliğini yapıyor.”Ermeni soykırımı da yoktur”
diyor “Bunlar bir birlerini kesti” diyor.”O onu öldürdü, öbürsü onu şişledi,
aralarında böyle bir şey oldu . Kanlı bir hadise oldu. Burada soykırım filan
yoktur” diyor adam..
YAHUDİ,
TÜRKİYEYİ SEVİYORSA BU ARZ-I MEVUUT NE?
- Dünyanın her yerindeki Yahudi’yi İsrail devleti aylıyor vatandaş yapıyor,
Türkiye’deki Yahudi’yi neden almıyor?
-Yani onların şöyle bir özelliği var.Bir yazımda yazdım.Dikkat
ediyorsunuz Türkiye’yi Ermeni konusunda en çok destekleyenler ABD’deki
Yahudiler. Neden?.. “Bunlar bu kadar mı Türkiye’yi seviyor. Bunları ben
sormuyorum..Avrupa soruyor..Avrupa soruyor bunu.. Ne oluyor bu heriflere ?
Nerden birden bire bunlar Türk dostu oldular, Yahudiler dünyada en çok Türkleri
mi sever “ diyor? Buna niçin inanalım? Seviyorsa bu Arzu Mevuut ne? - Ülkenin
yarısını istiyor .Ama Ermeni konusunda Türkiye’yi destekliyor?
- Destekliyor..
- Yukarıyı, Ermeni’ye vermeyin ama aşağı benim olsun..
- Allah Allah ... Bunu nasıl izah edebiliriz biz..
- Nasıl izah ederiz?
- Bence şöyle izah ederiz biz.Avrupalıyı daha tanıyamadık.Gidip
Avrupalıya derdimizi anlatsak anlayacak.Kardeşim soykırım değildir.Kanlı bir
hadisedir..O da benim fidanlarımı yakmıştır der işi bitirirsiniz. ....Şimdi biz
tekrar. Amerika’da da Kanada‘da da bunu yapmak zorundayız.. Bunu biz Amerika’da
da yapabiliriz. Çünkü Amerika’da Yahudi aleyhtarı faaliyetlerde sivrilikler
gözüküyor. Yahidi ağır sanayiine giremez.Biliyor musunuz bunu?
- Hayır.
- Her şeye girer. İlaç yapar, basına girer.. Ağır sanayie giremez. Ağır sanayie
adımını atamaz Yahudi?
- Neden?
- Çünkü Amerika aynı zamanda bir Yahidi aleyhtarı devlettir.
- Ya derler ki Amerikanın kurucu babaları Yahudi taraftarıdır.
- O işin öyle gösterişidir. Hiç öyle bir şey yok. Hiç öyle bir şey yok.. En
basit yol. Amerikalı bir genç kız süt be süt bir Amerikalı yani Vasp, yani
Anglosakson Protestan genç kız gitti İsrail’e dedi ki burada Filistinlilerin
evini yıkan greyderin önüne kendimi atacağım.Attı ve parçaladı Gidip bu
insanları bulalım.Amerika’da bu şerefli insanları bulalım da derdimizi
anlatalım yav. - O zaman İsrail’in aleyhine de olur!.
- İster İsrail’in aleyhine ister, Ermenilerin aleyhine..Kimin aleyhine
olursa olsun anlatalım. - İsrail bizim stratejik müttefikimiz!
- O zaman yarın çıkar Apo..Ermenilerin bıraktıklarını o yakar.. İsrail
aleyhtarlığı, İsrail düşmanlığı yapalım demiyoruz arkadaş..Gidelim ermeni
davasını Amerika’da öyle anlatalım ki bana ne yapıldı, hepsini tek tek
anlatayım.Karşılığında beninde yaptıklarım varsa onu da anlatsın..Karşılıklı
yapılmış. Korkmağa lüzum yok..Gittim adamla kavga ettim. O gözünün üstüne bir
tane patlattı sende onun karnına tekme çattın bir seksen yere devirdin.İkinizin
de korkacak neyiniz var?
- İnşallah..Ben sizden şunu bekliyorum Anayurt olarak: iki tane meselemiz var.
Tayyip’in biraz Tevrat bilerek oraya gitmesi. En iyisi hiç gitmemesi.Ama
gitmeden önce bu işin uzmanından azcık ders alması
- İkincisi de Ermeni konusunda Avrupa ve ABD’ye hiçbir şey anlatamadık. Bütün
bu başımıza gelenler ondan. ....Oradaki namuslu insanları bularak, onlara
ulaşarak.Onlar çok..Amerika’da ve ABD’de. ulaşarak . Hiçbir şey anlatmıyorum
arkadaş. Bir hadise anlatıp gideceğim.Erzurum’daki Ulu Camiye doldurulup
yakılanlar..Anlatıp döneceğim..
- Yani insanların vicdanına diyorsunuz.
- Tabi tabii. Bu gazeteci olabilir,yazar olabilir.mimar, mühendis olabilir,
sivil toplum örgütü başkanı olabilir, sendikacı olabilir. Bu namuslu insanlar
kim olursa olsun. İşte Korsikalı. Ben yazımda yazıyorum.Lehte aleyhte bir şey
demiyorum.Bak Korsika’da bunu söylüyor adam. Onu gidip bulacaksın.Allah razı
olsun.Sen bir Fransızsın, Hrıstiyansın ama Allah dostusun.Benim hakkımı
savunuyorsun.Ben sana şu Ulu Cami işini bir anlatayım ağbi. Akşam uçağına da
binip gideyim.. Biti..
TÜRKİYEDEKİ
YAHUDİ SERMAYEDAR İSRAİL İÇİN ÖNEMLİ
- Türkiye’deki Yahudilerin İsrail için önemini soruştum.Cevabını alamadım.
- İsrail için önemi şu: Türk Yahudileri bayağı zenginler çıkardılar.Bu
gün... bir takım Yahudi zenginlerinin adı çıkmış. Bu ad önemli değil. .......
belki de dünyanın en zengin onuncu adamıdır. Çünkü Türk’e başörtüsünü satan
Yahudi’ dir bu adam.Türk’e başörtüsünü satmıştır .... Şimdi ..... gibi bir
dünya devi.Hem de gizli dev. Böyle birisini düşünün ben eminim dünyada o adam
ilk ona giriyor. Akide şekerinin tanesini on milyona satıyorsa K.. ne,
K..kim?..Git ...’dan akide şekeri al bakayım. Gömlek alıyorsun.Nedir o bez?
400-450-500 milyon. Peki ben sizden şunu öğrenmek istiyorum.Bu kadar Türkiye
ortamında palazlanıp semirebilen bir ... İsrail için çok değersiz olabilir mi,
orta değersiz az değersiz olur mu?
- Böyle bir sermayenin hükümetler üzerinde gücü olmaz mı?
- Hiç olmaz mı canım? Dünya da ilk ona giriyorsa. Hiç adı okunmuyor. Sessiz
sedasız ..Bir şeyde üretmiyorsunuz .Başörtüsü..Akide şekeri.. Gömlek..
- Başlamış 1940larda Türk’e başörtüsü satmış bu.. Her halde sorunu
cevaplandırdım.
- Ve cenaze bezi …Keh Keh…Keh..
Erdoğan SÜRAT 11 Nisan 2005 Ankara
...
...........0000000000......
Gönderen Necati Çavdar zaman: Salı, Ekim 25, 2005
Adsız dedi ki...
Bu vatandaşın hasta
olduğunu biliyorsunuz ve dalga geçiyorsunuz.
Ayıp olmuyor mu?
Bu garibanın akademik unvanlarının olması akli dengesinin yerinde olduğu
anlamına gelmiyor. Deli olduğunu anlamamız için "bokunu alıp üstüne
sürmesi" mi gerekiyor.
Ayıp ayıp çok ayıp "baba" ya bu muamele yapılmamalı.
//////////////////////////
https://necaticavdar.blogspot.com/2005/10/erdoan-surat_25.html?m=0
…………………..
NOT : 1- Röportaj için gittiğimde masasında ŞALOM gazetesi
var idi.
Gazete görünecek şekilde yaynlanmak üzere resmini çekmek
istedim, razı olmadı.
2 . Sorumuz “Şalom gazetesinde yazan....Vakit gazetesinde yazan belki de tek insansınız Nasıl oluyor? İnternette yayınlanan bir yazınızda Musevi cemaatlerinde “Mustafa Erdoğan dokunmaz- dokunmaz vurdu mu da Yahudi’nin belini kırar” şeklinde söylendiğini yazıyorsunuz.. Niye bellerini kırıyorsunuz?..” idi.
Teyp kaydının dökümünü yaptıktan sonra kontrol için kendisine gönderdim..Tamamına “evet” dedi ve ilk cümleye “semavi dinler şeriatını “ ilavesini rica ederek sorunun “Şalom gazetesinde ve de Vakit gazetesinde semavi dinler şeriatını yazan belki de tek insansınız.”diye başlamasına sebep oldu..
3- Erdoğan Sürat’ı ilk
defa Bülent Arınç gibi RP ileri
gelenlerin hazır bulunduğu ve SERVER VAKFI’ndaki bir sunumda gördüm.
Elindeki kanuna benzer bir aleti dıngırtarak güya muhatabının
sesini ölçüyor..
Ne ölçme var ne biçme.. Ne kayıt ne değrlendirme.
Telleri dıngırdadarak “sesini ölçtürtüğü (!) kişilerei kendince analizediyor.İster
falbakıyor isterseniz dıngırdatıyor deyin..
Sonrada AKİT ve ŞALOM da aynı anda YAZDIRILDIĞI için
dikkatimi çekerek ne ne için diye anlama gayretiyle bu KONUŞMA –KONUŞTURMAyı gerçekleştirip yayınladım..
4- Erdoğan Surat’in olayında konuyla alakalı iki alıntıyı da ekliyorum.Yorum sizin:
|
Hakan Yılmaz Çebi |
||
|
|
||
|
............
EGE’NİN İNCİSİ NAZİLLİ YAZARLARI
VE HABERCİLERİYLE HUZURUNUZDA
..........
GÖNÜL SOHBETLERİ
NAZMİYE ÖZENTÜRK
KUZEY IRAK VE İSRAİL
İsrail, 1952 yılında Kuzey Irak’a bir operasyon düzenledi. Ezra ve Nahemya operasyonları ile 100-150 kadar insanı İsrail’e götürdü. Bunlar Kürt Yahudileri’ydiler. Kuzey Iraktan giden bu insanların çoğu şimdi çok önemli ve çok etkili yerlerde....İsrail’in Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt Devletine sıcak bakması ve desteklemesi bunun için doğaldır.
Böyle bir devletin kurulması isteği İsrail’in hedeflerinden birisidir. Kuzey Irak’ta politik yönden Türkiye ve İsrail’in çıkarları elbetteki çatışıyor ve bu durum Türkiye’yi düşündürüyor....
İsrail’in önemli olan askeri kadrosunu tanıyalım. İsrail Genel Kurmay Başkanı Türkiye’den İsrail’e kaçan bir asker kaçağı...Türkiye’de yaşadığı yıllarda hangi adı kullanıyordu bilinmez... İsrail Genel Kurmay Başkanı adı’Moshe Yalon’ aslen bir Türk vatandaşıydı.Bulunamayınca vatandaşlıktan çıkarıldı. Daha sonra da karşımıza İsrail Kurmay Başkanı sıfatıyla çıktı. Mashe Yalon aslen kürt, bu iddiayı dile getiren ise 500. yıl Vakfının Başkanı Mustafa Erdoğan Sürat....
Sürat’ın başka bir iddiası da İsrail Ordusu’nun bel kemiği KÜRT ve TÜRK YAHUDİLERİ’nin oluşturulması... Bu KÜRT-TÜRK Yahudileri konuyu bilmeyenlerin kafasını karıştırıyor ve genel olarak şu sorularla geliyor.
Musevilik, İsrail oğullarına indirilmiş bir din...Musevilik ve Yahudilik IRKA dayanan bir din olduğuna göre, Türkler ve Kürtler nasıl Yahudi veya Musevi kabul ediliyorlar?
1) Hazreti Musa döneminde “Ben bu dini kabul ettim” diyenler MUSEVİ kabul ediliyorlar. HAZAR Türklerin bir kısmı bu şekilde YAHUDİ oldular.
2) Bizdekinin tersine, Musevilik babadan değil, anadan geçiyor. Annesi Yahudi olan kişi otomatik olarak Yahudi sayılıyor. 500. Yıl Vakfının Başkanı Mustafa Erdoğan Sürat’ın da annesi Arap, babası Yahudi...
Bu yüzden de kendisini Musevi olarak kabul ediyor. Moşe Yalon, Genel Kurmay Başkanlığı’na yükselirken İsrail’de geçerli olan Osmanlı sistemi örnek alınmış...Onlarda yani İsrail’de eğitimşart değil,...Orduya Er olarak giren Genel Kurmay Başkanlığı’na kadar yükselebiliyor. Bugün hala İsrail ordusunda MEKTEPLME subay sayısı yüzde 10’nun altında...
Ordunun büyük bölümünü ALAYLIYORLAR OLUŞTURUYOR. Hatta okuma yazmayı askerde öğrenip paşalığı kadar yükselenler de oluyor.
Sonuçta istihbaratı güçlü olan İSRAİL; YAHUDİ adı altında bir sızmayı önlemek için kendi içinde bir güçlü bir sistem kurmuş... Sisteme de YAHUDİ’leri kayıt eden sistem diyorlar.
Emin
PAZARCI, “Kuzey Irak ve İsrail” başlıklı yazısında, İsrail Genelkurmay
Başkanı’nın Türkiye’de asker kaçağı olarak yaşadığını, aslen Türk vatandaşı
olduğunu ardından karşımıza İsrail Genelkurmay Başkanı sıfatıyla çıktığını
belirtmekte, bu iddiaları 500. Yıl Vakfı’nın Sanat Jüri Başkanlığı’nı yapan
Mustafa Erdoğan Sürat olduğunu ifade etmektedir. Yazar, “İsrail 1952 yılında
Kuzey Irak’a bir operasyon düzenledi. Ezra ve Nehemya operasyonları ile 100 ile
150 bin arasındaki insanı İsrail’e götürdü. Bunlar, Kürt Yahudileriydiler. Çoğu
şimdi etkili yerlerde. Kuzey Irak’ta, halen çok sayıda Kürt Yahudisi olduğu da
iddialar arasında. İşte bu yüzden İsrail’in, Kuzey Irak’ta kurulacak bir kürt
Devleti’ne sıcak bakması ve O’nu desteklemesi çok doğal. Böyle bir devletin
içinde İsrail’in etkili olması kaçınılmaz. Kuzey Irak’ta Türkiye ile İsrail’in
çıkarları çatışıyor” şeklindeki görüşlerine yer vermektedir.
.................
Ses ve Karakter
Ferhat Barış, Zaman, 08.03.2000
Okurken güleceksiniz, bundan eminim. Ama inanın manzara acıtıcı, hatta korkutucu. Belki ilk bakışta basit gelebilir; ama ruh halinin ipuçlarını vermesi açısından ben çok önemsedim. İsterseniz anlatayım, kararı siz verin: Sabah gazetesi 4 Mart Cumartesi günü 1. sayfasından küçük bir haber anonsu yayınladı: 'Dikkat! Pazartesi kar geliyor...' Meteoroloji Genel Müdürlüğü kaynaklı rutin bir 'tahmin raporu'nun haber şekline dönüştürülmesinden başka bir şey değildi bu. Bu arada, Sabahçılar anlamaz; ama bir parantez açayım; 'Mugayyebat-ı hamse' konusunda çoklarıyla tartışmışımdır. Her işini nizamlı, disiplinli yapan bir Kudret, elbette ki yağışı da, belli bir nizam ve silsile ile gönderecektir. Bir dönem, bu konularda son derece tutucu olan bir amirim ile bayağı hararetli tartıştığımı hatırlarım. O, meteorolojinin yanılması için adeta dua ederdi. Oysa ben tersini düşünürdüm, meteoroloji tahminlerinin tutması, disiplini, kanunları, ahengiyle son derece düzenli bir 'kurgulayıcı'nın deliliydi.. Neyse mevzumuza dönelim. Sabah ceridesi bu haberi yaptıktan sonra, pazar günü sabahleyin günlük güneşlik olan İstanbul, akşam bir kar ve tipi fırtınasına teslim oldu. Pazartesi de, dondurucu soğuğa.
Salı günü bu gazetenin 28. sayfasını okurken gözlerime inanamadım. Sabah sanki karı ve yağışı kendisi sağlamış gibi inanılmaz bir ruh haliyle şu başlığı atmıştı: 'Sabah yazarsa işte böyle yazar! Sabah gazetesi cumartesi günü, 'Pazartesi kar geliyor' başlığıyla vatandaşı uyarmıştı. Kar yağdı, yollar kapandı...' Belki sıkılmasalar, 'Aslında karı biz yağdırdık' demekten haya etmeyeceklerdi. Halbuki, karı yağdıran Allah, tahmin eden meteoroloji ilminin kurumu, bize aktaran bir gazeteydi. Haberdar etmesi gerekenlerin, icra eder gibi gururla salınması, medyamızın kendini ululaştırma hastalığının nişanesinden başka ne olabilirdi ki bu?
Aynı mantığı biraz daha karikatürleştirerek çeşitleyeyim isterseniz:
Yarın sabah güneşin kaçta doğacağını biliyoruz. İsterseniz gazetemizin birinci sayfasına, 'İstanbul'da yarın sabah güneş saat 06.23'te doğacak' dedikten sonra, cuma günü de manşete, 'Sabah yazarsa böyle yazar. Dün güneşin saat 06.22'de doğacağını yazmıştık. Aynen öyle oldu' demek gibi bir şey bu. Haberi sahiplenip, haber verici olmak yerine, kurgulayıcı, fonksiyonel görev üstlenen bir mantık ile hareket eden nesne, bir süre sonra halkı yönetmeye, yönlendirmeye, emretmeye, istediği yöne çekmeye çabalayan bir 'erk' oluveriyor.
Bu mutasyon çok tehlikeli, aynı zamanda ahlaki bir felcin habercisi aslında. Bakın hemen başka bir örnek:
Bu gazetenin muhabirleri, bir haber için müzik profesörü M. Erdoğan Sürat'e gidip, 'ses analiziyle karakter tahlili' konusunda bir görüşme yapıyorlar. Prof. Sürat, bilimsel verilerle görüşlerini belirtiyor. Bu arada muhabirler Fethullah Gülen ve STKB'ciler ile ilgili de sorular soruyorlar. Sabah gazetesi 5 Mart Pazar günkü ilavelerinde haberi yayınlıyorlar. Ancak uzman profesörün açıklamalarının işlerine gelen bölümlerini yayınlarken, bir yıl önce kendilerinin tetikleyerek bir infaz furyasına dönüştürdüğü, yargılanmadan asmaya çabaladıkları kişi hakkındaki olumlu ve diğer tetikçilerin aleyhine olan sonuçları görmezden geliyorlar. Cımbızla çekilip atılıyor bu kısımlar haberden. Kırca Paşa'nın, kendisiyle ilgili kısımları resimli olarak yayınlatırken, F. Gülen ile ilgili kısımların yayınlanmamasına meslek ahlakı 'tık' demiyor. Ne de olsa, kendisi paşa olsa, 28 Şubat'a aynen imza atar!..
Peki Sabahçıların yayınlamadıkları kısımlarda neler var? Arkadaşımız Onur Kaya'nın haberine göre ilki Fethullah Gülen ile ilgili şeyler. Prof. Dr. Sürat'in Gülen'in sesiyle ilgili yaptığı analizin sonuçları özetle şöyle: 'Gülen'in istek ve tercihlerindeki samimiyet derecesini; istek, niyet ve tercihlerinin zaman içerisinde hangi değişikliklere uğradığını; hangi kurumları esas aldığını göstermek üzere hazırlanan çizgisel ilmi gösterimler grafiklerdeki düzgün yapıyla samimi bir ruhun tutarlılığını yansıtmaktadır.' Açıkçası bu bilimsel verinin Kırca Ali'nin ve avanesinin hoşuna gitmesini beklemek safdillik olur. Rapor bu kadarla kalmıyor, yine Fethullah Gülen ile ilgili bölüm: 'Gülen'in ulusal çıkarımız yönündeki istek ve tercihleri günlük politikalardan etkilenmemiştir...
Gülen cumhuriyetin kurumlarına sahiptir. Onları merkeze almıştır...
Gülen'in tercihlerinin kaynağı milli ihtiyaçlarımızdır.' Bunları söyleyen cami müezzini ya da Fethullah Gülen'i seven sıradan bir kişi değil, bilimin ta kendisi. Bakın Sürat Hoca bu konuda neler diyor: 'Bu kıratta, çapta kişilerden bize hoşgörü gelir, hayat gelir. Olumsuz bir şey olsa idi söylerdim. Samimi görmeseydim karşı çıkardım. Çünkü samimi olmayan yarın benim de yolumu tıkar.' Bir de madalyonun diğer yönüne, Düğme Cemaati'nin tetikçilerine bakalım. İşte size 5 kafadarın infaz gecesi ruh halleri: Yine söz raporun: 'Bu kişileri tek tek ses olarak ölçtük. Bayanı hariç tutarsak diğer dördü tüccar kişiler ve ticari amaçla bunu yapıyorlar.' Kullanılan kelimeye dikkat; 'Tüccar!' Neyin ticaretini yapıyorlardır sizce? Ağızlarına neyi sakız etttiklerine bakarsak anlarız:
Laiklik, Atatürkçülük, din... Varın son cümleyi de siz kurun! Rapor bu kadarla kalmıyor, alın size Kırca Ali ve hempalarının halet-i ruhiyelerine dair birkaç cümle: 'Ses analizlerinden elde ettiğimize göre bu çalışmayı maddi manevi kazanç sağlamak için yapmışlar. Söylediklerine inanmıyorlar, kendilerine özgüvenleri asla yok, bir hayal alemi uydurmuşlar, zaten söyledikleri birbirleriyle çelişkili. Yalnızca kadın kendi söylediğine inanıyor.
Fakat o da Türk insanını tanımıyor.' Profesör kesinlikle haklı. Yakında sizlere yazmayı düşündüğüm, bu beş kafadarın mahkeme macerasından, işin tüm sorumluluğunu 'kadın'a yüklemelerinden göreceksiniz bunu. Hukuk, ses bilimini destekleyecek anlayacağınız... Son sözümüz, kendilerini demokrat göstermeye çabalayan, cuntacı zihniyete. Kırca Ali, her fırsatta demokrasiden, söz hakkından, kıldan, tüyden, bilmem neden bahseder. Alın işte, ekranda söz hakkı vermediği, tersine kurgu oyunlarıyla yıpratmaya, kamuoyu önünde küçük düşürmeye çabaladığı kesim ile tarafını tutup, sırtını sıvazladığı kesimin iç yüzü. Peki bu kısımların yayınlanmasını kim engelledi?
Fethullah Gülen'e ekranda canlı infaz uygulamak isteyenler, sayfada onu haklı çıkaran haberi görmeye nasıl tahammül edebilirler ki? Karı, yağmuru, doluyu kendilerinin yağdırdıklarını zannedenlerin, ekranlarda 'adam asmaca' oynamalarına şaşıran bizler mi tuhafız yoksa?
Bir türkü dilime dolandı, günün anlam ve önemiyle teğet bile geçmiyor; içinde inekli, sinekli yoğurt ve tüfekli omuz geçiyor.
[318 kere görüntülendi
::::::::::::::::::::::::::::::
"Yahudiler insanlığın onurudur" diyen
Erzurum Milletvekili İbrahim Özdoğan
MÜSLÜMAN MAHALLESİNDE SALYONGOZ SATIYOR
Söylem gazetesi ..
kili İbrahim Özdoğan
MÜSLÜMAN MAHALLESİNDE SALYONGOZ SATIYOR
YAHUDİ CEMAATİNİN HAFTALIK
GAZETESİ ŞALOM GAZETESİNDE KONUYA İLİŞKİN ÇIKAN YAZI:
http://www.salom.com.tr/010904/dis003.htm
AK Parti Milletvekili İbrahim Özdoğan: “Museviler insanlığın onurudur”
Cemaat Başkanı Silvyo Ovadya'yı yeni görevi vesilesiyle ziyaret eden AKP Erzurum milletvekili İbrahim Özdoğan, Ovadya'ya görevinde başarılar dilerken Türk Yahudileri ile ilgili olarak ilginç sözler sarfetti.
Görüşmede gazetemiz konuk yazarı Prof. Dr. Erdoğan Sürat ve Cemaat Başkan vekili Lina Filiba da hazır bulundu.
Özdoğan görüşmede şöyle konuştu: “İnsanlık bugün ulaştığı baş döndürcü teknolojik ve bilimsel ilerlemelerde Yahudi ırkına çok şey borçludur. Museviler hak bir dinin mensubudurlar. Hak semavi dinlerin kitapları olan Tevrat ve Kur'an birçok hususiyetleriyle Museviler'i övmektedir. Gönderilen ayetlerde başka içbir kavme verilmeyen birçok nimetin Yahudilere verildiğinden bahsedilmektedir. Hz. Musa'nın kavmi ile birlikte yurtlarından sürgün edilişi ve firavunla olan mücadeleleri Tevrat'ta olduğu gibi Kur'an'da da zikredilmiş zalimler Allah tarafından lanetlenmiş ve Yahudiler'e Allah'ın yardım ve ikramlarından bahsedilmiştir.
Tarihin çok eski dönemlerinden beri toplumsal kıskançlık ve cinnet yüzünden Yahudilere yapılan zulüm ve soykırım insanlığın yüzkarasıdır. Yine insanlığın mayasında olan toplumsal vicdan bunu asla affetmeyecektir. Yirminci asrın zalim diktatörü Hitler'i affetmediği gibi.
Bir politikacı olarak günümüzde de, zaman zaman Museviler'e yapılan saldırılar beni fevkalâde üzmektedir. Geçtiğimiz Kasım ayında da ülkemiz Musevilerin kutsal günlerinde Sinagoglarda uğradıkları saldırıları şiddetle lanetliyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Musevi vatandaşlarımızın can ve mal emniyetini sağlamada daha dikkatli davranmak zorundadır. Yine Türkiye'de bir kısım yazar ve çizerlerin insafa sığmayan bir şekilde yazılarında Yahudilere saldırdıklarına şahit olmaktayız. Bu yazarları, gerginlik ortamı oluşturdukları için kınıyor ve kendilerini insaf ve vicdana davet ediyorum.”
Erzurum milletvekili Özdoğan, Türk musevilerinin bu ülkenin bir şansı olduğunu, sayısal olarak daha fazla olmalarını dilediğini söylerken terörizme karşı tüm dünyanın ortak mücadele vermesi gerektiğini ifade etti.
Ovadya ve Filiba da İbrahim Özdoğan ve Erdoğan Sürat'e ziyaretlerinden dolayı teşekkür ederek kendileriyle tanışmaktan son derece memnun olduklarını dile getirdiler.
From: lokman zor
<lokmanzor@yahoo.com>
Date: Mon Sep 6, 2004 7:47 pm
Subject: Fwd: [Erzurumlular] Fw:_Vakit_Gazetesi_/_AKP'li_Özdoğan'dan_Yahudilere_övgü
Sayın Özdoğan'ın mail gruplarımıza yönelik hassasiyetini gönderdikleri
mesajlarla görmüştük ama aynı hassasiyeti Yahudiler'e gösterip bu kadar
müspet düşüncelere ve böylesine muhabbete sahip olabileceğini düşünemezdim.
vakit gazetesi'nin aşağıdaki habere konu olan ziyareti, gazetenin kendine ait bakış açısıyla ele alarak abartmış olabileceğini, sayın vekilimizin Kur'an-ı Kerim'de lanetlenmiş kavim olarak örnek gösterilen yahudilerin övüldüğünü söyleme gafletini göstermeyeceğini düşünüyorum.
Muhakkak ki, Sayın vekil bu tür ziyaretlerin ne derece hassasiyet taşıdığını bizlerden çok daha iyi biliyordur. Bu yönüyle söz konusu görüşmenin amacını aşan bir ziyaret olduğunu düşünüyor değilim ancak bir tek yahudinin yaşamadığı bir şehrin vekili olarak Yahudilerin herkes tarafından bilinen belirli amaçlar doğrultusunda Fırat ve Dicle nehirleri civarındaki toprakları satın aldığı, 2000 den fazla Yahudi kadınının doğum yapmak üzere Urfa’yı tercih ettiği ve Yahudilerin vaat edilmiş topraklara yönelik çalışmalara hız verdikleri yönünde haber ve tartışmaların arttığı bir dönemde böyle bir ziyarette bulunması kişisel olarak çok büyük rahatsızlık duymama sebep oldu. Siyasetle ilgisi olmayanlar bile böyle bir ortamda bu tür bir ziyaretin destek ve davet niteliğine sahip olduğunu ve muhatapların iştahını kabartıp cesaretlendireceğini bilir. Sayın vekilin bu gerçeği herkesten çok daha iyi bilecek konum ve tecrübeye sahip olması beni daha fazla rahatsız etti. Bu ziyaretin, Yahudilerin gözünü erzurum’a çekme adına yapılmış olduğunu düşünmek istemiyorum. Zira bu kadarı, gafletten öteye, ihanete uzanır.
Sayın vekilimizin yahudilere yönelik ilgi ve muhabbetinin küçük bir kısmının erzuruma ve erzurumlulara yönelik olmasını arzu ederdim.
Umarım Sayın İbrahim Özdoğan, hala gruplarımıza yönelik ilgi ve alakasını devam ettiriyordur ve hakkında çıkan habere yönelik içimiz rahatlatacak bir açıklama yapıp, haber içeriğinde gerçeklerle çelişen herhangi bir yorum söz konusuysa hukuka başvurarak hem kendi adını, hem de kendisine oy veren Erzurumluların adını ve onurunu temize çıkarır. Aksi bir durum sadece kendisi için değil, hem şehrimiz hem de ülkemiz adına kara bir leke olarak tarihe geçecektir.
Sayın vekilimiz, size oy verenleri hala önemseyip dikkate alıyorsanız; söz konusu haberle ilgili bir açıklama yapmanızın kaçınılmaz olduğunu bilmenizi isterim.
Saygılarımla…
From: "metin hasirci"
<metinhasirci@hotmail.com>
Date: Mon Sep 6, 2004 11:26 pm
Subject: RE: [Erzurumluyum] Fwd: [Erzurumlular]
Fw:_Vakit_Gazetesi_/_AKP'li_Özdoğan'dan_Yahudilere_övgü
Lokman Beyefendi;Vakit gazetesi ve mensupları;yahudi meselesinde olması
gereken tutumu göster- mektedirler.Yahudilere yaptıkları kötülükleri en
fazla hatırlatan bir gazetedir.AKP'li milletvekilinin ifade- sindeki yahudi
sempatizanlığına bulaşmamak için abartı dediğiniz izahnameyi koymakla AKP'li
mebusunuz gibi düşünmediğini ortaya koymuş bulunmaktadır.Dikkat buyurursanız
mahalli seçimler öncesinde yahudi lobisi ile bazı AKP belediye başkan
adaylarının sıkı fıkılığınıda afişe etmek cesaretini göstermişti.Ne yapalım
ki ahalice bu mesele tavazzuh etmiş değil.mebusunuzu ikaz edin ve Vakit'e
teşekkür edin demekten kendimi alamıyorum.Bildiğiniz gibi Yalçın Küçük
meçhulünün bir nazariyesi de öz'lü soyadlar taşıyanlara dikkat ifadesi
vardır.Fiemanillah
From: Haber Müdürü <sinanozcaylak@dogutv.com>
Date: Tue Sep 7, 2004 10:16 am
Subject: "müseviler insanlığın onurudur"
Merak ediyorum, Özdoğan'a hangi güç bu cümleleri kurduruyor? Erzurum milletvekili
olan Özdoğan bu anlamda hemşerilerininde, kendisine oy verenlerinde aynı fikri
savunduğundan emin mi? Erzurumluların oylarıyla seçilen Özdoğan bu gibi hassas
konularda kendisine oy verenlerin düşüncesini yansıtmakla mükellef değil mi?
İnsanlığın onuru diye nitelendirdikleri İsrail'de her gün insanlık suçu
işlemiyor mu? Sayın Özdoğan bu anlamda taraf mı? Tarım Bakanının Yahudilere
karşı sempatik açıklamaları sonrası, Özdoğan'ın bu ifadeleri, Yahudi yayın
organlarına demeçler vermesini bir hükümet politikası olarak değerlendirmek mi
lazım?
Söylem Gazetesi
<soylem@soylemgazetesi.com>
Date: Tue Sep 7, 2004 9:50 pm
Subject: Re: vatanın seven gazeteci varmı?erzurumda
Aşağıdaki yazı Gaziantep'ten gelmiş. Grubun dikkatine sunuyorum.
----- Original Message -----
From: yunusca_sevgi
To: soylem@soylemgazetesi.com
Sent: Tuesday, September 07, 2004 1:37 PM
Subject: vatanın seven gazeteci varmı?erzurumda
ES SELAMÜNALEYKÜM
Sayın erzurum gazetesinin Degerli sahibi veya yetkilisi Milletvekiliniz sözde
özde ise yahudi cemaatinin yagcısı İBRAHİM özdoğan 06.09.2004 tarihli vakitte
yayınlanan yasin serhat haberini okumanızı ve NENEHATUN VE YİĞİT DADAŞLARA
duyurmanızı rica ediyorum ya ha oy ha namus benim aile terbiyem bunu gerektiyor
gardaşım emanet ederek meclise yolladıgınız zat yahudiler o kadar sevgi ve
sempati duydugunu bilin yahudi cemaatini ziyaret giden vekiliniz bu kadar İSLAM
ALİM 1400 yıldır bilemedigi ve kimsenin haberi olmadıgı bir şeyleri acıklamış
o.da hegerse bizler yanlış biliyormuşuk ALLAHU TEALA KURANI KERİMİNDE
yahudileri övüyormuş VALLAH vekiliniz söylüyor hemde silvyo ovadya bu zat yeni
yahudi cemaat lideri MAİDE SÜRESİNİN 51 AYETTİ BİLİP BİLMEDİGİ SORUN vekilinize
lanetlenmiş bir kavime inanacını imamnını inkar edercesinde övügüler söylüyor
araştırın ALLAH RIZASI İÇİN OLSUN KORKMADAN YILMADAN RABBİMİZ HAKSIZLIGA KARŞI
GELENLERE MUKLAKA MÜKAFATINI HEM BU DÜNYA,DA HEMDE AHİRETTE VERECEKTİR... HZ
HÜSEYİN (RAH) KERBALA,YA DOGRU YOLLA ÇIKTIGINDA ESHABI KİRAMIN ÖNDE GELENLERİ
RİCA ETMİŞLER GİTME DİYE MÜBAREK BEN BU GÜN HAKSIZLIGA KARŞI DURMASAM KIYAMETTE
KADAR KİMSE DURMAZ DEMİŞTİR bire hüseyin olmak için HAKKI rızası için gündeme
getirin bunları SELAM VE DUALAR Gaziantep,ten kardeşiniz mehmet
From: M. Çetin Baydar <cetinbaydar@yahoo.com>
Date: Tue Sep 7, 2004 11:29 pm
Subject: Re: [Erzurumluyum] Re: vatanın seven gazeteci varmı?erzurumda
ŞAHİNBEY YURDUNUN DİKKATLİ EVLADI
Milletin vekili olma şerefini kazanmış, ancak Erzurumlunun pek şeref
duymayacağı sözleri sarfedebilmiş Bay İbrahim Özdoğan için gereken tepkiler
birbirini izlemektedir.
Erzurum aydınları ve Erzurum halkının kahir ekseriyeti sizin de temas ettiğiniz
düşünce ve halet-i ruhiye içindedir. Ama bu konuda asıl söz söylemesi gereken
Adalet Ve Kalkınma Partisi Erzurum milletvekilleri, Belediye Başkanları, İl,
ilçe teşkilatlarının başında bulunan dadaşlardır. Erzurum siyasetine yön
vermekte berdevam bir dadaşlık ruhu kaldıysa, İbrahim Özdoğan'a,
söylediklerinin tek tek hesabının, kendi siyasi zemininde sorulacağını
beklemekteyiz.
Eğer Erzurum AKP teşkilatları ve öncüleri ferden ferda veya topluca İbrahim
Özdoğan'ın mezkür beyanatını telin etmez, en azından gerekli tavzihi
yapmazlarsa, onların da İbrahim Özdoğan'ın Şalom Gazetesinde yer alan
beyanatına iştirak ettiklerini düşünenler çıkacaktır ki, bu da Erzurum'lu ruhu
ile bağdaşacak bir durum değildir.
Sonuç dikkatle takip edilmektedir.
Erzurum'dan Gaziantep'e selam ve muhabbetlerimizle
Çetin Baydar
Talihsiz beyanata Orjinalinden bakmak için tıklayınız:
http://www.salom.com.tr/010904/dismain.htm#3
From: Suat
"Karagöl" <suatkaragl@yahoo.com>
Date: Wed Sep 8, 2004 11:13 pm
Subject: Re:_[Erzurumluyum]_Re:_vatanın_seven_gazeteci_varmı?erzurumda
Çetin Beyefendi, Erzurumdan tepki gelirmi bilmemde, benim diyeceğimşudurki,
İbrahim Özdoğan Bey Yahudiler insanlığın onurudur demekle bizim bildiğimiz
insanlığı kastetmemiştir. eğer öğle olsa, daha dün felçli bir adamı bombayla
öldürenleri insan olarakgörürmüydü. İbrahim özdoğan'ı bir insan olarak protesto
ediyorum. Partisine oy verdiğim içinde çok pişmanım. Allah affetsin ama ben
partiye oy verdim.ona yada öbürüne değil.onuniçin benim vebalim çok değildir
inşaallah. Partisinin mensuplarının şimdiye kadar seslerini çıkarmamaları bu
adamınla aynı düşüncelerde olduklarını gösterir demişsiniz. aslında bu bütün
erzurumlular için geçerli.helede oy verenler için. Kurana attığı iftira içinde
kendisini Allaha havale etmekten başka birşey diyemeyiz. çünkü kuran yahudileri
lanetlerken o yüceltmiştir diyor.
Suat Karagöl
Karagöl Kırtasiye
Kongre caddesi/ erzurum
From: M. Çetin Baydar <cetinbaydar@yahoo.com>
Date: Thu Sep 9, 2004 12:09 pm
Subject: sükut ikrardan Gelir
Selami Bey kardeşim! Sadece Sayın İbrahim Özdoğan'ın sukûtundan korkmayın,
Erzurum Kamuoyu ile kanaat önderleri ile bu şehir, hissiz bakınıp duruyor,
farkında mısınız?
Gruptaki köşe yazarları, genel yayın yönetmenleri, gazete sahipleri, muharrir
dostlar acaba zahmet edip şu bilgileri bize toplatabilirler mi?
1.İbrahim özdoğan olayını hangi gazeteler, hangi duyarlılıkla Erzurum kamuoyuna
duyurdular, kaç haber yapıldı?
2.İbrahim Özdoğan olayı konusunda kaç yorum yazısı yazıldı, Erzurum kamuoyundan
gelecek tepkilerle şehrin nabzını tutan kaç tane gazete radyo, televizyon oldu?
3.AKP parti teşkilatı yahut siyasi aktörlerinden herhangi bir beyanat oldu mu?
Çetin Baydar
From: "Kenan Biliz" <biliz@tnn.net>
Date: Thu Sep 9, 2004 1:57 pm
Subject: Ynt: [Erzurumluyum] sükut ikrardan Gelir
İbrahim özdoğan vakası,genel anlamda sessizliğimizin en güzel örneğidir. Aynı
zamanda bir çarpıklığıda gözler önüne sermesi bakımından önemli. İbrahim
Özdoğan'a neden tepki gösteriyoruz, neden sözlerine kızıyoruz? Özdoğan, Yahudi
cemaatini ziyaret edip, yahudiler hakkında övücü sözler ifade etmişlerdir
efendim. E ne var bunda. Tepkilere bakılırsa, Özdoğan'ın şehirden dışlanması,
kütüğünün silinmesi gerekir.
Evet, bende Özdoğan'ı bu tavrından dolayı kınıyorum.
Ses verenler ve sessiz kalanlara hatırlatma yapmak gerekir, yalnızca İbrahim
Özdoğan'a mı tepkiniz yetiyor? Özdoğan için söylenmedik söz bırakmayanlar acaba,
geçtiğimiz yıl Antalya'da Lions Kulübünün açılışına katılıp konuşma yapan
Başbakan Tatyip Erdoğan için neden tepki göstermediler. Peki, bu yıl İtalya'da
düzenlenen Bilderberg toplantısına katılan Bakan Ali Babacan niye gözünüze
batmıyor.
Kime ve neden ve nasıl tepki göstereceğiz. Hedef küçük olunca kızılca kıyameti
koparıyoruz. Eğer yanlışsa tüm yanlışlara tepki göstermek gerekmez mi? Eğer
onlarınki yanlış değilse, Özdoğan'a niye çullanıyoruz Erzurum tabiriyle.
Bilmem anlata bildim mi?
Çifte standardı başkası yapınca kızan, biz yapınca üzerini örten olmamalıyız.
/////////////////////////////////////////


Emin Şirin, Necati Çavdar’a anlattı.
Röportajı 9 Ocak 2005 Anayurt Gazetesinde görebilirsiniz
Necati Çavdar’la
ufuk turu:
EMİN ŞİRİN NEREYE
KOŞUYOR?
Emin Şirin,
AK partide lidere yakın ve onun ekibinden biliniyordu.Bir çok
milletvekilinin parlamentoya girmesine destek oluğu hala söyleniyor.
Ancak kısa
süre sonra AK Parti’den daha doğrusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan koptu.Bu
arada hükümete yakın olduğu iddia edilen
eski eşi ünlü gazeteci Nazlı Ilıcak’tan da ayrıldı.Besim Tibuk’tan boşlan
Liberal Demokrat Parti Genel Başkanlığı koltuğuna oturdu. Oradan da istifa
etti. Parlamentoda denetim konusunda en
önde gelen biri ve İstanbul bağımsız milletvekili olarak görevini sürdürüyor.
Bazı
partilere gideceği konusunda çeşitli spekülasyon yapılan Emin Şirin’e Anayurt
(www.anayurtgazetesi.com)sordu İstanbul
bağımsız milletvekili Emin Şirin tüm içtenliği ile cevapladı
.............
SPOTLAR:
·
Türkiye’de;
Başbakanlık, ÖRTÜLÜ BAŞKANLIK sistemi
var... Türkiye’de dejenere bir başkanlık sistemi, denetimsiz bir başkanlık sistemi söz konusu.
·
Ak
parti; yolsuzluğu, yoksulluğu bitirmek. Hasiyetli bir dış politika yürütmek ve
parti içi demokrasi sözü verdi.Sözünde durmadı. Bu prensipleri savunan
benim, yoldan çıkan, raydan çıkan,
Pamukova’daki gibi hızlandırılmış bir şekilde raydan çıkan Recep Tayyip
Erdoğan’dır
·
1991 den 2005’e kadar kurulan
hükümetlerin toplamına baktığımız zaman en başarılı hükümet olarak REFAH -YOL hükümetini görürüm
·
Geldiklerinden beri
Türkiye’nin 92 milyar dolar borcu artı. Tayyip Erdoğan’ın efeliği zavallı
müstahsili ve emeklileri azarlamaya tutuyor. IMFnin önüne gelince el pençe
divan duruyor, hiç çıtı çıkmıyor.
·
Geldiler bir takım aracılar
etkisiyle yaptıkları pazarlıkla bazı mukaveleleri iptal ediyoruz diye göz boyayaraktan Türkiye’yi o günkü petrol fiyatlarından altı
milyar dolar civarında zarara sokacak işlem yaptılar.
·
Bazıları hukuk devleti
varken, “aman askere dokunmayalım” diye
sahte bir demokratlığa girerlerse hukuk devleti ve demokrasi oturmaz. Hukuk
devleti ve demokrasi her alanda işlemesi lazım.
·
AB anayasası bizim
anayasamızın belirli öğelerini ortadan
kaldıracak.. Ben eminim ki; Milli Güvenlik Kurulu’nun parçası olan Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay
Başkanı da okumadı. O kadar iddialı konuşuyorum. (AB anayasasını )
Okumadılar...
·
Devlet kavramı, devlet ahlakı
ve hukuka saygınlık Necmettin Erbakan’da
daha yüksek.Milliyetçi duygular, milli duygular.Necmettin Erbakan’da çok
daha yüksek. Necmettin Erbakan’ın üstünlükleri bunlar.Tayyip Erdoğan’ın
üstünlüğü ise; geniş kitlelerle , halkla münasebetlerde siyasi pazarlama
açısından çok ustaca ilişkiler kurabilmesi ve müthiş bir karizma ile ve iyi bir halkla ilişkiler uzmanı olması.. Bu konularda çok
üstün.
·
Bütçe konuşmasında Deniz
Baykal, mükemmel bir konuşma yaptı .Ama geçen sene Kemal Derviş konuştu..
Şimdi.. Hangisi halk partisi? Eğer Kemal Derviş konuşuyorsa, benim o halk
partisinde hiçbir işim olamaz. Bu günkü
Deniz Baykal’ı konuşuyorsak; tenkitleri çok güzel ama teklifli ne onu
bilmiyorum
·
CHP’nin militan laikliğine
karşıyım.
·
Tayyip beyin karşısına
çıkacak lider en fazla 45 yaşlarında
biri olmalı
·
27
Mayıs,12Mart 12 Eylül ve 28 şubat Türk demokrasi tarihinin kara günleridir.Ve bu gün şikayet ettiğimiz
durumlar ortaya çıkıyorsa, dışardan
askeri ve sivil bürokrasinin ,
İstanbul’daki patronların el ele vererek hazırladıkları sonrada alkışladıkları bu askeri müdahaleler yüzünden
olmuştur Askeri müdahalelere, partilere dışardan
müdahalelere karşıyım.
·
Benim
çalışma süratime Başbakan filan
yetişemez.
·
Nazlı
hanım fevkalade çalışkan bir
insandır.Objektif araştırmacı olarak davrandığı zaman , münakaşasız Türkiyenin
en iyi gazetecilerinden, en iyi aydınlarından biridir.İşin içine his
karıştırdığı zaman aynı sonuca vardığı kanaatinde değilim.
·
Ben 3 Kasım önceki Tayyip Erdoğan’ın mazlum
durumda olmasına destek çıkarken
gözerinin içinin samimi bakmasını
seviyordum.Çünkü samimi bakarak, IMF yanlıştır.Hasiyetli bir dış
politika lazımdır.Yolsuzluklarla hakikaten mücadele etmek gerekir diyen gözünün içi samimi bakan bir Tayyip Erdoğan
vardı. Ben bu fikirleri sevdim. Tayyip
Erdoıoğan’ı sevmedim.
·
Şimdi
Tayyip Erdoğan yine gözeri sempatik
bakıyor, çok karizmatik.Ama fikirler aynı fikirler değil. Ben fikirler nerdeyse
ordayım bir santim oynamadım.
·
Tayyip
Erdoğan, AB Anayasası’nı imza ederken
içini okumadı bile..Bir anayasa hazırlanıyor siz imza atıyorsunuz.Bu neye
benzer biliyor musunuz? Sevr Anlaşmasına.
·
Türkiye
dış politikasını tamamen özgün olarak kendisi hazırlaması gerekir. Bu etkin ve
özgün politika istiyor. Biz, bu gün
esiriz.
·
Ecevit
delirdi mi?.. Ecevit’i anlamama imkan yok.
·
İsrail elçiliğinde bana hediye geldi.İsrail Elçiliği ile
konuştum, Meclise yazı yazmış.Hata
varsa özür dileriz diliyorlar...
·
Mclisin Denetim mekanizması
iyi çalşmıyor, sonuç alınmıyor.. Bülent Arınç,bu konuya en büyük hassasiyeti göstermesi gereken şahıs
iken en az hassasiyeti o gösteriyor.Ve bu konuda benim şahsen en rahatsız olduğum, tatmin olmadığım kişi
Bülent Arınç’ın makamı.
·
Daha
seçimlerden hemen sonra hükümet kurulurken güya İçtüzük
değişecekti.TBMM’de Komisyonlar daha
fazla çalışacaktı. Milletvekilleri daha fazla katkı yapacaktı.Denetim
mekanizması daha fazla işleyecekti.İ ktidara geldiler. Bütün sözleri unuttular.
·
Kanun
devleti olmak hukuk devleti olmayı sağlamıyor.Türkiye’de, Fırat nehrinden
geçecek eşeklerden alınacak ücreti tespit etme kanunu var.
·
Dışarı
kaçanların ölüsünü dirisini getirtiriz sözü nasıl bir söz? Adalet Bakanı
kaçanları öldürtecek mi? Böyle bir sözü söyleyen bakan, hukuk devletinde derhal
istifa ettirilir.
·
Anayurt,
güzel gazete.
.....................00000000000000000.................
- Siz milletvekili
seçilmeden öncede ülke sorunları ile ilgileniyor, kimi meselleri sık sık parlamento gündemine getirilmesi için
milletvekilleri ile dirsek temasında idiniz. Bu anlamda onlara lojistik destek
sağladığınızı yakından biliyorum. Şimdi
parlamentersiniz.Parlamento dışında iken ne umuyordunuz, ne buldunuz?
-
Beklediğimi buldum ama görmek istediğimi bulamadım.Yani benim için sürpriz
değil.Çünkü parlamentonun çalışması hakkında
benim açımdan bir sürpriz yok.parlamentonun böyle çalıştığını biliyordum.Görmek istediğim bu değildi.
İki sebepten
bu değildi.
Birincisi: Ben AK
partinin milletvekili olarak parlamentoya girdim.Ak Parti’nin verdiği sözlerle
parlamentoyu çalıştırmak istediği tarz, şu andaki tarz değildir.Yani sözle fiiliyat
birbirine tutmadı.
İkincisi:
Parlamentonun yüzde yetmişinin yenilendiği bir dönemde yasama faaliyetlerine
parlamento üyelerinin katkılarının, gerekse
denetleme faaliyetinin sıhhatinin daha iyi olmasını bekliyordum.Olmadı.
Bu
parlamento çok kanun çıkardı ama, bunlar
hükümetin kanunları parlamentonun
değil.Bu parlamentonun ağırlık koyduğu zaman; “bir Mart teskeresi”dir. Burada parlamentonun
hür iradesi yansımıştır.Onun haricindeki
parlamento karaları %90 mertebesinin üstünde hükümetin kararlarıdır.
-Sizce meclisten
çıkan kararlara, genelde hükümetin istediğinin hakim olmasının sebebi nedir?
-Bu durumun
sebebi Türkiye’nin sistemidir
TÜRKİYEDE
BAŞBKANLIK, ÖRTÜLÜ BAŞKANLIK SİSTEMİ VAR
-Yani sadece bu hükümetin problemi, bakışı değildir?
-Hayır. Bu
hükümetin bakışı değil... Bu hükümetin kabahati şudur.Bu hükümet, bunları
değiştireceğiz sözü ile geldi değiştirmedi.Onun için kabahatli. Ancak, Bu hadise tamamen Türkiye’deki sistemin sonucu.
Yani sisteme, parlamenter sistem demekle
beraber bu sistem esasında başbakanlık sistemidir. Türkiye’de
Başbakanlık sistemi var
-Buna örtülü başkanlık sistemi diyebilir miyiz?
Diyebilirsiniz.tabii.
Başbakanlık sistemine örtülü başkanlık sistemi diyebiliriz..
-Bu noktaya gelmişken sormak istiyorum.Bu günlerde başkanlık
sistemi tartışılıyor.Siz başkanlık sistemine
karşı mısınız?
-
Değilim.
-Şu anda örtülü bir
başkanlık sistemi varsa , adı da konması daha iyi değil mi?
-Başkanlık
sistemine doğru dürüst geçmek gerek.
Adı konmamış başkanlık sistemi derken, dejenere bir başkanlık sistemi,
denetimsiz bir başkanlık sistemi söz
konusu. Çok özetle anlatayım: Yasama organının içinden yürütme organı çıkınca
hükümet aynı zamanda parlamento çoğunluğuna sahip olduğu için parlamento denetleme görevini yapamıyor.
-Denetim noksanlığı söz konusu?
-Denetim
imkanı yok, olmaz. Öyle oluyor zaten. Dolayısıyla adı başkanlık sistemi olarak
konurken Başka bir şeyin daha yapılması
gerekir. Kuvvetler ayrılığının tam olarak oturması gerekir. Yani yürütme,
yasama ve denetim ve yargının bir birinden tamamen ayrılması gerekir. Denetim
organı olarak ortaya konacak olan meclis seçim sistemi itibari ile yürütmeden tam olarak
ayrılırsa; o zaman başbakana ,
cumhurbaşkanına tabi olmayacağından hem yasa işini hem denetim işini
daha özgür yapar.
-Siz başkanla parlamenterlerin ayrı seçimini mi kast ediyorsunuz?
-Ben
başkanla parlamenterlerin kesin olarak
ayrı seçilmesini kast ediyorum.Benim için başkan, halk tarafından seçilmeli,
yürütme organın başı olmalı.İki turu seçimle
gelmeli. Birinci turda en fazla oy alan iki kişi ikinci turda
yarışmalı.Böyle seçilen başkan geldiği zaman yürütme organını başı
olmalı ve hem halka hem parlamentoya
hesap verebilmeli.Özeti bu. Buna mukabil
parlamento en fazla yüzde üç barajla seçilmeli.İstikrar unsuru başkana geçmiş olduğundan temsilde adalet sağlanmalı, istikrarlı bir
şekilde yürüyecek ve aynı zamanda denetim görevini de başkandan bağımsız olduğu
için layıkı ile yapacak bir organ olması gerekir.
-Bu
konuda şöyle bir düşünce var:O tür bir
sistemde başkanın görevlerini parlamento tıkayabilir, başkanın istediği
yasaları parlamento geçirmez gibi endişeler ileri sürülüyor.Bu tür endişeleri
giderecek pratik çözüm sizce nelerdir?
-Bunun iki
çözümü var.
-Türkiye
milletvekilliği gibi bir şey mi?
-Hayır
hayır. Öyle saçma sapan bir şey olamaz.Türkiye milletvekilliği düşüncesi saçma
sapan bir şey. Pratik çarelerini
söylüyorum.Ya padişahlığa geçeceğiz.Ya demokrasiyi içimize sindireceğiz.İkisi
bir olmaz.sadece istikrar istiyorsanız padişahlığa geçeceksiniz, bitecek iş.
-Siz
parlamentoya Ak Parti milletvekili olarak geldiniz.Düşünceniz, AK Parti’nin
vizyonu misyonu ne idi ve ayrılmanızın gerekçesi ne idi? Birlikte geldiniz,
neden ayrıldınız?
-Beraber
geldik de onların yolu kaydı.Bu gün Ak
parti, kurulan Ak parti değil. Ak parti meydanlarda ne söz verdi?
Ak partinin
verdiği sözler: Yolsuzluğu, yoksulluğu bitirmek. Hasiyetli bir dış politika
yürütmek ve parti içi demokrasidir.
Bu dört
konuda söz vermiştir. AK Parti bu konuların hiç birinde sözünü tutmadı.Tutmadığı için bir müddet parti içinde
mücadele ettim.Sonra partiden ayrıldım Mücadeleye devam ediyorum. Bu
prensipleri savunan benim yoldan çıkan,
raydan çıkan, Pamuk ovadaki gibi hızlandırılmış bir şekilde raydan çıkan Recep
Tayyip Erdoğan’dır.
-Siz hükümetin yolsuzlukla mücadele sözünde durmadığını
söylüyorsunuz.Ancak eski başbakanlar, bakanlar bu hükümet döneminde yolsuzluk
yaptı iddiasıyla Yüce Divan önüne getirilmedi mi, bu konuda Hükümete haksızlık etmiyor musunuz?
-Hayır.
Hükümet, halka ve verdiği sözleri tutmadı.Halka
haksızlık ediyor. Bu gün Yüce Divan’a yollanan insanlar 3 Kasım
seçimlerinden evvel bilinen hadiselerle ilgili yollanmıştır. Bu hükümetin
kurduğu yolsuzluk komisyonu Bir senelik
çalışmadan sonra komisyon başkanının kendi ağzından, Azmi Ateş’in
ağzından ‘’işlerin %50sine bile bakamadık’’ beyanını vermiştir. Artı bu
%50 sine bakılanlardan komisyon raporunda söylenenlerin %10 bile
yapılmamıştır. Bu konudaki çalışmaları sıfıra yakın buluyorum.
Ortaya çıkan
Star hadisesi, Uzanlar meselesi
de tamamen tesadüfen Çukurova, Kepez’e el konduktan sonra tesadüfen ortaya çıkan bir kazadır.
-Bu
konuda Hükümetin bir katkısı yoktur mu diyorsunuz?
-Efendim.Abdullah
Gül’ün kendisi bizzat, “ biz 600
milyon zannediyorduk, 6 katrilyon
olduğunu bilseydik el koymazdık” demedi mi? Başka ne delili istiyorsunuz...
Yoksullukla mücadelede bir adım yol gidildi mi?..
-Fakirlere kömür yardımı yapılıyor, öğrencilere kitap
dağıtılıyor.Fak-fuk fonu çalıştırılıyor..
Bunlar dışında farklı ne
yapabilirdi?
-İşsizliği
azaltacak tetbirler alırdı.
-Mesela ne gibi?
- Bu anlatılanlar popülist
politikalardır...Bunlar üretime
dayanmayan , Devlet kesesinden dağıtılan ulufe dağıtmaktır. Fakirin çocuğuna
da kitap veriyor, zengin çocuğuna da
kitap veriyor.Bunlar, bu kaynağı nerden
buluyor?
-Demek ki kaynağı
temin etti?
-Nerden
temin etti? Gökten filan mı yağıyor? Bu
dağıtılan şeylerin karşılığını nerden veriyor?..Vergilerden, bütçeden
veriyor. Borçlanarak çıkarıyor.Onun için
bunları realist olarak görmek lazım. ...
Bunlar yapılması gereken işlerdir.Ancak bu yapılanlar üretime dayanan,
Türkiye’nin üretiminin artmasına dayanan hadiseler değildir.
-Bu konuda ne yapılabilir?
-İşsizliği
azaltmak için IMF ile doğru dürüst pazarlık etmek gerekir. Geldiklerinden beri
Türkiye’nin 92 milyar dolar borcu artı. Geldiklerinden beri ödenen faiz
azalmadı arttı.Vergilerin tamamı nerdeyse faize gidiyor.Hani öteleyecekti? Tayyip Erdoğan’ın
efeliği zavallı müstahsili ve emeklileri azarlamaya tutuyor.IMFnin önüne
gelince el pençe divan duruyor böyle hiç çıtı
çıkmıyor.
-Seçimlerde ne söz vermiştiniz?
-Seçimlerde
IMF ile mücadele edeceğiz, bu faizleri
indireceğiz,bu faizlerin asgari yarısı yatırımlara gidecek sözü vermişti.
-Faizler indi?
-Nereye
indi?.. Reel faizlerde bir kuruşluk iniş var mı?..
-Borçların rahatça
çevrilmesini neye bağlıyorsunuz?
-Sıcak
para... Sıcak para ve döviz olmasa bu ülke battı. Para dışardan geliyor.
Enflasyon %10lar civarında deniyor.
Faiz kaç?
Faiz, %22.
Reel faiz ne oluyor o zaman, %12 oluyor.Eskiden enflasyon %80 iken faiz %90 idi.Burada da reel faiz %10 demek.
Şimdi daha kötü oldu.Eskiden reel faiz, toplam faizin %10’u kadardı.
Şimdi reel
faiz, enflasyonun yüzde yüz yirmisi kadar. Şu anda döviz ucuz
tutuldukça ve sıcak para Amerika’dan pompalandığı mürtetçe borçlar gayet
rahatlıkla çevrilebilir. Faizle rantiyenin cebine giren.Halka inmiyor.devletin
borçlarını çevirmesi için rantiyeye verdiği yüksek faizin halka yansıması
sıfırdır.
-Faizden vatandaş istifade etmediğe göre kim istifade ediyor?
-Vatandaş
etmiyor. Hala rantiye ve yurt dışı istifade ediyor.
-
Değişen hiçbir şey yok mu?
-
Hayır değişen hiçbir şey yok.Değişen şu var: Ben bu hükümet
için çok basit bir formül veriyorum. 1991 den 2005’e kadar kurulan
hükümetlerin toplamına baktığımız zaman en başarılı hükümet olarak REFAH -YOL hükümetini görürüm. En
başarılı hükümet, Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık yaptığı REFAH YOL
hükümetidir.
-
REFAH-YOL’dan sonraki bütün hükümetlere bakarsak; Mesut
Yılmaz, Ecevit hükümetlerinden Tayyip Erdoğan Hükümeti daha iyidir.Ama sıfırdan
iyi olmak çok zor bir iş değil.Mesele birindeki
milletvekili sayısı ve halkın
teveccühüne göre olması gerekenin üçte biri, dörtte biridir.
-
Hükümet yolsuzlukla
mücadele ediyorum diyor.Ancak siz diyorsunuz ki Mavi Akımda bu hükümet
yolsuzluk yapıyor?
-Aynen öyle.
Bu nasıl bir şey?
-Onu bana
sormayacaksınız.Gidip Tayyip Erdoğan’a soracaksınız.
-Ben gazeteciyim...Ama yolsuzluk yapıyor diye iddia eden
sizsiniz.
-Söyleyeyim... İddia eden benim. Ama ben, belgelerle
koyuyorum ortaya.Kendisi.. Nazlı Ilıcak
daha geçen ne yazdı? Hilmi
Güler kendisi demiş ki “Mavi Akım’da gazın birim fiyatı 109 dolardan 123 dolara çıktı” demiş. Bende bir şey iddia
ediyorum.Geldiler bir takım aracılar etkisiyle yaptıkları pazarlıkla bazı
mukaveleleri iptal ediyoruz diye göz
boyayaraktan Türkiye’yi o günkü petrol
fiyatlarından altı milyar dolar civarında zarara sokacak işlem yaptılar.
-Ben sizin Başbakan’a yazdığınız ve Mavi Akım’da Başbakanı’
da Yüce Divan’a götürecek şeklindeki
uyarı ve iddialarınızı okudum. Oradan anladığım kadarı ile Türkiye, gaz
alımında toplamda indirim yapmış
karşılığında birim feiyatını artırmış.
-Evet.
-
Bir taraftan
baktığımızda ülkeni faydasına diğer yönden
zararına görülüyor.
-
Faydasına
olan ünite üç, zararına olan ünite on.
Bunun terazisi ne?.. Eksi yedidir. E.... Genel olarak hikaye ile bu iş yürümez
ki..Bu matematik meselesi..Yaptıkları
işlemin içinde faydası olan işle zararı olan işi karşılaştırdığınız
zaman zarar altı milyar dolar çıkıyor.
-
Bir gazeteci arkadaş yazdığı yazıda size hitaben;”AB’ye
muhalif olmak elbette bir düşünce yansımasıdır; ancak Cumhurbaşkanı ve
Genelkurmay Başkanı’na mektup yazmak, ara rejimlere zemin hazırlamak isteyen
bir falanca, falanca kişilerin (Coşkun
Kırca, Mümtaz Soysal, Vural Savaş, Yekta Güngör Özden) rolüne soyunmak değilse,
nedir?” diye soruyor.
-
Hangi gazeteci...
-
Sizde diyorsunuz
ki..
-
Bir dakika hangi gazeteci.
-
Gazetecinin adı önemli değil,soru önemli.
-
Senin fikrin mi, onun fikrimi.
-
-Benim fikrim değil ama soru önemli.
-
Senin fikrin değilse
sorma.Kendi fikrini sor.Onun fikirlerini bana sorma..
-
Hayır.. Bir şey
soracağım.
-
Sen sor.O, benden randevu bile alamaz..
-
O yazılanlara rağmen
ben iliyorum ki, siz Genel kurmay
Başkanlığına ve askeri mahkemeye yazı
yazarak bir eski komutan hakkında suç duyurusunda bulunuyorsunuz.
-
İşin başında duralım.Senin fikirlerinse sor. Başkasının
fikri ise o, .... benden randevu bile alalamaz. Bunu
yazabilirsiniz: O paçavra benden randevu bile alamaz.
-
Ben sorumu
soruyorum.Siz Genelkurmay Başkanlığı’na ve askeri mahkemeye suç duyurusunda
bulunuyorsunuz.
-
-Bulundum... Tabii...
-
Parlamenter
sıfatınızla ve demokratlık adına mı
yapıyorsunuz.Bu başvuruda kastınız nedir?
-
Hangi konuda ? ...
-
Genelkurmay’a mektup yazıyor, askeri savcılığa
başvuruyorsunuz.Konu nedir?
ANAYASA İHLALİ:
-İki konu
bir birinden ayrı.Askeri mahkemeye başvurmamın sebebi emekli korgeneralin bir
tanesi çıktı dedi ki: “28 Şubatta tankları ben yürüttüm.Çünkü postmodem bir
darbe yapılması lazımdı. Bizde bu postmodem darbeyi yaptık” dedi .Bu davranış Anayasayı ihlaldir.Bir korgeneral çıkıp
kendi ağzından “postmodem darbe yaptım,
bunun parçası oldum” diyor ise hukuk
devleti bunun hesabını sormak
mecburiyetindedir.
Bazıları
hukuk devleti varken, “aman askere dokunmayalım” diye sahte bir demokratlığa girerlerse hukuk
devleti ve demokrasi oturmaz. Hukuk devleti ve demokrasi her alanda işlemesi
lazım.
Dolayısıyla ben bunu bildirdim.Bu işin birinci
parçası. İkinci parçası o kendini
gazeteci zanneden, paralı paçavranın
anlamadığı konu...Onunda sebebini sana söyleyeyim.O, bir İnternet sitesinde
çalışıyormuş. Ben o yazıyı okumadım.O İnternet sitesinin sahibi Fethullah
Gülen cemaatine kendini beğendirmeye
çalışan bir da.... O, dan....Satar
gazetesinde çalışıyor.Star gazetesinin başına da Fethullah Gülen Cemaatinden
adamlar geldi.Onlara yaranmak için o yazıyı yazıyor.
-Star, şu anda Devletin gazetesi midir?
-TMSF’nin
gazetesidir. Star’ın yayın politikası da değişti tabii.
Mektup
meselesine gelince bu Türkiye bir komedi halinde Anlamadıkları mesele o.
Anayasa ‘nın
ikinci maddesi “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru milli dayanışma ve adalet
anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçililiğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” diyor. Bu anayasa, gelecek olan AB anayasası bizim anayasamızın belirli öğelerini ortadan kaldıracak.Atatürk
Milliyetçiliği ortadan kalkacak.Laiklik tamamen değişecek.Sosyal devlette
değişecek. Anayasanın niteliklerini
bu kadar önemli bir şekilde değişiyor.
Aklı sıra o
gazetede yazı yazanların hiç biri okumadı.Ben eminim ki Milli Güvenlik
Kurulu’nun parçası olan Cumhurbaşkanı ve
Genelkurmay Başkanı da okumadı. O kadar iddialı konuşuyorum. (AB anayasasını )
Okumadılar...
Okudukları
takdirde AB Anayasası’nın kabul edilemez olduğunu göreceklerdir.Çıksınlar desinler ki : Evet
okuduk.. O anayasadaki her şeyi biz kabul ediyoruz..Ulus devletin ortadan
kalkacağını, ordunun ortadan kaldırılıp paralı ordu haline geleceğini..
Bunların hepsinin kabul ettiklerini
beyan etsinler.
Niçin? Ben milletvekili miyim arkadaş?
Ben
milletvekili olarak Türkiye’deki kurum ve kuruluşların görüşlerini bilmek
mecburiyetindeyim. Karar vermeden.. AB anayasası hakkında hanginiz
Cumhurbaşkanı ne düşünüyor..Milli
Güvenlik Kurulu ne düşünüyor..İktidar ne düşünüyor..Muhalefet ne düşünüyor..
Hanginiz ne biliyorsunuz? Hiç biriniz hiçbir şey bilmiyorsunuz, sıfır..bizde bilmiyoruz...Hiçbir şey
bilmiyoruz. Birazdan bu gün Ertuğrul
Özkök’e yazdığım mektubuda vereceğim
(mektubu veriyor)..Bu adamlar aciz. Sen
geç onları. Kendi sorularını sor.
-Türkiye Avrupa Birliğine girme iradesini ortaya koydu.
-Kim?
-Devlet olarak müracaat ettik. Yıllardan beri süren bir olay...
-Hükümet
koydu. Meclis daha bir karar vermedi.
Dikkatinizi çekerim.Avrupa Birliği meselesi sadece ve sadece hükümetlerin yürüttüğü bir
politikadır.Hükümetler de MGK’dan görüş
alıyorlar.
Bu konu
katiyen.. TBMM’de görüşülmedi ve karar
alınmadı.
-Meclise
gelsin diyorsunuz.
-Nasıl
gelir?.. Gelmesin mi?... Biz, tezkere
konusunda bile kararı Meclis vermedi mi?
Meclis’te ne yazıyor “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyor.Milleti
Meclis temsil ediyor. Niçin başkanlık sistemini istiyorum.Başkanlık sistemine
geçilse , başkan bu kararı verse bile Meclis,
“dur bakalım , bir görüşelim” der.
-Hükümet,
Meclis içinden ve onayı ile teşekkül ediyor. Dolayısıyla meşruiyeti olan bir
organ. Gidip irade koyuyor. “Meclis güvenine sahip Hükümet karar verir” diye
düşünemez miyiz.?
-Tabii
düşünürüz.Tezkerede o zaman çıkabilirdi.Sistem ondan çalışmıyor diyorum.Bu
günkü sistemin bu olduğunu anlatıyorum.Doğru.. Burada gayri meşru , gayri
hukuki bir durum yok. Gayri siyasi ve gayri ahlaki bir durum var.Onu
anlatıyorum.
ERBAKAN;
MİLLİYETÇİ, ERDOĞAN; KARİZMATİK
-Siz AK
parti ile meclise geldiniz ve ayrıldınız. Ayrılma sebebini anlattınız.
Size çeşitli teklifler geliyor mu?
-Var
var.Oluyor.
-Kimler
teklif etti mesela, açıkça söyleyebileceğiniz
partiler var mı?
-Mevcut
parlamento içinde zaten iki tane parti
var.İki partiden bir tanesinden teklif geldi.Parlamento dışında da en aşağı
dört tane partiden. Teklif geldi.
- Hoca’da (Erbakan) teklif etti mi?
-Etti. İlk
teklif eden oydu... Saadet Partisi..
-Hoca sizin lideriniz olmadı ama Tayyip Erdoğan ile
Erbakan arasında ne fark var?
-İkisi
arasında mı?
-Evet ikisi arasında.
-Her konu
hakkında farklı farklı bakmak lazım.. Tayyip Erdoğan...
-Özelleri
değil, kamu oyunu ilgilendiren tarafları?
-Devlet
kavramı, devlet ahlakı ve hukuka saygınlık Necmettin Erbakan’da daha yüksek.Milliyetçi duygular, milli
duygular. Necmettin Erbakan’da çok daha yüksek. Necmettin Erbakan’ın
üstünlükleri bunlar.
Tayyip
Erdoğan’ın üstünlüğü ise; geniş kitlelerle , halkla münasebetlerde siyasi
pazarlama açısından çok ustaca ilişkiler kurabilmesi ve müthiş bir karizma
ile ve iyi bir halkla ilişkiler uzmanı olması.. Bu konularda çok
üstün.
CHP’YE
GEÇMEM, HANGİSİ
CHP?
-CHP’ye gideceğiniz konuşuluyor, doğru mu?
-CHP’ye
gitmek gibi hiçbir fikrim yok.. Niyetim
de yok yani. Cumhuriyet halk partisi
ile benim bazı konularda uzlaşmama imkan
yok.CHP’nin bu günkü yapısını, insan
hakları ve demokrasi açısından özellikle militan laiklik açısından fevkalade
yetersiz buluyorum.
-Açar mısınız?
-Somut bir
örnekle açayım.Basit iki konuda örek
vereyim.Başörtüsü meselsi:
Ben
başörtüsü konusunun, bireysel özgürlük ve haklar kapsamında
başörtülü kızların üniversiteye gitmemeleri gerektiğini savunan bir partide benim olabilmeme hiç
bir imkan yok.
-Yani kadınların bir kısmını bazı sebeplerle sosyal hayattan
uzaklaştırılmasını..
-Kadınların
sosyal hayattan uzaklaştırılmasını katiyen kabul etmiyorum.
Dindarlarla
dincileri devamlı aynı kefe içinde gören bir anlayışa iştirak emme imkan yok.
Ayrıca
iktisadi politikalarda da bilemiyorum. Çünkü bu sene bütçe konuşmasında Deniz
Baykal, mükemmel bir konuşma yaptı .Ama geçen sene Kemal Derviş
konuştu.. Şimdi.. Hangisi halk partisi?
Eğer Kemal
Derviş konuşuyorsa, benim o halk partisinde hiçbir işim olamaz.
Bu günkü Deniz Baykal’ı konuşuyorsak; tenkitleri
çok güzel ama teklifli ne onu bilmiyorum.Ben böyle bir partide nasıl çalışacağım?
CHP ile ilgili tavrım çok açık değil mi?
DYP’ye gidip
gitmem ile ilgili konuyu ben açayım.
Herkes diyor
ki; merkezde sağ toplanmalı.Bunlar geçti.Merkez denilen hareket, snop kendini
beğeniş bir hareket olmaması lazım. Ve çevreyi, Anadolu’yu varoşları İstanbul’u
70 milyon insanı tamamen kucaklayan bir hareket olması gerekir.Bunu anlayan
insanlar bu işi toparlayabilirler.Bu gün
farzımuhal benim DYP’ye gitmem başka bir sağdaki partiye gitmem söz konusu
olacaksa o partinin kongre yapması, hakikaten bir plan ve program ortaya koyması
ve bir ekip çalışmasını yapabileceğini
ortaya koyması gerekir.
Bu teklifler
var, ben hangisinin kongre yapacağını bekliyorum. Bu da açık değil mi?
-Anladığım kadarı ile lider değil ekip diyorsunuz?
-Liderde
mühim, ekipte mühim.Ama benim liderlikte
gözüm yok.Ben orta sağda bulunan
liderler arasında bu lider iyidir bu kötüdür diye bir münakaşaya
girmeyeceğim. Şahsen farzımuhal DYP
lideri Mehmet Ağar’ın hak ederek geldiğini
ve asgari bir genel seçim denenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ben elli
altı yaşındayım.bundan sonra AK Partinin başındaki karizmatik liderle başa
çıkacak olan liderin Türkiye’nin %60’nı da
temsil eden genç nüfusa hitap eden
45 yaşlarından daha genç bir insan olması gerektiğini düşünüyorum.Bize bu saatten sonra belki bir teknik menajerlik veya bir koçluk
düşer.Bize liderlik düşmez.
-Deniyor ki bu AK parti ve lideri ile baş edemeyiz..
-Sevsinler.
-Yerleşik oligarşi denen ya da başka isim verilen bir kesim;
AK Partiyi bölelim, mevcut CHP yapısı ile de olmuyor. Yeni bir oluşum
oluşturalım.Ve iktidarı el değiştirelim.Emin Şirin böyle bir oluşumda yer alır
mı?
-Halt
etmişler diyorum. Ben Ak Partiden ayrıldıktan sonra Ak Partinin geriye alan 360 milletvekillinden
bir tanesiyle konuşmuyorum. Git sor. Partileri bölmeye kalkmak, bunun için teşebbüste bulunmak siyaseten
ahlaksızlıktır. 368 milletvekilinin her biri kendi iradeleri ile karar verirler veya partilerinden ayrılırlarsa o zaman
müşterek zeminimiz varsa beraber hareket
edip etmeyeceğimize bakarız.
Ben siyasete
dışardan yapılan müdahalelerin siyaseti
perişan ettiği kanaatindeyim.
27
Mayıs,12Mart 12 Eylül ve 28 şubat Türk demokrasi tarihinin kara günleridir.Ve bu gün şikayet ettiğimiz
durumlar ortaya çıkıyorsa, dışardan
askeri ve sivil bürokrasinin ,
İstanbul’daki patronların el ele vererek hazırladıkları sonrada alkışladıkları bu askeri müdahaleler yüzünden
olmuştur.Askeri
müdahalelere kesinlikle karşısındayım.
Bırakın onu,
“28 Şubat’ı yaptım” diyen kişiyi askeri savcılığa şikayet ettim.
Türkiye’de
bunu yapan başka siyasi kişi var mı?
Buna bunları
yakıştırmaya kalkanılar evvela beni tanısınlar. Beni tanımak da kolay değildir?
-Kamuoyu tanısın diye soruyorum?
-Allah razı
olsun Zaten sizler olmasanız hiç
tanımayacaklar.Çünkü benim çalışma
süratime Başbakan filan yetişemez.
-Çalışma sürati deyince, hakikaten hızınızı ve sarf ettiğiniz
eforu biliyoruz.Ama çok özel bir şey ise konuşup konuşmamak size ait. Eskiden
sizi kamuoyu bilmiyordu.Ben
bilmiyordum.Eski eşiniz araştırmacı gazeteci idi. ünlü bir insan, eski
parlamenter.Dolayısıyla onun çalışma temposundan etkilendiniz mi?
-Tabi
bilinmiyordum.. Nazlı Hanım’la biz bir birimizi tanıdığımız zaman
ikimizde 45’ li yaşların üzerinde insanlardık. 45’li yaşlara ulaşmış insanların
her halde karakterleri ve çalışma tempoları ortaya çıkmıştır.
Size bir şey
söyleyeyim..Milletvekili seçildikten sonra bizle ilk röportaj yapan Zaman gazetesi oldu. Onlara
“beni çok ararsınız” demiştim.
Nazlı Hanım
fevkalade çalışkan bir insandır.
Objektif araştırmacı olarak davrandığı zaman , münakaşasız Türkiye’nin en iyi
gazetecilerinden, en iyi aydınlarından biridir.İşin içine his karıştırdığı
zaman aynı sonuca vardığı kanaatinde değilim.
-Birlikte olduğunuz ekip ya da hareket iktidar oldu.Ve siz oradan bir süre sonra
koptunuz.Bunda gerçekten aklınız, bilginiz
ve gördükleriniz mi daha önde yoksa hisleriniz mi? Hislerinizin rolü var
mı?
-Benim
hislerim fikirlere bağlıdır, insanlara bağlı değildir.Belki nazlı hanımla en
büyük farkımız o.ben Necmettin Erbakan’ın şahsını sevmiyorum. Necmettin Erbakan’ın
ahlakını, fikriyatını destekliyorum. Ben
3 Kasım önceki Tayyip Erdoğan’ın mazlum durumda olmasına destek çıkarken gözerinin içinin samimi
bakmasını seviyordum.Çünkü samimi bakarak,
IMF yanlıştır.Hasiyetli bir dış politika lazımdır.Yolsuzluklarla hakikaten
mücadele etmek gerekir diyen gözünün içi
samimi bakan bir Tayyip Erdoğan vardı. Ben bu
fikirleri sevdim. Tayyip Erdoıoğan’ı sevmedim.
Şimdi Tayyip
Erdoğan yine gözeri sempatik bakıyor,
çok karizmatik.Ama fikirler aynı fikirler değil.Ben fikirler nerdeyse
ordayım bir santim oynamadım.
DIŞ
POLİTİKADA EDİLGEN KONUMDAYIZ
-Şu anda AB sürecini yaşıyoruz.
-Dur
bakalım..
-Büyük Ortadoğu projesi var.Kuzeyimizde hakikaten kabul etmek
gerekir ki Putin gibi güçlü bir lider var ve Rusya onun liderliğinde güçleniyor
-Çok..
-Çın dünya devi
oluyor.Türkiye’nin rolü nedir, ne olması gerekir,şu anda uygulanan dış
politikada varsa sizce gördüğünüz
eksiklik nelerdir?
-Biz Rusya
ve Çin’i bir tarafa bırakalım. Biz ki başlı bir mengenenin içinde sıkıştırılıyoruz.
Bunlardan
birisi; Avrupa Birliği, Mengenenin diğer ayağı yeni Osmanlı projesi,
dolayısıyla Büyük Ortadoğu projesidir. Bizim problemimiz; bunlar arasında
edilgen pozisyondayız. Bunlar bizim tercihimiz değil.
-Bunlara katkıda bulunmuyor muyuz?
-Sıfır
katkıda bulunuyoruz. Şu Avrupa Anayasa’sı; yarın, öbür gün belki bizim
anayasamız olacak. O anayasanın hazırlanmasında ne katkı yaptık.
-İmza attık.
-Bu
katkımıdır? Önünüze Hazırlanmış bir evraka imza atmak katkımıdır?
-Peki, hazırlanmış bile olsa
imza irade değil midir?
-Tayyip
Erdoğan, bunu imza ederken içini okumadı bile..Bir anayasa hazırlanıyor siz
imiza atıyorsunuz.Bu neye benzer biliyor musunuz.Sevr Anlaşmasına. Sevr
anlaşmasına da imza attı Vahdettin’in adamları.Bu katkımıdır? Böyle şey olur
mu?
Bir işe
katkı demek, işin kavram sürecinden hazırlanış sürecinin içinde fiilen işin oluşumuna katkı yapmak
demektir.bitmiş işe imza atmak yemeği
yemeye benzer.bu yemeğin yapılışına katkı mıdır?
-Zevksiz ise yemezsiniz?..
-Ben öyle
diyorum. Zevksiz bulduğum için yememeniz lazım diyorum. Avrupa
anayasasına sıfır katkı yaptık.
-Dış politikada Türkiye ne yapması gerekir.?
-Türkiye dış
politikasını tamamen özgün olarak kendisi hazırlaması gerekir. Türkiye’nin
dış politikasının ayakları gerek Avrupa ile gerek kuzey komşusu Rusya
Federasyonu ile gerek Amerika ile İsrail
ile gerek komşularımız..Irak’la
gerek İran-Pakistan aksı ile gerek kuzey
Afrika ile her biri ile fevkalade
dengeli ve ticaretimizi artırıcı ve insan haklarını da koruyucu bir sistem içinde geliştirmek lazım.Bu etkin
ve özgün politika istiyor. Biz, bu
gün esiriz.
“ECEVİT
DELİRDİ Mİ?”
-Irak bizi etkiliyor,Kuzey Irk daha fazla etkiliyor. Eski başbakan Ecevit,
Cumhurbaşkanına “Irak’a girmemiz, Musul’u almamız gerek. Bu vasiyettir” demiş
-Emretsinler.
-Türkiye vasiyetlerden uzak durarak reel politik de Türkiye ne yapabilir?
-Ben size bir
şey söyleyeyim: Bu vasiyetlerinde ötesinde
Ecevit’in söylediği siyasi
ahlaksızlıktır.biz Türkiye’nin, komşularımızın toprak bütünlüğü diyoruz.Bizim
oraya müdahale etmemiz için,bizim orada hakkımıza hukukumuza bir tecavüz olması
lazım.Ya da Irak devleti bize saldırması
gerekir ki müdahale hakkımız doğsun.
-Ecevit
delirdi mi?
-Ama bizi orada
rahatız eden unsurlar var, PKK vs var deniyor?
-Güzel..Bizi
Jivkof’da rahatsız ediyordu.Sofaya’ya gittik mi?... Bizi Gümülcine de rahatsız
ediyor. Biz gidip Batı Trakya’yı işgal mi edeceğiz?..Bu tür müdahaleler uluslar
arası hukukta sana fiili ve ciddi
saldırılar olduğu zaman ortaya çıkıyor.
Biz iki
şekilde müdahale edebiliriz.Bir: Yolun korunması.Türk şoförlerinin gidip- geldiği yolun
güvenlik açısından korunması bizim meşru
hakkımızdır.İki:. Bizim Irak’a fili müdahalemiz sadece ve sadece Kandil
Dağı’nda bulunan PKK, en ufak bir
kıpırdamaya girerse o PKK
unsurlarını orada imha etmek bizim meşru
hakkımızdır.
Bu iki meşru
hak haricinde bana Atatürk
vasiyet etti, O’da İnönü’ye vasiyet etti.Gidip Musul’u alayım.
Laf.Atatürk, Selanik’i de vasiyet etti...Ecevit’i anlamama
imkan yok.Hakikaten artık susunda hatıramızı saklayalım.Bir devlet adamının
dünyada en etmeyecek lafı ediyor.Necdet
Sezer’de de onu nasıl dinledi.Anlamama imkan yok.
Stalinde
Karsı Ardahan’ı almayı Putin’e vasiyet etmişti.Putin’de gelip istesin mi onları.Laf mı şimdi o.
ANAYURT’U
TEKZİP EDENİ, İSRAİL ELÇİLİĞİ VE ŞİRİN TEKZİP ETİ.
-Geçen günlerde
Anayurt Gazetesinde; Meclise Amerika, Almanya,Fransa ve bu arada İsrail’ elçiliklerinden onların belirlediği sayıdaki parlamenterlere, onların takdir ettiği
yılbaşı hediyelerin gönderildiği haberi
yer almıştı.Ancak Anayurt Gazetesi
ayrıca İsrail Elçiliği’nden
gönderilen hediyelerin dağıtılmasıyla
ilgili yazılan yazıda, İsrail Elçiliğinden her hangi bir kişinin, TBMM
Başkanlığı’na hitap ederek ile hediyelerin yazıda belirtilen 15 kişiye
dağıtımının sağlanmasını
“rica”edilmesine dikkat çekilerek bunun diplomatik skandal olduğunu
haber yaparak kamuoyuna duyurdu. Bu
haber üzerine, TBMM görevlisinin gazeteye geçtiği bir faxla , “hayır
böyle bir ‘rica’ kelimesi içeren yazı
yok ve milletvekillerinin isimleri hayal mahsulü” gibisinden haber tekzip edildi. Bu haberde; İsrail elçiliğinden hediye gönderilen şahıslardan biri olarak
sizinde isminiz geçti. Fakat TBMM Görevlisinin tekzibinde sizinde isminizin olmadığını anlıyoruz. Size
İsrail Elçiliğinden hediye geldi mi?
-İsrail
sefaretinden ve Fransız Ticaret Ateşliği’nden
şahsi hediyeler geldi.Bende memnuniyetle kabul ettim.Amerikan,
İngiliz ve Alman elçiliklerinden hediye gelmedi.Gelen arkadaşlarımı da
kıskandım.Beni de listeye alsınlar bekliyorum. Makul ve
etik hediyeleri iyi ilişkileri temin etmek için her zaman almaya
hazırım.
Anayurt
Gazetesinin haberi üzerine ben, İsrail sefareti ile de görüştüm.İsrail
sefaret,i meclis İçtüzüğü’nün dağıtımı
tespit den esasları çerçevesinde
Başkanlığa bir yazı yazdıklarını
ancak bunu Meclis Başkanı’nın
şahsına değil, İdare Amiri’ne yazdıklarını
düşündükleri için böyle bir ifade
kullandıklarını, Türkiye’deki protokole yüzde yüz uymak istediklerini ve bir
hata varsa düzeltmek istediklerini, ancak bu yayının Dışişleri Bakanı Abdullah
Gül’ün İsrail seyahati öncesine
gelmesini de üzüntü ile karşıladıklarını söylediler.
Keşke aynı
zamanda Filistin Elçisi de bana hediye yollasaydı zevkle kabul ederdim.
-Etik kavramı çeşitli çevrelerde çok dillendiriliyor sizde
bunun üzerinde çok duran
parlamenterlerimizdensiniz. Ancak bazı yasalar geçerken, ancak, ama ve fakat
gibi kelimelerle yasalar geçerken kimi kişiler, kurumlar yasa harici tutuluyor, vatandaşı veya ir çok kurumu bağlayan
yasaların kimi kişi ve kurumları bağlamadığı
belirtiliyor. Vatandaşı bağladığı ma birilerinin undan muaf olduğunu
söylüyor.Öyle meclisten geçiyor.Bu durum sizce etik midir?
-Bu
demokrasimi, aristokrasi mi?
-Ben size
soruyorum?
-Ben size
söylüyorum.bu seçilmişler değil, sanki fedeol bir sistemde kalmış
aristokratların hakları gibi bir durum.
Etik
konusunda Cumhurbaşkanından başlamak üzere.Bütün kamu ve kuruluşlarında hiçbir
istisna olmaması gerekir.Milletvekillerinin hediye kabullerini bir esasa bağlamaları
lazım.
Ayrıca
milletvekillerinin milletvekilliği yaptığı sürece diğer bütün işlerini bırakması lazım.Başbakan dahil.Şirkette
hisseniz bile olmaması lazım.Bu milletvekilliğin kimse bize zorla yaptırmıyor,
biz talip oluyoruz.Milletvekilliği
yaparken fevkalade adaletli ve objektif olmalısınız.Dolayısıyla bir
ülke, hediye yolluyorsa, keşke her ülke yollasa diyorum.
Ayrıca bir
şirketin mümessili isen her zaman
hafızalarda başka şirketlere karşı nasıl davrandığın konusunda
bir tereddüt yapabilir.Dolayısıyla etik açıdan Cumhurbaşkanı, başbakan,
milletvekilleri ve bütün kamu
kuruluşlarındaki herkes bu hizmetleri gördükleri sırada başka hiçbir işle
uğraşmamaları gerekir. Bir
İki: Hediye
kabullerinde yüzde yüz eşitlik olması gerekir.Üç: Hediyenin üzerinde hiçbir
ilişki olmaması gerekir.
-Siz denetim mekanizmasını en çok işletmeye çalışan
parlamenterlerden biri olarak dikkat çekiyorsunuz.Sonuç alıyor musunuz,
sorduğunuz konularda doğru cevap veriliyor mu?
-Genelleme
yapamam.Cevapların doğru gelme nispeti %50’nin altında.Cevaplar çok tatminkar
ve doğru olarak gelmiyor.Dolayısıyla
cevapları tekrar etmek lüzumumu
hasıl oluyor..
Bazen de hiç gelmiyor.
Bu konuda en büyük şikayetimiz, İçtüzüğün 100. maddesi çerçevesinde Meclis Başkanı sayın Bülent Arınç’a tevcih
ettiğimiz sorular. Bülent Arınç,bu konuya en büyük hassasiyeti
göstermesi gereken şahıs iken en az hassasiyeti o gösteriyor.Ve bu konuda benim
şahsen en rahatsız olduğum, tatmin
olmadığım kişi Bülent Arınç’ın makamı.
Bir çok bakanlıklarda da sıkıntı
çok önemli bir safhada. Niçin?..
Yazılı soru
önergelerine cevap vermemenin müeyyidesi
yok.
Bu hükümete
en büyük tenkitlerimden bir tanesi, daha seçimlerden hemen sonra
hükümet kurulurken güya İçtüzük değişecekti.İç Tüzük değişikliği için milletvekillerinden görüş
alındı. Bu konular daha sağlam esaslara bağlanacaktı.Komisyonlar daha fazla çalışacaktı.Milletvekilleri daha
fazla katkı yapacaktı.Denetim mekanizması daha fazla işleyecekti.İktidara
geldiler.Bütün sözleri unuttular.
FIRATTAN GEÇEN EŞEKLERDEN ALINACAK PARAYI
TESPİT KANUNU VAR.
-Bu hükümet ve meclisten çok yasa geçirmekle öğünüyor. 3
Kasım öncesindeki Hükümet’de çok yasa çıkarmakla övünürdü. Benim bildiğim kadar beş bin gayri muvakkat kanun beş bin tane de normal
kanun olmak üzere on binin üzerinde kanunu olan bir ülkeyiz.Türkiye bir kanun
mezarlığı haline mi geldi, kanun devleti olmak hukuk devleti olmayı sağlıyor
mu? Meclis çok kanun çıkarmakla işini
yapmış mı oluyor?
-Hayır...
Katiyen.. Hukuk devleti olmak önemli.Benimde bütün kavgam o.
Ben size bir
örnek vereyim. Türkiye’de Frat’tan salla geçecek eşeklerden alınacak
parayı tespit etme kanunu var.
Kanunların bu şekilde çok fazla yapılmasının bizim hukuk
anlayışımızda bir eksiklik olduğunu ve
sistemimizin yürümemekte olduğunu en büyük göstergesi.
Bu kadar
kanun yapmak hiçbir şeyi ifade etmiyor.
Daha bu gün
bir şey duydum.Tüylerim diken diken
oldu. Cemil Çiçek Adalet Bakanı değil mi ? Dedi ki “yurtdışına
kaçan hortumcuların ölüsünü de dirisini
de getirtiri” dedi.
Şimdi
ölüsünü nasıl getirecek, ölmesini mi bekleyecek? Öldürtecek mi? Bu
lafları eden adalet bakanı, hukuk
devletinde o dakikada istifa ettirilir.Ben hukuken bu adamın dirisini
yakalayacağım getireceğim dersin. Ama hukuk kompseti kavramı olmayan bir
hükümetimiz var ki Adalet bakanı çıkıyor sanki vahşi batıdaki kovboymuş gibi,
ölüsünü dirisini istiyorum diyor.N demek
bu?
-Ata sözü olarak kullanmış olamaz mı?
-Böyle saçma sapan laf olur mu?.. Bakın atasözleri hukuk devletinin üstünde
değil. Ayrıca ölüsünü dirisini getirmek diye hiçbir atasözü
hatırlamıyorum.Bir deyiş olabilir o deyişte kabadayıların deyişidir.Hukuk
devletinin Adalet Bakanının deyişi değildir.Böyle bir laf edilir mi?
-Teşekkür deriz.
-
Geldiğiniz için canü
gönülden Ben teşekkür ederim.Anayurt gazetesi iyi bir gazete.Gerçekten
şöyle diğer gazetelere bakıyorum. Gerek haberleri verişi gerek dizaynı
hakikaten güzel gazete.Emeği geçenleri tebrik ediyorum. Ben Gazetenize başarılar diliyorum.
-
Ne kadar açık oldum değilmi?
................00000000000000...............
Sonradan
kitap haline getirmek üzere konuştuğum
insanlara sorduğum sorular var..
-Ne
istiyorsan sor. Benim ne kadar açıkolduğumu gördün.
Küç saat
uyursunuz?
-Ben
umumiyetle on iki bir arası yaıtıyorum.
Yedi ila yedi buçukarası kalkıyorum.
-Gülermisiniz?
Çok,
-Neye
gülersiniz?
Sevdiğim
insanların şakalarına veanlattığıtatlı hikayelere
-Ağladınız
mı
-Oldu.Oldu
tabi
-Akrabalarımın
ölmesine, çocukların ölmesine.VE büyük felaketlerde gözüm doldu.Mesela 17
Ağustos depreminden sonra.Bir gün sonra Yalova’yı gezerken göz yaşlarımı tutmam
çok zor oldu.
-Türkülerde
ağlarmısınız?
Hayır ağlamam.Hatta türkiyleri bazen tenkit ediyorum.Çok ağlayan bir
milletiz.Türkiler bu kadar ağlatmamalı.
-İntihar
etmeyi düşündünüz mü?
-Hayır.Hiç.Kattiyen.Allah
korusun.Allah bana öyle bir hak vermedi.Kattiyen .En zor günümde bile kattiyyennnn düşünmedim.Allah’ın ipine
sarıldım.
-Çocuklukta
neyi düşlerdiniz?..Ne olmayı isterdiniz/
İş düşünmedim..Ben babasız büyüdüm.Bakın.Babasız büyüdüğün zamançocukken ilk
düşündüğün şey, hayatta kalarak başarılı olmak.Büyümek vce adam
olmak.Ben ona baktım.Ben adam olmak
isdedim.Meslek seçmek benim için hiç
mühim değildi. İnsan olmak istedim.
-Uçak, gemi,
araba ..bunlardan hangisini tercih edersiniz?
_Hiç fark
etmez..Gemiyi sevmem..
Bunladan
korktuğunuz olurmu?
-Uçaktan
estkiden korkardım.Şimdi arabadan ödüm kopuyor Türkiye7deki trafik dolayısıyla
..
Spor
yaptınız mı?
_yaptım.
Ne sporu?
Velaybol,
enç milli adayı kadar oldum
Hala devam
edermisiniz?
Yok ..
Hayır. Yürüyüş yüpıyorum ancak.
-Meclise girdikten sonra spor yapma imknı
bumluyormsunuz?İsteyipte yapmadığınızoluyormu?
-Tabi yav..
Mecli...Bakın.Milletvekililği çok değişik bir yşey.
Milletvekilliğini
ciddiye alırsanız.Hiç vaktiniz kalmıyor.Milletvekilğini ciddiye
almazsanızda dünyanınen palavra en boş
işi.benim beş dakika vaktim kalmıyor.
-En son
okuduğunuz kitap?
En son
okuduğum kitap.So olrak tesadüfen dün.şunu verdiler(Masanın üzerinde iki kalın
kitap ve birkaç küçük ykitap yığını)Mevlananın kısaltılmış öğütlerini
verdiler.Birde şyşu kitapları
şeydiyorum.Size çok arip gelecek ama
Süleyman Karagülle ile Reşat Nuri Erol’un
İlhan Arsel’e reddiyesi .. Öyle denk gldi yani...
-Günde kaç
saat okursunuz?
_Kitapmı
belgemi?
Fark
etmez.Sade okumak.Kitap olur, gazte olur belge olur.
-Şimdi buhnu
söyleyeyim. On altı gazte artı, günde aşağı yukarı ikiyüz sayife belge.Belge
veya kitap.On altı gazete artı ikiyüz sayfa.
-Maddi
olarak çöküntüye düştünüz mü, iflas ettiniz mi?
Çok.
Bunu nasıl aştınız, kaybettiniz öktünüz ama bunu nasıl aştınız?
-Vlla
kaybettiğim zaman bir şansım oldu.Benim hiç borcum olmadı.Ben iki kere ticari
hayatta sıkıntıya girdim.Bunların en büyüğü
ciddi miktarda yurt dışında
çalışırken, körfez sıkıntısında çok ciddi sıkıntıya girdim.Borcum
olmadığı için, yani banka ve diğir hiçbir borcum olmadığı için masraflarımı
kısarak, aile ve arkadaş desteği il kısa vadede toparlayıp sonra tekrar
işlerime döndüm.
Çocukluğunuzda
, anneniz ağbeyiniz. Babanız dövermiydi?
0iç
dayak yediğmi hatırlamıyorum.Zaten babam
ben dört buçuk yaşımdaiken vefat etti.
_Hoca dayağı
yedinizmi?
Yine
hatılamıyorum .Vamlla.yani yeseydim
hatırlardım.Ymedim.
_Kç yaşından
bu tarafa hap kullanıyorsunuz?
He pahı.
İlaç.
Ben
doğduğuman beri.Onu anama soracaksınız.Hayır onu anneme soracaksınız.Ben
söyleyeyim.
Sürekli olan
bir hastalık nediniyle kullandınızmı diyorum?
_Annem
balyık yağı verdi.Onu verdi bunu verdi.. Bunu yuttum.
-Eşek sütü
içtiniz mi?
-Ne..!
İlaç için
eşek sütü içtiniz mi?
Hayır.Ama..Deve
sütü içmiş olabilirim.Çünkü deve sütü
içmişim. Çünkü.Mısırda doğdum.
-Öylemi
_Evet.
-bilmiyordum.
-Ben
mısırda doğdum.
-Eğer aşık
olduysanız kaç yaşında aşık oldunuz?
-Oldum
tabiii. Aşık olmazsolrmuşyum.İlk aşık olduğumdaaaa lise son
sınıftaydım.Mahalledeki bir kızaaşık oldum.Sonra hiç aşık olmadım.
-Sonuç
evliliklemi bitti?
Hayır
başkasına gitti.
Haberi
varmıydı?
-Olmaz
olurmu filörtteettik. Söyleyim olmaz olurmu filörte ettik.El elede tutuşutuk.Ama öpüşmedik.
Rüya
görürmüsünüz?
Htırlamıyorum Rüyalarımı..
-Görüyorsunuz
ama hatırlamıyorsunuz?
-hatırlamıyorum.
Hayır..
-Karanlıktan,
yalnıszlıktan, korkarmısınız, evde
yalnız olmaktan çekinirmisiniz?
-Evede
yalnız olmaktan çekinmediğimgibi
hoşlanırım.Bilakis hoşlanırım.
Karanlıktanda eğer
çok büyük tabiatın orktasında isem ürküyorum evet.mesila.Afrikada
sahranın ortasında gecenin karanlığında
gelen seslerden yüzde yüz ürktüm.Ne bileyim ben bir dağın başında kalsam geceleyin yüzde yüz ürkerim karanlıktan.
-En çok
hangi tür filimler seyrederrsirniz?
-Valla..İyisini.
konu olarak?
İyisini.Hiç ffark etmez iyisini...
Şarkı
söylermisiniz müzik çalarmısınız, resim yaparmısınız?
-Sesim
berbat.Ama müziktende resimdende çok iyi anlarım.Zaman zaman kolleksiyonlar yaptığımoldu.Sonra
işlerim bozulduğunda satıtmtekrar
yaptım.Felan felan..
Müzik
konusundada bir eksiklik hissediyorum.
Türkiyede
dinlemelyi arzu ettiğim zaman klasik
türk müziğini ve saz eserelerini
dinleyebilecek ortamlarımız ve imkanlarımız
sınırlı.O konuda müştekiyim.
-İlk vekil seçildiğinizde nerdeyidiniz, haberi
alınca nere gittiniz?
_şilde AK parti içe merkezinde idim. Orda grevlişydimm zaten.Sçimler
bittikten bir iki saat sonra Ak
partinin aldığı neticeler belli
oldu.Benminde milletvekili olduğum belli
oldu.Katttiyennn bir sevinç duymadım.Çok ciddi bir mesuliyet hissis
duydum.yni.Allah kuvevet versin hissie girdim.Vallla.samim söyleyeyim en ufak
bir sevinç duymadım.Ondan sonra gece on-onbucuk gibi şileden ayrıldım evime
döndüm.
-
Farz edelim ki siz yarın başkan oldunuz, başbakan oldnuz
-
-Ne başkanı..
Türkiyenin
başına geldiniz, yetki size verildi.
Cumhurbaşkaı
mı
Yani
başkınlık sitemine geçildi Başkan oldunuz, hükümdar oldunuz..Hükmetme gücüüz
var.İlkdeğiştirmeyi, yapmayı arzu ettiğinz
ne?
-tek bir
konu deağil birkaç konu.
Bir
çokönemli bir adlet ve çok önemli bir
hukuk reformu.
İki eş
zamanlı olarak müthiş bir eğitim reformu.
Üç: yine
eş zamanlı olarak ödenecek faizleri
ötelemek.
Bunları önceden çalışırmısınz yoksa başa
gelencemi çalışmyı düşünüyorsunuzs?
_Zaten kafamda.Ben bir görev alsam.Planı size bir saatteyazarım.
Benim
görevim zaten bu tip konularda konularda konuşmam içap etiğine göre çalışmış
ve hazırlıklı olmamı icap ettiriyor.
//////////////////////////////////////
“APO’NUN MİADI OLDU;ATTILAR “
Son
günlerde Türkiye’yi meşgul eden en önemli konulardan APO ve Tele –Kulak olayını
Emniyet İstihbarat Dairesi Kurucusu Emekli Vali Ergün gökdeniz değerlendirdi.
Gökdeniz
Akit’e çarpıcı açıklamalar yaparak ve
iki olay içinde önemli ip uçlarına dikkat çekti.
xxxBizler
gibi halk olaylara bakmadı. Halk sadece
Güneydoğuda bir örtülü savaşın varlığı
nedeni ile belli bir pencereden baktırıldı. Yani biz kendi evimize baktık.
Halbu ki bu duruşmalarda bizim kısmen
bilmiş olmamıza rağmen vatandaşlarımızda önceden bilmediği bazı bilgi
kırıntılarını sahiplendiler.Her bilgi
vatandaşlarımıza ulaşmıyor. Stratejik anlamda bu olayların analizi
vatandaşlarımıza gitmiyor.
xxYetirince ne dış nede iç bağlantılar ortaya konamadı.Konmadı.
Biz
hep dış mihraklar ,dış mihraklar sözü ile şişirildik. Ama içerden yardım
edenleri göz ardı ettik.Dış mihraklar dış mihraklar.İyide bu olaylar bizim
kendi ülkemizde,ilimizde ,karadenizde oluyor.Bunların içinde hiç yabancı yok.Ama bunların içinde PKK’dan da ayrı
olarak TİKKO,THKPC gibi terör örgütleri
vasıtası ile yine PKK ile birlikte üstlendikleri bir görevi mutlaka ifaya hazır gibi bir durumu seziyoruz.Bunlara
değinilmedi.
xxxOlaylara ne gereğinden fazla önem ,nede gereğinden az önem vereceksiniz.Bütün nmeselede burada.Olmak veya olmamak.Bunun içinde büyük devlet adamı gerekir.
Sonra
devlet adamlarının strateji,jeostrateji ve stratejik istihbarat bilgileri ile
donatılmış olması gerekir.Bu kişiler Türkiyenin geleceği hakkında karar veren
insanlar.Yani politikanın yapımcıları.Bu politikanın yapımcıları önüne gelen bilgilerden bir sentez yaparak
onu kullanamazlarsa veya iç dinamikler nedeni ile kullanmak istemezlerse ozaman sorunları çözmeside mümkün değil.Bir
kere kilitlenme burada başladı.
- Olayları çözemeyince bu defa asker ağırlıklı bir
merkez oluştu.Dikkat edilirse işte ozaman şehit vermeye
xxxDünyanın
hiçbir yabancı ülkesinde o ülkenin gizli servisleri ile işbirliği yapmadığınız
takdirde sizin faaliyetlerinize izin
vermeleri mümkün değildir.
Gizli
istihbarat teşkilatları bir andan sonra
kullanmaya başlarlar .O andan itibaren gizli istihbarat teşkilatlarının
kullanılan elamanı olursunuz.
xxxBatılılarınTürkiyeyi
bölmesine istekli olmasının nedeni nin en başında Avrupa hala Sevri kadük
etmenin(uygulanmamış olmasının)acısı içindedir. Avrupa devletleri hala asrın
başındaki ruyalarını görüyorlar ve politikalarını değiştirmiyorlar.Yani Avrupa
devletleri bu noktada kendilerini geliştiremiyor.Türkiyeye Lozanda verilen
topraklar çok diyor..
APO SURİYE ;ABD VE
İSRAİL HAKKINDA KONUŞMUYOR
xxxAbdullah
Öcalan,Teşkilatları hakkında bilgi vermiyor .Avrupa hakında bilgi vermiyor.Dikkat
edecek olursak Suriye hakkında konuşmuyor.ABD hakkında konuşmuyor.İsrail
hakkında konuşmuşyor.Bu benim dikkatimi çekiyor.
YENİ GÖREVİNE UYGUN DARANIYOR
xxx
Türkiyenin dışında ve dışlandığı bir oluşum vardır. Celal Talabani ile beraber Mesut Barzani’yi Waşingtonlara kadar çağırıp
bir Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)
benzeri bir Muamele yapan ABD Dışişleri bakanı Metlin Olbrayt
onlarla
bir çok şeyleri konuşurken bizi dışlamıştır.Türkiyenin içinde bulunduğu
Ankara süreci çoktan askıya alınmıştır.
ABD’nin
ilgisinin bu derece yoğun olduğu bir yerde Türkiye bir bakıma dışlanmışken
PKK’nında kendisine göre duyumları vardır .Aynı
zamanda PKK’nın mustakbel görevleri için bazı elbiselerde
biçilmiştir.Benden evel ve benden sonra diye bir görev alınmıştır.
APONUN MİADI OLDU;ATTILAR
- XxxApo’nun pili
bitti.Bana göre APO devre dışı kaldı.Ama mahkemede sanki devre dışı kalmamş ve
hala bir misyon yüklenecek güçte
göstermeye çalışıyor. Şu anda APO’nun mahkemede
söylemiş olduklarını yaptıracak hiçbir gücü yok.
YETKİLİLERDEN HESAP SORULMALI
xxxTürkiye
Apo meselesindede hatalar yapmışsa.bu devlet adamlığı hatalarınhdan
kaynaklanmıştır.Olayı anlayamamışlardır.Askere
bırakmışlardır.Neden askere
veriyorsun.Sen beceriksizsen ve bu ülkenen yüksek menfaatlerini bilip te
bir üst politika üretemiyorsan senin ne
işin var orada. Bu gün adam bir şirkette
hata yapsa;kulağından tuttarak derhal dışarı korlar. İşine son verir. Devlet kusuru göstermeyen bir
örgüttür.Devlet hiç kimsenin kusurunu göstermez.
KİM PKK İLE İŞBİRLİĞİ YAPTI
xxxBunu kişilere atfetmek çok güçtür. Ama somut
olarak durulan noktalardan bazıları şu olmuştur. Bazı tesbitler oldu.
PKK’YA YARDIM EDEN YETKİLİLER VAR
TC
bürokrasisinde, her kesiminde APO ya sempati duyan kişiler oldu. Militan
demiyorum.Sempati duyan diyorum.Bunlar
ibre ne tarafa dönerse o tarafa döndüler.Baktılar APO güç kazanıyor APO
tarafına yöneldiler,güç kaybediyor.İbre gibi bir oyana bir bu yana sallandı
gitti.Zaten Apo ile örtülü savaşta bizim
en büyük zaafiyetimiz devlet bürokrasisindeki
bu kararsızlardan ve sempati duyanlardan geldi.Bunların tesbiti
dediniz.Bunların tesbiti yapıldı. Tesbit edildi.İstihbarat bilgileri arasında
bunlar var.Telefon görüşmeleride var her türlü şeyi de var.Kimler para
verdi.Hatta hangi sanatçı hangi müteahit ne verdi bunlar var.
BUNDAN SONRA
Adam
bir takım siyasal açılımlardan bahsediyor.Atatürk millliyetçiliği
diyor.Anayasal milliyetçilik.Anayasal vatandaşlık diyor.Tüm bunlardan
Osmanlının toparlayıcılığı,örtücülüğüne vurgu Ortak nokta Amerikalılık.
Ben
birine nerelisin diye sordum hala
unutmam bana nerelisin deme dedi.”Ben Amerikan uygarlık ve refahını paylaşan
mutlu bir amerikalıyım” dedi.İşte
Amerikan vatandaşlığı sadece bun adayanıyor.Başka bir şeye dayanmıyor.
Bu
ne demekir eğer Amarika uygar olmasa veben mutlu olmasam amerekan
vatandaşı değilim ve Amerikalıyım demeyeceğim demettir.Bunlar olmasa adam
irlandalı veya ispanyol köklerini arayacak onunla kendini ifade edecek.
TELE -KULAKTA BÇG İŞİ
xxxTele
_Kulak skandalı Bir yetkinin su istimalidirBazı yetkililer diyor diyor ki”sisteme girilmiştir ama dinlemek
için değil denetlemek içindir “. Şimdi dinleyenlere soruyorum :size
Cumhurbaşkanını denetleme emrini kim verdi.Bir partinin başkanını ki bana göre tüm parti başkanlarının hepsi eşit konumdadır veya bir
milletvekilinin telefon sistemine girilerek dinlenmesini haydi size birileri
söyledi. Bu bilgileri kime aktarıyorsun?.Bu bilgilerin öğrenilmesi devletin
yüksek menfataleri için yapılan bir operasyonun gereğimi dir.?Bu adamlar
devlete ihanet ettiler de bir süphe varda bir oparasyon içinde bunu
yapıyorsunuz?
“Yok merak ettik de dinledik” bununla geçiştiremezsiniz.Size
bu görevi kim verdi?
-
NECATİ ÇAVDAR?
ERGUN GÖKDENİZ – ANKARA
-Sayın
Gökdeniz.PPK lideri Abdullah Öcalan
yakalandı ve İmralı’lıda yargılanıyor.Ancak APO yargılamanın ve kendisine isnat
edilen suçların üstünde durmayarak konuyu kendisinin istediği bir noktaya
çekiyor.Kendince bazı tekliflerde bulunuyor.
Halk, APO bu
ise , sadece bu adam mı bizi bu kadar zaman oyalayan,bu kadar kan ve mal
kaybına uğratan diye düşünmeye başladı.
-Bizler gibi halk olaylara bakmadı. Halk sadece Güneydoğuda bir örtülü savaşın varlığı nedeni ile belli
bir pencereden baktırıldı. Yani biz kendi evimize baktık. Halbu ki bu duruşmalarda bizim kısmen bilmiş olmamıza rağmen
vatandaşlarımızda önceden bilmediği bazı bilgi kırıntılarını sahiplendiler.Her bilgi vatandaşlarımıza
ulaşmıyor. Stratejik anlamda bu olayların analizi vatandaşlarımıza gitmiyor.
Tabi korku dağları bekler. Dağlardaki
kişilerde bizim evlatlarımızdır.
Ama vatandaşlarımız bir örtülü savaşın varlığından kesinlikle eminler.
-Druşmalar esnasında iç ve dışbağlantıları
yeterince ortaya kondu mu?
- Hayır yetirince ni dış nede iç bağlantılar ortaya
konamadı.Konmadı.Dikkat edecek olursanız başlangıçta çok çok sözü edilen bir”
dış mihraklar “sözcüğüne dikkatinizi çekerim.
Dış
mihraklar dış mihraklar.İyide bu olaylar bizim kendi ülkemizde,ilimizde
,karadenizde oluyor.Bunların içinde hiç yabancı
yok.Ama bunların içinde PKK’dan da ayrı olarak TİKKO,THKPC gibi
terör örgütleri vasıtası ile yine PKK
ile birlikte üstlendikleri bir görevi mutlaka ifaya hazır gibi bir durumu seziyoruz.Bunlara
değinilmedi.
Askeri
bir tabirle durumun muhakemesinden,budurumu biz analiz ettiğimiz zaman bu olayları yapan kişiler hep kendi
elemanlarımız.
İçlerinde
Ne suriyeli,NE Alman,ne ingiliz nede çinli yakalanmadı.Adı geçen terör
örgütlerinden Ne Kızıl Tugaylar’dan ne
ETA ‘dan,ne İra’dan kimse yakalanmadı.Buradan şuraya gelmek
istiyorum.Biz hep dış mihraklar ,dış mihraklar sözü ile şişirildik. Ama içerden
yardım edenleri göz ardı ettik.
Kanayanda
kanatanda hep kendi içimizdendi. Anlaşıldı ki dış mihraklar denen kişi ve
çevrelerin tuttuğu bazı kişiler olduğu ve bu aradada PKK adına bunlara bazı eylemlerin
yaptırıldığı ağır ağır anlaşılmaya başladı.
- Bu
noktaya nasıl geldik?
-
Yanlış hatırlamıyorsam Özal zamanında bu eylemler başladığında Özal o zaman Antalya ‘da
yazlıkta idi. Bu eylemler için değerlendirmesi şu oldu”Bir vukuatı adiye.Normal
bir zabıta olayı”şeklinde idi.
Birinci
yanlış ilk olaylarıın başında devletin
yetkililerinin olayı bir adi zabıta olayı olarak görmesi idi. Bu şekilde
bakarsanız olayı çözümleyemezsiniz.Olaylara ne gereğinden fazla önem ,nede
gereğinden az önem vereceksiniz.Bütün
nmeselede burada.Olmak veya olmamak.Bunun içinde büyük devlet adamı gerekir.
Sonra
devlet adamlarının strateji,jeostrateji ve stratejik istihbarat bilgileri ile
donatılmış olması gerekir.Bu kişiler Türkiyenin geleceği hakkında karar veren
insanlar.Yani politikanın yapımcıları.Bu politikanın yapımcıları önüne gelen bilgilerden bir sentez yaparak
onu kullanamazlarsa veya iç dinamikler nedeni ile kullanmak istemezlerse ozaman sorunları çözmeside mümkün değil.Bir
kere kilitlenme burada başladı.Olayların tedavisine paryatif yani aspirin
tedavisi ile gittiğiniz zaman olayları çözemezsiniz. Çünkü olayların tek nedeni
yoktur.
Olayları
çözemeyince bu defa asker ağırlıklı bir merkez oluştu.Dikkat edilirse işte
ozaman şehit vermeye başladık.PKK’nnı uzantıları için sınır ötesi oparasyon yaparak Irak’a girdik.İngiliz ve ABD ‘nin
muafakat ve izinleri ile beraber belli bir paraleli geçmemek üzere defalarca Irak’a girdik.Ama hadise de ortada.
APO
bir örgüt olarak bir yapı geliştirdi.Bu yapıda içerden çok dışarıda
örgütlendi.İçerideki kısım asybergin görüneni ise esas kütlesi dışarıda olacak şekilde özellikle Avrupa’da gelişti.Bu
yeni de bir şey değildi.Bu çok eskiden beri
bir yapılanmanın üstüne bu defa PKK bayrağını saplamaya benzer.
-12
Eylül öncesi özellikle Güneydoğuda
Marksist-Lelinist ve Maoist temelle dayalı
Rızgari, KAVA vs bir çok örgütler var idi.PKK dan çok güçlü örgütler
idi. Bunlar 12 Eylül’de çökertildi.Asala eylemleri sona erene kadar ismi pek
duyulmayan bir örgüt olan PKK’nın birden ortaya çıkarak adeta Asala’nın yerine eylemlerde bulunduğunu görüyoruz.Ne olduda APO böyle güç
kazandı?
-Bir
gerilla hareketinin gücü miktarı
ile ölçülmüyor. Korkuttuğu çevre ile
ve yaptığı eylemin şiddetinin oranı ile
ölçülüyor.O nedenle çok masum kişileri
öldürdüklerini kabul ediyorlar.Çocukları ve masum insanları öldürmelerini
şiddet felsefesinin bir gereği olarak görüyorlar.B u bir insanlık şuçu olmasına rağmen teorik anlamda
doğrudur.İzine giden askeri ve ya yansız
bir köylüyü öldürüyorlar.Bu terör örgütlerinin şiddet felsefesine uygundur.Dikkat
ederseniz KAVA bir eylem koymadı.RIZGARİ gurubu.DDKO bunlar siyasal ortamda
kültürel özerklik falan gibi çıkışlarla beraber Doğuya has bir şovenist eylem
içinde bulundular .Ama siyasal yoldan böyle bir yapılanmayı uygun bulmayan APO
o sırada marksist –Lelininst bir
eylemci olan Şhe Guare,Kostro gibi bir ihtilalci eylemle sonuca
ulaşabileceği kararı alınca gençler bunun çevresine toplanmaya başladı.Aponun çıkışı bu trentle
uygundur.Bizim devletinde o tarihteki yetkilileri bunun tehlikeli bir tırmanış
içinde olduğunu görmekle beraber pek önemsemediler.Sonra bazı siyasal
dinamikler onlara güç verdi.
Güçlendikten
sonra mali kaynaklar aradılar.Çünkü güçlenen örgütün çok daha fazla para
ihtiyacı olur.Bunun için bir zamanlar Türkiye ‘de toplanan paraların Molla
Mustafa Barzani’ye gitmesi gibi bir yardım parası ile örgütlenmeyi demode
gördüler. Daha ileri tekniklerle bunlar yabancı
ülkelerdeki faaliyetleri ile siyasal açılımlara girdiler ve o tarihteki
oturdukları tabanda buna uygundu.
-
Biraz açarmısınız?
-
Çünkü siyasal
açılımları hazır yurt dışında örgütleri vardı.Burada ince bir noktaya
geliyorum. Bir.Dünyanın hiçbir yabancı ülkesinde o ülkenin gizli servisleri ile
işbirliği yapmadığınız takdirde sizin
faaliyetlerinize izin vermeleri mümkün değildir.
İki.
Gizli istihbarat teşkilatları bir andan sonra
kullanmaya başlarnlar .O andan itibaren gizli istihbarat teşkilatlarının
kullanılan elamanı olursunuz.
Peki
kime karşı? Türkiyeye karşı. İpler kimin elinde İngiltere
,Fransa,ABD,Almanya,İsveç,İsviçre.İtalya,Yugoslavya,Bulgaristan,Çekoslavakya,Norveç
say saya bildiğin kadar.Çünkü bunları kontrol etmek o ülkelerin istihbarat
teşkilatlarının anayasal görevleridir.Bunları izlemek gizli teşkilatlarına
devletin verdiği resmi görevdir.Nitekim Olof Palme Cinayeti mahkemede
sorulduğunda “Hayır biz yapmadık ama karım Kesire Öcalan’ın gurubu, PKK Vijin
gurubu yapmış olabilir diyor.Şimdi İsveç
ilgilenmeyecek mi ilgilenmişlerdir.Almanya ‘da tutup parlementerleri aracılığı
ile ki onların deyimi ile ‘Özgürlük savaşçısı ve gerilla lideri ile’
görüşmüşlerdir.Almanlar sadece kendi ülkelerinde eylem yapmama vaadini almışlardır. APO’ya biz
“Bölüçü”vs diyoruz ama birde başkaları ne diyor ona bakmak gerekir.Onlarda
“özgürlük savaşçısı,gerilla lideri “vs şeklinde görüyorlar,Kelimeleri
kullanırken birde bu yönüne bakmak gerekir.Yoksa “bölücü başını “ falanca
destekliyor dersek yanlış bir anlama içine düşebiliriz.Birde olaya öbür
tarafıon baktığı gibi bakarsak daha iyi kavramış oluruz.Bunlar APOyu bir Şhe Guvara gibi görerek Türkiyeyi bölecek
gözü ile görmeye başladılar.
-Peki Türkiye de eylem yaptırmanın Alman’a
,İngilize,italyana vs ne faydası var?
-Kimseyi
itham etmiyorum ama vize alanlara dikkat
edin.Vize almak için Alman Büyükelçiliğine gittiğin zaman soruyorlar.Sen nerelisin
,Mardin’liyim,Trapzon’luyum dersen bekliyorsun.Nerelisin Dersim’liyim dersen vize alabiliyorsun.Alman vize alırken bile bizim sevgili
vatandaşlarımızı neden ayırıyor acaba?Sebebi var.
Öbür
yandan bir örnek .İsveç Mardin’den Süryanilere vize veriyor ama Mardin’den
bir müslüman gittiği zaman ona vize
vermiyor.Kuludan giden kişiye veriyor ama Ankara’dan giden kişiye
vermiyor.Bunlar birer kırıntı olmak la beraber,onların Türkiye’ye bakış açısı
yönünden ve emniyet birimlerinin bir
görüşüdür.Demek ki bunları kullanmak istiyorlar.
Almanlar
dikkat edilecek olursa 2,5 milyonluk bir Türk göçmene sahiptir.İkinci dünya
savaşında Almanlar,Almanya’da bulunan Azerbeycanlıları Azeri birlikleri oluşturarak Ruslara karşı
savaştırdılar.Ellerinde taşaron bir
yabancı lejyonu kuracak kadar insan gücü varsa Alman bunu niçin kullanmasın.Birde diyor ki Kürtler çok
iyi silah kullanır.İlerde benim
potansiyel açığımı kapatacak bir insan gücüdür diyor.Buna kimse dikkat çekmemiştir.Yoksa Alman neden büyük bir türkiye ile ticaretini
yapmayı düşünmüyor da bir ayrılıkçı hareketle irtibata geçmeyi tercih ediyor.
Bunların
Türkiyeyi bölmesine istekli olmasının nedeni nin en başında Avrupa hala Sevri
kadük etmenin(uygulanmamış olmasının)acısı içindedir. Avrupa devletleri hala
asrın başındaki ruyalarını görüyorlar ve politikalarını değiştirmiyorlar.Yani
Avrupa devletleri bu noktada kendilerini geliştiremiyor.Türkiyeye Lozanda
verilen topraklar çok diyor.Kazım karabekir Paşa İstiklal Harbimiz İsimli
kitabında anlatıyor.Karabekir Paşa’nın El Cezire Komutanlığına gönderdiği bir
tamim var.Burada paşa”Kürdistan haritası ile
Ermenistan haritasını üst üste
koyduğunuz zaman çakıştığını görürsünüz. Szi zannediyormusunuz ki bu Avrupa
devletleri Kürtler’in kara kaşınav e kara gözüne aşıktırlar.Onlar burayı ilerde Ermenistan yapılmak üzere
Kürtlere verilmesini istiyorlar “diyor.O tarihten bu güne kadar politikalarında
bir değişiklik yok
Avrupa
Birliği ‘nin bakışaçısıda burada önemli.Bu birlik Tüdrkiye ye nasıl
bakıyor.Türkiye müslüman bir ülke.Türkiye tarihi bir geçişin üzerinde.Türkiye
boğazların bekçisi.Türkiyeden geçince petrole ulaşıyorsun,Rus pazarlarına
ulaşıyorsun,Türki cumhuriyetlere ve Hazar bölgesine ulaşıyorsun.Aynı zamanda
ABD ve Avrupa birliğinin stratejilerinin çatıştığını görüyoruz.Bir takım çıkar
çatışmalarının politikalarına yansıdığını görüyoruz.
ABDli Prof.Ckıpmen’nin dediği gibi”ABD’nin ne
sürekli dostu nede sürekli düşmanı
yoktur”Tüm politika bu.
-Tüm
kavgalar petrol için mi?
-Petrol
tabi ki önemli bir madde ve milletler politikasında hala etkili bir unsur.Her
halde Almanla’ın Bağdat demiryolunu yapması her halde Arapların kara kaşı ve
kara gözünün hatırı için değildi.Osmanlıyı çokta modernleştirme arzısının bir
tezahürü dedeğildi.Onların derdi Osmanlıyı batılılarrın seviyesine çıkarmak
değil bir güzel pişirip yeme sevdaları içinde idiler.
Kürtçü
dediğimz akımlar osmanlı imparatorlğundan beri çeşitli hareketler içinde
olmuşlardır.Osmanlının parçalanmasından sonra
eski Osmanlı vilayeti olan Şam ,Halep ,Musul ve Bağdat başkalarının
eline geçmiş..Bunlardan biri sonradan
Fransız diğeri İngiliz mandasında kalmış.
İnglizler tarihsel seyir içinde Kürtlerle ilgisini
sürdüren tek devlettir.Burada şunuda söylemeden geçemeyeceğim.Biz tarihimizi
yeni nesillere aktaramadık.İnsanlarımızın çok opjektif olarak bunlarıda bilmesi
gerekirdi.
Ocalan
bu merkezlerde yuvalandı.PKK’nın avrupa temsilcileri denen kişiler
mamalandılar.Bol para sahibi oldular.Bu kişiler bir yandan bulundukları
ülkelerin istihbarat birimlerinden para alıyorlar.Bu kişiler o
kuruluşlarının başı olarak o ülkelerin
güvenlik güçlerinden güç alıyorlar.Bu kişiler bu aldıkları gücü kürt kökenli
vatandaşlarımızdan haraç almak ve uyuşturucu kacakçılığından pay almak,kara
para aklamak konusunda kullanarak çok
büyük paralar kazandılar.Ancak bu paraların ne kadarı PKK kasasına girdi bilmiyoruz.Çoğu
cebe giren paralar Türkiyeden yeni bir
uyuşturucu sevkiyatının finansmanında kullanılıyor.
Eroin
Afganistan,İran ve türkiye üzerinden
geçiyor .Ama eroin işleme labratuarları
Türkiye’de.Siz hiç Hakkari’de eroin labratuarı kurulacağını eskiden duysanız
inanırmıydınız.Eroin yapmak çok ince bir iştir.Onu herkes yapamaz.Özel uzmanlar
gerekir ,işlemek için bir bilgi birikimi
gerekir.
-
Buradan şunu sormak istiyorum bu göz kamaştıran servet için dış bağlantılarıın yanında içerden yardımcı
olan kişiler olamaz mı?
-
Gayet tabi olur.Ben bunu söylemeye çalışıyorum.Bu Türkiyede
işleniyor ve büyük paralar kazanılıyor.Eroinin milliyeti olmaz.Ne
kürt,ne türk ne de cinsiyete bakılır.Kazanılan paraya bakılır.Para o işte tek
milliyettir.Para yeri gelir insanı dinden ve imandan eder .Daha ötesini siz
düşünün.
APO ZEVZEKLİK YAPIYOR
-APO
gerçekten doğrumu söylüyor?
-Aponun
en güçlü olduğu yerlerden bir tanesi Suriyedir. APO’ya sen Rifat el Esat’la hiç görüştünmü diye
soruldu.Onu inkar etti.Halbuki El Esat,Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat’ın
kardeşi.Özel güvenlik kuvetlerinin başında olan bir kişidir.Astığı astık
kestiği kestiktir.Oğulları Waşington’da süper daireler alınarak
okumaktadır.Suriye gizli servisinin başı olarak Suriyede kuş uçurtmazlar.
Apo
suriyeye dokunmadı.Örgütlenmesi,kasası ve özellikle arşivi suriyede.Apo ne
konuşuyor.O zevzeklik yapıyor.Geyik muhabbeti yapıyor.Hepimizle matrak
geçiyor.Bizimle alay ediyor.Hiçbir şey
söylediği yok.
Halbuki
APO ,Kenya’dan alınınca çeşitli sorgulamacılar tarafından
sorgulandı.Burada bir teknik husus arzedeyim.Siz bir sorgulamacı olarak PKK ve
APO hakkında çok iyi bilgiler sahibi değilseniz.Hem yeteri
bilgi alazsınız ve karşınızda ki sizin neyi bildiğinizi ve neyi
bilmediğinizi,sizin bilgi ve cehaletinizi ölçme sansına sahip olur.Tabi bu noktaları bilmiyorum.Ben devlet adına iyi
bir sorgulama yapıldığı kanaatini taşımak istiyor ve taşıyorum.Çünkü Türkiye’de
bu konuları çok çok iyi bilen kişiler vardır.İnşallah o kişiler
tarafından sorngulanmıştır.
APO SURİYE ;ABD VE
İSRAİL HAKKINDA KONUŞMUYOR
-Sizce
APO ‘nun açıklamaları içinde dikkat çeken bölümler nedir?
-Abdullah
Öcalan,Teşkilatları hakkında bilgi vermiyor .Avrupa hakında bilgi
vermiyor.Dikkat edecek olursak Suriye hakkında konuşmuyor.ABD hakkında
konuşmuyor.İsrail hakkında konuşmuşyor.Bu benim dikkatimi çekiyor.
YENİ GÖREVİNE UYGUN DARANIYOR
-Peki
bunun sebebi nedir.Niçin bu saydıklarınız için konuşmuyor?
_Biliyorsunuz.Şuanda
bile Türkiyenin dışında bir oluşum vardır. Celal Talabani ile beraber Mesut Barzani’yi Waşingtonlara kadar çağırıp
bir Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) benzeri
bir Muamele yapan ABD Dışişleri bakanı Metlin Olbrayt
onlarla
bir çok şeyleri konuşurken bizi dışlamıştır.Türkiyenin içinde bulunduğu
Ankara süreci çoktan askıya alınmıştır.
Benim
dikkatimi çekiyor.ABD’nin ilgisinin bu
derece yoğun olduğu bir yerde Türkiye bir bakıma dışlanmışken PKK’nında
kendisine göre duyumları vardır .Aynı
zamanda PKK’nın mustakbel görevleri için bazı elbiselerde
biçilmiştir.Benden evel ve benden sonra diye bir görev alınmıştır.
APO
bunları konuşmadı. Suriye hakkında da
konuşmaması için özel nedenleri olabilir
diyorum.
-İsrail’in
bölgede ki etkinliği ve ilgisi biliniyor. İsrail hakında bilgi vermemesi İsrail
Gizli servsi ile çalışma içinde oldğundanmıdır?
-İsrail
PKK konusunda daha çok Suriye iliştkileri nedeni ile ilgilenmiştir.Çünkü israil istihbaratının
milli hedefleri vardır.
Bu
hedefler için istihbarat yapar.İsraillin son zamanlarda ABD ‘nnide destek ve
teşviki ile Türkiye ‘ye yanaşık bir politika gütmeleri karşısında israilin
ezeli ve ebedi kdost veya düşman olacaığı
tahmin edilemez.Zaten böyle
bakılınca yanlış olur.Eee Efendim orası bizim çok yakın ahbabımız.Yok
öyle bir şey.Ulusal menfatlar vardır.Bu nu ortaya koyduğunuz zaman ulusal çıkar
çatışması her zaman mümkündür.Olaylara
bu açıdan yaklaştığımız zaman eskiden bizim yaptığımız hatada olduğu gibi “Sam amcaya bakarak” hareket etme şeklinde
bir dışpolitika bakışımız olmaması gerekir.
- APO ,PKK ‘nın elindeki kaynakların 200
milyon doları buldğunu söylüyor.Bu paraları Türkiye elde edebilir mi?
-Kendisi
her ne kadar isviçre bankalarında
pamamız var dedi .Ama kimler adına yatırıldığını söylemedi.
-Bu
paraları nasıl öğrenebiliriz..?
-
Öğreneabiliriz.ABD’nin
sattığı PROMİS denen yazılım proğramı vardır.Bu proğram ABD’nin savcılık
soruşturmalarında da kullandığı çok kapsamlı bir proğramdır.Bu proğramı bir çok
devletin gizli teşkilatları da satın almıştır.Ve çok büyük enayilik etmişlerdir.Çünkü
ABD bu gün bu proğram vediğerleri ile düğmeye bastığı anda şifresine girer
isviçrede kimin adına kaç para yatırıldığını veya gerçekten bankada ise Suriye’de kaç para bulunduğunu öğrenir.Bu işlerle ABD ‘de
elektronik verileri toplayan NSA yani
CIA’dan ayrı çalışan amerikan milli istihbarat ajansı ilgilenmektedir.Bu
kanalla ABD bulur.
-
Peki Türkiye
bulabilir mi?
-
(Gülürek)ABD
verir mi?....Verebilir.
-
Bu paranın
türkiye tarafından alınması söz konusu mu?
-
Alabilir.Törör
parası diye ama İsviçre ve Suriye verir mi?Bunu sağlamak için ABD gibi güçlü
olmak gerekir.
-
APO tükendi mi?
-
Apo pili
bitti.Bana göre APO devre dışı kaldı.Ama mahkemede sanki devre dışı kalmamş ve
hala bir misyon yüklenecek güçte
göstermeye çalışıyor. Şu anda APO’nun mahkemede
söylemiş olduklarını yaptıracak hiçbir gücü yok.
-
Zaten işi bitmişti.Paketlenerek mi getirildi demek
istiyorsunuz?
-
Yani APO miadı dolmuş konserve gibidir.Hani
konservenin altında yazar;Bu konserve şu tarihe kadar kullanılmalıdır.APO’da
kullanıldı bitti.
-
Bundan sonra ne
olabilir?
-
Plent et Rue
isimli katolik bir dergi vardır.O
dergide” Kutsal savaş “diye bir konudan
bahsedilmektedir.Buna göre Ortadoğu ile Papa ilgileniyor.
-
Avrupa islamiyetin cebeli tarıktan geçmesini
istemiyor.Türkiyede bir müslüman ülkedir.Sen de haddini bil .Müslüman isen kabuğunda otur.Seni Avrupaya
kabul etmiyoruz.Çünkü Avrupa bir hırıstiyan topluluğudur.Seninle bir din
uyuşmazlığımız varken seni bizim avrupa birliğine almamız mümkündeğildir.Onun
için Yunanistan kabul etkmedi meselesi
geçerli değil.
-
Peki Devletler
ittifaklarını dinlerine mi göre kuruyor?
-
Hayır .Ama bu gün Avrupa İslamiyetten korkuyor.Korktuğu
için bizi Avrupa birliğine sokmak istemiyor.
İtalya
APO ile neden bize şantaj yaptı bu ülkelerle
NATO ‘da müttefik değilmiyiz?
-Şuanda
Kosova’da beraber değilmiyiz.Efendim orası başka burası başka.Ozaman Türkiyenin
çok iyi düşünmesi gerekir.Türkiyenin çok iyi devlet adamlarına sahip olması
gerekir.Türkiye Apo meselesindede hatalar yapmışsa.bu devlet adamlığı
hatalarınhdan kaynaklanmıştır.Olayı anlayamamışlardır.Askere bırakmışlardır.Neden askere veriyorsun.Sen beceriksizsen ve bu ülkenen
yüksek menfaatlerini bilipte bir üst politika üretemiyorsan senin ne işin var orada.
- Yani
sorumluluk devlet adamlırınnın diyorsunuz.APO yargılanıyor .Ama bukadar can ve malkaybına seseb olan yetkililer var ise yargılanmaları gerekmez
mi.?
-Net
bir cevap vereyim. Bu gün adam bir
şirkette hata yapsa;kulağından tuttarak derhal dışarı korlar. İşine son verir.Ne koç tutar nede sabancı tutar
.Hatta ve hatta ve hatta başbakanlık yapsan bile atarlar.Örneği var bir tarihte
Özal ,Sabancıda çalışıyordu.Sabancı
merhum Özallın işine son vermişti.
Ama bu
kişiler devlete geldiği zaman da... Devlet kusuru göstermeyen bir
örgüttür.Devlet hiç kimsenin kusurunu göstermez.Devlet kim devlet biziz.Onun
için devlette kusur gsterilmez.Bunu
kişilere atfetmek çok güçtür. Ama somut olarak durulan noktalardan
bazıları şu olmuştur. Bazı tesbitler oldu.
?Yani?
Oda
şu.TC bürokrasisinde, her kesiminde APO ya sempati duyan kişiler oldu. Militan
demiyorum.Sempati duyan diyorum.Bunlar
ibre ne tarafa dönerse o tarafa döndüler.Baktılar APO güç kazanıyor APO
tarafına yöneldiler,güç kaybediyor.İbre gibi bir oyana bir bu yana sallandı
gitti. Benim nazarımda kararsız adam kararlı
adamdan çok daha tehlikelidir.Çünkü hiçbir şeye yaramayan hainliğe yakın
bir konumdadır.Zaten Apo ile örtülü savaşta
bizim en büyük zaafiyetimiz devlet bürokrasisindeki bu kararsızlardan ve sempati duyanlardan
geldi.Bunların tesbiti dediniz.Bunların tesbiti yapıldı. Tesbit
edildi.İstihbarat bilgileri arasında bunlar var.Telefon görüşmeleride var her
türlü şeyi de var.Kimler para verdi.Hatta hangi sanatçı hangi müteahit ne verdi
bunlar var.
-Neden
bunlar mahkeme önüne çıkarılmadı?
-Bunları
bu kadar dallandırıp budaklandırdığınız zaman
da işin içinden çıkılamaz biraz
olayı toparlamak lazım. Onun için birazda lokalize ederek işi yürüttüler.
-Bu
arada APO bazı isimler verdi.Medya büyük gürültü kopardı .Buna nedersiniz?
-Apo
sayın Erbakan ve Özal’ın ismini veriyor.Veriyor da ne yapıyor.Özal ile Celal
talabani vasıtası ile konuştum.
Konuştun
da ne konuştun kardeşim.Sana ne dendi
sen ne cevap verdin.Belki çok iyi niyetlerle çok iyi bir mesaj verilmiştir.
Belki bunun sonu yok ,bırak mesajı verilmiş de
olabilir. Bundan da tabi bir şey olamaz. Kan ve mal kaybını önlemek için iyi
adım atılmış. Ama netice alınamamış bu belli.
-Bundan
sonra ne olacak?
-Adam
ne diyor? Adam bir takım siyasal açılımlardan bahsediyor.Atatürk
millliyetçiliği diyor.Anayasal milliyetçilik.Anayasal vatandaşlık diyor.Tüm
bunlardan Osmanlının toparlayıcılığı,örtücülüğüne vurgu yapıyor.Biliyorsunuz
Osmanlının toparlayıcı,her kesi kucaklayıcı yapısı kaldırınca adeta tüm unsurlar açıkta kaldı.O Osmanlı şemsiyesi kaldırılınca herkes ortada
kaldı. Eskiden Osmanlı meclisi mebusanındaki milletvekillerine sorduğunuzda
Rumu ,Arabı ,Ermenisi Türkü ve Kürdü osmanlıyım diyordu.Bu Neye benzer .Bu gün
ABD kongresindeki senatöre sorduğunuzda Amerikalıyım demesi
gibidir.Adam ben ispanyol,İngiliz vs demiyor Amerikalıyım diyor.Ortak nokta
Amerikalılık.
Ben
birine nerelisin diye sordum hala
unutmam bana nerelisin deme dedi.”Ben Amerikan uygarlık ve refahını paylaşan
mutlu bir amerikalıyım” dedi.İşte
Amerikan vatandaşlığı sadece bun adayanıyor.Başka bir şeye dayanmıyor.
Bu ne
demekir eğer Amarika uygar olmasa veben mutlu olmasam amerekan
vatandaşı değilim ve Amerikalıyım demeyeceğim demettir.Bunlar olmasa adam
irlandalı veya ispanyol köklerini arayacak onunla kendini ifade edecek.
Üzülrek
söylüyorum bu kadar etnik kökenli insanlar var.Biz bayramlarda büyüklerimizin
elini öperiz.Eğer kürt bayramlarda Türk babanın elini öpmüyorsa demek ki fakir
babanın eli öpülmüyor demektir.Çünkü ABD’linin dediği gibi onun Türkiye den bir
mutluluğu paylaşacağı bir şey göremiyor
demektir. Fakir devletin mutlu adamı olmuyor.Memuruda mutlu değil.Haliyle mutlu
olan kimse yok.
Ancak
siz Güney doğuyu Paris yapsanızda APOya
özenenler çıkacaktır .Bu günkü deyimi ile terör eylemlerine devam edeceklerdir.
Ancak bataklığı kurutmuş olursunuz.Birde o bölgede aşiret sistemine bakmak
gerekir .Adamın her türlü otoritesivar.Sanki küçük bir devlet .Aşiretin tek
eksikliği para basmamış olmaktır,Yargısı ve egemenliği kendine göre .Bunu
değiştirmek gerekir.Kendi nufuz bölgesi var.Devlet o nufuz alanına girdiği
zaman onunla çatışıyor ve sıfırlıyorsun.Onun için o aşiretteki
her hangi bir kişi gibi oluyor.O her hangi bir kişi olmayı hazmedemiyor.
Sadece rahat olan aşiretin üst düzeyi ,Onların dışındaki fakir fukara
çocukları ben sana gösteririm diye dağa
çıkıyor.Kolay kolay aşiretağaları PKK içinde yer almamıştır.
TELE -KULAKTA BÇG İŞİ
-Birazda
son günlerinde Tüm ülkeyi sarsan Tele_Kulak olayına girmik istiyorum.Siz bu
konunun bir uzmanı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
-
Tele _Kulak
skandalı Bir yetkinin su istimalidir.Bu gün Mit ve Emniyetin elinde ileri
teknoloji ile donatılmış aygıtlar var ise bu sadece ve sadece Türkiye’nin
yüksek menfaatleri için oparasyonlarda
kullanılması gereken donanımlardır.
-
Siz devletin
yüksek menfaati için mi , yoksa BÇG gibi bir
çalışmanın gereği olarak dinleme yapıldığını düşünüyorsunuz?
-Bazı
yetkililer diyor diyor ki”sisteme
girilmiştir ama dinlemek için değil denetlemek içindir “. Şimdi dinleyenlere
soruyorum :size Cumhurbaşkanını denetleme emrini kim verdi.Bir partinin
başkanını ki bana göre tüm parti
başkanlarının hepsi eşit konumdadır veya
bir milletvekilinin telefon sistemine girilerek dinlenmesini haydi size
birileri söyledi. Bu bilgileri kime aktarıyorsun?.Bu bilgilerin öğrenilmesi
devletin yüksek menfataleri için yapılan bir operasyonun gereğimi dir.?Bu
adamlar devlete ihanet ettiler de bir süphe varda bir oparasyon içinde bunu
yapıyorsunuz?
“Yok
merak ettik de dinledik” bununla geçiştiremezsiniz.Size bu görevi kim verdi?
-Anlıyorum.Adres
belli demek istiyorsunuz.Eskiden hep MİT dinliyor denirdi şimdi neden emniyet?
-Çünkü
emniyetin elindeki elektoronik aygıtlar son model cihazlar.
ÖZEL HİZMET SUNMA MERAKI
-Bu
işler yasalara rağmen nasıl oluyor?
Türkiyede
bizim bazı yetkililerimiz, siyasiler
kendilerinden bir hizmet talep etmeden bazı özel hizmetlere talip olurlar. O
andan itibaren iş yozlaşıyor. Özel hizmet sunmaya başlıyor. Misal: Bir ara kendisine bir Akit’i dinlesene deniyor. O da “Emredersiniz efendim” diyor. Birde Ahmeti, Mehmedi dinle tamam diyor.Sonrada
özel hizmet sunma merakı bitmiyor. İnşallah bundan sonra bir takım kişiler özel hizmet sunmak için bir
yerlere getirilmez.Özel hizmet sunmak isteyinlerin bu hizmetinden yararlanmak
istemeyen kaç kişi vardır?İstemem yan cebime koy der.
TELE- KULAK ‘I DA CIA DİNLİYOR
-Yalnız
bir korkumu söyleyeyim Yazılımı ABD den alındığı için bizim burda ki bilgi
sayar ekranında görünne her hangibir bilgi anında NSA da ekranında
olabilir.Yani biz dinliyoruz diyenler
bunu gözardı etmemeliler sadece
kendilerinin bildiğini sandığı
bilgiler Waşşington daki ekranada yansır.Başka ben ne söyleyeyim.
-
Küçük kulakları da büyük kulak dinliyor
diyorsunuz.Çok teşekür ederiz efendim.
Ben de teşekür ederim.
Röportajın
fotoğrafları Hasan Karakaya Beyin E- mailine
“Gökdeniz “kodu ile geçilecek
///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////
Her şey BÇG’yi gösteriyor. Bütün yollar” büyük kulak” CIA’ya çıkıyor....!
Tele kulak skandalı için Emniyet İstihbaratının kurucusu Ergün Gökdeniz’den şok açıklamalar...!
Tüm Türkiye’yi
sarsan “Tele kulak”olayını BÇG ‘mi yaptırıyor? ..Bu Gücü Kimden Aldınız?
Sorularına Gökdeniz açıklık getiriyor.
Gökdeniz: “ Bu bir yetkinin
suistimalidir....Emniyetten deniyor ki sisteme girilmiştir. Ama dinlemek için
değil, denetlemek için girilmiştir. Peki siz bunu hangi hakla yapıyorsunuz.
Müessese ve kişileri siz nasıl denetlersiniz. Cumhurbaşkanını denetleme emrini size kim verdi. Bence tüm partiler eşittir ama herhangi bir parti lideri veya herhangi bir milletvekilinin sistemine girdiniz. Peki bu bilgileri kime aktarıyorsunuz?
Bu bilgilerin öğrenilmesi devletin yüksek menfaatleri için midir? Hukuki alt yapısı hazırlanmış bir operasyon mudur? Bu adamlar devlete ihanet mi ettiler? Bir şüphe mi vardı da, bir operasyona girdiniz? Bir operasyon başlattınız? Veya “biz merak ettik de dinledik” diyemezsiniz? Bununla geçiştirilemez. Bunun arkasında mutlaka birileri vardır. Bir hedefe yöneliktir. Yoksa kendiliğinden olan bir şey değildir.”
Gayesi özel hizmet sunmaktır. Peki
kime sunuluyor bu hizmet?
Gökdeniz “Siyasilerimiz kendilerinden bir şey talep etmeden
bazı kişiler bazı özel hizmetlere talip olurlar. O andan itibaren iş
yozlaşıyor. Derhal özel hizmet sunuyor. Sonra bir ara diyor ki... filancayı
dinleyin... emredersiniz efendim. Şunu
da dinleyin .....Emredersiniz
efendim. Bazan iktidarlar ve güç
odakları bazı yerlere kendilerine yakın isimleri getirerek bu şekilde özel hizmet almak istiyorlar. Özel
hizmet sunma merakınız olduğu zamanda soruyorum size özel hizmet sunmak isteyen
kişinin özel hizmetlerinden yararlanmak istemeyen kaç insan vardır?” diyerek
zaman zaman bu işe siyasilerinde girdiğini söylüyor.
Her yol CIA’ya çıkıyor...!
Gökdeniz”Emniyetin cihazından sizin şifrenize girildiği ve
ekranda görüldüğü zaman, bilgisayardaki yazılım nedeniyle ABD deki pentagon
veya National Cekullery Ejansıy (NCE)’nin Washington DC’deki bilgisayarında
anında görülebilir. Çünkü yazılım oradan alınmıştır. Başka ne söyleyeyim.
“diyerek konunun içerdeki bir takım odaklarla sınırlı olmayıp CIA’ya kadar
uzannan bir zincirin halkası olduğuna dikkat çekiyor.
Şavaş hemen şimdi ayrıl........!
Bir tarafta emniyet içinde görevden alınmalar yaşanırken diğer yandan “tele kulak” ile elde edilen bant kayıtları FP kapatma davasına delil olarak Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş tarafından Anayasa Mahkemesi’ne sunuldu. Vural Savaş Meclis tarafından “ihaleye fesat karıştırmaktan”düşürülen ANASOL –D hükümetinin Devlet Bakanı Güneş Taner hakkında ortaya çıkan kasetler için” ahlak ve hukuk dışı “ nitelemesi yapmışken kendisi aynı işin içine girdi ve hala makamını koruyor. Bu hukuk skandalı karşısında kamuoyu ve siyasi çevreler Vural Savaş’tan onurlu bir davranış bekleyerek istifa etmesini istiyorlar.
Necati Çavdar/ ANKARA
“Tele- kulak’ skandalında gözler BÇG ye çevrildi... Bütün yollar” büyük kulak” CIA’ya çıkıyor.
Tele Kulak diye adlandırılan Başbakan, Genelkurmay, Erbakan dahil çeşitli kişi ve kurumların telefonlarının dinlenmesi tüm Türkiye’yi sarstı. Öyle bir sarstı ki ne hükümet proğramı, ne güven oylaması ne de bütçe kanun tasarısı konuşuluyor. Hepsini gölgede bırakarak gündeminin birinci sırasına oturdu.
Şavaş hemen şimdi ayrıl........!
Bir tarafta emniyet içinde görevden alınmalar yaşanırken diğer yandan “tele kulak” ile elde edilen bant kayıtları FP kapatma davasına delil olarak Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş tarafından Anayasa Mahkemesi’ne sunuldu. Vural Savaş Meclis tarafından “ihaleye fesat karıştırmaktan”düşürülen ANASOL –D hükümetinin Devlet bakanı Güneş Taner hakkında ortaya çıkan kasetler için” ahlak ve hukuk dışı “ nitelemesi yapmışken kendisi aynı işin içine girdi ve hala makamını koruyor. Kamuoyu ve siyasi çevreler Vural Savaş’tan onurlu bir davranış bekleyerek istifa etmesini istiyorlar.
“Tele kulak” skandalını Emniyet İstihbaratının Kurucusu Emekli Vali Ergün Gökdeniz, Necati Çavdar’ın soruları ile Yeni Dönem’e yorumladı ve dinlemeyle ilgili ayrıntılı bilgiler verdi.
Bir Yetkilinin Suistimalidir
Yeni Dönem -Sayın Gökdeniz Türkiye’yi sarsan “Tele kulak”la
ilgili olarak sizin uzman olarak görüşlerinizi almak istiyoruz.?
-Bir yetkinin suistimalidir. Yani bugün Emniyetin, MİT’in
elinde ileri teknoloji ile donatılmış aygıtlar var ise bu sadece ve sadece
Türkiye’nin yüksek menfaatleri için kullanması gereken operasyonlarda
kullanması gereken elektronik donanımlardır.
BÇG ‘mi yaptırıyor? Bu Gücü Kimden Aldınız?
-Basına yansıyan ve emniyetteki
görevden almalarla görülüyor ki herkes dinleniyor, bunu kim adına yapıyorlar?
-Evet. Emniyetten deniyor ki sisteme girilmiştir Ama dinlemek
için değil. Denetlemek için girilmiştir.
Peki siz bunu hangi hakla yapıyorsunuz. Cumhurbaşkanı, başbakanı ve
genel kurmay gibi müessese ve kişileri siz nasıl denetlersiniz. Cumhurbaşkanını
denetleme emrini size kim verdi. Bence tüm partiler eşittir ama herhangi bir
parti lideri veya herhangi bir milletvekilinin sistemine girdiniz. Peki bu
bilgileri kime aktarıyorsunuz?
Bul bilgilerin öğrenilmesi devletin yüksek menfaatleri için
midir? Hukuki alt yapısı hazırlanmış bir operasyon mudur? Bu adamlar devlete ihanet mi ettiler? Bir
şüphe mi vardı da bir operasyona girdiniz? Bir operasyon başlattınız? Veya biz
merak ettik de dinledik diyemezsiniz? Bununla geçiştirilemez. Bunun arkasında
mutlaka birileri vardır. Bir hedefe yöneliktir. Yoksa kendiliğinden olan bir
şey değildir.
Zaman zaman gazetelerde yazılar çıkıyordu. Tüm telefonlar
dinleniyor diye. Çünkü dinlenmeyen politikacının kalmadığı anlaşılıyor.
Gayesi özel hizmet sunmaktır. Peki
kime sunuluyor bu hizmet?
-Olay bu kadar vahim ama niçin
oluyor?
-Emniyet siyasallaşıyor deniyordu. Emniyet teşkilatı, bizim
polisimiz ama siyasilerimiz kendilerinden bir şey talep etmeden bazı kişiler
bazı özel hizmetlere talip olurlar. O andan itibaren iş yozlaşıyor. Derhal özel
hizmet sunuyor. Sonra bir ara diyor ki...filancayı dinleyin... emredersiniz
efendim. Şunu da dinleyin .....Emredersiniz efendim. Bazan iktidarlar ve güç odakları bazı yerlere
kendilerine yakın isimleri getirerek bu
şekilde özel hizmet almak istiyorlar. İnşaallah bu dönemde de yine bir takım
kişiler özel hizmet sunma hevesinde olmasınlar diye düşünüyorum.
Eğer, yine aynı kafayla gidilirse ki bunu önlemeniz mümkün de değil. Özel hizmet
sunma merakınız olduğu zamanda soruyorum size özel hizmet sunmak isteyen
kişinin özel hizmetlerinden yararlanmak istemeyen kaç insan vardır?
İstemem yan cebime koyuver. Mutlaka isteyecektir. Ve arkası
gelir.
Her yol CIA’ya çıkıyor...!
- Eskiden hep MİT dinliyor denirdi. Şimdi Emniyet dinliyor
deniyor. Sizce sebebi nedir?
-Emniyetin elinde elektronik cihazlar yeni ve modern olduğu
için bunlar orada daha çok oluyor.
-Peki bu bilgiler sadece içerde mi kalır. Yoksa başka yerlere
uzanır mı?
- Tabi ki sadece içerde kalmaz. Şunuda belirteyim bu işi
yapanlar çoğu kez ulaştıkları bilgiler
kendileri ile sınırlı zanneder. Burada bir korkumu söyleyeyim. Emniyetin
cihazından sizin şifrenize girildiği ve ekranda görüldüğü zaman, bilgisayardaki
yazılım nedeniyle ABD deki pentagon veya National Cekullery Ejansıy (NCE)’nin
Washington DC’deki bilgisayarında anında görülebilir. Çünkü yazılım oradan
alınmıştı. Başka ne söyleyeyim.
-Sayın Gökdeniz söyledikleriniz çok
önemli ip uçları veriyor. Peki insanlar hangi metodlarla dinlenir?
-Bunun için çeşitli metodlar
vardır. Bunun başında da taşınması ve yerleştirilmesi kolay olan “Bak”
argo anlamı ile “böcek”denen minik
nesneler gelir. . Bunlar güneş pilleri
veya uzun ömürlü pillerle ama az enerji sarf eden küçük mikrofondur.
Bunlar özelliklerine göre bir, üç, 10 km. gibi veriş güçleri veya sahaları
vardır. Bu cihazlar kolaylıkla elektronikte gelişmiş firmalar tarafından her
yerde ve sınırsız olarak satılmaktadır. Bunları dileyen istediği yerden temin
edebilir.
-Bunlar nereye konuyor?
-Elektronik istihbaratta dinlenmek istenen bir yerden tam 144
yer vardır. Dinlenme yapılacak yerin 144 önemli yeri vardır. Dinlenme yapılacak
bu yerin 144 noktasına değil de, yeteri kadar bir yer ve sayıda konur. Ancak
kesinlikle bir tane konmaz da mutlaka birden fazla üç, beş gibi noktalara
konur. Birisi arızalandığı veya bulunarak imha edildiği zaman diğerleri,
yayınına devam eder.
-Bu “bak” lar
nasıl tespit edilir?
-Bu böceklerin tesbit edilmeleri mümkün ama hiç tesbit
edemediğiniz böcekler de var.
Diğer cihazlara gelince cinsine ve kullanış gayesine uygun
olarak hacimleri daha büyük olan cihazlardır. Bunlar çok kere
sabit yerlere kurulur. Dinleme ve kayıt oralardan yapılır. Bunlar çok özel
cihazlar olup ithal edilirler. İthalleri v denetimleri hükümetin iznine tabi cihazlardır.
Emniyetin elindekiler hükümetin iznine tabi olarak ithal ediliyor.
Dolayısıyla bunların kullanımları da devletin denetimindedir. Görülüyor ki
devlet içinde belli güçler bunları özel hizmet sunmak için kullanıyorlar.
-Bir de yine özellikle gazeteci Fehmi
Koru ve Nazlı Ilıcak’ın konuşmaları ile Cep telefonlarının dinlenmesi gündeme
geldi. Bunların dinlenmesi veya kaydı nasıl oluyor?
-GSM denen cep telefonların dinlenmesi için şifresinin
çözülmesi gerekiyor. Bunun için de “decoder” denen şifre çözücüye ihtiyaç var.
Şu bir gerçektir ki dünyada çözülmeyecek şifre yoktur.
Yapılmışsa kesinlikle çözülecektir. Bu cihazlar kapalı ve siz
konuşmazken de sizin konuşmalarınız
GSM’lerdeki akıllı kartların
şifresine girerek bir şekilde alınabilir. O nedenle cep telefonları kapalı
ilken şayet bataryası veya enerjisi kesilmemişse dinlenebilir.
ABD’de Ulusal Güvenlik Kuruluşu denen (NCE)’de her türlü dinlemeye girecek aygıtlar mevcuttur. Yeni geliştirilen tekniklerle her türlü konuşma ve resim elde edilebilmektedir. Bunlara misal olması için anlatıyorum. Bir CIA görevlisinin duble ajan olduğu tesbit edildi. CIA ve FBI bu görevliyi takibe alarak FBI bu adamın bilgisayarına girdi. Bilgisayarından yayılan enerjiyi özel bir aygıtla çekerek, bu elektromanyetik dalgalar analiz edilerek kelimeler haline getirilip karakterize edildi. FBI bu ajanın bilgisayarına depolayarak karşıya verdiği tüm bilgileri alabildi.
::::::::::::::::::::::
GÖKDENIZ “ IDDİALAR SAÇMA”
Emniyet İstihbaratın Kurucusu Mardin eski Valisi Ergun Gökdeniz ,
internette site açarak Aydınlık gazetesi
ve Hanefi Avcı hakında açıklamalarda bulunduğu iddia
edilen MİT Kontrterör Dairesi Eski Başkanı Mehmet Eymür’ün söz konusu
iddialarını “saçma bulduğunu” söyledi.
YA PERİNÇEK KULLANIYOR
YADA
Doğu Perinçek için, Eymür’e ait olduğu söylenen “ Türk
Hizbullah terör örgütünü kuranların yayın organlığını yapan
Aydınlık gurubunun başı Doğu Perinçek..” iddialarını Gökdeniz “saçma” olarak niteledi. Gökdeniz ”Doğu Perinçek kim? Dün Marksist ve Maocu
idi. Şimdi Kemalist olduğunu söylüyor ve
sanki ülkede iktidardakiler Kemalist değilmiş gibi. O nedemekse “Kemalist
devrim güçlerinin iktidarını “ istiyor. Doğu Perinçek yazdığı yazıları ve
kullandığı belgeleri kimden alıyor? Bu
adama bunları birisi veriyor. Perinçek bunları nereden alacak ya Emniyet ya da
MİT verecek. Kim kimi kullanıyor belli
değil.Ya Perinçek MİT’i kullanıyor, ya da
MİT , Perinçek’i kullanıyor”dedi.
HİZBULVAHŞETTE POLİS YOK
Gökdeniz,Hizbullah’ın PKK’ya karşı emniyetin kurdurduğu
konusundaki iddiaları ise” Hizbullahı
Hanifi Avcının kurduğu konusundaki
iddiaları saçma buluyorum. Hizbullah konusunda komplo teorileri
üretiyorlar.Ancak teorileri tersine çalıştırıyorlar. Hizbulvahşet konusunda Polis
‘Bunu ortaya çıkarmanın bütün şerefi
bize ait ‘diyor. Öyleyse kendisinin kurup geliştirdiği şeyi emniyet niçin kendi ortaya çıkarsın?
Eğer olayı MİT ortaya
çıkarsaydı bu yaklaşımın bir mantığı olurdu.Ancak şu andaki gelişmeler bu
düşünce ile çelişiyor.”diyerek “Hizbullalhın ortaya çıkması iç güdüsel olarak gelişmiştir. PKK’ya karşı savunma duygusuyla
ortaya çıkan bu hareket bölgedeki PKK ile mücadele edenler tarafından önce
hoşgörü ile karşılanmış olabilir. Nasıl olsa PKK ‘ya karşılar diye dokunulmamış olabilir.
Zaten bölgede legal korucu sistemi
varken niçin emniyet illegal bir koruculuk sistemi geliştirsin?
Bunlar PKK ile mücadele etlilerde Karayılanı’ımı öldürdüler.
Şemdin Sakık’ı mı getirdiler. Bunların hiç biri PKKlıları
öldürmemiştir.”diyerek örgütün PKK’ya karşı bir faaliyeti olmadığını söyledi.
HİZBULVAHŞETİN GAYESİ PARA
Gökdeniz ”Hizbullah
daha doğru ifade ile Hizbulvahşeti
örgütlü suç amaçlı faaliyetler olarak değerlendirmek gerekir.
Bu örgüt mafyalaşmanın bir başka adıdır. Örgütün lideri Velioğlu hicret edin diyor. Hiçret nedir? Göç demektir... Peki göç edenler nereye gidiyor? İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya gibi rantı yüksek ve paranın olduğu illere...Velioğlu’nun konuşmak için İstanbul’a geldiği düşünülemez. Mafyalaşmanın geleneği vardır. Doğu’da biraz palazlananlar hep batıya gelir ve buralarda rant kaynaklarını ele geçirmeye çalışırlar. Velioğlu ve tayfasının hedefleri de hep galericiler vs .Neden galericileri seçiliyor. Bunlar Almanya’dan falan hırsızlık arabaların parçalarını satıyorlar. Kara para ile uğraşıyorlar onun için de bu mafyacalar onun peşine düşüyorlar. Yani hedefleri para ve paralı şahıslar. Hiç PKK’ lı olduğunu söyleyenleri öldürdükleri var mı? Onlar rant peşindeler.”diyerek Hizbulvahşetin gayesini ortaya koydu.
ONU ANLATAMAM
Hizbulvahşet olaylarının lideri olduğu öne sürülen Hüseyin Velioğlu’nun ailesini eski Mardin valisi olması nedeni ile
yakından tanıdığını söyleyen Gökdeniz”Bu insanların sülalesini tanırım.
Bazılarının akrabaları ile tanışırım. Ben Mardin valisi iken içlerinde il genel meclisi üyeleri olanlar vardı. Bu süklüm püklüm insanlara ne oldu da
o kadar büyüdüler. Soruyorum ne
olmuşta bu insanlar büyümüş? d
Hizbullahı Hanifi Avcının kurduğu
konusundaki iddiaları saçma buluyorum.
iye orarak arkasındaki güce dikkat çekti. Zaten medya olarak
Hizbulvahşeti büyüten gücün aydınlığa
çıkması için soruyoruz.Peki efendim ne
oldu da büyüdüler? Şeklindeki sorumuza ise Gökdeniz”Onu burada
anlatamam.”diyerek cevapladı.
Necati Çavdar-ANKARA
//////////////////////////////////
Çorum Belediye Başkanı Prof. Dr. Arif Ersoy , Fazilet Partisi’nin 18 Nisan seçimlerinden önce ve sonrasında takip ettiği politikalar konusunda Yeni Dönem’e şok açıklamalar yaptı.
OY KAYBINDA PARTİNİN KENDİ HATALARI ÇOK OLDU
Arif ERSOY : Milletvekili seçimlerinde Fazilet Partisi’nin aldığı olumsuz neticeyi oransal olarak söylersek; benim kanaatime göre dış etkilerden çok iç etkenlerin payı daha fazladır.
Tahmin ediyorduk ki; parti bu 28 Şubat sürecini lehte kullanır. Konjonktür bu duruma çok çok
müsaitti. 28 Şubat süreci iyi değerlendirilse idi olumlu neticeler
alabilirdi.
Bu düşük neticenin alınmasında ben dış etkenleri % 20 olarak
sayıyorum. % 80’i ise partinin kendi içinden kaynaklanan etkilerdir.
Her şeyden önce partinin söylemlerinde sıkıntı oldu.
Geçmişteki söylemler bir tarafa atıldı. Ama onun yerine yenileri konamadı.
Tabanın alışık olduğu söylemler terk edildi. Fakat yerine de yenileri
geliştirilip konulmadığı için partinin tabanı ve yerel bazdaki yöneticileri
halka ne söyleyeceklerini tam olarak ortaya koyamadılar. Siz bir denbire
onların önüne hiç çözüm getirmeyen sloganları korsunuz. Bunlarla onları tatmin
etmemiş olursunuz ve o kitlenin kendilerine güvenlerini sarsmış olursunuz.
Özellikle partinin öncü kısmı, yönetici kısmı bu konuda yeteri kadar güvence
veremedi. Halkı harekete getiremedi. Biliyorsunuz. Seçimlerden önceki heyecan,
güven ve geleceğe olan ümitle orantılı olarak artar.
PARTİ YÖNETİMİ “GÜVEN
VE ÜMİD VEREMEDİ”
Yeni parti proğramı gereken “güveni, çözümü ve geleceğe olan
ümidi” veremedi. Mutlaka seçimden önce heyecan olması gerekir. Heyecanda
“güven, çözüm ve ümide” bağlıdır. Bu üç konuda yeterli davranılamadı.
Hep ne olmadıklarını anlatmaya çalıştılar. Ne olduklarını
anlatmalı idiler.
FP nedir? FP hareketi ne istiyor, nasıl bir Türkiye istiyor,
nasıl bir demokrasi istiyor? Bu soruların cevapları net, açık bir şekilde
ortaya konması gerekir.
PARTİDE PARTİ İÇ İDEMOKRASİ YOK
FP’nin tabanı ile tavanı arasında yeterince bir diyalog
sağlanamadı bu önemli idi. Bu parti içi demokrasidir. Taban ne istiyor, tavan
ne söylemek istiyor. Bu anlatılamadı ve partinin üst düzey yöneticileri tabanın
genel eğilimlerini listelerine yansıtamadı. Yansıtamayınca kendileri de tabana
anlatmak istediklerini yansıtamadılar.
Necati Çavdar / ANKARA
Yeni Dönem: Kamuoyu yoklamalarında FP’nin % 25’in üzerinde bir netice alacağı görülüyordu. Ancak beklenen neticenin yerel yönetimlerde alındığı ve genel yönetimlerde alınamadığı ortaya çıktı. Siz bu sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Arif ERSOY : FP yeni bir parti. Yalnız, FP’nin dayandığı
dünya görüşü ve hareket yeni değildir. Son otuz yıllık bir hareketin ve
anlayışın devamıdır. Yani Türkiye Cumhuriyeti yeni bir devlettir, ama Osmanlı
devletine dayanmıyor demek yanlış olur. Bu nedenle FP de geçmişteki birikime dayanıyor. Parti olarak
yeni bir partidir.
Doğrusu FP’nin bu seçimlerde % 23-24 dolayında oy alacağını
tahmin ediyorduk. 98 sonları ve 99’un ilk aylarında yapılan anketler bunu
gösteriyordu. Bu tahmin, mahalli seçimlerde doğru çıktı. Mahalli seçimlerde %
23 küsür oy alındı. Bunun sebebi de şudur: Halk, mahalli düzeyde FP anlayışını
denedi, yapılanları gördü. Aşağı yukarı tahminlere yakın bir sonucu aldık.
Genel seçimlerdeki düşüşü biz dahili ve harici nedenlere
bağlıyoruz. Yani parti içinden ve dışından kaynaklanan nedenler var.
OY KAYBINDA PARTİNİN KENDİ HATALARI ÇOK OLDU
Yeni Dönem: Sizce nedir bunlar?
Arif ERSOY : Milletvekili seçimlerinde alınan olumsuz
neticeyi oransal olarak söylersek; benim kanaatime göre dış etkilerden çok iç etkenlerin payı daha
fazla. Dış etken olarak, 28 Şubat sürecinin yaşanması etkili oldu. FP, 28 Şubat
sürecini lehte kullanabilirdi. Bu tarihimizde böyle olmuştur. Toplumumuzun
kültürel yapısı böyledir. Yani, CHP’nin 1946’daki baskıcı zihniyetine karşı 14 Mayıs 1950 tepkisi ortaya çıkmıştır. Halk, dayatmalara
karşı bir reaksiyon ortaya koymuştu. 1960’dan sonra Adalet Partisi’nin, 80’den
sonra ANAP’ın ortaya çıkması da
böyledir. Tahmin ediyorduk ki; parti bu 28 Şubat sürecini lehte kullanır. Konjonktür bu duruma çok çok
müsaitti.
Seçimlerden önce yolsuzluklar nedeniyle düşmüş bir hükümet
sözkonusu idi. Ülkede uygulanan antidemokratik uygulamaların toplum üzerindeki
olumsuz etkileri vardı. Nitekim CHP, 28 Şubat sürecinin gereği olarak barajın altına düşmüştür.
Dolayısıyla 28 Şubat süreci iyi
değerlendirilse idi olumlu neticeler alabilirdi.
Genel seçimlerde düşük oy almamızın bir diğer nedeni de
partinin sürekli kapatılma tehdidi altında bulunmasıdır.
Bu düşük neticenin alınmasında ben dış etkenleri % 20 olarak
sayıyorum. % 80’i ise partinin kendi içinden kaynaklanan etkilerdir.
Yeni Dönem : FP’nin kendi içinde hangi faktörler, seçimlerde
düşük netice almanıza neden oldu?
Arif ERSOY : Parti, 28 Şubat sürecinin getirdiği konjonktürü
iyi değerlendiremediği için, yeni duruma kendini adapte edemedi.
Her şeyden önce partinin söylemlerinde sıkıntı oldu.
Geçmişteki söylemler bir tarafa atıldı. Ama onun yerine yenileri konamadı.
Tabanın alışık olduğu söylemler terk edildi. Fakat yerine de yenileri
geliştirilip konulmadığı için partinin tabanı ve yerel bazdaki yöneticileri
halka ne söyleyeceklerini tam olarak ortaya koyamadılar.
Bir de, 28 Şubat süreci çözümsüzlüğü ortaya koydu. Bir bakıma
geriye gidişti. Toplumların ileriye gidişi özgürlük ve demokrasiyle
orantılıdır. Toplum ne kadar özgürleşirse, ne kadar demokratikleşirse, ne kadar
katılımı artarsa topluma yeni gelişme ve dinamizm getirir. Sanayi inkılabından
beri tüm toplumlarda bu böyle olmuştur.
Eğer toplum daha özgürleşiyor, daha üretken ve atılımcı
oluyorsa bunda gelişme olur. Baskı ve dayatma toplumları durdurur,
statikleştirir, geriye götürür. Dolayısıyla 28 Şubat süreci bir bakıma Türk
toplumunu geriye götüren bir süreçtir.
Bu süreçten en olumsuz etkilenen parti FP oldu. Dolayısıyla
partinin demokrasi, katılımcılık , ekonomik ve sosyal sorunların çözümünde daha
net ve açık görüşlerinin olması gerekirdi. Parti, belki kısa zaman içinde
kendini toparlayarak çözümler üretemedi. Halbuki bizim tabanımız diğer
partilerin mevcut çözümlerini bilen ve o çözümlerin çözümsüzlük olduğunu
anlayan bir tabandır.
Siz birden bire onların önüne hiç çözüm getirmeyen sloganları
korsunuz. Bunlarla onları tatmin etmemiş olursunuz ve o kitlenin kendilerine
güvenlerini sarsmış olursunuz. Özellikle partinin öncü kısmı, yönetici kısmı bu
konuda yeteri kadar güvence veremedi. Halkı harekete getiremedi. Biliyorsunuz.
Seçimlerden önceki heyecan, güven ve geleceğe olan ümitle orantılı olarak
artar.
PARTİ YÖNETİMİ “GÜVEN VE ÜMİD VEREMEDİ”
Yeni Dönem: Tabanın arzu ve isteklerini genel merkez ve parti
yönetimi karşılayamadı mı?
Arif ERSOY : Yeni parti proğramı gereken “güveni, çözümü ve
geleceğe olan ümidi” veremedi. Mutlaka seçimden önce heyecan olması gerekir.
Heyecanda “güven, çözüm ve ümide” bağlıdır. Bu üç konuda yeterli davranılamadı.
Bir de bunu FP hareketinin geneli olarak düşünmek gerekiyor.
Hep ne olmadıklarını anlatmaya çalıştılar. Ne olduklarını anlatmalı idiler.
FP nedir? FP hareketi ne istiyor, nasıl bir Türkiye istiyor,
nasıl bir demokrasi istiyor? Bu soruların cevapları net, açık bir şekilde
ortaya konması gerekir.
Parti içi Demokrasi Yok
Yeni Dönem: FP’de parti içi demokrasinin olmadığını
söyleyebilir miyiz? Bununda seçim neticelerine yansıması olmadı mı?
Arif ERSOY : FP’nin tabanı ile tavanı arasında yeterince bir
diyalog sağlanamadı bu önemli idi. Bu parti içi demokrasidir.
Biz bilgi çağına girdik. Bilgi çağının özelliklerinden birisi
şudur. Artık bilgi saklanan, bir karara bırakılan, korunan bir şey değil. Bir
nevi bütün insanlığın ortak malı haline gelmiştir. Sürekli olmak elektronik
hızla dünyaya kitle iletişim araçları, tv, radyo, bilgisayar, internet sürekli
bilgi aktarıyor. Dolayısıyla tabanla tavan arasında bilgi akışkanlığında
tıkanma oldu.
Taban ne istiyor, tavan ne söylemek istiyor. Bu anlatılamadı
ve partinin üst düzey yöneticileri tabanın genel eğilimlerini listelerine
yansıtamadı. Yansıtamayınca kendilerini de tabana anlatmak istediklerini
yansıtamadılar.
Diyelim ki bu küskünler hareketi, seçimden çok az bir dönem
içinde ortaya çıkmıştı. Burada parti üst düzey yöneticilerinin amacı ve bu
hareketi desteklemekteki gayeleri anlatılamadı.
Hatta partiye karşı olan medyanın anlattıkları taban
tarafından yankı buldu. Yansıdı ama partinin de dediği ortaya konmadı.
Dolayısıyla burada partinin üst düzey yöneticileri ile taban arasında bilgi
akışkanlığında kopukluk oldu. Tabandaki istekler yukarı yansıtılamadı.
Parti Aşırı Merkeziyetçilik Sergiledi
Parti ayrıca aşırı bir merkeziyetçilik sergiledi. Bu
fevkalade yanlıştı. Aşırı merkeziyetçilik sanayi inkılabı öncesi sistemdir.
Aşırı merkeziyetçi sistem demode olmuştu. Bu sistem belki askeriyede
uygulanabilir. Bu sistem sivil hayatta uygulanması fevkalade yanlışlığa yol
açar. Ve bilgi akışındaki olumsuzlukları ortaya çıkarır. Merkeze yakın olanlar,
merkezden çıkan bilgileri kendi anladıkları gibi tabana yayarlar. Tabandaki
arzuyu da, istemediklerini merkeze yansıtmazlar. Tabandaki şikayetleri,
olumsuzlukları merkeze olmuş gibi yansıtırlar. Bu da merkezi yanlış karar
almalarına yol açar. Dolayısıyla hem merkeziyetçi sistem partinin kitlelere
ulaşmasını hem de heyecanını azaltır.
Antidemokratik diyebileceğim belki kendi partisine yönelik
böyle insafsız bir eleştiri yapmış olurum ama, merkeziyetçi sistem demokrasiyle
zıttır. Aşırı merkeziyetçi sistemde demokrasi gelişemez.
Türkiye’nin de bu gün en büyük çıkmazı dünya üzerinde benzeri
olmayan katı kurallı merkeziyetçi bir sistem olmasıdır Ülke bunun için uluslar
arası yarışta özlenen yeri alamamaktadır. Özellikle düşünce ve demokrasi
alanında geri sıralarda kalmıştır. Rahmetli Özal, % 80’lerde ekonomide belli
ölçülerde adem-i merkeziyetçiliği ön plana çıkarmakta idi. Türkiye bugün dünya
üzerinde ekonomide de çok geri kalmış bir ülke olurdu. Ekonomide serbestlik,
ekonomide dinamizme yol açtı. Ana tercihe siyasette merkeziyetçilik çelişkileri
ve çıkmazları artırdı.
Türkiye’de genel sistemdeki merkeziyetçilik benzer şekilde
bütün partilerde olduğu gibi bizim partimizde de vardır.
Yeni Dönem: Partide lider sultası mı
var demek istiyorsunuz?
Arif ERSOY : Partide
tek bir lidere, tek bir kişiye yüklememek lazım. Bu merkeziyetçi yapının
kendisi böyledir.
Parti Yönetimleri Polit Büro gibi
Yeni Dönem: Yani sanki partilerin üst yönetimleri tabiri caiz
ise herşeye hakim bir “polit büro” olarak ortaya çıkıyor.
Arif ERSOY : Belki o sert eleştiri de bizim üslubumuza ters
düşebilir ama Türkiye dünyanın en merkeziyetçi ülkelerinden biridir. Bizim
partimizde de diğer partilerde de, bizim partimiz dersek haksızlık yapmış
oluruz. Partilerimizde dünyanın en merkeziyetçi partileridir.
Bizim tabanımız bilgi bakımından da belli düzeye gelmiştir.
Sorunların yerinde çözülmesini istiyor. Mesela burada aday yoklamaları yapıldı.
Ben o zaman yurt dışında idim. Taban diyor ki bizi dinleyen sorunları eğilen
insanları öne çıkaralım. Genel Merkez de tabii bu doğaldır diyor. Ama geliniyor
burada yoklama yapılıyor. Yoklamanın neticesi o yörede açıklanmıyor, Genel
Merkez’de açıklanıyor. Taban diyor ki; biz Genel Merkeze güveniyoruz Ama neden
sonuçlar burada açıklanmıyor. Genel Merkezin dediği doğru idi ama burada
açıklansa idi biz buna sahip çıkardık diyorlar. Gerçi bu yoklama tarzı da tam demokratik değildi
ama olsun, neticeler burada açıklansın isteniyor.
Partimizin kaybetmesinin nedenlerini şöyle açıklayabiliriz:
1- Partideki aşırı merkeziyetçilik.
2- Taban tavan arasında iletişim eksikliği
Yeni Dönem: Peki burada sormadan
geçemeyeceğim. Taban il tavan arasında bir güvensizlik var mı?
Arif ERSOY : Merkeziyetçilikte güvensizlik herzaman vardır.
Yani merkeziyetçilik iknadan çok korkuya dayanır. Halbuki demokrasi korkudan
çok iknaya dayanır.
Türkiye Cumhuriyeti devletinde de bu vardır. Vatandaşa
güvenmiyor, vatandaşı serbest bırakırsak yanlış yapar diyor. Bu fevkalade
yanlıştır. Sosyolojik bir kuraldır. Toplum ne kadar serbest bırakılırsa
toplumun doğruyu ve makula gitme şansı daha artar. Toplumun ne kadar
merkezileştirilirse toplumun yanıltılma şansı daha da artar. Devletin kendini
güvende hissetmesi adem-i merkeziyetçiliğe bağlıdır.
Bunu ABD ikiyüz sene önce keşfetmiştir. 1776 Anayasasında
vardır. İngiltere’ye karşı devleti güçlendirmek için adem-i merkeziyetçilik
sistemini getirmişlerdir. Dolayısıyla bir devletin gücü topluma güvenmekle
olur. Devletin gücü silah ve askere bağlı değildir. Öyle olsa idi dünyanın en
güçlü devleti Sovyetler Birliği olurdu. Dünyanın en güçlü ordusuna ve silahına
sahipti, her taraftan kaleler gibi çöktü. Öyle istihbarat teşkilatı var idi ki
heryeri kontrol edebiliyordu. Kartondan aslanlar gibi çöküşünün nedeni devlet
hiçbir zaman halka güvenmemiştir. Dolayısıyla güçlü devlet halkla bütünleşen
devlettir.
Güçlü parti de tabana dayanan partidir. Partinin heryerde
teşkilatı olabilir, ama tabanla bütünleşmemişse ufak bir sadme ile, sarsıntı
ile gücü sarsılır.
Aslında biz geçmişte bu tabana çok güveniyorduk. Partimizin
kuruluşunda bir hata yaptık. Hatanın kaynağını tam bulmuş değiliz. Şunu
savunduk belki de “tabanın dediğini yaparsak sıkıntı olur” Tabanın dediğini
yapaydık ben inanıyorum ki % 27 oranında en az oy alırdık.
Yeni Dönem: Özellikle seçimlerden önce bir kanaat dile
getiriliyordu. Parti kendi büyüklüğünden çekiniyor. Daha az sayıda milletvekili
ile temsil parti için faydalı olur gibi bir düşünce gerçekten var mıydı?
Arif ERSOY : Ben bir parti mensubu olarak ve konuya iyimser
bakan biri olarak benim bunu kabul etmem mümkün değil. Hiçbir makul ve mantıki
düşünen hiçbir parti yönetimi kendi partisinin küçülmesini istemez.
Yeni Dönem: 28 Şubat sürecinin getirdiği bazı sıkıntılar
üzerimizde. Biz seçimlere ........... belirsiz girelim de oy oranımız düşerse
lehimize olur şeklinde bir düşünce olabilir mi?
Arif ERSOY : Bu söyleniyordu ben buna şahsen katılmıyorum.
Böyle bir şey yoktur. Varsa bu fahiş bir hatadır. Partiler eğer iktidarı
hedefliyorlarsa her an büyümeyi gaye edinmelidirler. İktidar demek kitleler
tarafından desteğinin artması demektir. Esas iktidar budur. Efendim ben bir
gurup insanlarla işbirliği yapayım, dolaylı yoldan iktidara gelemim. Bu çok
yanlıştır. İktidar, esas iktidar, halkın desteğidir.
Türkiye’de egemen güçler var. Görünmeyen güçler var. Bence
bunlar fazla bir anlam ifade etmiyor. Bunların karşısında halkın desteği
olmadığı için anlam ifade ediyor. Halkın desteğine mazhar olursanız esas
iktidarın kaynağı, güç sahibi halktır. Halk arasında ne kadar çok taraftarınız
olur ise o kadar iktidara yanaşırsınız. Türkiye’de böyle bir halk desteği olmadığı
için gizli güçlerden bahsediliyor. Yer altı dünyasından başka şeylerden
bahsediliyor. Şahsen ben böyle komplo teorilerine fazla itibar etmiyorum.
Benim bakışım şudur. Eğer halkın gücüne iktidarı
dayandıramıyorsanız mutlaka o iktidar belli bir gurubun denetimi altındadır. Bu
gurup belki 500 belki 300 belki daha azdır. Buna karşılık ülkeyi
demokratikleştirmenin tek yolu geniş kitlelere dayandırmalı. Geniş kitleler
tarafından desteklenmenin yolu; fazla teorik de değil net, açık v esamimi
olarak söylemlerinizi ortaya koymaktır.
Yani kitleler hiçbir zaman “Doğru” kitleleri harekete geçirmek için en
büyük güçtür. Onun için peygamberlerin ne parası vardır, ne orduları vardır.,
ne organize güçleri vardır, ama peygamberler yaşadıkları çağın doğrularını
“yalın, net ve açık” bir şekilde kitlelere anlatmışlardır. Önce bu gerçekler
alay konusu olur. Sonra o gerçekler ambargoya tabi tutulur. Sonra pazarlıklar
konusu, sonrada tehdit konusu olmuştu. Ama hiçbir zaman doğrudan taviz
vermemişlerdi. Sonra da kitleler fevç fevç peygamberleri takip etmişlerdir.
Filozoflarda böyle olmuştu. Dolayısıyla benim kanaatim bizim en büyük
eksikliklerimizden birisi de söylemlerimizi net, açık ve samimi bir şekilde
ortaya koymamamızdır.
Yeni Dönem : FP kitlelerle buluşamaması ve onlara yeniden
ümit olmanın siz FP’nin ne yapmak istediğini kararlı bir şekilde ortaya
koymasına mı bağlıyorsunuz?
Arif ERSOY : Sadece FP için demiyorum. Türkiye çok sıkıntılı
bir dönemden geçiyor. Tarih içinde bir çok devlet kurulmuş,bir çokları
çökmüştü.
Devletlerin çöküş belirtileri vardır. Bu çöküş
belirtilerinden ders alınarak gerekli dersler alınmazsa, devletin çöküşü
kaçınılmazdır. Bunlar sosyolojik tarihi olaylardır.
Türkiye’de yaşanan bugünkü hadiseler adeta bir çözülme ve
çöküş belirtileridir. Dolayısıyla bu meseleler a veya b partisinin meselesi
değil. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurtuluş meselesidir. Hepimiz bu geminin içindeyiz. Türkiye’de bu
baskı, dayatma, haksızlık ve yolsuzluk bir çöküp alametidir. Hangi parti olursa
olsun bu gidişi durdurmalıdır. Bununda yolu “net, açık, şeffaf” çözümler;
kitlelere benimsetmektir. Yani Türkiye’yi önümüzdeki 10 yıl içinde kurtuluşa
götürmenin yolu Türkiye’nin demokratikleşmesidir. Türkiye’de şeffaf, katılımcı
bir demokratikleşme sürecinin ortaya konmasıdır. Benim kanaatim 18 Nisan
seçimlerinden sonra bunu ortaya koyacak görüntüde hiçbir parti yoktur. Ancak
bunu sağlayacak en büyük potansiyel FP'’e vardır.
FP Yeniden Yapılanmalıdır
Yeni Dönem: FP bunu nasıl
başarabilir?
Arif ERSOY : FP şu noktada bir defa kendisi yeniden
yapılanmalıdır. Türkiye’nin yeniden yapılanmaya ihtiyacı var ama. Bunu gündeme
getirmek için bir siyasi parti ve hareketin kendisinden başlaması lazım. Onun
için Tansu hanımın bir ara II. Demokrasi hareketini heyecanla işlemek istedik
ama gördük ki konuşulanla yapılan aynı değil. Bülent Ecevit’in savunduğu
demokrasi ile uyguladığı aynı değil.
Mutlaka kitleler eylemleri il düşünceleri birbirini bütünleyen, önderlerin peşinden giderler. Kitlelerin tümünü kandırmanız mümkün değildir.
18 Nisan seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablo bir tehlikeyi
ilan ediyor. Diyor ki ülkede tehlike var. Bu tehlikeyi gidermek için proğramı
net olan eylemi ile söylemi birbirini tamamlayan bir harekete ihtiyaç vardır.
Bunu kim çıkartırsa bu ilerde kârlı çıkacaktır.
DSP’nin MHP’nin oylarındaki artış diğer partilerin eylem ve
söylemlerindeki çelişkilerden kaynaklanıyor. Kitleler DSP ve MHP’ye belli
ölçüde kredi verdiler ama bu yeterli bir kredi değildir. Hala diğer partilere
şu ikazda bulunuyor.
CHP’nin bu şansı kaybettiğine inanıyorum. CHP’yi devre dışı
bıraktı.
Ama diğer partilere özellikle FP’ye şu mesajı veriyor. Sana
bir şans daha veriyorum. Toparlan söylem ve eylemini bütünleştir. Kendini
yeniden yapılandır. Eğer öyle yaparsan gelecekte seni tekrar işbaşına getiririm.
Bunun bir belirtisi de bak merkez kendini düzeltmedi ama, belediyeler bu konuda
belli ölçülerde başarılı belediyeleri destekliyorum ama, merkezi de ikaz
ediyorum. Zira biz demokratikleşme açısından eylem ve söylemimizi
bütünleştiremezsek CHP gibi oluruz. CHP’nin en büyük sıkıntısı, söylemi çok
güzel, eylemi çok kötü. Dinlerken CHP’lilere hayran oluyorsun, ama yaptıklarına
bakıyorsunuz, sıkıntı duyuyorsunuz. Eğer eylem ve sözlerimizi
bütünleştiremezsek FP’ye verilen bu krediyi kaybederiz. Ben bu endişeyi hala
taşıyorum. Bunun içindeki bu parti disiplinine aykırı değildir. Bu
görüşlerimizi her platformda söylüyorum.
Ülkemizin ve partimizin çıkarları için özellikle partinin
yönetim kadrosunda bu görüşleri dile getirmeliyiz. Mevcudu değerlendirmeliyiz.
Türkiye’nin son 150 yıllık, Fazilet hareketinin 30 yıllık tarihini iyi analiz
etmeliyiz. 11 aylık 54. Hükümet dönemini ve 28 Şubat sürecinin bu güne kadar
olan bölümünü iyi tahlil etmeliyiz. Bu tahliller bugün nerede olduğumuzu ortaya
koyacaktır. Bu tahlillere dayanarak bir paket program hazırlamamız gerekir. Bu
paket programı demokratik olarak şeffaf olacak, katılımcı ve kalıcı olacak.
Yeni Dönem: Partide çok başlılık, partinin yönetimi ile bir
üstün çatışmanın bu başarısızlıkta payı nedir?
Arif ERSOY : Burada şunu itiraf edeyim. Eğer bu konuda bir
açıklama yaparsam duyumlardan hareket etmiş olurum. Ben taşrada bir belediye
başkanıyım. Partinin üst yönetiminde görevim yok. Müsaade ederseniz. Bu konuda
birşey söylemeyeyim. Net bilgiler olmadığı için fazla konuşmak istemiyorum. Ama
bu tür söylentiler halk arasında söyleniyor. Fakat benim kanaatime göre buda
doğru değildir. Kim yönetici ise sorumluluk onda olmalıdır. Sorumluluğu kime
veriyorsan yetki ona ait olmalıdır. Yani sorumluluğu Ahmed’e veriyorsan yetkiyi
ona vermiyorsan bu yanlıştır. Bu hem bizim dünya görüşümüze göre yanlıştı. Hem
de demokrasi açısından yanlıştır.
Yeni Dönem: Zaman zaman zikzaklar görülüyor. Mesela
milletvekilleri listeleri oluşturulurken, seçilecek yerlerden başörtülü aday
konmayacak dendi. Ama sonar listelerde yer aldı. Bu tür çelişkilerin genel
merkezden kaynaklanmadığı ve başka odakların devrede olduğu yönünde geniş
kanaat var
Arif ERSOY : Yani sorumlu kim ise yetki de onda olmalıdır.
Davul kimde ise tokmakta onda olması gerekir. Aksini savunursak mevcut
çelişkileri eleştirme hakkımız olmaz. Biz diyoruz ki TBMM milli iradenin
tecelligahıdır. Öyle de olmalıdır diyoruz.
Sonra da çıkıp diyoruz ki meclis iş yapamıyor. Peki kim iş yapıyor?
Meclisin dışındaki çevreler iş yapıyor. Bunu böyle yaparsak eleştiremeyiz ve
çözüm getiremeyiz.
Mutlaka çözüm getirenler önerdikleri çözüme göre kendilerinin
hareket etmesi gerekir.
Yeni Dönem : FP 18 Nisan seçimlerinden önce mecliste en büyük
guruba sahip bir parti idi. FP o dönemde Ana muhalefet partisi olduğu zaman
bunun sorumluluğunu yeterince yerine getirebildi mi? Yine Ana muhalefet Partisi
bu kez de görevlerini yerine getirmesi için önerileriniz nelerdir?
Arif ERSOY : FP seçimlerden önce program ve prensiplerini tam
ortaya koyamadığı için 55. Hükümetin yaptığı çelişkileri için dezavantaj olarak
görülmesine rağmen, hem bu süreç hem de 55. Hükümet FP için bir avantaj idi.
Çünkü 55. Hükümet adeta uzaktan kumanda ile kurulmuştu ve
birçok yolsuzluklara karışmıştı. T.C. tarihinde ilk defa bu hükümet meclis
tarafından yolsuzluklardan dolayı düşürülmüştü. Onun yerine de dünya demokrasi
tarihinde 61 kişilik bir parti ile iktidar oldu. Adeta emanetçi bir iktidar.
FP bir program ve çözüm ortaya koyarak bir seçime gidemedi.
Bunları değerlendiremedi. Ana muhalefet partisi idi. Ana muhalefet partisi
görevini tam yerine getirse idi, demokratikleşme konusunda söylemlerini net
ortaya koysa idi, farklı netice elde edecekti. FP hep savunmada geçti. Halbuki
FP’nin kendini savunacak bir şeyi yoktu. 55. Hükümetin ortakları kendisi
savunması gerekirdi. Yapılan ithamların çoğu da FP’nin kendisine değil hayali
bir tehlike oluşturulmuş o tehlikeye yönelik eleştiriler idi. O tehlikelerin FP
ile özdeşleştirilmemesi gerekirdi.
Ama FP kendisini adeta o tehlike imiş gibi görerek sürekli
savunmada bulundu.
Savunmada bulunan insanlar alternatif koymaya vakit
bulamazlar.
Yeni Dönem: Yani kapatılma
psikolojisi içinde kendini ifade edemedi mi?
Arif ERSOY : Evet. Kapatılma psikolojisi içerisinde idi.
Dolayısıyla ana muhalefet partisi olarak yeterince performansı ortaya koyamadı.
Bunun nedenleri arasında yeni kurulması, tam toparlanmasının yanında yeni eski
diye bir durumda oldu. Yani parti üst düzey yöneticilerinin hepsini mi
yenilemeli idi. Diğer milletvekillerinden ne kadar almalı idi. Bu konuda
sıkıntılar yaşandı. Tam bir entegre parti olarak parlamentodaki gurubu ile
uyumlu götüremedi. Seçimlere bu şekilde girildi. Bu durumda güven ve heyecanı
veremedi, güven ve heyecanı üretemedi.
18 Nisan seçim sonuçları vakit kaybetmeden değişik
platformlarda tahlil edilmeli. Yine vakit kaybetmeden partinin programı,
söylemleri geleceğe yönelik demokratikleşme ve ekonomik modelini ortaya koyması
gerekir.
Bu konularda diğer partilerden öne çıkmalıdır. Türkiye’de
çözümsüzlük talihsizlik olarak Türkiye’nin önünde durmaktadır. Bunu hangi parti
ortaya koyarsa öne çıkar. Tekrar ediyorum. FP’nin bunu ortaya koymaya güven
daha fazla yeterlidir. Müktesabatı elverişlidir. Kitleler hala bunu FP’den
beklemektedir.
Yeni Dönem: Seçim mitinglerinde gördüğümüz kadarı ile halk
ekonomik meselelerden çok düşünce ve inanç hürriyeti gibi konularda daha
heyecanlı tepkiler veriyordu. Siz bu bağlamda 312 den dolayı mağdur olan Tayyip
Erdoğan ve inancı gereği başını mecliste de örtmek isteyen Merve hanıma FP
yeterince sahip çıktığını düşünüyor musunuz?
Arif ERSOY : Meseleyi kişiselleştirmemek gerekir. Tayyip
beyin uğradığı sıkıntı hepimizi üzmüştür. Ama mesele Tayyip beyin meselesi
değildir. Mesele Türkiye’de baskı, dayatma ve insan haklarının ihlali vardır.
Bir çok insanlar bu ihlallerle karşı karşıyadır. Anadolu halkı içinde yavaş
işleyen, işlemeyen adalet mekanizmasından dolayı zulme ve haksızlığa uğrayan
bir çok insan vardır. Biz sadece Tayyip beyi alırsak meseleyi daraltmış oluruz.
O zaman Tayyip bey bir partinin elemanı olarak görülür. O partiyi sevmeyen ve o
partiye antipatisi olanlar sanki Tayyip beye iyi olmuş gibi davranırlar.
Diğer partiler
açısından özellikle FP açısından da öteden beri belki geçmişten ta RP ve daha
önceden bizim dünya görüşümüz, diğer ölçülerimiz insan hakları merkezli bir
dünya görüşü vardır. Dolayısıyla haksızlığın hepsine karşı tavır koymalıyız.
Tayyip beye yapılan bu haksızlık öncelikle Türkiye’de anti demokratik
baskıların dayatmaların ulaştığı boyutları ortaya koymuştur.
Parti bunu önce genelde tam ortaya koyması gerekirdi. Yasal
düzenlemeler, anayasada anti demokratik hükümlerin kaldırılması hususunda ta
baştan beri bunu herkes için savunmalıdır. Eşber Yağmurdereli’ye bu haksızlık
yapılırken o günde savunmalı idi. Bu da yeterince ortaya konmadı. Tayyip beyin
olayı sadece FP’nin meselesi gibi yansıtıldı. Halbuki Tayyip beyin meselesi
devletimize karşı işlenmiş bir hatanın göstergesidir. Devletlerin çöküş
alametlerinden birisi de şudur. Suçluların meydanlarda dolaşıp alkışlanması,
suçsuzlarında cezalandırılmasıdır. Tarihte birçok düşünür bunu devletlerin
iflah olmaz çöküşünün belirtisi olarak ortaya koymaktadırlar. Tayyip beyin
uğradığı mağduriyet T.C. devletinin tehlike içinde olduğunu gösterir. Tayyip
beye bunu reva görenler devletin temeline dinamit koymaktadırlar .Yani devletin
temeli adalettir. Tayyip beye bu cezayı verenler T.C. devletini adeta tahrip
ediyorlar. Bu şekilde bu olay partinin her kademesinde ve her platformda ortaya
konması gerekir. Aslında bu sadece FP’nin değil diğer partilerinde bu konuda,
hissiz kalması bence Türk demokrasi tarihinde bir utanç meselesidir. Sadece
Tayyip bey için değil tüm 312 mağduru düşünce suçluları içinde öyledir. Sadece
Tayyip bey için çalışıldı ama onunla da bir yere varılmaz.
Hala bugün bile telefon dinleniyor. Erbakan hocamız ile Yasin
beyin olayı hiç dile getirilmiyor. Bu çifte standart hemfikirde var hem karşı
da var.
Çifte standartta devletin çöküş belirtisidir. Devleti yönetenler kendi tebaları veya
yakınlarına ayrı konuşurlar, halka döner ayrı konuşurlarsa bu devletin çöküş
belirtisidir. Çifte standartta bir toplumun çürümüşlüğünün belirtisidir. Tele
kulaklar için bir yandan soruşturma açıyorlar, bir yandan bazılarını görevden
alıyorlar ama kimse demiyor ki bunlar suçlu da Yargıtay Başsavcısı nedir? Kimse
onu söylemiyor. Sanki onun yapması doğal hak, küçük memurların yapması
yanlıştır.
Güçlüler haksızlık yaparsa alkışlanır. Sokaktaki adamlar
haksızlık yaparsa cezalandırılırlar. Bu da çelişkidir. Biz bunları ortaya
koyamadık.
Aynı şekilde demokrasimizin çelişkilerinden biri de Merve
hanım olayıdır. Merve hanım aday olsa veya olmasa mı idi veya Merve hanım ABD
vatandaşı olup olmaması ayrı olaydır. Hele hele aday olduktan sonra yemin
etmesi büyük bir çelişkidir. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir. T.C. mer’i
yasalarına göre de gerekenin yapılması gerekir. Yasa varsa uygulanır. Yasa
benim lehime ise iyi, değilse kötü diyemeyiz.
Ama oraya kadar gelmiş bir hanımın başörtüsüyle yemin
etmesine engel hiçbir hukuki mesnet yoktur. Bir de başörtüsü inanç özgürlüğünün
ötesinde bir insan hakkı meselesidir. Yani yeme, içme, barınma ve giyinme temel
insan hakkıdır. Bu hakkın yapay hukuk kuralına bağlı olamaz. Bunlar yapay
hukukla sınırlanamaz.
Siz düşünebiliyormusunuz ben ne yiyeceğim, ne giyineceğim,
nerede barınacağım, başkası karışamaz. Evimin içine başkası karışacak bu
olamaz. Bu açıdan savunulamadı.
İnanç nedir, inancın gereği nedir? Bunu hala anlamayan
insanlar var. Az gelişmiş insanlar var.
Bütün yeryüzünde inanç meselesinin baskı altında tutulmasının fevkalade az
gelişmişlik olduğu kabul edilirken biz de hala mantalite olarak gelişmemiş
insanlar var Bizde hala inançla Mustafa Kemal Atatürk’le kanunu karşı karşıya
getirmeye çalışan insanlar var. İnanç ve kanun karşı karşıya gelmez ki inancın
ayrı alanı var, kanunun ayrı alanı var. Kaldı ki Merve hanımın başörtüsüyle
yeminini engelleyen hiçbir kanun yoktur. Bu yeterince ve etraflıcı
anlatılamadı.
Artık bu vatandaşlık olayı ile sona erdi. Merve hanım yemin
etsin mi etmesin mi diye tartışmanın manası yok. Çünkü artık Merve hanım T.C.
vatandaşı değil.
Yeni Dönem: Sizce partinin aday listelerinin
hazırlanmasındaki sıralamaların ki bazı insanlar ya hiçbir yere konmadı veya
bazıları da uygun yere getirilmedi. Bunun seçim sonucuna sizce etkisi nasıl
oldu?
Arif ERSOY : Demokrasinin temel esprisi halkın arzu ve
isteklerinin yönetime yansımasıdır. Dolayısıyla aday belirlemesi sırasında
tabanın arzuları listelere yansımadı. Yansımasının da taban desteğini çekti
veya herkes destekledi. Belli ölçüde de küstü. Tekrar ediyorum, bu aldığımız
kredi sürekli kredi değildir. Artık bilgi çağına geçtik, ben buradayım. Dedem
bu partide idi çocuklarımda bu partide olacak şeklindeki partizanlık yok.
Yeni Dönem: Veya şahsım emretti, o ne
derse olur mantığı.
Arif ERSOY : İşte bu değişti.
Dolayısıyla bazı arkadaşlar biz yeni partiyiz % 16 iyidir diyor. Ben bu görüşte
değilim. % 16 bir kredidir. Önümüzdeki
dönemde demokratikleşmeye yeterince yer vermez. Tabanın istek ve arzularını
yapılanmaya yansıtmazsak daha büyük sıkıntılar olur.
Parti bunu yapmaz ise marjinalleşmek ile Anaplaşmak arasında
bir tehlike ile karşı karşıya kalır.
………..
Çorum’a giderek yaptığımız Bu KONUŞTUR’MA /KONUŞ’MA - (Enver Fatih Karakoç’un sahibi olduğu) Yeni
Dönem gazetesinde yayınlandı..
Arif Ersoy; -Çorum’a gönderilmekle- “Beni Menfaya attılar “demişti..
//////////////////////////////
ONLAR
MİLLETİN SEÇTİKLERİNE, MİLLETE ONLARI TASVİP
ETMEDİ
Bir
dönemin Koca Reisi Sadettin Bilgiç’le milli hakimiyet maceramızı konuştuk....
NECATİ ÇAVDAR..ncavdar@hotmail.com.
·
Mecliste “Kayıtsız şartsız milli
egemenlik milletindir” yazmasına rağmen,bu ilkenin yazılı olduğu 24 Anayasası
Atatürk adına ortadan
kaldırıldı.Türkiye’de milli iradenin ülke yönetimine yansımadığı, batılı manada
bir demokrasi tatbikatı olmadığı herkes tarafından dile getiriliyor. Meclisin üzerinde bir iradenin
olduğu iddiaları var . Sizce bu noktaya geliş sebebimiz
·
Türkiye’de bu gün yaşanan sıkıntılar yepyeni bir mesele değildir. Şöyle
ki Türkiye’ de milli mücadele yapılırken Amasya
tamimini neşreden Mustafa Kemal ve arkadaşları orada şunu açıkça
belirtmişlerdir. Milli iradenin emrinde silahlı kuvvetler milli mücadeleyi
yürütecektir. Onlar milli iradenin
emrinde her işi yürüteceklerini, bunun için Erzurum, Sivas kongrelerinin
ve TBMM’nin toplanacağını belirtmişler ve arkası arkasına bunları fikir
planından eyleme dönüştürerek gerçekleştirmişlerdir. Bununla HAKİMİYET KAYITSIZ
ŞARTSIZ MİLLLETİNDİR denen TBMM’si meydana getirmişlerdir. Mustafa
Kemal’de “Benim en büyük eserim TBMM
‘dir “demiştir. Milli mücadele yapılarak Misak-ı Milli sınırları içinde bir
vatan meydana getirilmiştir. Bu başarıda o günkü silahlı kuvvetlerle, TBMM’sinin beraber
çalışmasının ve birbirlerine büyük destek olarak milli mücadeleyi
başarmalarının rolü vardır..
AMASYA
TAMİMİNE UYULMADI
• Vatan
kurtulduktan sonra neden demokratik hayata geçilmedi?
·
CHP yi
bizzat Mustafa Kemal kurdurmuş, 1924 yılında da Amasya Tamimini
yayınlarken beraber olduğu arkadaşların ki Kazım Karabekir ve Rauf Orbaylar’a
Cumhuriyetçi Terakki Perver Fırkasını kurdurmuşlardır. Bu parti bir süre sonra kapatılmıştır. Daha sonra yine
Mustafa Kemal’in çok yakın arkadaşı bulunan Ali Fethi Okyar bu defa Serbest
Fırkayı kurmuş. Oda sekiz ay sonra kapattırılmış. Padişahlığın kaldırılması,
Tevhid-i Tedrisat kanununun çıkarılması, cumhuriyetin ilanı gibi peş peşe gelen
değişikliklerle o zaman buna karşı
çıkanlar olmuş bunları önlemek içinde
1924 Anayasası ile İstiklal mahkemeleri kurulmuştur. Bu istiklal mahkemeleri
ile de inkılapların yapılmasına karşı reaksiyonların önlenmesi düşünülmüş. 1946 ya kadar açılan kapanan partilere rağmen
Türkiye demokratik hayata geçememiştir. Demokratikleşmenin cumhuriyetten öncede
denemeleri var. Türkiye’de 1946 da başlayan çok partili demokratik hayat üç
askeri müdahale ile üç defa kesintiye uğramış, ikisinde siyasiler toptan
tasfiye edilmiştir. Üçünde de seçim kanunlarında yapılan değişikliklerle bir
noktaya varılmak istenmiştir.
14 MAYIS 1950
DE MİLLET İKTİDARA GELDİ
• 14
Mayısta DP’nin iktidara gelmesini nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Demokratikleşme
çabalarının en uzun ömürlüsünü Demokratlar gerçekleştirebilmiştir. Onlar da
1946 seçimlerinden sonra bölünmek zorunda kaldılar. Fakat buna rağmen 1950 de
de Türkiye’de ilk defa seçimle işbaşına geldiler. Bana göre 14 Mayıs 1950 bir
partinin iktidara gelmesi, diğer partinin iktidardan gitmesi değil. Kansız kavgasız milletin iradesi ile
iktidar değişikliğinin yapılmasıdır.Burda parti meselesi ikinci plandadır.
Ondan sonraki seçimlerde partiler denebilir. Fakat 14 Mayısta Türkiye de ilk defa milli irade değişikliğini kansız ve kavgasız
fikirden eylem planına çıkarmış olmasıdır.
SİYASİ
HESAPLAŞMA MAHKEME İLE OLMAZ
Demokratlar
%53,3 oranında oy almışlar ve büyük bir
çoğunlukla iktidara gelmişlerdir. Bu gün o oranda bir oyu hayal etmek bile
mümkün değildir. Ancak orada çok iyi bir davranışları olmuştur. “Devri sabık
meydana getirmeyeceğiz”demişlerdir. Yani eski dönemin hesabını sormayacağız
sözünü vermişlerdir. Mahkemeler kurarak
eski devrin hırsızlık ve yolsuzluklarını sorgulamamıştır. Bu da isabetli
olmuştur. Gerçi demokratların bu tavrı garipsenmiştir.Sonradan bu anlaşıldı ki
bu hareket doğru bir harekettir. Ne olursa olsun her hangi bir siyasi
hareketle istediğiniz kadar tarafsız
mahkemelerde olsa hesaplaşmasını
yaptığınız zaman o siyasi tarafların
çıkan kararları benimseyip kabul etmesi mümkün olmuyor. Çünkü her şeye rağmen o
mahkemelerden çıkan kararlar saf hukuki kararlardan çok siyasi maksatlarla
anlaşılacağı için Demokratların böyle bir şeye gerisin geri dönmemeleri çok iyi olmuş idi.
AYDINLAR VE
CHP HALKI YOK KABUL EDİYOR
·
DP’nin bu tavrına karşı CHP olaya
nasıl baktı?
·
Ama ne yazık ki Halk partisi bu büyük
ekseriyetle iktidarı devretmiş olmasına rağmen bunu hazmedemedi .O günden
itibaren Türkiye’nin münevverleri o
%53,3 oyu kırsal kesimin, cahillerin oyu şeklinde mütalâa ederek
demokrasinin fakir memleketlerde
gerçekleşmeyeceğini iddia etmeye başladılar.
CEMAL KUTAY
GERİDE KALMIŞ
·
Cemal Kutay’da “Bir köylünün oyu ile bir
profesörün oyu eşit olamaz bu yöntemle
kazanılan seçimler demokratik değildir ve böyle demokrasi olamaz.”diyor. Ne
dersiniz?
·
İşte
bize nazaran o dönemden yetişip
geldiği içindir ki hala aynı teranede
bulunmaktadır. Halbuki milli
iradenin tecellisi ancak milleti farklı
müptelâya tabi tutmamaktır. Cemal Kutay, şunu bilmemektedir: Türkiye’de yapılan
seçimlerde onun cahil dediği halk seçimlerden
seçimlere demokrasiye çok daha sahip çıkmıştır. Ama münevver dediği
kimseler çok daha lakayt davranmıştır. Mahalli idarelerde değişik renkteki
seçim pusulalarını değişik zarflara atıldığı halde büyük şehirlerde bu
oylar hatalı kullanıldığı halde köylerde
umumiyetle bu hata yapılmamıştır. Çünkü köylü
oylarına sahip çıkmıştır. Sandığa sahip çıkmıştır.
AYDINLAR
ÇİFTE STANDART İÇİNDE
Nedense
hep böyle söylenir aslında böyle değildir. Buna
karşılık 1966dan beri benim bir teklifim vardı. Oda serbest adaylık daraltılmış seçim çevreleri ki altı
milletvekilliğinden fazla olmamak şartı ile ve tercihli aday. Bu defada o
aydınlar siz cahil vatandaşların oy hakkını elinden
alıyorsunuz diye karşı çıktılar.
Halbuki
nispî temsilerde sandık başına gelen her seçmen evet damgasını vurmak suretiyle
oy kullanır. Burada cahille aydının oyu
aynıdır. Ama mademki tercihte aydın olduğunu iddia eden adam cahil kullanamıyor da kendi seçmek istiyorsa
o hakkın kullanımını ona verecektir. Türkiye de aydınlar hangi seçimin milletin
bünyesine uygun olup olmayacağını ve bu şekilde ayrımlar yaparak daima şaşırtma
yolunu tercih etmişlerdir. Bu yanlıştır.
Türkiye’de vatandaş hele 1946 dan beri göstermiştir ki oyunu gayet
bilinçli kullanmıştır. Hele bu son
seçimlerde mahalli idarelerle genel seçimler beraber yapıldı gördük ki
milletvekili seçimlerinde kullandığı
oyunun istikameti ile belediye ve il genel meclisinde kullandığı oyun
istikameti birbirinden farklı olmuştur. Buda vatandaşın iddia edildiği gibi
bilinçsizliğinin değil bilincinin işareti ve örneğidir.
CHP EZANIN
ASLINA DÖNMESİ İÇİN OY VERDİ
·
CHP ve bazı kesimler DP iktidara gelir gelmez Ezanı aslına çevirdi
irticaya pirim verdi diye eleştiri getiriyor. Gerçek ne idi?
·
Demokrat Parti Türkiye’de ilk defa işe Ezan-Muhammedi’yi aslına
çevirmekle başladı. Fakat halk partisi
gurubunda demokrat parti ile beraber
Ezanın aslına dönmesi için oy kullandı. Ezana evet dedi. Ama ne yazık ki
bu yönde oy kullanmasına rağmen hale bütün basın demokratları irtica kapı
açmakla itam ederler. Halk Partisinin de onlarla bir olarak beraber olduğunu
unutarak mesele eder. Beraber olduğunu
bildikleri halde bilmezden gelirler.
Sadece irtica deseler neyse..DP dönemi Türkiye’de ürettiğinin değerini
alabilmesinin vatandaşa sağlandığı bir dönemdir o. İşte alt yatırımlara
başlanmıştır. Yani bugünkü adıyla altyapılara yol baraj elektrik
üretimlerine.... başlandığı dönem
öylesine ki Türkiye’nin aydınları bu alt yatırımlara karşı çıkmış, Türkiye de
çimento sanayinin karşısına çıkmış, şeker sanayinin karşısına çıkmış, elektrik
üretilmesinin karşısına çıkmış Türkiye’nin bu
kadar çok elektriği nerede kullanılacağını hesabını yapmaya
çalışmıştır. Türkiye’nin büyüyeceğinin hesabını yapmayı hiçbir zaman
düşünmemiştir. Yinede1954 seçimlerine
gidildi. Demokrat Parti o seçimlerde de %56 oyla çıktı. 4 sene sonra 1954
seçimlerinde %56 oyla çıktı. Yani bir milli iradenin bundan daha mühim ölçüsü
olamaz. Milli irade ama gene de bunu da hazmetmediler. O günkü basını tetkik
edecek olursanız. Bunu hala kırsal kesimin oyları ve cahil halkın oyları şeklinde muteala etmeye
kakmışlardır ki bu tamamıyla yanlıştır. 1957 seçimlerinde bir erken seçime
gidilmiş 57 seçimlerinde de gene Demokrat parti %47oyla dönmüştür.
DP MERKEZDEN
ADAY GÖSTRMENİN CEZASINI ÇEKTİ
·
Bu düşüşü CHP ve bazı aydınlar “halk
artık DP’den yüz çevirdi”şeklinde değerlendirmiştir. Asıl sebep ne idi?
·
Bu düşüşte hatayı başka yerde aramaktan daha çok DP’nin
kendinde aranması lazım gelirdi. 7 seneden beri beraber çalıştığı bakan ve
genel idare kurulu azası grup başkanı arkadaşlarından seçim çevrelerinde seçimi
kazanamamış arkadaşlarını bu defa merkez yoklaması yapacağı 25 vilayete
dağıtmıştır. Onlarında 19 nda DP seçim
kaybetmiştir.
·
Seçim stratejisinin yanlışlığından
mı oy kaybetti diyorsunuz?
·
Yani millet parti içi demokraside de
partinin kendisine tabanına karşı gereken kıymeti, hassasiyeti göstermemiş
olmasından ötürü ona tepki olarak bu tezahürü ortaya koymuş ve merkez
yoklamasına hazmedememiş 25 vilayetin 19unda
seçimleri kaybetmiştir. Onun için 1957 seçimlerinden %47,3 oyla çıkmıştır.
CHP ve
AYDINLARIN TAHRİKİ MEMLEKETİ İHTİLALE
GÖTÜRDÜ
Milli
iradeyle Demokrat Partiyi iktidardan
uzaklaştıramayacağını
anlayan Halk Partisi ve bu memleketin aydınları memlekette meseleyi artık
neticelendirmek
için askeri tahrikte aramışlar ve
mütemadiyen bütün müspet
hareketlerin
karşısına geçerek onları kötülemeye başlamışlardır. Tahrik şöyle
dursun
belli kesimler itile itile 27 mayıs
1960 da ki askeri müdahalenin
yapılmasına
zemin hazırlanmıştır.
DARBE CHP
EKKİLİ İDİ
·
O zamanın Genel Kurmay Başkanı da içeri
alınmış vaziyette idi.Bu bir askeri müdahalemidir yoksa askeri kışkırtan çevrelerle asker içinde yapılanan cunta hareketimidir?
·
İşte şimdi bu öyle bir şey ki mutlaka
askeri müdahale kumanda konseyi içinde olmaz.
Bu hareket askerin müdahalesidir ve asker içinde yapılmış bir
müdahaledir. Ancak halk partisinin içinde olduğu ve onu tutan bir
müdahaledir. 27 Mayıs harekatı asker
kumanda konseyi içinde yapılmamıştır. 12 Eylül ile 12 mart askeri hiyerarşi
içinde yapılan bir harekettir.27 Mayıs öyle değildir. 27 Mayıs alt kademeden çünkü ihtilal
komitesinin içinde üsteğmen ,yüzbaşı yarbay ve albaylar vardı. İhtilalcilerin
içlerinde en büyük rütbeli olanı Cemal Madanoğlu idi. O da tüm general idi.
Onunla işi götüremeyecekleri için müdahale sonrası Cemal gürsel paşa zaten
Ankara’dan İzmir’e giderek emekliliğini
bekleyen biri idi. Onu alıp geldiler. 1960 sonrasında Genel Kurmay
başkanı Erdalhun Paşayı da idama mahkum ettikleri için Komuta Konseyi
içerisinde müdahaleleri tercih eder hale gelmişlerdir.
·
Yani meşru hale getirdiler.
·
Evet l960-61 de Erdalhun ve arkadaşları
bu şekilde mahkeme ve mahkum edilince l972 ve 1980 hareketinde komuta konseyi şeklinde hareketi tercih
etmişlerdir.
·
Birde 12 Mart öncesi 9 Mart hadisesi var.
Buda emir-komuta zinciri içinde mi idi?
·
O hareketin içinde bulunan komutanların
sonradan yazdıkları hatıratlara göre,1972 de sonradan cumhurbaşkanı seçilmek
isteyen Faruk Gürler Paşa da, Muhsin Batur Paşa da hepsi olaydan haberdarlar. Ama en son anda Genel
Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç paşa karşılarına çıkıp ta hadiseyi gerçekleştiremedikleri için bu defa
9 Marttaki hareketi 12 Marta ertelediler.12 Martı yaptıktan sonra beraber
oldukları yıllarca hazırlık yaptırdıkları, bu hadise için beraber teşriki mesai
yaptıkları arkadaşlarını bu defa ordu
içinden tasfiye ettiler
·
Yani
aynı adamlar beraber getirdikleri adamları tasfiye ettiler?
·
Evet BU KABİL HAREKETLER ÖNCE
YAVRULARINI YER Her türlü gayri
hukuki hareket önce kendi yavrularını yer. Nitekim o hareketle de kendi
adamlarını harcamışlardır.12 Mart ile 9 Mart ayrı hareketler değil. 12 Mart 9
Marttakileri bir kenara iterek olayın komuta konseyi eliyle ortaya çıkmasıdır.
27 Mayıs
CHP’nin tahriki ile olmuştur. Bu bir halk hareketi değildir. Her ne kadar halk
27 Mayıs’ı büyük bir coşku ile alkışlamış ve tasvip etmiştir deseler de bizim
insanımız bir yerde sevdiğine değil korktuğuna hizmet eder .O gün korku dağları
beklediği için böyle hareketler içine girenler olmuştur ama ona inanmadıklarını
tasvip etmediğini ilk gizli oy açık tasnif şeklindeki seçimlerde meydana
çıkmıştır.
KURUCU MECLİS
CHP’İN EMRİNDE
·
CHP’ninde içinde olduğu ve onnu tarafını
tutan bir müdahale dediniz.
Bunun açık
belirtileri nedir?
·
İşte kurucu meclis. Darbeden sonra yapılan 150 kişilik kurucu mecliste 125
kişiyle hakim kadro olan Halk Partisidir. Şimdi diyeceklerdi ki neden böyle?
CHP, 75 kişiyle kurucu meclise girdi.
Millet partisi o zaman 25 kişiyle girdi geri kalan 50 kişide bürokrasiden veya
değişik çevrelerden getirilmiş olmasına rağmen halk partisi tandaslı kişilerdi. Bunu zaman zaman -kendi gazetelerinde okunursa görülecektir-itiraf
etmişlerdir. Halk partisi kahir ekseriyette
kurucu meclisine hakimdir diye yazılmıştır. Şimdi halk partilerinin
hakim olduğu kurucu mecliste seçim kanunları onlar zamanında yapılmış, anayasa
onlar zamanında yapılmıştır. Bu şekilde yapılan kanunlarla ve kanunun
anayasanın dibacesine şu hüküm konulmuştur: “Hukuka ve anayasaya aykırı tutum
ve davranışı ile meşrutiyetini kaybetmiş
iktidara karşı direnme hakkını
kullanarak Türk milleti adına 27 Mayıs
devrimi yapılmıştır.”diye yazılarak 60
devrimi yapılmıştır.
ONLAR
MİLLETİN SEÇTİKLERİNE, MİLLETE ONLARI TASVİP
ETMEDİ
·
Gerçek bu mu?
·
Eğer hakikaten milletin adına yapılmış ve
millet bunun böyle olmasını istiyor idiyse anayasayı da bunlar yaptıklarına
göre seçim kanunlarını da kendileri oluşturduklarına göre telaşlanmalarına
mahal yoktu. Ama ne yazık ki 1961 seçimlerinde millet Anayasanın
dibacesindeki(girişindeki)bu hükmü benimsememiş, Halk Partisinin karşısında
Adalet partisi,Yeni Türkiye Partisi,Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisiden 277
milletvekili,114 senatörün gelmesini imkan dahiline sokmuştur. Hem de ekseriyet
sistemli bir kanununa göre değil barajlı
nispi temsil ve senatoda dar bölge ekseriyet sistemine
rağmen. Demek ki millete mal olmuş olsaydı millet onlarla beraber
olacaktı. Demek ki millet bu istikamette
olduğuna göre millet onlarla beraber değildir ve anayasanın başlangıcına konan
bu hüküm yanlıştır.
DEMOKRATİK
SİSTEMİ BOZDULAR
·
Sizce başka yanlış nedir?
·
1961 Anayasası askeri müdahalenin
arkasından yapılmış olduğu içindir ki Türk Silahlı Kuvvetlerinin lehine bazı
hükümler anayasaya girmiştir.
1.Milli
Birlik Komitesi üyelerinin tabii senatör
olması
2. Milli
Güvenlik Kurumunun(MGK) kurulması
3.
Genel kurmayın başkanının Milli Savunma Bakanlığından alınıp
başbakanlığa
bağlanması
4.
Milli Birlik Komitesi işlemler
hakkında herhangi bir anayasaya
aykırılık
iddiasında bulunulamayacağı, kanunlarda ve uygulamalarda da suç
duyurusunda
bulunulmayacağı hükmü getirilmiştir ki bu 1980’den sonra da bu
hükümler
aynen muhafaza edilmiş yalnız tabi senatörlük ve kadameli
senetörlük
yerine yerine cumhurbaşkanının anayasa
referandumuyla seçilmiş
olması
ve konseyin diğer üyelerinin de
cumhurbaşkanı muavini olmaları
referandumla
bağlanmıştır ki bu da hiçbir demokratik memlekette görülmesi
mümkün
olmayan bir seçim şeklidir. Bunlarda
yeri gelmiş alkışlanmıştır ama
tamamıyla
yanlış bir harekettir ki kendilerinin yaptıkları 82 anayasasındaki
hükmede
rıza gösterip mecliste seçilmeye dahi razı
olamamışlardır. Ve
%92.....
ile de cumhurbaşkanı seçildim diye Kenan Evren Paşa
övünebilmiştir bu memlekette. Anayasanın referandumda kabulü
başka şeydir ama cumhurbaşkanı seçilmek
meselesi tamamıyla farklı bir muameledir.
Ama ne yazık ki zaman zaman inanlar bunu
yalnız onlar yapmıyor başkaları da
yapıyor.
DEMİREL
SÖZLERİNDEN VAZ GEÇTİ
·
Örnek verir misiniz?
Mesela 1989
da Özal’ın cumhurbaşkanı olmasına itiraz
ederek, “Cumhurbaşkanını halk seçsin” diyerek Anayasa değişikliğini imzaya açan
Demirel 1993 de Turgut Özal vefat edince
bu sefer o iddiasından tamamen vaz geçti. Seçimlerden geleli henüz iki sene
olmuş ve daha üç yılı bulunan bir mecliste bu defa dördüncü turda salt
çoğunlukla Cumhurbaşkanı seçilemezse meclis seçimlere gider şeklindeki anayasa hükmünden istifade ile ve SHP Genel
Başkanı Erdal İnönü’n ünde sırtına binerek köşke çıkmıştır. Maalesef yalnız
askerler değil sivillerde ellerine geçen
fırsatı istedikleri gibi kullanmak ve o gün kullandıkları fırsat bu gün
ihtiyaçlarını karşılamıyorsa bu defa onun aleyhine olmaktan insanlar uzak
kalamıyorlar. İşin tuaf tarafı da budur
buna dikkat etmek lazım.
ANAYASAYI
YAPANLAR ÖNCE KENDİLERİ UYMADI
27
Mayıstan sonra seçimler yapılıp toplo
ortaya çıkınca bu defa şaşırdılar. Askeri
cuntalar yeniden ortaya çıktı .Eğer Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı
seçilmezse ve İsmet Paşanın
başbakanlığında hükümetler kurulmazsa
meclisin kapısının açılmayacağı iddiaları ortaya çıktı. Kendi yaptıkları
anayasaya rağmen karşı çıktılar. Kendi yaptıkları anayasada böyle bir hüküm
olmamasına rağmen bağlayıcı iddialarla ortaya çıktılar. Halbuki o anayasaya
göre bir meclis oluşmuş o meclis Cumhurbaşkanını da seçebilir ve bir hükümet çıkarabilirdi. Vesayete
ihtiyaç yoktu ama bunlar bu tazyikleri yaptılar. Bu tazyiklere(dayatmalara )
parti genel merkezleri o günün şartları içinde rıza gösterdikleri içinde bunlar
oldu .Bununla da yetinmeyerek AP listelerinden bağımsız senatör seçilen Ali
Fuat Başgil Hocanın adaylıktan zorla istifa ettirilerek gerisin geri
gönderilmesinden sonra Cemal Gürsel tek aday bırakılması üzerine birinci turda
434 oyla 3de iki çoğunlukla seçilmiştir.
·
Bildiğim kadarı ile hükümette
dayatmalarla kuruludu değil mi?
·
Evet milletin beklentisinin aksine İsmet
Paşa’nın başkanlığında Adalet Partisi
ile hükümet kurulmuştur. Adalet partisiyle kurulan hükümet 6 ay
sürebilmiştir.
İsmet Paşa istifa edip Adalet partisi hükümetten ayrıldıktan
sonra 6 aylık hükümetle Adalet Partisi’nin 11 bakanı vardı. 6 bakan Halk
Partisinde
kalmıştır.
·
Halk partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Yeni Türkiye Partisi ile bir
koalisyon kurdu, evvela bekledi Adalet Partisi’nde bölünme olacak onlarla kuracağım diye. Adalet Partisi’nde bölünme olmayınca aradan uzun müddet geçti sonunda mecbur kaldı onlarla hükümeti
kurmaya ve kurdular bu hükümette
1963 mahalli idareler
seçimlerinin sonuna kadar devam
etti.
MİLLET
DAYATMALARA PAYANDA OLANLARI
CEZALANDIRDI
Bu izdivaçtan sonra gerek
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi
gerekse Yeni Türkiye Partisi 1963 mahalli idareler seçimlerinde oy kaybetti. 1961’de ki %14’lik oyları uğruna
( 13 küsür birinin 13.9 birinin 13.8
birinin.) oyları ki; birisi üç
buçuğa birisi iki buçuğa düştü. Bunun üzerine onlar, millet bizlere itimadını
esirgedi dediler koalisyondan çekildiler
ve mahalli idareler seçimlerinde Adalet
Partisi’nin oyları da %46 buçuğa
çıktı. Senato seçimleri
ertelendiği için 1963 de yapılması lazım
gelen senato seçimleri 1964’ün Haziran
ayına kaldı. Adalet Partisi için
mütemadiyen aleyhte kampanyalar açılıyor ve sözler söyleniyordu. Ama buna rağmen 12 Şubat 1962’de askeri bir hareket meydana geldi. İsmet İnönü
başkanlığındaki hükümet,bu hareketi yapan albay
“Talat AYDEMİR” ve arkadaşları
hakkında takibat yapmama kararı aldı.
TALAT
AYDEMİR’E KARŞI DEMOKRATLARDA AF EDİLDİ.
Bu
karardan maksat takibat yapılacak mahkum
olacak olurlarsa o
zaman Demokrat Partililer gibi mahkum alacaklar ve affedilmeleri gerekirse
de Demokrat Partililerle onları
ayıramayacaklardı onun için takibat
yapmama kararı alındı,takibat yapılmadı ve
50 sayılı kararla onlar takip
edilirken bu defa 78 sayılı kanunla da
Demokratların 10 seneliklerin
affı mümkün hale geldi.
İsmet
Paşa düşürüldükten sonra kurulan Suat
Hayri Ürgüplü
koalisyonuna;
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi,Yeni
Türkiye Partisi ve
Adalet partisi
iştirak etti. Adalet
partisinin bu hükümet kurul bundaki
maksadımızda “Adalet partisi seçimle gelse bile İktidar
verilmeyecek
“şeklindeki
söylentileri ortadan kaldırmak içindi. ortadan
TEK BAŞINA DEMİREL’İN OYU NEKİ?
Netice
itibariyle muaffak olduk.1965
seçimlerinde Adalet partisi %52,9
milli bakiye ile seçim kanunuyla
iktidar oldu. Gene basınımız arkasında %50,30’luk oy oranıyla siyasi parti varken onu o siyasi partiye mal etmeyip Demirel
geliverdi Adalet partisinin başına Genel Başkan oldu. İsmet Paşayı düşürüverdi,
seçimleri de kazanıverdi gibi
vasıflandırdılar. Halbuki aynı Demirel 1987 siyasi yasaklar kakmasından sonra
15 yıllık Adalet Partisi Genel Başkanlığı, 7,5 senelikte başvekilliği bulmasına rağmen gitti Doğru yol Partisinin başına oturdu zannetti ki Adalet
Partisindeki gibi olacak, basın onları
tahrik ediyordu. Ama Doğru Yol Partisinde aldığı oy %19’un üzerine çıkmadı.
DEMOKRASİ
KİŞİLERE BAĞLI OLMAZ
·
Bu izahtan ne anlamamız gerekiyor?
Demek ki
meseleleri şahıslara bağlamaya devam ettiğiniz gün
memlekette
demokrasi oturtmak imkanına sahip olamazsınız. Demokrasiyi oturtmak istiyor
iseniz meselede organların ve organlardaki
görevlilerin yerini kabul edeceksiniz. İşte 965’te Adalet Partisi bu
şekilde iktidar oldu.
1965
den sonra Adalet partisi büyük alt yapı yatırımlarına başlamıştı.
Hidroelektrik santraller artık megavatla ölçülen
elektrik santralları ,Keban,Karakaya,
Kralkızı, Atatürk barajlarının
hazırlıkları bütün bu çalışmalar Türkiye’de başlanmış vaziyetteydi.
Termik santraller aynı şekilde o dönemlerde otomotiv sanayi değerli tüketim malları sanayi ve Türkiye’de inşa sektörü sanayi
teksilde bitik ve bilhassa konfeksiyon sanayi o dönemde kuruldu. Enflasyon
%5’ti. Kalkınma hızı plan hedefinin üzerinde takip etti 7.8’di. işsizlik yok
anarşi yok buna rağmen Türkiye’de o
günde hep söylüyorsunuz aydınlar nerdeydi?
·
AYDINLAR NE YAPIYORDU?
·
Bakın aydınlar nerdeydi Adalet Partisi 1965’in 10 Kasımı’Nda
güvenoyu aldı. 29 Kasımda 20 gün sonra
Siyasal Bilgiler ve Ortadoğu Teknik Ünüvürsitesi’nde 40 öğretim görevlisi bir
denklansyon yayınladı. Bunlar
denklasyonda; Adalet Partisi NATO’dan çekilmeyi, efendim
emperyalizme
karşı
çıkmaıy,Wietnamaı sahip çıkmaya ve 3.
Dünyada yerini almayı yeğliyor.
Ve
bu yapılmadığı takdirde Adalet Partisi
iktarları emperyalizmin uşağı
olmakla
itam ediliyor.
·
Bunu yapan isimler kimlerdi?
·
Bunu yapan isimlerde CAHİT TALAS, BÜLENT
NURİ ESEN ,
FARUK EREM
MUAMMER
AKSOY, MÜMTAZ SOYSAL bütün bu grub onun içerisindelerdi. Yani şimdi mühim olan
bir tarafı:
27
Mayıs hareketine başlarken radyoda ilk
anons da”NATOYA ve
CENTOYA”bağlıyız
diye başlanmıştı.
ve
onların desteklediği hükümetleri
döneminde ikili anlaşmalar 10-15
tane
yapılmış, emperyalizm ve NATO ‘dan
çekilme düşünülmemiş. AP
gelince
düşünmeye başlamış. Çünkü %52,9 oy ile iktidara gelmiş olsa da
gelenlerin
hazmedilememiş olması milli iradeye inanmamasıdır. Bu nedenle
karşı
çıkılmıştır fakat ikili anlaşmaları yapmışlardır. Birinci Milli
Birlik
hükümeti
ve sonra gelen İsmet Paşa
koalisyonları döneminde de
yapılmış
ama
20 günlük hükümet NATO ile
ikili bir anlaşma yapmamışlardır.
NATO
ise
Demokrat Parti zamanında 1951 de bir
savunma paktı olarak
kurulmuş
ve
Ruslar Kars ,Ardahan ,Erzurum’u ve
Boğazlarda üst hakkı isterken
girilmiş
bir pakttır 951’de .
Şimdi
bütün bunlardan sonra hazımsızlık, münevverin hazımsızlığı milli
iradeyle
seçilen iktidarlara karşı her zaman ortaya çıkmıştır . Bu defa
1969
‘da
da seçim
kanunlarında değişiklik yaptık. Seçim kanunlarını 1961’de
uygulanan
şekle çevirdik , 61’de Halk partisinin
kurucu mecliste
hakimiyetinin
olduğu 27 Mayıs devriminin kanunu dedikleri kanuna dönmüş
olmamıza
rağmen bu defa bunun karşısına çıktılar ve bunu yapmakla Adalet
Partisi
anayasayı değiştirecek güçte meclise girmek istiyor ve anayasayı
değiştirmek
suretiyle de memleketi yeni
badirelere sürükleyeceği iddia
edilmiştir.
Bunlar tamamı ile kendilerinin her devirde yeni bir yalan veya
yeni
bir iftira yapmayı kendileri için mubah saymışlardır. Başkaları
için masum hareketler dahi suç saymışlardır karşı koymaları bundandır. Şimdi olduğu gibi. Bugün de devam eden hareket
bundan farklı değildir. Nerede kaldık?
Nereye geldiğimizi iyi bilmekte
fayda var.
DEMOKRASİ
DIŞI GÜÇLERİN ETKİSİ VE MİLLİ İRADE
%80 DESTEKLE BİLE DEMOKRATİKLEŞME
GERÇEKLEŞTİRİLEMEDİ
AP 1969 seçimlerine bu atmosferde girdi ve girmeden evvelde asıl
sıkıntısı şu oldu. Adalet partisi
demokratların siyasi hakları ile
ilgili anayasa değişikliğini
HALK partisi de kendisi ile beraber olduğu halde 1960’da Mayısta çıkan .......şimdi Halk
partisinin %27 oyu var 1965’de, Adalet
partisinin %52,9 oyu var , ikisini topladığınız zaman millet nezdinde
yüzde seksenin üzerinde oy demektir. Meclis desteği ise yine yüzde seksenin üzerinde idi. Bu oy
oranı ile Anayasa değişikliğini yapacak güç var
ama demin ismini verdiğimi kadrolar bu defa yeni bir deklârasyon
yayınladılar.”27 Mayıs Devrimi elden gidiyor” dediler. Yirmi yedi mayıs hangi
devrimse.. Hangi ekonomik meseleyi
çözmüş ve hangi iyi hareketi memlekette gerçekleştirmişse. Oysa ortada gerçekleştirdiği hiçbir ciddi bir şey
yok. Memleketin geriye gitmesine sebep
oldu. Anayasa ile tabi senatörlük
müessesesini getirdi. MGK’yı kurmaktan başka ve kendi idare zamanındaki
tasarruflarından dolayı takibat yapılamayacağı,bu dönemde çıkardıkları
kanunların anayasaya aykırılığı idia edilemeyeceği konularından başka bir şey
getirmiş değildir.
AYDIN İHANETİ
O
Anayasanın 48 maddesi 12 Marttan sonra değiştirilmiş ve 12 Eylülden sonrada o
anayasa tamamen rafa kaldırılmıştır. Peki kaldırılınca da memleket elden
gitmemiş. 1980 Anayasasında referandumla Cumhurbaşkanı seçildiği halde onu bile
alkışlamışlar. Sonra gelip ona da karşı çıkmışlardır. Yani aydınların hangi
hareketi var ki ciddi bir şekilde memlekete
iş yapılmıştır.
DARBECİLER
İŞLERİNE GELENİ YAPTI
Burada
12 Marttan sonra anayasa değişikliği yapıldığı halde MGK’nın,tabi senatörlüğün
kaldırılması gibi her hangi bir şey yok. 12 Eylülden sonra yapılan 82 Anayasasında 1961 Anayasası tamamen
ortadan kaldırılmış ama buna mukabil kendilerine lazım geldiğini kabul
ettikleri bazı müesseseler devam ettirilmiştir. Yani 1960 Anayasasını tamamen
ortadan kaldırmış değiller.
Onun
için kuvvetler ayrılığında, memur tayin ve terfilerinde bazı değişikliler
getirilerek toplu sözleşme, grev ve lokavt kanunlarında,sendikalar kanununda
bazı devletin hakimiyetini artıran
yasalar çıkarılmıştır. Oda 1960 dan sonra 80 ne kadar yapılan
uygulamalarla gördükleri sıkıntılardan
ötürü bunları engeller miyiz, devleti güçlendirebilir miyiz endişesiyle o gün
konseyin ortaya koyduğu hareketlerdir. Bu gün hala onların karşısına çıkılıyor hem de aradan 18 sene geçtiği halde
hala Anayasada ciddi bir değişiklik de yapılamamıştır. Yapılamamaktadır. Tüm
bunları bu şekilde düşünmediğiniz takdirde bir yere gitmek imkanına sahip
değilsiniz.
KARTEL
PATRONLARI İSTİYOR ONLAR YAZIYOR
·
Sizce Türkiye’de basının durumu nedir?
Basın işine
geleni yazıyor ve karşı tarafa düşman
gözüyle bakıyor.Ben bunu filen yaşadım. Siyasi, şartlanmalardan dolayı
aleyhimde yayınlara çok şahit oldum. Hiç
biri bir esassa dayanmadığı halde adam
at izi kalır diyerek yazabiliyor. Hakkınızı aradığınız zamanda adam fikir
özgürlüğün elden gidiyor diyor.
KARTEL
PATRONLARI İSTİYOR ONLAR YAZIYOR
Ben
bunu filen yaşadım. Siyasi, şartlanmalardan dolayı aleyhimde yayınlara çok şahit oldum. Hiç biri bir esassa dayanmadığı halde adam at izi
kalır diyerek yazabiliyor. Hakkınızı aradığınız zamanda adam fikir özgürlüğün
elden gidiyor diyor.
BASIN
PATRONLARIN HİZMETİNDE
Basın
hür olsun elbette. Bu gün basın devletin
filan değil basın basın
patronunun sansüründe. Çünkü basın da basın
çalışanlarının sendikasının olmadığı bir memlekette basının hür olmasının
imkanı yok. Efendim çalışanlar istemiyor
bunu kimse söyleyemez.
Basın
çalışanlarına sendika kurdurmadığınız, kuramadıkları gün o zaman demek ki
patronların hakimiyeti bahis konusudur orda basın hürriyetinden bahsetmek
mümkün değildir siz basının patronunun arzu ve temayüllerine uygun neşiyat yapmadığınız gün ayakta kalmanız mümkün
değil. Basın patronları öyle bir hale geldiler ki basın işçilerini bir yerde
değil sendikalarda değişik iş çevrelerinde
gösteriyorlar ve kendi kadrolarında göstermiyorlar.
..............................
İRTİCA
·
Önüne gelini mürteci diye
yargılıyorlar yani Türkiye’de başımıza
musallat olan irtica nedir?
·
Evet
bir nevi dini iddialar konularına geleceğiz .Çünkü bu tür konuları ben
şahsen kendimde de yaşadım. 1964 Adalet partisi genel başkanlık mücadelesine
girdiğim zamanda beni gerici
,ırkçı,Turancı,takunyalı diye itam etti.
·
Şimdi çok suçunuz var bir girici oldunuz,
ırkçı oldunuz, Turancı oldunuz,takunyalı oldunuz?
·
Birçok şeyler ile itam ettiler,onun
için bu Türkiye’de devamlı söylenen muayyen bir grubun kendileri gibi düşünmeyenlere karşı
yaptıkları belli başlı iftiralardır.
Onların kafalarındaki şey bizim zamanımızda
ihtilalci sosyalizmi ön plana çıkarmış
olmalarıdır. 27 Mayıstan
sonra YÖN dergisini kurmuşlar
·
zamandan başlamışlardır. şimdi yeni değil devrim hareketleri ve
ajitasyonlar. Türkiyede organize bir irtica hareketi yoktur. Mürteci olabilir.
ASKER
DARBELERDEN SONRA İCRAYI BIRAKMAK İSTEMEDİĞİ İÇİN
MGK DOĞDU
·
Kısaca
millet iradesine karşı oluşan bu hareketlerin kaynağı 1960 darbesi
ve 61
Anayasası ile getirilen düzenlemelerin eseri denilebilir mi?
·
Şu var .Bütün dünyada her askeri
müdahalelerden sonra askerler icranın
işine daha çok müdahale eder hale gelmişlerdir. Yalnız bizde değil dünyanın her
yerinde böyle. Bizde de bunun somut örnekleri işte ortada 61 Anayasası ile de ve 82 Anayasası ile de bunlar ortada.
Artık asker müdahale ettikten sonra tamamı ile bırakıp ta gitmiyor. Mutlaka
icranın içinde belli noktalarda
kalıyor. Yalnız bunun sıkıntısı şu. MGK
bu gün her şeye rağmen anayasaya girmiş bir müessesedir.
28 ŞUBAT’I
UYGULAMAK İÇİN GELDİLER
·
Efendim 28 şubat devam ediyor diyorlar.
Ediyor çünkü .O günkü MGK’ya iştirak
eden hükümet üyeleri o kararın altına imza atıyor .O hükümet gidiyor. Gelen
hükümet zaten o kararları uygulamak
taahhüdü ile geliyor. Bu belli olmayan bir şey değil. Efendim ben
gelirim ama uygulamam yok öyle bir şey. Sen zaten o şartla geliyorsun.
Bu bakımdan
bunları birbirinden farklı düşünmemek gerekir. Ancak birbirlerinden metod farkı
var,Eğer anayasada meçlis var. Bu meclis
eğer askeri hükümet işlerine
müdahale dışına çıkarmak istiyorsa
oturur anayasanın ilgili maddesini değiştirir. Hatta referanduma
götürür. Milletinde tasvibini alır. Buna
göre uygular. Bunu yapmayacaksın. Müessese anayasa içinde yasal olarak duracak.
Bu yaptığın yasal uygulama değildir.
Komuta konseyi içinde müdahaledir diyerek vasıflandırırsanız bir yere
gidemezsiniz.
HEM ŞİKAYET
ETMEK HEMDE O MECLİSTE KALMAK OLMAZ
·
Nasıl yani?
O zaman niçin
o mecliste kalıyorsunuz? Bazı meseleler var ki karşılığında külfet olmaması
mümkün değil. Hem mecliste duruyor ve nimetlerinden istifade ediyorsunuz. Veya
sine-i millete dönersiniz. Seçimleri erken yaptırma imkanı sağlayabilirsiniz.
Ondan sonra şudur budur diyerek devamlı
sistemi kötüleyeceksiniz. Buna hakkınız yok . O zaman gelecek sistem daha iyisi
olmaz daha kötüsü gelir.İşte maalesef
bunu da Türkiye’nin münevverlerine anlatamadık.
HALK ASKERİ
İDAREDEN BİR AN ÖNCE KURTULMAK İÇİN
ANAYASAYA ‘EVET’ DEDİ
·
Şimdi Her kesimden anayasa eleştirildiği
halde neden yüksek oylarla onaylandı?
1961 ve 1982
anayasaları referandumuna giderken anayasanın büyük çoğunlukla onaylanması bir
vatan perverlik, anayasanın reddi vatan hayinliği şeklinde yazılmıştır. Akis
mecmuasının l961 Haziran-Temmuz sayılarını, Ulus gazetesini ve diğerlerini
okuyun. Oralarda açıkça göreceksiniz. Buna rağmen o günkü
anayasa oylaması %45 ve %55 oranında çıkmış. Buna mukabilde 67 vilayetin
20 –25 kadarında hayırlar evetlerden fazla. Fakat sonuç itibari ile bir şeye
yaramamış . 1980 de de millet şunu
bekledi. Ben anayasaya hayır desem komuta konseyi ve devlet başkanı olarak
devam edecekler. Aynı zamanda askeri idare devam edecek. Halbuki referandumla
ben bunu geçirirsem sadece cumhurbaşkanı olarak gelecek. Hiç olmazsa bir meclis seçeceğim. Meclis bir
hükümet çıkaracak ve hükümet sivil bir idare olacak ve o bana muhatap
olacak. Onun için referandumda anayasa
bu kadar çok oyla oylandı.
YA MGK’YI
KALDIRIN YADA SUSUN
Aslında
MGK demokratik hukuk devletinde yanlış
ise burada yapılacak olan iş anayasayı değiştirerek bu müsseseyi ortadan
kaldırmaktır. Türkiye hep bu ikili düşüncelerin esiri ve sıkıntısını
çekmektedir.Madem ki MGK demokratik
hukuk devletlerinde yoktur diye açık oturumlar yapıyorsun. Bu hususta görüş
beyan ediyorsun artık bunun kararının bağlayıcılığındanda öteye geçerek bir
nevi MGK kumanda konseyinin muhtırası şeklinde MGK kararını değerlendirdiğin
zaman yanlıştır. İki taraf içinde yanlış.Birisi aleyhe bulunduğu için bu karara karşıyım demesi
birininde bu karar lazımdır uygulanması
gerekir diyerek yanlışlık yapıyor.
ASKERIN
SAPLANTIARI VARDIR.
Halbuki
bu karar alınıyor ve anayasada “dikkate alınır “diyor.Eskiden bağlayıcı
değildi. İstişari kararlardı. 82 anayasasında tavsiye eder diyordu.Daha sonra
Özal zamanında işin garip tarafı
bunu siviller değiştirerek yetkiyi artırmışlar.
Birisinde
dorudan doğruya hiç habersiz Muhtıra veriyor.Ya şunları şunları yapacaksın
yoksa çekileçeksin. Biri filili müdahaledir. Birinde gelip meclisi fesh
ediyor.birinde ise meseleleri münakaşa imkanları vardır. Orada dersiniz ki biz
hükümetsek, hükümette kaldığımız müddetçe bizide bu anayasa gereği ancak TBMM güvensizlikle düşürebilir.Güvensizlikle
düşürmediği müddetçe biz görevimize devam eder ve bu şekildeki sekiz yıllık
kesintisiz eğtimi uygulamayız.Neden uygulamayız.Ülkenin sekiz yılık eğtime ihtiyacı var ama kesintisiz
olmamak şartı ile.Beş yıllık eğtim
bittikten sonra hem çocuklar eğtime devam edecektir. Hemde meslek seçmeye
başlayacaktır. Hangi mesleği sececeklerse o meslek gurubuna yavaş yavaş
geçeceklerdir. Bunlar söylenir ve bunların münükaşası yapılırdı.Çünkü askerin
saplantıları vardır.
·
Bunu biraz açar mısınız?
·
1971 muhtırasından sonrada asker toprak
reformu diye tutturmuştu.Toprak reformu ile ne alakası var
askerin.Toprakreformunun ne olduğunu ne bilir?Toprak reformu ayrı tarım reformu
ayrı şeydir. Herkes kendi sahasında kalmasını bilmeli.Uzmanlık alanında
kalmalı. Bizde adet haline gelmiş herkes
yarım yamalak bilgisiyle kendine göre bir istikamet vermeye çalışıyor.Eğitimi
eğitimciler, askerliği askerler bilir.Eğitimcilerin hepside iyi bilemez ve ayrı
ayrı uzmanlı amanı vardır.Bir fiilen içnde bulunanlar iki ilköğretim,orta
öğretim ve yüksek okullar da yarı şeylerdir.Filien içinde olmak gerekir.
ASKERİ
MÜDAHALELER OLMASA İDİ
·
Demokrasinin yerleşmesi için ne yapmalı?
·
Siyasi meselelerde tahammüle ihtiyaç vardır
eğer 1946 da çıktığımız yoldan bu
günlere kadar kesintiler olmadan devam etmiş olsa idik hem parti içi
demokrasileri hem de partiler arası demokrasiler ve diğer müesseseler otururdu.
Artık bir kartel medyası düşünülemezdi. Kartel medyasında çalışanlarında biz
sendika istemiyoruz diyebilmeleri mümkün olmazdı. Bunun içindir ki Türkiye’de
her kim ki askeri müdahale davet ediyor o demokratik parlâmenter sisteme
inanmıyor demektir eğer inanıyorsa bunun kendi
ihtiyaçlarına göre ıslah ederek
götürmesi lazım değildir. ABD’nni
ABD olmasına esas sebeb iki yüz yıldan fazla olmasına rağmen askeri müdahaleler
olmadığı için değişmemiş iki yüz senelik
şartlar içerisinde ABD bünyesine ve dünyaya uyacak şartlara bazı değişiklikler yapılarak getirilmiş.
Bunu da ihtiyaçlar ortaya çıkarmış bu ihtiyaçlara göre değişikliği de ABD
parlâmentosu yapmış. Kendisi
değiştirmiş. Anayasa aynen duruyor.
ÇARE ANAYASA ve SEÇİM SİSTEMİNDE
Bizde
ne zaman anayasa yapılmışsa mutlaka askeri müdahaleden sonra asker anayasa
yapmıştır. 1961 anayasası askerlerin hazırladığı anayasadır.1972 tarihli
değişiklik yine 12 Mart müdahalesinden sonra yapılan değişikliklerdir. Yine 1982 anayasasını da askerler
yapmışlardır. Bunun dışındaki yapılan değişikliklerde ihtiyaçlardan çok
taraftarların bir birleri ile yaptığı pazarlık sonucunda gerçekleşmiştir. Böyle
pazarlıklarla çıkan anayasalardan bir şey çıkmaz.
Sandık
başına gelen vatandaş hem partisini hem de milletvekilini seçmeli. Bu şekilde
seçilmiş milletvekili de parti genel merkezinin emir ve komutasına uymaz.
Gerçekten milletvekili olur. Ama ne yazı ki gün geçtikçe Türkiye’de sistem
şahıs hakimiyetine döndü.1983 seçimlerinde başlayarak bütün genel merkezler 5
seçimdir tüm aday gösterme yetkilerini
kendi üstlerine aldılar. Durumda meydanda.
//////////////////////////////
UFUK TURU
YILDIRIM GÜRSES’İN
ÇIĞLIĞI
Türk sanat müziğinin yaşayan en büyük Üstadı Yıldırım Gürses ile milli kültürümüze ve Türk müziğine
karşı yapılan “Tasallutları “konuştuk. Yıldırım bey tüm açık kalplilikle
ve bu konulara bir ömür vakfetmiş olmanın
verdiği vukufiyetle ve
adeta bir” Çığlık “olarak
sorularımızı samimi bir şekilde cevapladı.
GÜRSES:
****Türk musikisi şuanda muayyen çevreler tarafından yok edilmek
istenmektedir..Şu son beş senede Osmanlıya karşı son derece büyük bir kin ve
nefret görmekteyim. Klasik
musikimizi Osmanlının bir ucu olarak
kabul ediyorlar. Dolayısıyla bu musikiyi ortadan kaldırmakla Osmanlının son
izlerini ve eserlerini silmek istiyorlar.Osmanlı tarihini örttükten sonra
geriye Türk olarak hangi tarih kalacaktır ,onu merak ediyorum.
MEHMET AKİF’İN
MİLLİYETÇİLİĞİNDEN ŞÜPHE ETMEK İHANETTİR
****Bu milletin
şehit olmuş askerinin başına “Bu taşındır diyerek Kabe’yi diksem başına”diyecek
kadar yüceltecek bir insanın
milliyetçiliğini tartışmak çok zor ve son derece yanlış bir
olaydır.Akif’in milliyetçiliğinden şüphe
etmek ihanettir.Osmanlı Türkünü ve Osmanlıyı
ve Türkü ayakta tutacak her şeye
karşı hucumlar başlamıştır.
Çocuklarımız doğuyor .Doğduğu vakit Ezan- ı
Muhammedi ile teşerrüf ediyorlar.
Arkasından dünyanın en güzel annesinin ninnisiyle büyüyor. Dünyanın en iyi ninnisini Türk annesi okur..Fakat o çocuklar yedi yaşına gelince; ilk okula
gider gitmez Yohan sabastianbah’ın tam perme
sistemiyle tanıştırılır. Ve kulaklarından doğumundan
okula başlayana kadar edindiği bu sesler silinmeye uğraşılır.
İSRAİL DOSTU
ÇAĞDAŞLAR ! DUYSUN.........
İsrail’de
Parlementosunda bakanların da,başbakanında ,devlet başkanının da üzerinde
bir Hahamlar gurubu vardır. Bu devletin
her tarafından kanunlar geçse dahi o dört kişilik hamalar gurubu eğer kabul
etmezse İsrail parlâmentosundan hiçbir kanun geçmez.Adamlar kendi milli
kültürüne aykırı gelecek olan her türlü mali, her türlü maddi ve her türlü
manevi olaya karşı yukarıya bu dört
hahamdan oluşan bir süzgeç koymuşlardır.
***ENTERNASYONALİST
KÜLTÜR YÜZÜNDEN -SATANİSTLER TÜREMİŞTİR
Bizde milli
kültür politikası bir türlü kurulamamıştır. Bu uygulanan “enternasyonalist
politika “bizi buralara getirmiştir.satanistler türemiştir. Bu piyasada akan kepazelik
türemiştir. Bu pop müziği türemiştir. Belli bir ciddi kültür politikası
olamadıktan sonra,bir ülkenin ekonomisi de bozulur,maliyesi de bozulur.Bence Türkiye’nin
bütün bozukluğunun altında insan
sorununu aramak gerekir.
****SATANİST
YETİŞTİRMEYE ;MEDENİYET DİYORLAR
Dünyanın en tehlikeli silahı bilimdir. İlk önce
çocuklarımıza bu bilimi kullanacak aklı selimi vermemiz lazım. İşte bu bilimi
verirken çocuklarımız Üniversite bitiriyorlar ama o akli selim olmadığı için
“satanist “oluyorlar Etilere,eğlence gidin,dolaşın da üzülün,oturun ağlayın. on
beş on altı yaşlarındaki kız çocukları zeril sefil beline kadar etekler
sokaklarda geziyorlar ve bunun ismine de MEDENİYET diyorlar.Rüzgar ektik bora biçtik.... halk devletine
güvenini kaybetti
Yani bu gün Türkiye’de yanlış bir
politika ,yanlış bir çocuk eğitimi bizi bu hale getirmiştir.Halk kendi
devletine karşı güvenini kaybeti.
****RADYO VE TV : Bize kapalı sadece Batıya açılan bir pencere.
****MUSUKİMİZ CAMİDEN DOĞDU
Batının musikisi
nasıl ki kiliseden doğdu ise benim musikimde camilerden ve tekkelerden doğmuştur.Batının tem perman sistemi Johhansabastiyan Bah’ın kiliseden çıkartmış
olduğu bir sistemdir. Hatta kullanmış olduğumuz nota bir papazın yazmış olduğu notadır. Hatta bu
papazın yazmış olduğu notanın ilk
harflerinde bir Hıristiyan ayinin baş
hecelerini alarak kullanmıştır. te, mi,
fa, sol, la, si, do diye sonra ud kelimesi ajiliteye ters geldiği için “do”ya
çevrilmiştir. Yani şuanda kullandığımız
nota bir Hıristiyan olayıdır ve
tenperman sistem dediğimiz piyano sistemi bir kilise düzenidir.
****İSTİKLALMARŞININ GÜFTESİ
VALS OLARAK YAZILDI
Melodisiyle
güftesi arasında bir tenakuz vardır. Zeki
Üngör besteyi yazdığı zaman ilk
önce bunu vals olarak yazmıştır.
****TÜRK ÇOCUĞUNUN
KULAĞINDAN ÖNCE TEKBİRİ SİLİYORLAR
Çocuklarımız
küçük yaşta iken kendi özümüzü ,güzelliğimizi anlatıyoruz,kendi milli
musikimizi veriyoruz ama ilk okula giderken çocuklarımıza tenparmen sistem
denen piyano sistemi ile çalıştırıyoruz.Tanpermen sistemi bizim Türk musikisini
çalmaya yeterli değildir...Demek ki
çocuk piyano ile tanıştıktan sonra
yüzlerce Türk musikisi makamını kulağından siliyor.
Milletin
müşterek zevkini kaybettirdiler ki
parçalaya bilsinler.
***SEÇİM
SONUÇLARI ;TÜRKÜN KENDİNİ GERİYE İSTEMESİDİR. İNANCINI KÜLTÜRÜNÜ GERİYE
İSTEMESİDİR
Yıldırım Gürses-Necati Çavdar
Son zamanlarda
kültürümüz ve müziğimiz üzerinde
oluşturulan “tasallutlar” diyebileceğimiz gelişmeler var. Dolayısıyla bu gelişmelerle beraber Türk sanat müziği de dahil
öz müziğimiz biraz geride kaldığı
,batı müziği ve arebeks müziğinin öne çıkarıldığı görülüyor. Sizin gibi değerli sanatçı ve bestekarlarımızın el
atmadığı zamlar kısır kalıyor. Bir şey vermiyor.
-Yıldırım
Gürsess bu nokta da ne yapıyor. Ne yapabiliriz?
-Bir defa üzülerek
şunu açıklamak istiyorum. Bir defa Yıldırım Gürses ömrü
boyunca hep ideali üzerine
savaştı. Ama hiçbir zaman sırtını dayayacağı bir güvence yeri olmadı. Hep
yaptı. Hiçbir zaman benim yerimde olan
,benim yaptığımı destekleyen, bana ışık açacak ,bana yol gösterecek hiçbiri
olmadı. ,Hiçbir zaman yardım eli ,hiçbir dost eli sırtımı sıvazlamadı.
Hep yalnız ve
tek başıma savaştım.
Musikiyi
başından buyana bir kazanç
vasıtası değil,bir hizmet vasıtası olarak gördüm. İnsanoğlu bazen Allah
tarafından mükafatlandırılır ki bazen da
doğarken mükafatlandırılmış olarak doğar.
Allah bana
çok iyi bir ses ,bunun yanında iyi bir karizma ,iyi bir bestekarlık
kabiliyeti ,okuma öğrenme ve konuşma-belagat- kabiliyeti verdi. Biz bunları
hiçbir zaman bir gurur vasıtası yapmadık
,bir şükür vasıtası yaptık. Dolayısıyla bu kadar yük üzerinde taşıyan bir insanın yapmak
mecburiyetinde olduğu bazı vazifeler
vardı.
Bu vazifelerin
başında da: bir defa kendi mesleğinin güzelliklerini ,Allah’ın vermiş olduğu bu
üstün yetenekleri hayra değil şerre
kullananlara karşı bir duvar çekmek ve hayırlı şeyler yapmaktı. Benim
yapmış olduğum bütün şarkılarımda her ne
kadar etrafımda bir şeker sarılıysa da için de mutlaka muayyen mesajlar
gizlidir. Şuanda Mehmet Akif ve Necip Fazıl gibi şairlerin eserlerini
bestelemek istiyorum. Bunun çabası
içindeyim. Sanki bunu mutlaka yapmam
için ben zorlanıyorum gibi bir his var
çimde.
Ben inancımın ve milli kültürümün devamlı surette
bayraktarı oldum,hizmetine amade oldum.
Çünkü alt yapı olarak çok mütedeyyin inançlı ve
milliyetçi bir camiadan geldim. Ve kendi
genimin vermiş olduğu insiyakla da daimi surette bu yolda hizmet verdim.
Türk musikisi
korkunç bir tasallut altındadır.Bunu şöyle açıklamak istiyorum Türk musikisi
korkunç bir tasallut altındadır.
Türk musikisi şuanda muayyen çevreler tarafından yok edilmek
istenmektedir. Çünkü bunu burada açıklamak istiyorum.
Şu son beş senede
Osmanlıya karşı son derece büyük bir kin ve nefret görmekteyim.
Osmanlı her ne
olursa olsun kim olursa olsun hangi kimlikte olursa olsun bizim atamızdır. İyisi de
vardır. Güzeli de vardır. Kötüsü de vardır. Ama bunlar bizim
atalarımızdır .Bizim geçmişimizdir. Bizim kanımızdır. Bizim ırkımızdır.
Genimizdir. Dolayısıyla Osmanlıyı iyice
tanıyıp Osmanlının kültürünü iyice
öğrendikten sonra onlara karşı olan hayranlığım kat be kat arttı. Bunu
da burada zikretmek isterim. Ben ırkımın
devamıyım. Ve dolayısıyla şu anda görüyorum ki Türkiye’de Osmanlıya
karşı inanılmaz bir kin ve nefret büyümektedir. Hulki Cevizoğlunun programında
o kadar ileri gitmişlerdir ki Türk tarihini açıklarken Osmanlı tarihine “kara bir tül “bile örtmeye
kalkmışlardır.
Osmanlı tarihini
örttükten sonra geriye Türk olarak hangi tarih kalacaktır ,onu merak ediyorum.
Osmanlı tarihini örttükten sonra geriye Türk olarak
hangi tarih kalacaktır ,onu merak ediyorum.
AKİF’E DİL
UZATMAK İHANETTİR
-Burada yakın bir zamanda Paşa rütbesi verilmiş bir
şahsın Mehmet Akif dolayısıyla ,İstiklal
Maşında ifadesini bulan milli ruha da
bir saldırısı söz konusu oldu. Bu milli
kültür eksikliği,milli kültüre yakınlık duymamanın tesiri midir?
-Efendim
şuanda Türkiye de çok değişik şeyler oluyor. Özellikle Osmanlı
denilen,Osmanlıdan ürkmek başladı farkında iseniz. ve bizim klasik musikimizi Osmanlının bir ucu olarak kabul ediyorlar.
Dolayısıyla bu musikiyi ortadan kaldırmakla Osmanlının son izlerini ve
eserlerini silmek istiyorlar.
TBMM ÇAĞRI:
Esasında
TBMM’de,DSP,MHP,FP,DYP VE ANAP ‘tan
hangi partiden olursa olsun
esasında benim tanıdığım çok değerli ,memleketini ,milletini seven,Türk milli musikisine, kültürüne amade yüzlerce
tanıdığım dostlarım var. Ben onlara buradan çağrı yaparak milli kimliğimize ve değerlerimize saldırılara karşı birleşmeye ve ortak tavır
almaya davet ediyorum.
Bunun için Bir
üst komisyon kurmalıyız.
Bu musiki
,bu easar,bu mimari,bu edebiyat bu hüsnü güzellikler bizim geçmişimizin
mirasıdır ve bizim öz be öz malımızdır.
Nasıl ki Mimar Sinan’ı bir kenara atamazsak, kalkıp
Şeyh Hamdullah’ın üzerine bir çizgi çizemezsek, Dede Efendi ve Buhurizade
Itri’yı bir kenara atamazsak; benim
şahsi kanaatime göre bu gün Türk musikisinin zamanımıza getirmiş olduğu
güzellilikleri de yok edemeyiz. Ve şunu söyleyeyim hiçbir kuvvet bizim geçmişimizin mirası olan
kültürümüzü silmeye gücü
yetmeyecektir.
MEHMET AKİF’İN
MİLLİYETÇİLİĞİNDEN ŞÜPHE ETMEK İHANETTİR
Mehmet Akif’e
dil uzatmaya gelince ... Mehmet
Akifi bestelemek şerefini kazanmış nadir
bestekarlardan bir tanesiyim. Bütün Safahatı satır satır okudum. Mehmet Akif’i gönlümde ve ruhumda
yaşatıyorum.Onu bestelerken on beş gün yirmi gün acaba o büyük ustaya,Türk milletine Allah’ın lütfetmiş olduğu o büyük şaire
yanlış bir şey yapacağım mı ,yapmayacağım mı diye sabahlara kadar uykusuz
kaldım. Besteledikten sonra arkadaşlarıma
okudum. Ancak onların tasvibini alıp, hocalarım yakışır dedikten sonra
yayınladım.
“Yılmam ölümden
,yaradan , askerim
Orduma gazi dedi
Peygamberim.
Bir dileğim var; ölürüm isterim
Yurduma tek
düşman ayak basmasın”
diyen adamın milliyetçiliğinden şüphe etmek ihanettir.
Yani ben Mehmet Akif’i imanı
bütün,inancı bütün,ama Allah’ına kadar milliyetçi, Allah’ına kadar Türk
oğlu türk olarak tanıyorum.
Bu milletin şehit olmuş askerinin başına “Bu taşındır diyerek Kabe’yi diksem
başına”diyecek kadar yüceltecek bir insanın
milliyetçiliğini tartışmak çok zor ve son derece yanlış bir olaydır.
Bence şöyle
bir şey var :
Osmanlı Türkünü
ve Osmanlıyı ve Türkü ayakta
tutacak her şeye karşı hucumlar
başlamıştır.
-Bu hücumların
özellikle müzik kanalıyla geldiği görülüyor?
-Tabii tabi başta müziği kullanıyorlar.
-Müziği
kullanarak mesaj verme,insanları etkileme
metodunu son zamanlarda “Satanistlerin” resmen de söyledikleri gibi ,
”biz müzikle ayin yapıyoruz, gençler
üzerinde müziğin etkisini kullanıyoruz” şeklindeki ifadeleri ile
iyice su yüzüne çıkıyor. Sizce müziğin gençlik üzerinde tasallutların aracı olmasına takip edilen
kültür politikası mı sebep oluyor?
-Enine boyuna müziği incelemiş,beş yaşından beri
musikinin içinde büyümüş,önce tekkede,sonra camilerde,sonrada musiki
derneklerinde ömrünü tüketmiş bir müzisyenim. Müzik çalışmaları ile ömrümü
tükettim. Beş yaşımdan buyana 340 tanede şarkı yazdım.
Bir zamanlar on beş yirmi sene gibi uzun bir zaman
hatta ve hala bir milletin müzik zevkini temsil etmiş bir insanım. Müziğe
ömrümü verdim. Şunu öğrendim:Bu pedagoglarında araştırma sonuçlarıdır.
İnsan doğar doğmaz iki yaşına kadar araştırma dönemidir. Yani iki yaşına kadar
çocuk araştırır. Bir mum görür parmağını uzatır. Mum yakar. Fakat ikinci bir
defa parmağını muma götürdüğü vakit hemen
beyin der ki;” bir daha
elini değersen yanar”. Çocuk “ cız
..”der çeker. Bu araştırma dönemidir.
İkinci dönem : İki ila beş yaş arası tasnif
dönemidir.
Ondan
sonra çocukta tatbikat dönemi
başlar.
Çocuklar
sadece yaşadıkları olayı değil,yaşadıkları ortamın kokusunu, yemeğini,
kültürünü,örfünü ,muhitin düşüncelerini ve aynı zamanda oranın aksını,
lehçelerinde öğrenirler. Yani iki
yaşında bir zenci çocuğunu Karadeniz’e götürür beş sene bırakırsanız o zenci
çocuk on yaşına gelince aynı Karadeniz
aksanı ile konuşur. Gene bir Karadenizli
bir çocuğu Amerika’ya götürür bir zenci mahallesine bırakırsanız oda
aynı zenci aksanı ile konuşmaya başlayacak ve Zenci şarkıları
söylemeye başlayacaktır.
Yanlış bir kültür
politikamız var
Ben şunu söylemek istiyorum:Yanlış bir kültür politikamız var.
Çocuklarımız doğuyor. Doğduğu vakit Ezan- ı
Muhammedi ile teşerrüf ediyorlar.
Arkasından dünyanın en güzel annesinin ninnisiyle büyüyor. Dünyanın en iyi ninnisini Türk annesi okur.
Bizim Hicaz ve Uşşak
makamındaki ninnilerin üzerine
dünyadaki hiçbir devlet bu kadar
ifadeli içinden gelen, gönülden gelen melodilerle ninni okuyamaz. Nasıl Buhurizade Itrî,
tekbiri bütün dünyada yapılmış olan
ayinlerin üzerinde bir hülasa çıkarmışsa
Allah’a giden yolda bizim annelerimizde
gönülden kopan fırtınaları,sevgileri
o güzel ninni ile ifade ederler.
Fakat o çocuklar
yedi yaşına gelince; ilk okula gider gitmez
Yohan Sabastianbah’ın tam
perme sistemiyle tanıştırılır. Ve kulaklarından doğumundan
okula başlayana kadar edindiği bu sesler silinmeye uğraşılır.
İSRAİL DOSTU
ÇAĞDAŞLAR ! DUYSUN.........
Bu gün beğenmediğimiz İsrail’de Parlementosunda bakanların da, başbakanında, devlet
başkanının da üzerinde bir Hahamlar
gurubu vardır. Kültür bakanlığı gurubu
derler buna. Bu devletin her tarafından kararlar - kanunlar gelse dahi o dört kişilik hamalar gurubu eğer
kabul etmezse İsrail Parlâmentosu’ndan hiçbir kanun geçmez.
-Bizimkilerin
baş örtüsünde bile Diyanetin görüşüne laiklik
nedeni ile itibar etmezken bizdeki çağdaşların! baştacı ettiği İsrail de mi oluyor? Aman Çağdaşlar duymasın...!
-Gayet tabii ..Ve şöyle bir şey var. Adamlar kendi milli kültürüne aykırı
gelecek olan her türlü mali, her türlü maddi ve her türlü manevi olaya karşı yukarıya bu dört hahamdan oluşan bir
süzgeç koymuşlardır.
Bakın bizim Kültür Bakanlığımıza, Kültür
Bakanlığımız her bakanlığın altında kalmış ezilmiş bir bakanlıktır. Bütçesi
milli gelirin binde bilmem kaçı. Çevre bakanlığından sonra bütçeden en az pay alan bir bakanlık.
ENTERNASYONALİST
KÜLTÜR YÜZÜNDEN -SATANİSTLER TÜREMİŞTİR
Bizde milli
kültür politikası bir türlü kurulamamıştır. Bu uygulanan “enternasyonalist
politika “bizi buralara getirmiştir.
İşte- uygulanan
kültür politikası yüzünden -satanistler
türemiştir. Bu piyasada akan kepazelik türemiştir. Bu pop müziği türemiştir.
Bunların hepsi milli kültür
politikasından kaynaklanan olaylardır. Ben
şunu söylemek istiyorum: Dünyada kendi milli kültürüne sırtını çeviren
nadir devletlerden bir tanesi olduk.
DEVLET
SANATÇILIĞI:”BÖYLE BİR ŞEY OLMAZ”
İspanyol kendi müziğini çalar, kendi milli musikisinin kıyametini koparır. İsrail
kendi müziğini çalar. Yunanlı kendi müziğini
çalar. Fransız kendi müziğini çalar. Rus
kendi müziğini çalar, Japon kendi müziğini çalar.
Biz niye
Avrupa’nın müziğini çalıyoruz ki........?
Ben buna akıl
erdiremiyorum. Bu nasıl bir kültür politikasıdır? Arapları açın bakın.
Araplarda hiçbir taviz yoktur. Beğenmediğimiz ,bu gün vah vah dediğimiz
Arapların televizyonunu açın bakın.
Adamlar her türlü olaylarını Cemal Abdül
Nasır’ındediği gibi”Bizim atom bombamız yok ama
bizim musikimiz ve milli kültürümüz var”dedi. Yani adam o kadar
kendi milli kültürüne güveniyor ki... Adamlar devlet sanatçılığı koydu.
Kimi koydu ? Ümmi Gülsüm’ü koydu. Abdül
Vahhab’ı koydu .Üçüncü bir insan yoktur.
Ama bizde şu anda devlet sanatçılarını şöyle bir yan yana dizin bakalım. Yok öyle.......Böyle bir şey olmaz.
Belli bir ciddi
kültür politikası olamadıktan sonra,bir ülkenin ekonomisi de bozulur,maliyesi
de bozulur.
Bence Türkiye’nin
bütün bozukluğunun altında insan
sorununu aramak gerekir.
SATANİST
YETİŞTİRMEYE ; MEDENİYET DİYORLAR
Merak ediyorum okullarda çocuklarımızı bu kadar
üzerek bir kompütür gibi üzerlerine çok
şeyler yıkarak yetiştiriyoruz ama hangi evsafta çocuk yetiştiriyoruz.
evsafı Milli Eğitim Bakanlığı ve
Kültür bakanlığı tavsif etmiş mi dir?
Ben Milli
Eğitim Şurasına katıldığım zaman”Efendim
biz çocuklarımıza Türkçe’yi şöyle
yapalım,Coğrafyada şunu birleştirelim. Bunu bunla yapalım “diye kültür ve eğitim kavgası yapıyorlardı. Benşunu
söyledim.”Yapacağınız ilk kavga şu:Siz
bir eğitim müessesesiniz. Bir imalathanesiniz. Siz ne imal ediyorsunuz Türk
çocuklarını imal ediyorsunuz. Bu çocukların evsafı nedir?Bir standart çizin.
İlk defa bu çocuk geçmişine saygılı
olması lazım. İnançlı olması lazım. Bilimle teçhiz edilmiş olması lazım. Bütün
insanları sevmesi lazım. Ondan
sonra kalkıp bunları bütün dünyanın
lehine sarf edecek şekilde kullanması
lazım.”
Ben size şunu söyleyeyim dünyanın en tehlikeli silahı bilimdir. İlk önce çocuklarımıza bu
bilimi kullanacak aklı selimi vermemiz lazım. İşte bu bilimi verirken
çocuklarımız Üniversite bitiriyorlar ama o akli selim olmadığı için
“satanist “oluyorlar. Ankara’yı bilmiyorum ama saat beşten sonra siz gelin
bizim Etilere,eğlence yerlerine –Satanistlerin bol olduğu yerler
olarak adı geçen Akmerkez vs.bu bölgede-dolaşın da üzülün,oturun ağlayın. on beş on altı yaşlarındaki kız
çocukları zeril sefil beline kadar etekler sokaklarda geziyorlar ve bunun
ismine de MEDENİYET diyorlar.
Rüzgar ektik bora biçtik
Yani
bu gün Türkiye’de yanlış bir politika ,yanlış bir çocuk eğitimi bizi bu hale
getirmiştir. Senelerdir
rüzgar ektik bora biçtik. Hala kendimize gelemedik. Milli kültürümüze hep
sırt çevirdik.
Bence
depremle Türkiye çok büyük bir sınav atlatmıştır. Bu deprem korkunç bir
olaydır. Büyük bir felakettir. Bu
felakette ancak ve ancak gördük ki halk kendi kendisinin yarasını sarmaya
başladı. Niye en kötü şey oldu. Halk kendi devletine karşı güvenini
kaybetti.
Ve şuna inandık ki, ancak biz sivil örgütler olarak
yaralı olabiliriz. Biz, özel hayatımızı
musiki ile birleştirmiş nadir devletlerden bir tanesiyiz.
Biz Türk
milleti , Osmanlıdan kalan bir miras olarak özel hayatımızı musiki ile birleştirmiş nadir
devletlerden bir tanesiyiz. Ve Allah’ın
lafzı ile dünyada en çok iş yapan tek millet var oda Türk milletidir. Her lafının başında
Allah vardır. Allah nasip ederse...Allah’a ısmarladık ...gibi,Binlerce Allah’la
başlayan kelime ve cümleler vardır.
Allah kelimesi
ve musiki ile kendi dünyamızı özdeşleştirmiş,pekleştirmiş nadir ülkelerden bir
tanesiyiz.
Her şeyimizde musiki vardır.
Çocuklarımız
doğar Ezan_ı Muhammedi de musiki vardır.
Bunların yanında ninnilerimizde, eğlencelerimizde,nişan
ve düğünlerimizde,kına gecelerimizde ,ağıtlarımızda,peştamal kuşanmalarda ve
hasta tedavisinde musiki vardır. Bakın mesela Farabi,her hastalığa tedavi
,rehabilite olayı olarak kullanmış. Bunun yanı da Ahilikte mesleki olayda peştamal giymelerde
kullanılmış. Yani her olayımızda musiki
bizim hemen yanımızdadır. Dolayısıyla Türk milleti musikiyle doğumdan ölümüne kadar iç içe yaşamıştır.
RADYO VE TV
: Bize kapalı sadece batıya açılan bir
pencere.
Bizim musikimizin batıdan bir farkı vardır. Biz
öyle bir hale geldi ki bundan elli sene evel her evde bir kemençe.
tambur, ud varken evlerimizde sadece bir radyo ve televizyon kaldı. Oda
sadece batıya açılan bir pencere. Sadece batının propagandasını bize
duyuran,hatta kendi kanallarımızı da kast ediyorum batının
düşüncesini,tefekkürünü, mananın felsefesini beklerken maddenin felsefesini
veren ve bizim inanç anlayışımıza ters düşen felsefeleri çocuklarımıza ileten ve ailenin dördüncü ferdi olarak giren
bir televizyonlarımız var.
MUSUKİMİZ
CAMİDEN DOĞDU
YANİ ŞUANDA KULLANDIĞIMIZ NOTA BİR HIRİSTİYAN OLAYIDIR VE TENPERMAN SİSTEM
DEDİĞİMİZ PİYANO SİSTEMİ BİR KİLİSE DÜZENİDİR.
Bunun yanında en mühimi batının musikisi nasıl ki kiliseden doğdu ise benim musikimde
camilerden ve tekkelerden doğmuştur.
-Bundan tabi bir
şey olamaz değil mi?
Tabii...Bakın Mevlevilere çok şey borçluyuz
-Neden?
-Çünkü çok mutaassıplardır. Musikilerinde bir tek
notanın dahi silinmesine tahammül edemezler. Bu gün eğer dini musikimiz
varsa, klasik musikimiz varsa bunu bir tarik olarak Mevlevilere borçluyuz. Allah razı olsun bunu
yapanlardan.
Batının tem
perman sistemi Johhan Sabastiyan Bah’ın kiliseden çıkartmış olduğu bir
sistemdir. Hatta kullanmış olduğumuz nota, bir Guy Dervezo isimli papazın
yazmış olduğu notadır. Hatta bu papazın yazmış olduğu notanın ilk harflerinde bir Hıristiyan ayinin baş hecelerini alarak
kullanmıştır. te, mi, fa, sol, la, si,
do diye sonra ud kelimesi ajiliteye ters geldiği için “do”ya çevrilmiştir.
Yani şu anda kullandığımız nota bir Hıristiyan olayıdır ve tenperman sistem
dediğimiz piyano sistemi bir kilise düzenidir.
İSTİKLAL MARŞI’NIN GÜFTESİ
VALS OLARAK YAZILDI
-İstiklal Marşı’nın bestesi içinde böyle bir şey söylemiştiniz?
- Melodisiyle
güftesi arasında bir tenakuz vardır.
İstiklal
Marşı zaten iki ayrı yaşayan insanın yanlış izdivacı olmuştur.Yani bir tanesi
fevkalade Osmanlı ve bize uygun olan hanımefendinin bir Avrupalı
ile evlendirilmesi gibi yanlış bir olaydır.
Başından
yanlış yapılmış. Basit bir müzisyenin dahi prozedi olarak uygun
bulamayacağı yanlış bir çizgi içindedir. Ama artık millet kabul etmiştir. Bunun
bir dönüşümü olur mu olmaz mı ? Bu bir
devlet sorunudur. Hatta benim şahsi kanaatime göre bir referandum, anket
sorunudur. Halka birkaç tane yapılarak bunlardan birini mi seçersiniz
yoksa böyle mi kalmalıdır diye sormak
gereklidir. Ama bana müzisyen olarak sorarsanız eserin
metik denen bir olayı vardır. Yani -
Melodisiyle güftesi arasında bir tenakuz vardır. Zaten biliyorsunuz ki beste bağlanmak demektir. “Dilbestenim”
dendiği zaman gönülden bağlanmışsın manası
gelir.
-İstikllal
Marşında nasıl bir bağlantı vardır?
-Melodi ile
güfte birbirine yanlış izdivaç yapmıştır. Zaten derler ki bu
parçayı Zeki Üngör yazdığı zaman ilk
önce bunu vals olarak yazmıştır. Fakat sonra yarışma olunca onun üzerine marşın güftesini yerleştirmiş.
Yerleştirirken de zaten farkında iseniz kelimelerin prozedisinde büyük
yanlışlıklar vardır. Okunurken kelimeler bölünüyor ve insan zorlanıyor. Birde
zaten son nötürale çıkan yani bizim Türk
musikimizde tiz çağrı yaptığımız yere çıkan interval yani oktav farkı da
vardır.
Yani İstiklal
Marşımızın bestesindeki hata dolayısıyla
tartışılır. Bir ara Eski Kültür bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek böyle
bir çalışma içine girmişti. Hatta bana
da” İstiklal Marşını bir besteleyip bir
deneyebilir miyiz” diye bir şeyler çıtlatmıştı.
Bize böyle bir vazife verilirse şeref duyar yaparız. Bu böyle kabul edilmiş
derlerse de halkın isteğidir bu. Bana
sorarsanız yanlış bir izdivaçtır.
-Denemeyi düşünür
müsünüz?
-Şeref duyarım.Yani Mehmet Akifin her eserini bestelemekten gurur
duyarım.Benimiçin byük bir şereftir.Böyle
bir vazife verilirse her zaman amadeyim.
-Yozlaşma ve kendini beğenmeme daha çocuktan başlatılıyor diyorsunuz?
-Evet..
Çocuklarımız küçük yaşta iken kendi özümüzü, güzelliğimizi anlatıyoruz, kendi
milli musikimizi veriyoruz ama ilk okula giderken çocuklarımıza tenparmen
sistem denen piyano sistemi ile çalıştırıyoruz.Tanpermen sistemi bizim Türk
musikisini çalmaya yeterli değildir.. Batı musikisinde bir oktav ses yapı olarak on iki
eşit parçaya bölünmüştür. Ama Türk musikisinde bu aralıklar yirmi dört gayri
musevî-eşit olmayan- parçaya bölünmüştür. Demek ki bizim musikimizde
paletin üstündeki delikler Batı’dan bir
misli fazladır.
Bizim Segah makamımız bizim Uşşak makamımsımız ve
uşşak akrabaları bizim Rast makamımız, bizim hüzzam makamımsımız, bizim Karciar
makamımız, muhayyer makamımız bunların hepsi sikoma bemolü alan
makamlardır ki bunlar piyano ile içra edilmez. Demek ki çocuk piyano ile
tanıştıktan sonra yüzlerce Türk musikisi
makamını kulağından siliyor.
TÜRK ÇOCUĞUNUN
KULAĞINDAN ÖNCE TEKBİRİ SİLİYORLAR
Başından tekbiri
siliyor. Tekbir Segah makamında
yapılmıştır. Çocuk bunları okula gidince
öğrenemiyor.
Misal vermek gerekirse Ben oğlumu radyoya çok sesli
koroya gönderdim. Çocuğa uşşak
makamında bir türkü vermişler
çocuk Türkü yi buselik gibi okuyordu . Çünkü çocuk orda ki si komu basamıyordu. Kulağından silinmişti. Hemen
radyodaki çok sesli korodan aldım.
Dolayısıyla Türkiye’de başka bir hucumda var.
-Bu hucum nedir ?
-Türk çocuklarına
batının tampermen sistemini öğretip Türk musikisi sistemini
kulaklarından silmek.
Bakın bizim
camiaya bir serzenişte bulunuyorum.
Hep tek başıma savaştım ve hep tek başıma dayak yedim. Benim bilgim mi eksik. Benim konuşmam mı düzgün değil. Benim musiki
bilgim mi yok. Ben bestekar mı değilim. Bu gün Türkiye de diğer kanallar abur cubur, konuşma özürlü insanlara program
yaptırırken bu gün bizim camiamızın televizyonları kapımı dahi çalıp “Ya hu Yıldırım Gürses gel.
Sen bu kadar umman bir kavga verdin.
Bizim kavgamız buraya kadar geldi. Lütfen ne yapabiliriz, gel bir program yap.
Politik standardını koy gel mücadeleyi beraber yapalım” demedi. Ne bir televizyon
kanalı geldi nede bir kişi... Çünkü bizim camiamız öyle bir camiadır ki
musikiyi daimi surette belden aşağı olayı ve eğlence olarak görmektedir. Ama
öyle gördüğü için zaten mahkum
olduk,yıkıldık.
MUSİKİ ALLAH’A YAKARMADAN ÇIKMIŞ
-Bu tavır kompleksten mi kaynaklanıyor?
-Efendim hala musikiyi
helal olarak, hayır olarak görmüyorlar. Hala şer olarak görüyorlar. Eğer öyle
olsa idi benim sevgili ve aziz Peygamberim “gel Bilal Çık Ezan_ı Muhammedi’yi o
güzel sesinle oku “ demezdi. Yoksa birisi bağırırdı”Allahü ekber “diye , yada
teneke çaldırırdı. Haaa demek ki musiki
teyittir. Neyin teyididir? Söz yetmediği yerde musiki başlar.
-Gönüllere
girmenin bir metodu mudur?
-Evet...
Musiki Allah’a yalvarışla başlamış. Adam Allah’ı seviyorum demiş. Yetmemiş daha
çok seviyorum diye bağırmış. Yetmemiş
Seeee-viiiii-yoooo-rummmmmmmm- dediği vakit insan tatmin olmuş. Musiki bundan
çıkmış.
Çocuğumda
Cugili gibi okusun ........!
-Müziğin yozlaşması çocuk eğitiminden başlıyor diyorsunuz. Bunun için bir çalışma
olmadı mı?
-Boş
durmadık yaptık tabii.. Bu konuları gidip sevgili Cemil Çicek’e anlattım.
“Allah razı olsun inandım nasıl yapalım dedi. Dedim ki ;” Çocuk şarkılarının
bir repertuarı olması lazım. Çünkü ‘Ben
nereden sevdim o zalim kadını’ yedi yaşındaki bir çocuğa okutamam. Yahut ‘Çeşmi
bezminun canan döndürür’ü okutamam. Lafını anlamaz manasını anlamaz. Hep uyutmuşlar. Ne çocuk şarkıları repertuarı yapmışlar nede
gençlik şarkıları repartuarı yapmışlar.
Musikiyi bir
ara çingenelere mahkum etmişler. Bir ara
belden aşağı insanlara mahkum etmişler.
-Şimdide
Cuguli’ye taktık
-Ne olacak...her
sefer böyle. Bunlar sistematik organizasyonlar. Ama ben onlara acımıyor ve
onlara üzülmüyorum. Ben buna kanan çocuklarına öğreten, benim camiamdaki aslan gibi delikanlılara ve hanımefendilere
üzülüyorum. Uyanamıyorlar hala. Musiki elden gidiyor. İnanç elden gidiyor hala
oturuyorlar evlerinde. “Aman
çocuğumda Cuguli gibi okusun” diyor. Suç
bizde. Suç bunu kabul edenlerde. Bunu çıkaranlarda değil.
HEMEN KARŞIMIZA MİSYONER TEŞKİLATLARI DİKİLDİ
Bakın ben bu şarkıları yaptım. Büyük masraflarla
Türkiye’de çocuk şarkıları yarışmaları
yapıldı. Bu yapılan çocuk şarkıları yarışmasındahakikaten son derece güzel şarkılar, bizim makamımıza, bizim
ahkamımıza, bizim inancımıza uygun
şarkılar çıkarıldı. Bu şarkılar
repertuar olarak bizim elimizde oldu. Bu şarkıları bant yapıp binlerce okula gönderdik. Binlerce
kasetler yapıldı. Notaları basıldı –Sonuç
ne oldu?
-Hemen karşısına
misyoner teşkilatları dikiliverdi.
Beni paraladılar. Bunu yapanları paraladılar. Cemil Çicek’e hucum ettiler
paraladılar.
-Ne idi bunlar
da karşınıza dikildiler?
-Bakın mesela
bunlardan birinde ne diyor .Cocuk Ayşe
nineye , Anadolu’yu soruyor oda cevap veriyor.
“Ayşe nine söyle
bana ;
Neresi Anadolu’
dur?
İnsan onun bir
köşesine,
özlem duymaz
gayrısına
Şükrederse
tanrısına
Orası Anadolu’dur”
Hasan dede
anlatsana ;
Neresi Anadolu
dur?
Deresinde sazan varsa
Beş vaktinde
ezan varsa
Her köyünde ozan
varsa
Orası Anadolu’dur” diyor,
İşte bunlar
tehlike arz etti. Yıldırım gürses
tehlikeli bir adam. Çoçuk şarkıda ; Ne diyor sevgili Anadolu’m diyor. Bunlar
tehlike görüldü.
Bakın çocuk şarkısında Nasretin Hoca nasıl anlatılıyor. Allah razı olsun. Muharrem Kubat sözlerini yazmış. Hüseyin Soysal bestelemiş. Demin okumuş olduğum şarkının bestekarı da sevgili talebem Engin Çır ve söz
yazarı da Sadettin Kaplan. Bakın Nasrettin Hoca’yı nasıl tarif ediyor ve çocuk
onu nasıl belleğine alıyor.
“Hortulu
Abdullah onun babası
Güldürü dünyayı
Nasrettin hoca
Akşehir de açık
durur türbesi
Güldürür Dünyayı
Nasrettin hoca”
Bununla çocuk kolayca Hoca’nın babasının Hortulu Abdullah , türbesinin Akşehir’de ve açık olduğunu öğrendi.
“Hep yalın
söylemiş herkes anlamış
Bilginler ders
almış köylü dinlemiş
Denizler ses vermiş dağlar inlemiş
Güldürür dünyayı
Nasrettin Hoca
Binmiş eşeğine
düşmüş yollara
Maya atmış yoğurt çalmış göllere
Destan
olmuş sanki adı dillere
Güldürürdü
dünyayı Nasrettin hoca”
Şimdi kuşlar çik cik ötüyor, eşek aa ii bağırıyor”
ya da bebeğim faak fak bilmem ne yapar. Bunlar şarkı değil. Bunlar mesaj
vermeyen çocuklarımızı boşluğa götüren ve başı boş bir takım uydurma şeylerdir.
Hazırladığımız çocuk şarkıları repertuarında bunun
gibi yüzlerce şarkı var. Bunlar Türkiye’
ye tehlike sinyali olarak bildirildi ve yok edildi.
YILDIRIM GÜRSES’İN
ÇIĞLIĞI:
Nerede benim
camiam...gazetelerim...televizyornlarım.....! verin bir yer. Bu pisliği Türkiye’den söküp atayım.
-Gerçekten de
bunlar tehlike! Çocuklar müzik yolu ile
kendini öğrenirse maazallah..!
Benim
gazetelerim… Hani benim televizyonlarım.? Bunları yayın. Yıldırım Gürses’in
çırpınması ile bu iş olmuyor. Ben bitiriyorum artık. Yarın eleğimi asacağım.
Cenabı Allah’ın verdiği karara göre bu gün varım yarın yokum. Hepimiz
Müslüman’ız. Teslim olduk. Elhamdülillah biz her şeye inanan,her şeyi kabul
eden insanlarız. Ama ben neyin üzüntüsünü taşıyorum.
Ne demiş Arşimet
bana bir yer verin dünyayı kaldırırım demiş. Yahu verin bir yer. Bu
pisliği Türkiye’den söküp atayım.
Çünkü ben
fırının fırıncısı,hamurkarı
değilim.Ekmeğin bizzat kendisiyim
ateşin içinde yaşıyorum. Bütün kavgayı
,her şeyi ben gördüm öğrendim.
Milletin
müşterek zevkini kaybettirdiler ki
parçalaya bilsinler.
Benim kanaatime göre Türkiye kargaşaya gidiyorsa, en
mühim dönemlerinden birini yaşıyorsa musikiyi kullanmalıdır. Musiki
birleştirici , barıştırıcı, sevgi verecek olan mühim bir mesaj olayıdır.
Türkiye’de
insanların bazı birleştiği noktalar
vardır. Kimdir bunlar Aşık
Veysel’dir. Kimdir…? Yunus Emre’ dir. Kimdir bunlar.. ? Şeyh Hamdullah’tır. Mevla’na Celalettin-i Rum-i
dir. Kimdir bunlar..? Dede Efendi’dir.
Bakar mısınız bunların hangisi var televizyonlarda.? İşte katalizörleri çıkartılar. Milletin müşterek zevkini kaybettirdiler ki parçalaya
bilsinler. Artık Mevlana Celalettin-i Rum-i ‘yi ancak muayyen kimseler seviyor.
Radyolarda artık bölgesel programlar yapılmaya başlandı.
Karadeniz ayrı program yapıyor. Güney doğu ayrı. Bir şeye dikkatinizi çekerim.
Türkiye doğu müziğinin baskısı ve tamamen işgali altında kaldı. Herkes ibrahim Tatlises’in bir kalıbı
-Onun versiyonu
-Evet..Her çıkana
bir bakın İbrahim’in başka bir
şeyi. Hani Akdeniz müziği ? Hani Rumeli,
Hani Ege.. Ne oldu yahu..? Hani Türk
müziği ? Hani benim Dede Efendim. Şevki beyim. Ne oldu bunlar ?
Ama bunların
günahı vebali onlarda değil ki ..
Benim halkımda.
Artık ben Türk halkına buluyorum bu
hatayı. Bir ara kalkıp “Türk
milletinin %60’ı aptal demişti.”Ben bunu
söylemeye dilim varmıyor ama bilinçsiz diyeceğim. Lütfen kendimize gelelim. Bu
baskıyı kendimiz hak ediyoruz.
SEÇİM SONUÇLARI
;TÜRKÜN KENDİNİ GERİYE İSTEMESİDİR. İNANCINI ,KÜLTÜRÜNÜ GERİYE İSTEMESİDİR
Bu gün”
Cuguliler” çıkıyorsa, “neremi neremi “ çıkıyorsa, Türkiye’de bu gün binlerce
iğrenç müstehcen kelimeler
çıkarıp lanse ediliyorsa ve biz çocuklarımızı masa üstüne çıkarıp bunları dinleyerek elimizi çırparsak olacağı bu. Her
programda iğrenç şarkılarla, tesettür
kıyafetli kadınların göbek altlarını görüyorum. Ne biçim iştir yahu.
Ben bir şey daha söylemek istiyorum. İslam kafaya örtülen başörtü ve giyilen etekte
değil beynin içindedir. Artık Türk
kadınının Türk milletinin kendine gelmesinin zamanı gelmiştir.
- Sizi bu inanca götüren nedir?
-Yapılan seçimde
Türk milleti özünü istemiştir.. İstemiştir ama...Bakın önümüzdeki seçimde MHP
gereken reyi alacaktır.
Bu dediğimi
buraya çiziyorum.
-Milletteki bu
arzu ,siyasi tercih sizce nedir?
-Bu arzu,istek ;Türk’ün kendini geriye
istemesidir. İnancını ,kültürünü geriye istemesidir.
Biz
çırpınıyoruz. Türkiye’de lanetli adam oldum .Başından bu yana niye
lanetli adam oldum? Bana Refah Partili dediler. Bana MHP’li dediler. Beni
Sultan Abdülaziz’e benzettiler. Benzetmedikleri kisve kalmadı. Elhamdülillah.
Eğer benzettikleri Abdülaziz ise başımın
üstünde. Daha ne isterim ki. Yani bütün isteğim şu: Türkiye eğer bu kargaşa
içerisinde iyi bir insan yetiştiremiyorsa, problemi insansa bunun yetiştirilme
nedenlerinde sebebi aranmak icap eder. Biz kendimize gelmeliyiz.
-Bu nasıl
olmalı?
_Birbirimizi sevmeliyiz.Düşmanlık yok.Ne oldu ilk
önce tarikler bir birine girdi. Irkçılık çıktı. Şimdi irtica bilmem ne diye bölüyorlar. Türkiye doğusundan batısına birlik içinde
olmalıdır. Türkiye’de bu vahdeti kuracak
en önemli unsurların başında
müzik gelir.
Bu birleştiriciliği bizzat yaşayarak görüyoruz.
ABD’ye gittim. Oradaki Türklere hep sanat adına
göbek altı ile gitmişler. Oradaki Türk çocuklarına “Başbakan kim?”
diyorum. “Atatürk “diyorlar. “Türkiye’nin en büyük şehri ?”diyorum:”
Konstantinopol “diyorlar.
Ama ben mesaj
vermeye geldim.
Çıktım sahneye
önce
“İzmir benim Van
benim
............
Türküm ne mutlu
benim” şarkısını okudum
hüngür hüngür ağladılar.
“Ordunun
destanını “okudum.
Orada Allahü
ekberlerle yeri göğü inlettik.
Bizi dinleyenler dediler ki” biz çocuklarımızı buraya yarı
Türk getirdik şimdi Türk olarak götürüyoruz.”İşte birleştirme
aracı.
Müzik mesajdır.
Eğer çocuklarımıza sahip çıkarsak bizimdir. Sahip çıkmazsak sahip çıkarlar.
Devlet, batı müziği sanatçılarını göndermiş. Bir
salonda sadece atmış kişi dinledi. Ama
Kanuni sergisini yüzbinler gezdi. Birisi orijinal biri taklit adam takliti ne
yapsın.
ABD ‘de
meşhur bir salonu konser
için istedik. Vermediler.”Türk müziği demi var? “diye.Ama Osmanlı
deyince kem küm ettiler. Ben
ilgililere sizin devlet başkanlarınızdan
kaçı kompozitördür dedim Şaşırdılar. Benim sadece makam tertip etmiş şu kadar
padişahım var. Sadece 3. Selim 5000
tane beste yapmış deyince adamların
gözleri fal taşı gibi açıldı. Salonu verdiler. Orada binlerce kişiye Türk musikisinden örnekler verdik.
Büyük takdir ve beğeni aldık.Bunu geçmişimizle ve günümüzle aldık.Biz kendimiz olduğumuz için aldık. Onlarda
dinledi.Bizi adamlar bizimle tanırlarsa memun
oluyor, ilgileniyor ve etkileniyor. Ama kendi kopyaları olarak değer bile vermiyorlar.
Biz aslımız ve
ecdadımızla beraber varız. Bunun için biz bir yanlışlık yaptık ecdadımızla
irtibatı kesip atmak için Latin alfabesine geçmişiz.Ecdadımızı tanıdıkça daha
çok kendimizi buluyoruz.
Doğunun yerini
bilmeyen batının istikametini bilmez. O
yüzden biz ecdadımızla irtibatı koparmamalıyız.
Konservatuarlarımızda
öce insana sevgi ve saygı öğretilmelidir.
Milli kültürle
yetişmeyen gençlerimiz batıcı ve popçu
oldular.Pop........
Bir gün bana Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dedi ki “Türk musikisi konservatuarını açmak için çıkardığımız yasa için zorlandığım
kadar TBMM’de başka bir kanun için zorlanmadım” Çünkü hemen birileri bir
yerlerden engel olmaya çalışıyor. Gençler Türk musikisini tanırsa onlara tesir edemeyeceklerini biliyorlar.
-Kaç
eseriniz var?
-Bilinen 350
-Bunun kaç
tanesi Hit oldu?
-Tahminen 50 tanesi hit oldu.
-Bu sesinizi
hala iyi bir şekilde muhafaza etmenizi
neye bağlıyorsunuz?
-Ben hayatımda hiç içki ve sigara içmedim. İşim
gereği içkili yerlerde şarkı söyledim ama
kendim içki içmedim.
-Sizin en çok
üzüldüğünüz olay nedir?
-İsmi lazım değil. Bir İstanbul belediye başkanı
benim için şunu söylemiş.”Ben o hainle
konuşmam”demiş buna çok üzüldüm.Bunu
söyleyen İstanbula belediye başkanı olan biri..
-Niçin öyle
söylemiş?
-Bunu da bir sanatçı arkadaşın şu sözleri ile
açıklamak mümkündür.”Siz bazı
çevrelerde neden ikinci sınıf kaldığını
biliyor musun çünkü siz milliyetçi ve
inançlısınız” demişti. Ama buna rağmen çalışıyorum. Biliyorum ki kaset
yapsam almazlar. Ama ben her şeyin
zekatı olduğuna inanıyorum. Bu çalışmalarım ve didinmelerim de bilgimin ,tecrübelerimin Türk müziğine
zekatım olsun.Ben bu noktaya tırmanmalarımla
kazarak geldim. Kimseden destek görmedim.1966 tarihinden bu yana 34
senedir ayaktayım.Kimseden bir şey
istemiyorum. Hep sırtımı dönüyorum ki
yaptığım inşaat yıkılmış.
Her şeyin bir hayrı ve şerri vardır. Kainat bir
dengede durmaktadır. Sıcak var,soğuk var. Artı var eksi var. Musikinin de hayrı
ve şerri vardır. Hayra kullanırsanız hayır ,şere kullanırsanız şer olur.Buna
bir misal verirsek Yine ABD ‘de bir dini
musiki icra edelim dedik. Önce
sizde dini musiki yok diye itiraz
ettiler. Ama bizimde var dedik yer
verdiler. ..Tekbir...Tekbir nedir ki?
Ekip arkadaşlarımda iyi çok şükür. Biz tabii müzik
aralarında Tekbirleri de getirdik.Orada
verdiğimiz konserden sonra bazı
papazlar yanaşıp “sanki gökler yarılıp Allah yere iniyor sandık”dediler.
Çok etkilendiler. İşte müziğin iyi yerde kullanılması halinde iyi neticeler
alınır.
Şeyh Hamdullah’ın
bir ayet el kürsü çalışmasını inceleyen batılı ressam Dante ‘nin
biz soyut resim üzerinde yıllardır
çılışıyoruz. Yazıyı resme bu şekilde dönüştüremiyoruz diyerek Şeyh Hamdullah’ın
eseri önünde bayıldığını biliyoruz.
Selimiye’de Japonlar akustik testleri yaptılar, Mimar Sinan’ın kurduğu
sistemde akustiği nereden ölçseler o noktada
kusursuz buldular. Biz bilimi
sanatla içi içe işlemiş bir geçmişe sahibiz. Biz onlarla daha
büyük oluyoruz.
-Size
teşekkür ederek , hayra hizmette daha uzun bir ömür diliyorum.
-Ben de sizlere
teşekkür ediyor ve hayırlı hizmetler
niyz ediyorum.
……….
Not.Röportaj
fotoğrafı diskete
Necati Çavdar.
0542.724 20 97
Tel
–fax:490 71 43
NOT: Bu KONUŞTURMA/KONUŞMA; Tutanak Gazetesinde yayınlandı.
Vefatından sonra da Vakit/Anayurt gazetesinde tekrarlandı
//////////////////////////////
SON OSMANLI
Üstad
Yıldırım Gürses Hakka yürüdü.
O gittikçe
azalan son Osmanlılardan biri idi. Bunu her halinde ve
anlayışında görmek mümkündü. Konuşması,duruşu Osmanlı hayranlığı üzerine idi.
Kütüphanesindeki kitapları hakeza ..
Onu Osmanlı
ile tarif etmek belki de hafif kalır.
O bir büyük medeniyetin aşağı, o medeniyet ürürünlerini yeni nesle
ulaştırmanın gayreti içinde idi.
Bir Osmanlı
başşehiri olan Bursa’da doğmuş olması,
doğduğu zamanki Bursa’nın her köşesinde
Osmanılı’yı hatırlatan fiziki yapısı ve
teneffüs edilen manevi ikliminden nasiplenmesi
ona doğuştan gelen yeteneğinin
yanında büyük ufuklar açtığını
düşünüyorum.
Bir süre
önce evinde kendisini ziyaret
ederek röportaj yapmıştım. Belki de son dönemlerinde kendisi ile yapılmış en kapsamlı söyleşi idi.
Tam bir yıl
önce İstanbul’a gittiğimde; İstanbul’da olduğumu bildirdim. Memnuniyetle karşıladı.
Nezaketle istediğim görüşmekten memnun
olacağını söyledi. Saat konusunda sözleştik.
Etilerdeki evinin ,”Aylam Apartmanı’nın kapısını çıtı pıtı bir Anadolu kızı açtı.
Bizi çalışma odası olarak kullandığı, aynı
zamanda her yerde Osmanlı’yı hatırlatan,
müzeyi andıran ve ince bir zevkle
döşenmiş, salona aldı.
Yıldırım
bey, bilindiği gibi çok kilolu idi. Kendisine üst katlara inip çıkmak için olsa
gerek asansör yaptırmış olmalı ki, asansörle indi. Ayağında terlik dikkatimi
çekti. Yeğenim Mehmet’le birlikte; girdiğimiz yeri çalışma odası, normal büro
olarak addedip ayakkabılarımızı çıkarmamıştık. Yıldırım beyin terlikle gelmesi
hata yaptığımızı anlamama yetti ancak, yapılacak bir şeyde kalmamıştı. Rahmetli
en ufak bir imada bile bulunmadı.
Röportaj uzayınca akşam namazı kılmak
durumunda idik. “Benim durumum malum,
siz buyurun” diyerek kilolarını ima etti. Namaz için kullandığımız aynı salonun
her yerinin namaz kılmaya uygun
olduğunu anlayınca;”modernite “ ile karşılaşmak iç güdüsü ile girişte yaptığım
hatayı daha da iyi kavradım. Yinede
hizmetinde bulunan kızımız seccade getirdi. Ama olsun. Biz ayakkabısız girilen
mekana, Yıldırım beyin bizim değerlerimize olan hassasiyetini çalışma mekanında
da gösterdiğini bilmediğimizden ayakkabı
ile girmiştik.
Üstad,
yaptığımız röportajda, adeta geleceğimiz için çığlık atıyordu. Üstad,
çığlığının; parası, imkanı ve yetkisi olanlar tarafından duyulmadığını söylüyordu.
Medyanın kendisine kapandığı belirterek üzülüyordu.
Üstad
nelerle ilgili değildi ki .. Bize dair ne varsa onunla ilgili idi. Şu cümleler
onun:
*“Son beş
senede Osmanlıya karşı son derece büyük
bir kin ve nefret görmekteyim. Osmanlı
tarihini örttükten sonra geriye Türk olarak hangi tarih kalacaktır, onu merak
ediyorum.
*Mehmet
Akif’in milliyetçiliğinden şüphe etmek ihanettir.
*Osmanlı
Türkünü ve Osmanlıyı ve Türkü ayakta
tutacak her şeye karşı hucumlar
başlamıştır.
*İsrail’de
Parlâmentosunda bakanlarında, başbakanında ,devlet başkanının da üzerinde
bir Hahamlar gurubu vardır.
Uygulanan
“enternasyonalist politika “satanistler türemiştir.
*RADYO VE
TV; Bize kapalı sadece Batıya açılan bir
pencere.
*Türk çocuğunun kulağından önce tekbiri
siliyorlar. “
Yıldırım beyin
özellikle çocuklarımızın kültürümüzü teneffüs ederek yetişmesi için
yaptığı çalışmayı, Mamak Belediye Başkanı Gazi Şahin’e anlattım. “O çalışmaları bulalım, tüm
okullarımıza gönderelim” dedi. Ama araya
iş güç girdi. Bu gün yarın diyerek “Milletimizin geleceği için her hizmete
amadeyim” diyen Yıldırım beye
iletemedim.
Ancak
Yıldırım beyin söylediği çalışmaları
zamanın Devlet Bakanı Cemil
Çiçek’e sordum. Öyle bir çalışma yapıldığını
doğruladı. Çalışmaların Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu
Genel Müdürlüğü’nde (SHÇEK) yada TRT’nin tozlu raflarına kaldırılmış
olabileceğini belirti. O dönemde SHÇEK
‘de Genel Müdür olan Melih Gökçek’in
bilgisi ve ilgisi vardır. Keşke Melih bey el atarak, elindeki müzik
toplulukları aracılığı ile yapılan güzel hizmeti çocuklarımızın eğitimine sunabilse .. Haydi kolları
sıvayın Melih ve Gazi Başkan
İnşallah
tümü bir yerlerde yayınlanırda
okursunuz.
Yıldırım
Beyin ailesine, hizmetindeki o Anadolu kızına
ve milletimize başsağlığı dileyerek;
Rahmetler niyaz ediyorum sana
her türlü pisliğin içinde açan
gül, büyük Osmanlı...
ncavdar@hotmail.com.
20.11.2000
NECATİ ÇAVDAR
Medet
Ünlü –Necati Çavdar
Medet
ünlü Ççenistandaki Rus işgalinin perde arkasını anlattı.
-Şuanda karadeniz ile Hazar denizi arasında kalan ve
Kafkas Dağlarının kuzeyinde kalan
bölgenin genel adı Kuzey Kafkasyadır.,Bu kafkasya diye bilinenn çoğrafyada yaşayan muhtelif
Kafkas topluluklarınınbir,arada yaşayan ve dünyanınn bilinir ortalama
normlarına uygun olarak devletler ailesinin bir üyesi olarak ifade
edilebilecek devlet olma ve
ösgürlüt talepleri şimdilerde ortaya
çıkmaya başlayınca kıyama kalkan insanların ciddi yaklaşımlarındarn rahatsız
olan Rusya Federasyonu diye bilinen devletin bu hazımsızlığı ve bağımsızlık taleplerini
durdurabilmek adına o coğrafyaya bir şekilde askeri müdahale yaparak gidip o insanların bu taleplerini boğmaya
yönelik başlatılan bir savaş var.
-Bu
savaş neyi ifade ediyor?
-Bu
savaş çok yönlü ve bir çok şeyi ifade ediyor
Bir
defa Ruslar ,Dağılan Sovyetler birliği egemenliği dönemindeki Sovyet hinterlandını yaşatabilmek için bir
gayret içerisinde.
İkinci
olarak da uluslararası emperyalizmin bu
çoğrafya üzerindeki egemenliğini tesis edebilme noktasında Rusya federasyonuna verilmiş olan bir görev var.Bu
görev çerçevesinde Moskova merkezli güçlendirilmesi istenen Rusya Fedarasyonu
,emperyalalizim tarafından bu bölgede bir şekilde denetim dışı diye ifade
edilir.Bu tür bağımsızlık yolunda harekete geçmiş olan toplumları dünyannın en büyük kara ordularına
sahip olduğu bilinen Rusya eliyle
sindirmeye yönelik ve onlara yapılabilecek en ağır cezalarda vermek adına böyle bir savaşı başlattı.
Bu savaşın çokboyutlarından biride ,bu bölgedeki petrol ve doğalgaz gibi
stratejik enerjinin dağıtımı ve
dışpazarlara sunulması noktasındaki odak noktası olan Kafkasyayı mutlaka elinden
çıkarmamak gibi bir niyet içerisindedir.
Ancak
Rusyanın böyle bir tealep ve pozisyonu varken,Kafkas milletlerinin de yüz
yıllala dayanan bir mücadele ve bu mücadele ile ortaya koydukları bir gelenek
var.Kafkaslarda verilen bu mücadele bir
bağımsızlık mücadelesidir ve bu mücadelenin tarih içinde öteden beri
verile gelen mücadelenin
verilmiş adı da GAZAVAT’tır.Yani CİHAT’tır.İlahi Kelimetullah tır.
Bu
anlamda Ruslar bu bölgeyi ellerinden çıkarmamak adına diye koydukları bir gerekçe ile emperyalist düşüncelerinin gereği olarak
buraya askeri müdahalede bulundular.Ancak bu askeri müdahaleleri güçsüz zayıf
ve parçalı gibi gözüken kafkas insanı üzerinde etkili değil.Tarihte belki
ikincisi olmak üzere ilk defa Kafkas insanları
artık bir araya geldiler ve Kafkasya Dağlılar Konfederasyonu diye ifade
edilen 11 Mayıs 1918 de tarihinde
kurulup ve dünyacada kabul edilen devletin tekrar kurulması noktasında bir
mücadelenin içindeler.
Kafkasya
dendiği zaman kafkas insanının o
çoğrafyada ayaklarını sabit bir yere basacak ve bağımsızlığı bir şekilde kabuil
edilmiş veya ona yakın hiçbir devlet
yoktu.Kafkas insanı şunu der :Ruslar Kafkasyayya bir kere geldiler çeçenistan
kurtuldu.Ruslar Kafkasyaya ikinci defa geldiler İnşaallah bütün Kafkasya kurtulacak.Bu sonucuda
göreceğiz.Kafkasya coğrafyasında Çeçenistan stratejik önemi asla
tartışılmayan merkezi bir yerdir.Petrol
yatakları ve jeo enerji bakımından verimli
bir coğrafya ve her tarafı yemyeşil cennetten bir parça diye ifade
edilebilecek kadar da verimli bir
arazidir.
Siyasi
anlam olarakta Kafkasyanın merkezindeki Çeçen istan Kafkasya için ne kadar
önemli ise aynı derecede belki başka
faktörler itibari ilede önemli olan Dağistan Kafkasyanın ayrılmaz bir
parçası Kafkasya iuçin o denli önemli bir çoğrafyadır.
Daistan
kafkaslar için önemli ikin bir taraftanda Ruslar de için önemlidir.Hazar denizine sınırıbulunan
ülkeler Kazakistan.Türkmenistan,İran,Azarbaycan ve Daistandır.Burasıda genel
anlamı ile Hazar enerji havzasını oluşturur.Eğer Daistan Kafkaslar lehine
Rusyanın elindren çıkarsa Rusyanın Hazar denizine sahili kalmayacak.Ve Hazar
Denizi Rusya için kapalı bir göl haline dönüşerek .
-Budurumda
stratejik olarakRuslar hem hazar enerji
havzasını kontrol her bakımdan kontrol edemeyecekler hemde bölge devletleri
yeni birer güç olarak ortaya çıkacaktır.?
-Tabi
tamamen.Veya fiziki olarak bir bağı kalmayacak.
-Peki
Rusların bölgedeki askeri,ekonomik ve
stratejik çıkar ve hakimiyet mücadelesi bir noktada anlamak mmükün.Kominizm
yönetiminde eline geçirdiği bölgeyi
sovyetlerir dağılmasıyla birlikte
hukuki bir mesnedi olmasada elinde tuktmak istiyor.peki bu haçzar enerji bölgesini Rusların kontrol
etmesine göz yuman ve destekleyen batılıların veya Türkiye gibi fili statünün korunmasından yana
olanların çıkarı ne?
-Dünya
şekil vermeye çabaylayan veya dünyada kendi proğramlarına uygun bir
şekillendirme yapmak isteyen emperyalist güçlerin glabolleşme yada küreselleşme noktasından hareketle yeni bir dizayn vermek istedikleri dünyada,kendi denetim ve istemleri dışında gelişen
hadiselere karşı bir şekilde tavır koyacakları açık.Çeçenistan ve kafkasyada
yaşanan hadiselerde onların beklentilerinin dışında gelişen hadiselerdir.Bu
anlamda Rusyanın kafkasyaya olan
saldırısı ,işgali ve işgal girişimi ve orda Ruslar aracılığı ile yaşanabilecek
bütün insan hakları ihlalleri ve bütün zulümler,sıkıntılar ve mültecilerin
yaşadıkları dramları dünya görmezden gelecektir.Yani tabiri caizse
Kafkasları dünya Rusların kucağına atacaktır.
-Neden
dünyayı harekete geçiren güçler buna böyle bakıyor?
-Bunnu
bir çok sabeb ve gerekçeleri var.Bunlardan bir tanesi kendi planlarına uygurn
olmayan bir çıkışın denetim altına alınmasına yönelik niyettir.
İkincisi
emperyalistler paylaşma noktasında adil olmayı bir tarafa bırakarak,lehlerinin
dışında olan bir şeyede kabul vermezler.Dolayısıyla Kafkasya coğrafyası hem siyasi olarak hem
ekonomik olarak ,hemde iktisadî ve
stratejik olarak her yönden önemli bir coğrafyadır. Dünyanın önem atfettiği bir
çoğrafyadır.Çünkü sadace Türkiye
açısından hadiseye baktığımızda ortaasya tük cumhuriyetlerine giden yol üzerinde stratejik önemi
tartışılmıyor.ikincisi Rusya tarih boyunca kendisine yakın olan coğrafyalar
üzerinde tehdit unsunru olmuştur.Bu yönüylede bölge ülkelerini Rusyanın tehdidi
söz konusudur.Şu üanda Kafkasyada verilen savaşı bidr nevi Türkiye nin
güvenliği çin verilen bir savaş olarak ifade edebiliriz.Çünkü her ülkenin
olduğu gibi Türkiyenin de geleceğe yönelik stratejik hedefleri vardır ve bu
hedefler noktasında Rusya asla faktör olarak tartışılmayacak önemde bir
çoğrafyadır.Ora ile olan
münasebetlerinde bir şekilde Türkiye menfaatlerine düzenlenmesi
açısından Kafkasyada verilen savaş bir
nevi Türkiyenin lehine olsun diye verilen bir savaştır.
-Bu
gerçeğe rağmen Türk milletinin kalbi desteklerini biliyoruz ama devletin resmi yaklaşımı nasıl?
-Şuana
kadar maalesef TC devleti dünyadaki
diğer devletler gibi hadiseyi sadece diplomatik olarak ve diplomatik yaklaşımları ile ancak
geçiştirmeye çalışıyor.sadece Türkiye
değil bu arada Avrupa devletleri ,ABD vediğer devletlerle İslam ülkeleri içinde
bu geçerlidir.Şu cümle ile başlayan açıklamalara biz çok aşina olduk. Denilirki
“Rusyanın toprak bütünlüğü içerisinde
proplemin siyasi müzakerelerle çözümünden yanayız”En yumuşak ve iyimser olan
açıklamalardır.Türkiyenin yaptığıda bu.
Bu
arada bazı hadiseler vardır ki Rusya
kafkasyaya yapmış olduğu bu işgal eylemi ile bir anda bir macara olsun diye gelmediler.Önceden
hazırlıklar ve bir senaryo vardı.Bu senaryolara bağlı birtakım altyapı
hazırlıklarını yaptıktan sonra geldiler.Bu nedemek Kafkasyada bir şekilde işgal
eylemi başlayınca ve işgal eylemlerini haklı çıkarmak adına Kafkasya da
verilecek direnişi farklımecralarda algılamaya ş,imaj oluşturmaya yönelik
olarak oranın lekelenmesi gerekiyordu.Lekelenme
hadisesi içinde “uluslar arası terörizm bütün toplumların ve bütün
devletlerin birinci elden karşı olduğu
hadisedir.Dolayısıyla Kafkasyaa yarın bir gün oluşacak direnişin uluslar arası
terörizmin bir boyutu olduğu konusunda bir imaj yerleştirmeye çalıştılar.Bu
bağımsızlık ve özgürlük tabebinde bulunan insanlara Vahhabi
dediler,fundamantalist dediler.Kökten
dinci dediler...Dedilede dediler.
-Halkımız
bu konuda yeterli bilgiye sahip
değil.Türk kamu oyuna da bu imajla
verilmeye çalışıldığı gibi hadise
hakikaten bir vahhabi,veya başka birhareket mi.?
-Tabiiiki öylediğildir.Halbu ki burada yaşayan insanlar
ateizimin,kominizmin sosyalizmin ve dinsizliğin eğtim potasından geçirilerek
dinsizleştirilmek istenmelerine rağmen Müslüman kimliklerini ön plana
çıkarabilen insanlardır. Yani bütün
dünyanın olmasını istediklerinin tersine olarak sonuç gösteren insanlardı. Dini
ile ,İslam’ı ile kitabı ile ümmete bağlılığı ile ayakta kalabilmemin kavgasını
çok uzun yıllardan seri vererek ve bunda da rüştünü ispat eden toplumlardır.
Kökten dinci diyorlar.....Eğer bir insan
köküne kadar dinci oluyorsa bunda bir suç
olmaz. Çünkü Müslüman iyi Müslüman olmak zorundadır. Fundamantalist Latin kökenli bir kelime olduğu için doğrusu
bunun ne manaya geldiğini ben dahil kimse bilmiyor. Ama bilinir ki bu kelime
kullanılırken Müslümanların lehinde
ve müspet anlamda kullanılmıyor. Biz
fundamantalist filan değiliz. Biz Müslüman’ız elhamdülillah. Bizim
atalarımızdan gelen ve tarih içerisinde verdiğimiz adı ile belli Kafkasya’da
gazavat diye ifade edilen ve müridizim hareketi diye kendini
çok net sbir şekilde gösteren bir mücadele geleneğimiz var. Şuan da
verilen mücadelede o geleneğin son
halkası ve güzel bir halkasıdır inşaallah.
-1994
yılında Rusların Çenistanı işgali ile başlayan mücadeleye Türkiye ve özellikle
Türk halkı farklı bakıyordu. Şuanda ise Çeçen mücahitlere direkt Moskova ağızı kullanan medyanında tesiri ile vahhabi teröristlerin Rusya’ya
karşı saldırıları olarak taktım edildi. Bunun da bizim halkımız üzerinde muazzam bir gölgeleme
meydana getirdiğini görüyoruz.1994 den 1999’a geldiğimizde vatanlarını ve bağımsızlıklarını Rus işgaline karşı
savunma durumundaki Müslüman Kafkas milletlerinin yapılarında, dini
inanışlarında ve düşüncelerinde bir
değişiklik mi oldu veya mezhep mi değiştirdiler?
-Şimdi
şunu açıkça ifade edelim ki1994-96 arasında 21 ay ve 636 gün süren savaşta Türkiyede
kafkasyada ki mücahit kardeşlerine muhabbet besleyen ,kalbi desteğini
,dualarını maddi ve manevi yardımını
eksik etmeyen insanlar müslüman insanlardı.Bu kaygıdan dolayı orada ki
kardeşlerini yalnız bırakmammanın gereğine inanıyorlardı.Şimdi şu halde dahi
yine aynı desteği veren,yine aynı kaygıyı duyan ve yine aynı yüreğini yakan
insanlar müslüman insanlar.Ben kafirlerin oraya farklı imaj olsun diye ortaya
koydukları bu kavramlardan dolayı
müslümanların bundan olumsuz anlamada
etkileneceği düşüncesinde değilim.Böyle bir sonucuda doğrusunu isterseniz
göremedim.Dolayısıyla Türkiye toplumunda
medyanın önemi asla tartışılmaz.Medya deyincede kim anlaşılır.Bu
ortadadır.Mevcut Medyanın kendi çabaları
ile oluşturmaya başladığı rus ağzı ile yapmış oldukları yayınlar ve bu
yayınların etkisini toplum noktasında tabiki bir gölgeleme olabilir buna itiraz
etmiyorum.
Bu
durum aynı zamanda Rusyanın kendi politikaları doğrultusunda oluşturmak
istedikleri şeyin burdaki yardakçıları
aracılığı ile dile getirilmesi ve bunun olumsuz etkileri bu topluma
yansımıştır.Buna itirazım yok ama Müslümanlar haberin kimlden ve neşekilde
geldiği noktasında titiz davranmaları
sonucunda ortada var diye ifade edilen
ve gücü tartışılmayan medyadan gelen haberlerin üstelik Rus ağzı ile geldiği
tartışılmayan haberlerin ne anlama geldiğini çok iyi bilirler.Dolayısıyla
Kafkasyada ki mücahit kardeşlerini asla yalnız bırakmazlar.Biz öyle inanıyoruz.
-Şu
anda ki Rusların Çeçenistan işgali
,Mücahit komutan Şamil Baseyev’in emrindeki güçlerin Daistana girerek bir çok
yerde kontrolleri ele geçirmesinden
sonra başladığı görülüyor.Bunun üzerine
harekete geçen Rusya önce dediki Daistan
topraklarında Çenistandan sızmaları önlemek üzere sırın boyu güvenlik şeridi
oluşturacağım.Sonra bu şeridi Ççen topraklarında oluşturmak istediğini
açıkladı.Ancak şuanda böyle bir niyet görülmeyerek fiilen Çeçenistan başkentine kadar işgal
eylemine devam ettikleri şeklinde
haberler geliyor.Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
-
O haberlerin
Türkiye kamuoyuna ulaşmayan yönleri ile
birlikte ele aldığımızda sizin söylediğiniz şeylerde tamamlayıcı kısmı olacaktır.Birincisi Şamil bir gün önce haydi macara yaşayalım diye Daistana girmiş değildir.Önce onu net olarak ortaya koymamız gerekiyor.Aynı çeçen kardeşleri gibi yiğit olan ve dinlerine imanlarına bağlı olan,özgürlük aşığı olan ve Hz.Şeyh Şamil’in müntesibi bulunduğu toplumun fertleri olan Daistanlı kardeşlerimiz kendi ülkelerinin de –Dağistan’nın-bağımsız olması için ciddi hazırlıklar içerisinde idi.Bu anlamdada Daistan resmi kominist yönetimine rağmen kimi bölgeleride ellerinde tutuyorlardı.Dağistan’ın bağımsızlığını isteyen halkı kendi iradeleri ile kıyama kalkma kararını aldılar.Kıyama kalkma kararından sonra da faaliyete geçtiler.Bu faaliyetleri esnasında yardıma ihtiyaç duydukları bir noktada yardım talep ettiler ve Şamil Baseyev o yardım talebine binaen Daistan’a girdi.
Tabiki
uluslar arası siyaset oyunları ve entrikaları konusunda moskova bir çok insanlardan ve devletlerden başarılıdır.Bu
anlamda Şamilin Dağistana girişini gerekçe göstererek hem kafkasyada silahlı
güçlerini yoğunlaştırda.Hemde Akka’yı -Avrupa konvensiyonel silah sınırlaması
anlaşmasını –delerek gereğinden çok fazla oraya zırhlı ve konvensiyonel silahları yığdı.
-Rusyanın bu işgali sadece Kuzey kafkasya ile mi
sınırlı.Yoksa başka hedefleridemi var.Bmelela petrol boru hatlarının kendi topraklarından geçmesi için olamaz mı?
-Aslında
Rusyanın tüm planı bir şekilde Kafkasyaya girmesi yönnüde idi.Bence hedef sadece Daistanın güvenliği ve
Çeçenistan değildi. Nedenlerden bir tanesi; Güney Kafkasya da bulunan
Azarbeycan ve Gürcistanın Rusya hinterlandının
dışına çıkma istidadı
göstermesidir.Çünkü çok uzun yıllardan beri bu
adını bahsettiğiniz petrol nakil hatları Rus ‘ya tezine uygun olarak
Bakü-Nevarosozki ‘mi yoksa Bakü _Ceyhan’mı olsunmu diye tartışılırken
Bakü-Ceyhan tercih edilir hale gelmişti.Eğer Bakü Ceyhan gerçekleşirse hem
,Azarbeycan,hem türkiye hem gürcistan kazanacaktı.Kaybedecek olan ise Rusya
idi.
Rusya
kendi tezinin işlevsiz olmaya başladığını gördükten sonra batı ile daha çok entegre
olmaya başlayan Azarbeycan ve gürcistana da bir göz dağı vermek noktasında”Ben hala ölmedim.Dişlerimde sağlam” demek adına Kafkasyaya silahlı müdahale etti.Ama
inşallah Allah onlara istediklerini göstermez.Kafkasya düşmeyecektir.Düşmediği
sürecede Rusya güney Kafkasyadaki devletlere ki Azarbeycan ve Gürcistan’a bir
tehdit unsuru olmayacaktır.Bu savaş Türkiye için ne kadar anlam ifade ediyorsa
Bu devletler içinde çok büyük önem ifade
ediyor.
Kafkasyaya
Rusların gelerek ortaya koydukları mizansen tektaraflı olaerak gerçekleştirilen
bir mizansendir. Onun da Allah’ın izni ile çok fazla işlerlik bulma şansı
yoktur.
-Şuandaki
durum nedir?
-Şuandaki
durum ..Birincisi..Kafkasyada Birleşik
Kafkasya Cumhuriyeti idaeline uygun olarak hem Dağistan,hem Kabartay-Balkar,hem
Karaçay-Çerkes’te hem Adıgey’de hem Abhazya’da hem Osetya’da hem İnguşet’yada
Rus işgaline karşı bu zikredilen toplumlar nezdinde topyekün bir mücadele verme noktasında ciddi
hazırlıklar var.ikincisi:Şuanda savaşın
objesi olan Çeçenistanda Devlet başkanımız
aslan gibi Aslan Mashadov’umuz var.Çeçen
liderliği noktasında tüm
komutanlar onun emirlerine harfiyen uyma
şeklinde ona biat etmiş
durumdadırlar.Önceki günlerde de Aslan Mashadov’dan önceki devlet
Cumhurbaşkanımız olan-Cahar Dudayev’den
sonraki iknici devlet başkanı-Zelimhan Yandarbiyev Aslan Mashadov’un İslam
ülkeleri ile ilgili temsilcisi olarak atanmıştır.Bu bir şereftir.Sen yukarda
ben aşağıdayım,aramızda siyasi çekişme olmak zorundadır gibi bir mantığa asla
sahip olmadılar.Herkesin bir görevi
var ve kendi görevlerine Allahrızası,kendi vatan ve milletleri için ve bağımsızlık duyguları
için ve geleceğin Çecen İslam cumhuriyetinin
sağlam durması için iş bölümü
yaparlar ve bundada asla gocunmazlar.Bu tür işleri nefis konusu
yapmazlar.Çeçenistandaki liderlik noktasında böyle bir pozisyon varken topyekün
bir çeçen halkı Rusyadan yada çok açık
bilinen adıyla gavurdan,kafirden gelen
her türlü saldırılara karşı koymak için elinden geleni esirgemeyecek kadar
birlik ve beraberlik içerisindeler.
Cephelerden
her gün değişen haberler geliyor.Bunların arasında öncelikle Ruslar sınırları aşarak Çeçenistana girdiler.Trek nehri diye ifade
edilen ve Çeçenistanı doğu batı
ekseninde bölennehrin kuzey kesiminede yerleştiler.Orası düzlük olduğu için
savunma imkanlara rahat olur düşüncesi ile orayı tuttular.Sözde şöyle bir
senaryo hazırlanmış.Denmiş ki “.Egemenlik altında tuttuğumuz bu Çeçen topraklarında mültecileri dışarı
çıkartmadan buraya toplayacağız,onların geçinme ,barınma ,Sağlık ve eğtim
ihtiyaçlarını karşılayacağız. Burası güzel Çeçenistan olacak.Karşı tarafta
bomba yağan ve kimsenin hoşnut olmaması gereken bir bölge olacak.Dolayısı ile
Çecen halkı tercihini Rusyanın egemenliği
altındaki bölgeden yana koyacak....!”Afedersiniz..Hangi toplumdan
bahsediyoruz.Eğer sözü edilen halk Ççen halkı ise Rus’un ortaya koyduğu bu
mizansen asla tutmaz.Çünkü çeçen halkı Rusların taa çarlık döneminde nasıl Rus
olduklarını iyi bilirler.Sovyetler birliği döneminde nasıl Rus olduklarını iyi bilirler.Çağdaş
Çarlık diye ifade edilen Rusya federasyonun dönemindede Rus’un ne olduğunu çok iyi
bilirler.Bu anlamdada Ruslar avuçlarını yalayacaklardır.Bu işgali bükün
bir millet olarak ordusu ile başkomutanı ile halkı ile yediden yetmişe büyük
–küçük bütün çeçen milletinin nasıl mücadele verdiklerine önceki dönemde dünya şahittir.Şimdi inşaallah onun çok daha
fevkinde çok daha güzel örnekler vererek
Kafirlerin bir daha Kafkasyaya bakmamasını sağlayacak şekildede güzel
sonuçlarırn geleceği ümidindeyiz .İnşaallah......
-1917
Sovyet ihtilallinden sonra oluşan Sovyet sosyalist Cumhuriyetler birliği tüm halkların gönüllü katılımı şeklinde oluşturulduğu lanse edilmişti.Aslında kominist idareyi isötemeyen tüm bölgeler
zorla işgal edilmişti.Bunun yanındada
eski sovyet anayasasında da bu sovyetler birliğin oluşturan devlet veya
özerk bölgelerin isterse halkları bağımsız olabilecekleri hüküm altına alınmıştı.Ancak Sovyetlerin daığılması
ile bu işgalin sona ermesi gerekmez miydi.Dolayısıyla dağılan bir devletin sözleşmesi
bittiğine göre yeni devlete ki Rusya Federasyonu bu bölgedeki devletler
miras olarak kalmaması ve bu özerk Cumhuriyetlerde kendi iradesi ile bağımsız olması
gerkmezmiydi? Genelde durum bu iken özelde Kafkasyanında içirnde bulunduğu
fiili durum ki Türkiye dahil bir çok ülkenin Rusyannı toprak bütünlüğü dedeği
statüko aslında bir işgalin devamı değilmidir?
-Aynen
öyledir ve eksiktirde.Çünkü Dünya tarihinde Rusya fedarasyonu diye bir devlet henüz yokken,yani
Sovyetler birliği henüz dağılmamışken Çeçenistan cumhuriyetide tüm dünyaya bağımsızlığını ilan etmiştir.Bu bağımsızmlığı
korumak noktasında her hangi normal bir ülkenin yapması gereken bütün sorumlulukları yerine getirmiştir.Bu
bağımsızlığa kast etmek düşüncesi ile gelebilecek her türlü prokatif
hareketlere,her türlü askeri müdahale ve işgale karşı savunma yeteneklerinin
var olduğunu dünyaya ilan etmişlerdir.Sovyetler birliği yıkıldıktan sonra
sovyet anayasasına bağlı olarak özerk cumhuriyet statüsünde iken bağımsızlığını
ilan eden Ççen cumhurieti Sovyet anayasası ortadan kalkınca yani ilga olarak
Sovyetler birliği tarih sahnesinden silindikten sonra Rusya anayasasına asla
bağımlılık göstermemiştir.Bu anlamda
ortada hiçbir imza yoktur.Rusya ile herhangi bir ilişkiye girilmemiştir.Onunla bir
entekrasyona girilmemiştir.Rusyaya bağımlılığı ifade eden bir tektane kağıt üzerine imza atılmamıştır.
Dolayısıyla Çeçenistan’ı uluslar arası meşru şartlar
itibari ile ve uluslar arası hukuk
ve usular arası kamuoyunun dikkat
çektiği kimli normlar açısından Çeçenistan’ı Rusya’nın içi olarak
gösterebilecek hiçbir belge ,hiçbir yapı
veya işaret yoktur. Ama buna
rağmen dünyayı yeniden şekillendirmek
iddiasında olan devletlerin ifadesine bağlı olarak bu kavramlar şu anda
tartışılmaktadır. Bu işin çeçen toplumu nezrinde çok net olarak iki cümle ile
özeti vardır. Bunu biz Allah Rahmet eylesin Şehidimiz Cahar Dudayev’den de duyduk,Yandarbiyev
Zelimhan’dan da duyduk,Mashadov Aslan’danda duyduk.Çeçen toplumu adına her
üçününde söylediği şey:”Bizi Allah
bağımsız olarak kabul ediyor.Kendimizi bizde bağımsız olarak kabul
ediyoruz.Dünya er yada geç bağımsızlığımızı kabul edeçektir.Bundada acele
etmiyoruz.”demişler idi. Halada bu yapı devam etemektedir.
Bunu
şunun için söyledim.1990 yılnda Ççenistan tek yanlı olarak egemenliğini ilan
etti.6 Eylül 1991 de bağımsızlığını ilan ederek tüm dünyaya duyurdu.Kendi
anayasasını hazırladı.Kendi idari yapılanmasını tamamladı.Bir meşru devletin
tüm organları neyi gerektiriyorsa onu tamamladı.Dünyanın karşısına bu şekli ile
çıktı.Bundan sonra o devletin kendi bağımsız yapısını koruyabilme noktasında
hazır olan devlete hayat hakkı
tanımammak için dünyanın en büyük ordusu diye tabir edilen gücü saldırarak
Rusya Çeçenistana girdi ve çıktı.Çıkarıldı.Oradan beli kırılarak çıkarıldı.
Bütün
açılardan bakıldığında Ççenistanın bağımsızlığı asla tartışılamaz ve Çeçenistanın bağımsızlığını resmi ve
diplomatik olarakdeklare etmesede ilk tanıyan devlet Rusya
Federasyonudur.Tanıma biçimi de defaktödür.Yani ilk tanıyan Rusyadır .Rusya Ççenlerle iki ayrı taraf olarak
muhtelif zamanlarda masaya
oturmuştur.Muhtelif zamanlarda anlaşmalar imzaladılar.Bu anlaşmalarda uluslar
arası gözlemciler nezdinde yapıldı.Bu
anlamdada bu konularda meşruiyet tartışmaları yapılmadı.Ancak şimdi
Rusya Fedarasyonunnu başındaki ayyaş Yeltsin,Abdal birtane adamı getirnmiş
başbakan yapmış.O Putin Ççenistanın bağımsızlığını tartışmaya
başlamış,Meşru Çeçen yönetimini tartışmaya açmış vekendince Ççenistanı küçük
görüp kendilerini büyük görmek gibi bir iddia ile Ççenistana askeri müdahale
yapmış.Rusyanın yıl sonu itibari ile
yapılacak Duma seçimleri,gelecek yılda yapılacak başkanlık seçimlerinde
Çeçenistan konusunu iç politik malzemesi olarak kullanmak istemelerini anlarız.Güçleri yetiyorsa yapsınlar deriz.
Fakat
Ruslar kendi halkı ve kendi çocukları adına ciddi bir kumar oynadı.Bu kumarı
kaybedeceklerdir.Çünkü onlar bu tür hadiselere kumar olarak
bakarlarr.Çeçenler için bu hadiseye
bakış Allah için savaştır.Yani Gazavattır.Onun için 1994-1996 savaşından
sonra 1999 yılına kadar ki geçen üç yıl
içerisin de Allahü Teala o çok güzel
teçhiz ettiği çeçen toplumuna onların donanımlarını daha güçlü kılmak adına ikiyüz bin tane çocuk hediye etti.Yani Çeçen toplumu
ikiyüzbin çoçuk yaptıki bunlar savaş veren insanların çocuklarıdır.Onlar biraz
emeklemeye başlayarak ayağa dikilmeye başladıktan sonra görecekleri şey daha
dün yaşanmış olan savaşın izleridir.Allahü Teala onların kalplerini
elhamdülilllah okadar güçlü kılıyor ki o çocuklar daha şimdiden savaşçı olarak
yetişiyorlar.Biz üç günlük beş günlük,sadece hangi cephede savaşın ne tür
sonuçlar getireceğinideğil
Ama
yirmi yıl otuzyıl ve elli yıl sonrasının dünyanın en mükemmel ve en güzel ama adaletin Allah
adına en güzel yaşanacağı bir ülke
olarak Ççenistanı biz şimdiden görüyoruz.Ama onlarkumar oynuyorlar ve
kaybedeceklerdir.
-Şuanda orda mültecilerin durumları nedir?
-Savaş
asla sevilebilecek bir şey değil.Savaşın farklı yapıları itibari ile mülteciler diye bir olgusu vardır ve dünyanın
başka yerlerinde olduğu gibi drama dönüşmüştür.Şuanda 155 bini geçkin Çeçen insanı evlerinden yurtlarından ve
köylerinden normal sosyal hayatlarını
terk ederek yuvalarını bırakıp bir başka çoğrafyalara gitmek zorunda
kalmıştır.Bu insanlar her şeye muhtaç oldukları halde yer yüzünü şekilendirme iddiasında bulunan devletlerin bu tür işleri
yapmak üzere ortaya koyduğu kurum ve kuruluşlar ki bu insanlara güya
bakmak zorundadır ama hala hiç birinden bir tek ses çıkmamaktadır.Buda batının
Çeçen insanını Rusyanın kucağına atma noktasında ne kadar gözünün kara olduğunu
göstermek içinde iyi bir örnektir.
Şuanda
Çeçenistanda yaşanan Rusyanın İşgalci zihniyeti ve emperyalist yapılarının
gereği olarak Çeçenistana girmektir.Şuanda çeçenistan daki savaş önceki savaşta olduğu gibi ahlaki bir
savaş değildir. Buna bir örnek verirsek Rusya savunma bakanı Şamanev gelerek
yerel bölge yetkililerini ve belediye başkanlarını yanına “Sizinle görüşmek
istiyorum “deye çağırmış ve askerlerine
emrederek onlara işkence yaptırıp şehit
etmiştir.Bu dünyanın hiçbir yerinde askeri kurallar çerçevesinde izah edilecek
bir durum değildir.Biz şehit verdik.Üstelikte bu bir musibet vari bir
şehadet,yani Rusa güven olmayacağı noktasında toplumun bir kere
daha diri ve teyakkuz halinde olsun diye Allahü tealanın böyle bir sonucu
verdiğine inanıyoruz.Ruslar savaşın
askeri ahlak kurallarına uysalar çeçen
askerleri karşısında asla varlık gösteremezler.Gösteremeyeceklerinin çok çok
örnekleri yaşandı ve şimdi yaşanacçaktır.İnşaallah.
Eğer
RuslarÇeçenistana gelmekteki niyetleri
ile inşaallah sonuç alamayacaklar ve
bir şekilde kafkasyanın bağımsızlığını sağlayarak bir dahada gelmemeyi
düşünerek gideceklerdir.İnşaallah.
-Putinden
önceki azledilen Rus başbakanı Daistan olaylarını halletmek için bölgeye
gönderildiğinde Moskovadaki görünüşünün aksine belki bölgedeki fiili durumu izah etmek
bakımından”Daistanı kaybekmek üzereyiz “demişti.Ama şimdiki başbakan Putinde ne
pahasına olursa olsun Ççenistanı dize getirme yönünde bir niyeti var.Bu olaydaRusya
fedarasyonunun meydrana getren diğer devletlerin resmen fedaral yapı içinde merkezde Ççenistana
siyasi anlamda bir desteği var mı?
-Halkların
isteklerinin hilafına bu mümkün değil.Çünkü orada temsil edilen resmi sıfatlı
kişiler Rusyanın .......k,,dır.Rusyanın atadığı insanların yönettiği çoğrafyada
ki resmi görevliler Kafkasyadaki
insanlar nezdinde Ruslardan daha beterdir.Rus rdostluğu ile kendi halkına
düşmanlık yapmaktadırlar.Rusyaya sırtlarını dayayarak Rusyadan aldıkları güçle
toplumlarına tahakküm eden yöneticiler
eğer sağ kalırlarsa er veya geç Ruslar def olup giderken onlarla
birlikte onlarda çekip gitmek zorundadırlar.Şuanda yapılan bağımsızlık hareketine kafkas
halkalarının isteğinin aksine kafkas çoğrafyasındaki devletlerin yöneticilerinin
hiçbir olumlu katkıları olmadığı gibi
çok açık bir biçimde bu hareketin
aleyhinde ve Rusyanın yanında bir tavırları vardır.
-
Şuanda çeçenistanda yaşanan hadiselerin dialektik açısından adı
konmuştur.Ççenistanda bütün
Müslümanların ortak düşünce ve inançları odur ki bu işlere teori hastalığına bulaşmadanda adını korlar..
Derlerki
“yer yüzünde hiçbir hareket yoktur ki Allah’ın takdiri dışında geççekleşmez.Biz
ona teslim olduk. Biz onun adına biz mücadeleyi vcreceğiz.bize düşen
kulluktur.Şehadet ise biz ona dünden
razıyız.Ama diğer çoğrafyada yaşayan Müslüman kardeşlerimiz hiç değilse duaları
ile bizi yalnız bırakmasınlar ve kardeşlik hukukunun gerketirdiği busormluluğu
yerine getirsinler..”derler.Türkiyedeki müslümünlürü özelikle çok büyük
güvenleri vardır.İnançları ve beklentileri vardır.Bu en azından bir duadır.
-
Tabi
Rusyanında özellikle bu çağda zorla
güzellik
olamayacağını bilerek hareket etmesi gerekir.Benim çıkarım
var diyerekte bir halk artık süngü nezaretinde tutulmaması
gerekir.İnşallah muzaferiyetle
sonuçlanır.Kısa zamanda orada akan kan durur.O insanlar normal hayatlarını
sürdürür.
-İnşaallah
::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Bir Mücahit daha göç eyledi.
Allah’u Ekber ,“Allah; en büyüktür.. ” diyerek her türlü güç ve
entrikalara meydan okuyarak, mazlumların sesi olan..
Bir Mücahit (MEDET ÜNLÜ) daha göç eyledi.
Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Türkiye Fahri Konsolosu Medet Ünlü, yolcu
edildi.
"Memleketimize sığınan onlarca Çeçen misafir, korunamadı. Suikastlara
kurban verildi.
Fakat ilk defa TC vatandaşı bir mücahit, Türkiye Cumhuriyeti
devletinin resmi Başkentinin ortasında Suikasta kurban ediliyor.
Bu suikastın Reyhanlı katliamından farkı ne?
Bence biri CİA diğeri KGB kalıntısı FSB kontrollü bir
eylem. Yani Reyhanlı CİA , Angara'nın göbeğindeki ise KGB ( FSB )
damgalı.
Her ikisi de anlamlı olmalı.
Angara'ya "Bak dediğimiz olmaz ise başına yıkarız
mesajı"
Türkiye'nin uyumadığını biliyoruz da..
Ancak hala ayaklarındaki pukağnın da güçlü olduğu görülüyor.
Ayaklarında pukağı olmasa ne kimse göz göre göre Reyhanlıda katliam
yapıp, savaş senaryosunu sahneye koyar.
Ne de Angara'nın göbeğinde bilinen bir insana suikast yapabilir..
Maalesef ülke (Türkiye) Rus ve Amerikan ajan ve
bağlantılılarının cirit attığı, elini kolunu sallayarak dolaştığı,
cinayeti işledikten sonra üstünün kapatıldığı da çıkıp gittiği bir ülke haline
gelmiştir.
……
Diğer yandan da
Rahmetli
Yazıcıoğlu’da Medet’de .. Recep Tayyip Erdoğan’nın BAŞBAKAN
sıfatını taşıdığı dönemde ŞEHİT ediliyor. Birsi Göksun Dağlarından
Angara’ya. Diğeri Angara’dan Göksun yaylalarına yolcu ediliyor..
…..
Geçtiğimiz aylarda Rus gazetecilerin, “Sizin bir infaz listeniz bulunduğu
söyleniyor. Bu doğru mu?” sorusuna “Savaştan sonra Çeçenistan’da genel af
ilan edildi. Ülkede kalan militanlar için bildiğiniz gibi af edildi.
Yurtdışında yaşamlarını sürdürenler ise kendilerini ‘Ben şuyum, buyum’ diye
tanıtıp duruyor. Bu kişilerle ilgili benim de Çeçenistan yönetiminin de gizli
bir infaz listesi yoktur” diye cevaplayan Rusya’nın işgal altında
tuttuğu Çeçenistan’da ki kuklası Ramazan Kadirov , “tanımıyoruz. Öyle bir
temsilcimiz de yok” demiş.
Zaten mesele de burada Medet ve Mücahitler de Kadirov’u
tanımıyordu.
Çünkü,Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Türkiye Fahri Konsolosu unvanını
Medet, Rahmetli Cahar Dudayev’den almıştı
O nedenledir ki
Çeçenistan’da yönetim Rus yanlısı Kadirov’un eline geçmesine rağmen Medet o
eski unvanını kullanmaya devam ediyordu.
……….
Allah rahmet eylesin..
Milletin başı sağ ola..
Güya kardeşlerinin iktidarında " veliler", yönetiminde Medet'i
koruyamayan yetkilileri Rabbim bildiği gibi yapsın...
Makamın cennet ola kardeşim.. Yer yüzü zindanından zalim eşkıyanın
hüküm sürdüğü mekanlardan güzel, çok güzel makamlara Güle güle...
………..
http://sairinyeri.blogspot.com/2006/09/dudayev-ehit.html
:::::::::::::::::::::::::::::
CEMİL ÇİÇEK: Türkiye yol
ağzında.
http://necaticavdar.blogcu.com/cemil-cicek-turkiye-yol-agzinda/16910639
CEMİL ÇİÇEK:
Türkiye yol ağzında.
Dünyada üç çeşit ülke var. Birincisi dünyaya şekil veren güçler. Eskiden
Osmanlı, yakın geçmişte de ABD ile Rusya böyle idi. Şimdi ABD ve Çin bu
konumda. İngiltere,Almanya ve Fransa gibi ülkeler ise büyüklerle politika
üreten ülkelerdir. Diğerleri ise üretilen politikalara uyan ülkeler.
Türkiye tam bu noktada önem kazanıyor. Bunun da düğümü Kafkasya. Türkiye
duygusal argümanların dışında kendi geleceği ve sınıf atlaması için mutlaka
Kafkasya’da etkili olmalı. Burada yarışan iki devlet var. Biri yeniden süper
güç olmak isteyen Rusya diğeri ise her şeye rağmen yıldızı parlayan
Türkiye ..
RUSYANIN SON ŞANSI
Rusya, Çeçenistan’da yenilirse Rusya federasyonu içindeki
diğer halklarında bağımsızlığına kavuşarak Rusya’nın dağılmasından korkuyor.
Eğer arka bahçesi olarak gören Rusya bu bölgede yeniden hakimiyetini
kuramaz ise ebediyen süper güç olma vasfını kaybedecek. Türkiye
ise sınıf atlayarak kendisine danışılarak politika
belirlenen ülkeler konumuna geçecek. Yoksa, kendisine politika dikte edilen
üçüncü ülkeler konumundan kurtulamayacak.
ENERJİ ANAHTAR
Rusya ayrıca bu bölgedeki stratejik petrol rezervi dolayısıyla vananın
başında bulunan Çeçenistan’ı elinden çıkarmak istemeyerek ne
pahasına olursa olsun Çeçenistan’a hakim olmak istiyor. Rusya
Çeçenistan’da yenilirse bir daha Kafkas ve Ortaasya’da ebediyen
süper güç rolü oynayamaz.
Bu nedenle Rusya, Polonya, Litvanya, Estonya gibi ülkelerin elinden
çıkmasına hemen hiç ses çıkarmayarak razı oldu. Ancak Çeçenistan
da Petrol anahtar.
Çeçenistan bu manada kavşak ve geçit bölgesidir.
Çeçenistan’a Rusya hakim olursa Türki Cumhuriyetler
tamamen Rusya’nın hegemonyası altına girecektir. Rusya bu bölgelerde
başarı sağlaması halinde bizim Hazar politikamız iflas edecek, Bakû-
Ceyhan projesi hayal olacaktır.
Türkiye’nin büyük devlet olma şansı Çeçenistan ‘ı desteklemesinden geçer.
Kafkasya’nın kilidi Çeçenistan
dır. Türkiye Kafkaslarda ki rolünü oynayamaz
dünyanın ilgisini Çeçenistan’a çekemezse küçük devlet olarak
kalır.
HÜKÜMETİN İRTİCA PANAROYASI
Rusya Türkiye’yi PKK ile tehdit ediyor. Türkiye Çeçenistan ‘da yaşanan
vahşetle ilgilenmiyor. İçerde de sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerini
İRTİCA PANAROYASI nedeniyle engelliyor.
ABD, RUSYA İLE İTTİFAK EDİYOR
ABD, kendisine Avrupa Birliği ve Çin’i rakip gördüğünden arada
tampon bölge olarak Rusya’yı tutmak istiyor ve Rusya’yı
gücendirmemek için Çeçenistan dramına seyirci kalıyor.
Türkiye, batı ve özellikle ABD ile beraber ortak çıkarlarla
bölgede mutlaka söz sahibi olmalıdır. Aksi halde bu
ülkeler Rusya ile çıkarlarını birleştirerek Türkiye’yi saf dışı yaparlar ve
Türkiye’nin sınıf atlaması mümkün olamaz. Bu yüzden Rusya var gücü
ile aynı zamanda Ortaasya’nın da anahtarı konumundaki Kafkasya’ya
yükleniyor. Bir yandan Çeçenistan da soy kırım yaparak bölgeyi kontrol
edemediği güçlerden temizlerken diğer yandan da yanına Ermenistan’ı
alarak bağımsız devletler üzerindeki baskısını artırıyor ve Türkiye’yi
tehdit etmeye devam ediyor. Rusya adeta Ermenistan’la, Rumlarla, PKK
ile müttefiklikler kurarak Türkiye’yi kıpırdayamaz hale getiriyor.
Türkiye’nin bu sarmaldan çıkması ve Ortaasya’ya uzanarak
sınıf atlaması için Kafkasya’da uygulayacağı politikaya bağlı...Kısaca Türkiye
Kafkasya ile duygusal bağların ötesinde kendi güvenliği
ve stratejik çıkarları bakımından ilgilenmesi ve uyanık durması
gerekiyor. Rusya’nın tarihi emellerini hiçbir zaman göz ardı etmemeli.
Eğer Allah korusun Ruslar Çeçenistan’da başarı kazanırlarsa
Türkiye’nin zaten tehdit altındaki güvenliği iyice zora girer.
Çeçenistan’ın kaybı nedeniyle Gürcistan’da Azerbaycan’da sıkıntıya girer.Bir
yanda Balkanlar diğer yönde Kafkaslar üzerinden Türkiye kıpırdayamaz
hale geliyor.
Şuanda hükümetin Cumhurbaşkanı meselesine kilitlenerek üzerinde durmadığı
bir başka husus var.ABD İran ile anlaştı.ABD’nin İran ile anlaşması demek Bakü
– Ceyhan’ın suya düşmesi demektir.
Eğer Ruslar Çeçenistan’da başarı kazanırlarsa Hazar Petrollerinin bir
kısmı Karadeniz üzerinden taşınır kalanı da zaten var olan İran
üzerinden Basra körfezine iner. O zaman Bakü, Ceyhan’dan taşınan petrol
de daha ucuz olan o iki hat üzerinden
taşınır.Türkiye iki taraftan da sarmala alınmış durumdadır.
23.3.2000
http://www.benimblog.com/NecatiCavdar/22972/CEM%DDL++%C7%DD%C7EK%3AT%FCrkiye++yol+a%F0z%FDnda..html
//////////////////////////////////////////
HAYATI KİTAP OLAN LÜTTFİYE ERGENOKON’DAN ÇAĞRI : HER TÜRLÜ KİTABI OKUYUN”
·
KÜLTÜR OLMADIKTAN SONRA HİÇBİR ŞEY
OLMAZ.. MEMLEKETLERİ AYAKTA TUTAN
KÜLTÜRDÜR
·
SAHAFLAR, “AİLE YERİ”
·
ALTIN GÜMÜŞ BİZİM İŞİN BİR ŞEY İFADE
ETMİYOR.. BİZİM HAYATIMIZ KİTAP.. YEMEMİZ İÇMEMİZ KİTAP. HALA DAHA KİTAP ALINIR. BİZ KİTAP
HASTASIYIIIIIIIIIIZZZZZZZZ.. ÇOCUKLARIM KİTAP HASTASI...
·
ŞİMDİKİ İNSANLAR; BULDUKLARIMIZI O GÜN
YİYELİM. TEKRAR ÇALALIM
DİYORLAR.YANİ YEMEK İÇİN ÇALMIYORLAR Kİ....
EĞLENMEK, GEZMEK İÇİN..
KİTAP BİLE ÇALIYORLAR..
·
ÜNİVERSİTE TALEBELERİ DE KİTAP ÇALIYOR
Ankara’da 70’li yıllarda Hacıbayram Camii etrafındaki kalenin yıkık dökük burçlarının içinde ya da derme çatma sözde dükkancıklar oluşturulmuş mekanlarda kitapçılar bulurdunuz. Sonra el ya yada küçük dikiş makinaları ile bez ve kumaşlardan giyecek yapma dönemi büyük atölyelerden çıkma konfeksiyona dönüşünce tuhafiye dükkanları raflarında kitaplara da yer açmaya başladılar.. Çarşısı daha bir moderndi ve bir bölümü gerçekten kitapçılarla dolmuştu. Ulus civarında bir iki sahaf bulmak mümkündü.
Tabi ki okul kitapları satan kırtasiyelerde vardı.Ve de gittiğinizde de çok kere kapalı olan, mesaiye tabi, yüzü soğuk Milli Eğitim gibi devlet kitapçıları.. Ve Ankara kültüre yönelik kitap açısından İstanbul’a mahkumdu..
Daha sonra Kızılay’a mesken kurdu kitapçılar. Zafer Çarşısı yetmedi.Türk-İş pasajına. Oradan Adil İş merkezine sükun ettiler. Yeni kitapların servise konduğu görkemli kitap Saraylarına şahit olduk.Ancak hiç biri sahafların yerini tutmuyor. Öbürlerinden kitap alıyorsunuz.Fakat sahaflarda hem kitap hem başka bir şey..
Kimi buralarda kültürünü paylaşıyor, kimi geliştiriyor.. Kimi hayatını, kimi fikrini bölüşüyor.Kimileride hiçbir şey almasa bile bu mekanlarda buluşuyor..
Meşhur Kocabeyoğlu çarşısı artık bez, terlik, don - gömlek satış alanı değil.Aynı zamanda kitap sarayı dense yeri.
Bayındır Sokak’da .. Sakarya’daki SSK iş merkezine bakan Aksoy Çarşısı da kitapçılara dönüşmek üzere.. Aksoy Çarşısı’ndaki KERVAN YAYIN – DAĞITIM’ın sahibi dostumuz Musa Çağlar’a zaman zaman uğrarız..Kitap almasak bile alınacak mutlaka bir şey buluruz..
Bir seferinde hemen üst kattaki eski kitap satan (Sahaf) dikkatimi çekti. Dükkana girdim. bazıları konularına göre tasnif edilmiş. İki katlı dükkanda çoğu karışık kitap kitap...kitap..
Masada gönlü genç bir hanım efendi.Dikkatimizi çekiyor. Hal hatır soruyoruz. Muhabbet koyulaşınca dur bunu okuyucucularımızla paylaşalım diye teklif götürüyoruz. Biraz nazlanıyor.. Zira yeni kaza geçirmiş. Onun verdiği sancılar içinde ama işinin başında..Sizlerle paylaşmak üzere sohbet etmeye sözleşiyoruz.. Biz size bu sohbeti sunacağız. Fakat şunu itiraf edeyim ki mikrofonla ile olmuyor. Zira mikrofon muhabbetin tadını bozuyor.Biz bunu tecrübe ile denedik. Eğer bir imkan bulurda Fırat Kitapevi’ne uğrarsanız bize hak vereceğizi düşünüyoruz..
Peki neden Lütfiye Ergenokon..?
Bir Arap bilginin karısı kocasına şöyle demiş: “Eğer senin bu kitaplarla hayat geçireceğini bilseydim.Dokuz karılı bir adama varır. Sekiz kumanın kahrını çekerdim.”
Eğer kitaptan zevk almıyorsanız okumayı dünyanın en zor işi olarak görürsünüz., yükünü de..
Yine bir profesör dostum anlatıyor:
Hayatımızda bu güne kadar tam dokuz yer değiştirdik. En son aşınacağımız yere giderken hanım “Bu kitaplarından bıktım...Ne yapacaksan yap götürmeyeceğim..”diye dikildi..
Baktım iş zor..Hanım “ Eğer imkan varsa bu evi içinde ben olmak kaydıyla satarsın.Öyle kurulursun.Aksi halde benden kurtulmadıkça bu kitaplardan da kurtulman zor. Zira bu kitaplar benim hayatım..” dedim de beni götürmek zorunda kalan hanım kitaplarıma razı oldu.
Böylesine bir zorluğa katlanan ve hayatı kitap olan Bozkurt Ergenekon ve eşi Lütfiye hamım evde yer kalmayınca, hem meşgale olsun hem kitaplardan kurtulmamış hem de evde biraz alan açarız diye Ulusa, şimdiki Merkez Bankası ek binasının yerinde sahaf dükkanı açmışlar.. Orası yıkılmış bir ara Cinnah’a yönelmişler. Orası da kapanmış. Ev bark kitapları almaz olmuş .Hırsızlar gelip çalmışlar yine bitmemiş. Hayatları kitap olan ana –oğullar, yeniden geçmişler dükkan başına.
Günün büyük ir bölümünü geçirdiği sahaf dükkanındaki televizyonu açmayı hiç istemeyen Lütfiye ana, “Açsam ne olacak..?” diyerek televizyon kanallarındaki moda programların “ülkeye ve insanımıza bir şey kazandırmadığını” vurgulayarak insanlara “çok okumalarını, kültürlü olmalarını” öğütlüyor.
O yaşında hala hayat dolu Lütfiye ana ile kitabı, kitapçıları, kültürü, çok zor şartlara sahip eski ve bugünkü hayat şartlarına sahip yeni insanımızı konuştuk..
...........
-Bu kadar çok ve çeşitli kitapları neden buldunuz?
- Yavrucuğum bu kitapları eşim buldu..
-Beyefendi (Bozkurt Ergenokon) ne iş yapardı.
-Kendisi öğretmendi.
-Öğretmen maaşı ile nasıl biriktirebildi?
-Şöyle ki Varık’ta yazı yazıyordu. Dershanelere gidiyordu.Ek ücretlerle o şekilde hayatımızı.. Beraber.. Ve karı-koca öğretmendik. Aynı okulda idik. O benim müdürümdü.
-Bu kitapları siz satmak için mi biriktirdiniz?
-Esasında bu kitaplar kendimizin özel kitapları idi.
-Şahsi kitaplardı.
-Evet şahsi kitaplardı.
- Çoğunu okudunuz?..
- Tabii. Varlık..Türk dili. Türk düşüncesi biz bunlara abone edik. Ve eşim bunarı alır.. Hatta Cumhuriyet gazetesinin diyebilirim ki talebeliğinden.. Adana’nın (Öğretmen Okulu’unun) ilk mezunlarındandır. O zamanlardan bütün Cumhuriyet gazeteleri bizim evde alınmıştır.
-
O zaman sizin yükünüz epey ağırdır.
- Tabii. Bir tatilde. O Cumhuriyet gazeteleri .. Tatil girdiği zaman toplanır. Salonda oturur. Onları keser ... Yazarlarına göre hepsi ayrılır. Üzerlerine numarası yazılır.Bazen tarihi, hangi zamanda çıktı ise bunlar yazılır.Bunlar yazılmış olarak dosyalara zımbalanarak konur. Ve bu işler senelerce devam etmiştir.
-
Tatil yapmadınız yani..
- Hayır hiç tatil yapmadık.. Kendisi şiirlerini yazar. Bir çok şiirleri vardır. Ve öğretmen aşığıdır. O talebelerine o kadar bağlanmıştır ki; benim eşim veya –Oğlum’da öğretmendir.- Bir kere izin alıp da doktora dahi gitmemiştir.
-
-İzin şöyle dursun. Doktora dahi gitmedi?
- Doktora dahi gitmemiştir.. Gitmez yani.. Çocuklarına tapar.Çocuklarından başka hiçbir şey görmez..
-
Kaç çocuğunuz var?
- Benim üç oğlum var.Birisi siyasal mezunu.. Diğerleri ... öğretmen..
-
Siz kitaplara mı baktınız Çocuklara mı?
- -Ben mi?.. Annem de yardımcı idi...
- Çocukların süt parasını kitaplara mı ödediniz?
- .(Gülüyor). Bak ne diyeceğim.Biz kitap hastasıyız.. Hala devam ediyoooor.. Babalarından kalma bu hastalık hala devam ediyoroor..
-
-Kaç kitabınız vardır?
- Kitapların sayısını bilmek imkansız.. Bak burayı aldık..Burayı doldurduk. Bunun kadar yeri dolduracak yerimiz daha var. Düşünebiliyor musunuz?
-
ALTIN GÜMÜŞ ÖNEMLİ DEĞİL.
-
Çaldırdığınız ne kadardı?
- Çaldırdığımızda en kıymetli kitaplarımız gitti tabi. .Hakim bile şaşırdı. Dedi ki “Yav .. Ben böyle şey hiç görmedim hayatımda.Her türlü hırsızlığı duymuştum da kitap hırsızlığına ilk defa sizde rastlıyorum dedi. Her ikisine de birer buçuk sene hapis cezası verdi.Her ikisi de yattılar..
-
Kitaplarınızı çaldıkları için çocukların ceza
almasından üzüntü duydunuz mu?
- Yani şöyle ki kitap hırsızlığı çok şey değil. Para ihtiyacı için değil. Ama bunlar bizim kitap aldığımız yerlere gelen giden insanlardı.
-
Tanıdık insanlardı.
- Tabi orya gelen giden, tanıdık insanlardı. Nelerini çalıyor biliyor musunuz?
-
Nelerini?
- En kıymetlilerini..
-
Mesela neleri?
- Mesela...Kur’an tefsirlerini.. Mevlana’nın hayatları.. Bilmem çok eski kitapları...Ve bunları da ne yapmışlar. Kamyonla kitabı götürmüşler, benim aşağımda –depodan-gece..Ve bunları Rus pazarında satmışlar.
-
Okumak için çalmamışlar?
- Hayır hayır.Rus pazarında satıyorlar.. Sonra kitap ararken oğlumun öğretmenin yazdığı bir hediye kitaptan oradaki kitapların yerini bulduk. Tesadüfen.. Ve bulduktan sonra emniyet amirleri filan yeri tespit ettiler, adamları o şekilde yakalattık.
- Sonuçta kitap, altın değil, gümüş değil.. Çocukları yakalattığınız için vicdan azabı duydunuz mu?
- Yavrucuğum, kitap bizim en kıymetli şeyimiz. Belki eşyalarımızı götürse o kadar üzülmezdim.
-
Altınınızı götürse üzülmez miydiniz?
-
Üzülmezdik.Götürmüşte .. Bazı bakırları, şunu bunu.. Onlar bizim işin
bir şey ifade etmiyor.. Bizim
hayatımız kitap.. yememiz içmemiz kitap.
Hala daha kitap alınır. Biz kitap
hastasıyıııııııııızzzzzzzz..Çocuklarım kitap hastası...
-
Çocuklarınıza asıl aşıladınız bu
hastalığı?
-
Babalarından gelen bir şey.
-
Yani
kızmadılar mı “Uf ana bu ne? .Her yer kitap” diye..
-
En küçük
oğlum; “Allah aşkına .. Ben bu evde yaşamak istemiyorum. Sağım solum kitap “
dedi..O isyan etti. O özel hayatına devam etti. Bunlar(diğer iki oğlu) hala
kitap hastası. Hala alıyorlar çocuğum... Hala beş yüz bir milyar .. neyse.. Bak Kitaba
dayanamıyorlar.Alıyorlar.. İşte bizim hayatımız bu..Yani yemek içmek....
Bak...Yemek içmek bizim için mevzubahis değil.. Evin içi fevkalade döşenmiş
bilmem ne yapmış bu da mühim değil.. Bizim
varsa yoksa kitabımız.. Hayatta kitap başka bir şeyi tanımıyoruz..
-
Peki kitapsız kalırsanız ne olacağını
düşünüyorsunuz. Temizliğiniz daha iyi olur.Rahat edersiniz?
-
Tabiii.
Tabi..Bak. Evi ben o vaziyetten
kurtarabilmek için gene burada bunun
(mevcut iki katlı dükkan) kadar büyük
bir dükkan aldım. Özel.. Kendimize ait kitapları orada saklayacağız..
-
Gün yüzüne çıkar mayacaksınız?
- Yani çok mühim oldukça.. O.. İçinde röportaj yapılır.. Bilmem ne yapılır. Fakat bunları satmak niyetindede değiliz.
-
KUŞADASINDA KÜTÜPHANA İÇİN YER VERMEDİLER
-
Kütüphane açmayı düşünüyorsunuz?
-
Eşim Kuşadalı idi.. Sana ismiyle söyleyeyim.Yazabilirsin bunu.İsmi..
Fırat!... Kuş adasındaki belediye
reisinin ismi? ( Oğlu Fırat eyden yarım alıyor) Engin Berberoğlu.. Buna
gittim.Eşim Kuşadalı.. Daha bu
dükkanları açmazdan önce.. Dedim ki “Engin..” dedim. “Sen burada bize
bir kütüphanelik yer ver. Biz buraya bir
kütüphane bırakalım. Ama bu kütüphanenin üzerinde benim eşimin
adı olacak..” Beni senelerce oyaladı. “Vereceğim hocam,yapacağız yaptık
diyerekten..”
-
Kütüphane yeri vermediler
-
Kütüphane yeri bana Kuşadası’nda verilmedi..
-
Hala
kütüphane yeri bekliyor musunuz?
- Hayır.Artık beklemiyoruz.. Tabii bu dükkanları açtık..Ondan sonra velhasıl-ı kelam.O zamanlar eğer ki bana verilmiş olsa idi. Ben böyle dükkana falan gitmeyecektim. Doğrudan doğruya eşimin adına kütüphane açılacak.. Ve benim adım orda devam edecekti. Ve bunu vermemesi - Kuşadasında yer gösterilmemesi- neticesi burası açıldı. Yani çok orijinal bir hayatımız var işte.. Doksan yaşındaki insan kitap okur mu?
-Doksan yaşında kim kitap okuyor, anneciğim?
-Eşim..
-Eşiniz 90
yaşında okuyordu?
Hala okuyordu. Ölene kadar kitap elinden düşmedi çocuğum..
ERGENEKON SOYADI
-Ergenokon sayadı ile ilgisi ne?
-Ha Ergenokon soyadı şöyle.. Bozkurt’un
Ergenekonlara karşı büyük duygusu vardı, severdi. Biliyorsunuz eski Ergenokonları..
Türklüğün ilerleyişi.. Merhameti... Onlara davranışı...Fakat bu.. Onun
için Ergenokon soyadını aldılar.
-Sonradan mı aldı?
-Sonradan aldı.
-Bilerek aldı?
Mesela bunlar Kuşadalılar.. Kuşadası
havalisindendirler. Bunlar Ergenokon
soyadını aldılar..
Fakaaat. Sonradan yapılan bazı şeyler var ya.... hareketler. adam
öldürmeler.. O Erenokon soyadından..
-Vaz geçirdi.
-Vazgeçmedi devam etti..Ama onların yaptıklarını hiçbir zaman tasvip etmedi.
BENİ ADAK ADAYARAK ALDI
-Peki diyorlar ki Bozkurt bey seni kaçırmış?
-Beni mi?
-Evet..
-Bene kaçırmadı.Aynı okulda idik. Beraberdik..Hakikaten..Çok...On beş yaş aramızda farkımız vardı.. Beni adaklarla aldı.Konya’ya adak adayarak beni aldı.. Ve ölene kadar da beni o mutlulukla yaşattı. 52 sene..
-Peki adağı yerine getirdi mi?
-Getirttik.
-“Bozkurt bey adağını yerine getirip kesmedi.. Bozkurt bey öbür tarafta sıkıntı çekmesin
diye Lütfiye ana kesecek, bizlerde
yiyeceğiz “ diyorlar
-Hehh heh ...Yani Konya’ya o şekilde bir gidişimiz oldu. Beraber gittik zaten.
-Çok gezer miydiniz..?
-O birinci askerliğini şeyde yapmış..
-Nasıl birinci askerliğini?
Yedek subay.
-İkinci ney?
-İkincisi alman harbinde tekrar yedek subay oldular
ya.. Ve Ordu emrinde Iğdır’da hudutta
öğretmen.Ruslarla daima temas ediyor.
Yılanlarla filan uğraşıyor. Muzafer Sarısözen ile köylere derlemelere gidiyor. Deryani diye
bir şair buluyor.Onun şiirlerini mum
ışıklarında not ediyor.. Velhasıl epey şiirleri var.Birinci yedek
subaylığını orda yapıyor. İkinci Yedeksubaylığını yine Iğdır’da yapıyor.Bambaşka
şeylerimiz..Anılarımız var yani..
ÜNİVERSİTE TALEBELERİ KİTAP ÇALIYOR
-
Kitaplarınızı talebelerde çalar mı?
-
-Tabii..
-
Üniversite talebeleri.
-
Üniversite talebeleri.. Ben onlara
şurada diyorum ki. “Edebiyat kitapları filan var. Oğlum, kızım al.”
“Biz bunları
alamayız... Paramız yok.” Tamam al
götür oku getir..”
.Alıp gidiyor bir daha getirme yok. Ben çocukları
yukarı çıkarıyordum. Geliyorlar çantaları ile yukarı çıkıyorlar.. Meğerse onlar
çantaları doldurup gidiyorlarmış.Benim aklıma gelmiyor ki onların öyle bir şey yapacağı... Kültürlü
insan bunlar..
Sonra bir gün (oğu)yukarı çıktı dedi ki “Anne yukarda kitaplar eksik.. Sen sattın mı,
birine mi verdin?” dedi. “Yok yav bir
şey yapmadım..” Bir öğrendik ki ne
diyorlarmış biliyor musun?... “Bu gün
gene hocalardan epey kitap yürüttük.” diyorlarmış.. Profesör geldi
buraya.. Şikayet ettim.”Talebeler böyle şey yapar mı? Ben onlara emniyet
ediyorum, yukarı çıkarıyorum.Okuyun diyorum.Ben onlara yardımcı oluyorum.Onlar
bana böyle yaptı” dedim.
“Hocam” dedi
“Bizde talebeliğimizde çalıyorduk
“dedi. Bana Profesör böyle dedi
yav..Vallahi böyle dedi.
-
Çalın da diyor muymuş?
-
“Ama” dedi.”Biz diyoruz ki
Yani. Adamına göre yapın.Fazla zorlamayın diyoruz” dedi. Keh keh..
-
Peki
ne kadar çalarlarsa zorlamış olurlar. Bir kamyon gitti bir şey olmadı?..
- Kamyonla giden en güzeli idi.. Belimizi büktü.
- Ama bitmedi.. Şimdi ne kadar çalarlarsa biter?
- Artık pek dikkat ediyoruz.”Çalmayan etmeyin, yazık bize” diyoruz. Hahh hah.. İşte hayatımız böyle.
BURASI KAYNAŞMA YERİ
-
Anne, kaç yaşındasınız?
- 79..
- Sizde mesai nasıl?
-
Buraya mı?
-
Fırat bey(öğretmen olan ) okula gitti..
Yavrucuğum ben 12’de buraya geliyorum.7’dede kapatıyorum. Fırat
emekli olunca ancak devam edeceğiz. Yani mümkün olduğu kadar
burası öyle bir yer ki aile yeri.
-
Nasıl..?
- Tabii.Bütün insanlar burada kaynaşıyor.. İcabında siyasi tartışmalarda yapılıyor.Hangi taraf haklı hangi taraf haksız..
-
Siz hakem mi oluyorsunuz?
- Tabii. Burada bunun tartışmasını da..Haklıyı haksızı ayırmak içinde uğraşıyoruz.Memleketin meseleleri de konuşuluyor. Yani.. Burası bir nevi insanların buluşma yeri. Bana hiç işi olmayan biri de geliyor. Anacığım seni sormaya geldim.Hayatın nasıl geçiyor?..
-
Buda size mutluluk veriyor?
- Tabii ya.. Benim halimi hatırımı soruyor.
-
Ama bu kitaplar olmasaydı, evde sıkıntı içinde
yaşayacaktınız?
-
Yani biz iyi insanlarla beraberiz. Çünkü
burası kültür yeri olduğu için iyi insanlar içindeyiz. Benim için sağı da solu da fark etmez. Her
iki taraf tada pırlanta gibi insanlar vardır... Öyle insanlar gelir ki hayret
edersiniz?
- Bu kitapları okuyanlar için sağı oku solu oku diye bir tavsiyeniz olur mu?
- Hayır.Benim tavsiyem nedir biliyor musunuz? Her türlü kitabı okuyun.
-
İnsanların kafaları karışmaz mı?
- Karışmaz.. O . Hatta İncil’ide oku.Kur’anı da okuyun. Ama kafanızı ona göre verin.Yani benim için hiç birisi değişmez.. Bizim ne ... Düşüncelerimiz, fikirlerimiz böyle.. Değişmez yani..
-
Bu pasajda aşağıdaki katlardan bir dükkan daha mı tuttunuz?
- Alttan bunun kadar bir yer daha tuttuk.
-
Orası ne olacak?
- Orası özel kitaplar olacak..Orayı emniyette olsun diye tuttuk.Oradakileri satmayacağız..
-
Şimdi yerini gazetede yayınlarsak insanlar yerini
öğrenirler, çalar giderler ne
yapacağız?
- Yok artık orası kilitli olacak..Yani mobilyası gelecek onu bekliyoruz.Böyle raflar yapılacak..
-
O zaman daha mı garanti olacak?
-
Tabii. Bura da gece bekçisi var.. Buranın.
-
Bunların tümü evde miydi?
- Ne diyorum sana? Sannnndıklar dolu... Halaaaaa ev dolu oğlum..
- Sen yıkarı çıktın değil mi?
-
Gördüm gördüm..
- Daha nesini..
- Yani daha evde kaldı mı diye düşünüyorum?
- Ha.. İşte bunun kadar evde var...
-
Bütün ömrünüzü bununu temizliğine verdiniz o zaman.siz..
Ne diyorum.Gece camlar açılır havalandırılır. Edilir.Temizlenir.. Bu (Fırat
öğretmen ) var ya, bunun canı çıkar en
çok budur. Temizler, silkeler eder,
yerleştirir.
-
Eviniz sabit olmalı.Yoksa taşınırken bunları nasıl götürecektiniz..?
-
Sana
gülecek bir şey daha söyleyeyim
mi?
- Söyle
- Esat’taki evimizin bodrum katında da daha böyle bir hayli kitabımızda kapalı duruyor.Orayı hiç açmadık. Ne olduğunu bile bilmiyoruz..
-
Ne kadar olduğun da?
-
Bilmiyoruz..Oraya sağlık durumundan
gidemedik.Eşim hastalanınca ben hastalanınca oralarla boğuşamadık. Bir hayli de orada var. Bodrumda var yani.. O da yine evimin altı
-
Son
günlerin moda imtihan kitaplarına
da yer vermişsiniz?
-
Hangisi?..
-
KPS, LES gibi
- Biz uzun zaman kapalı kaldığımız için, yani bizimle nadir kimseler alışveriş yapıyor. Çünkü biz (saat) bire doğru gelip (akşam) yedi de kapatıyoruz..
- Siparişleri nasıl alıyorsunuz?..İnsanlar geldi.Ankara’da da bulamadılar.. Bir ikitap soruyorlar.Bu kadar karışıklık içinde nasıl temin ediyorsunuz?..
- -O (Fırat bey) biliyor yerini..Çünkü tasnifi o yaptığı için nerde ne olduğun biliyor.. zaten adam dior ki ..Öyle birisi geldi bize. Siyasalda bulamamış kitapları.. Listeyle geldi. Bendeki kitapları aradı.Yedi sekiz kitap çıktı.Yunnaistan mı, Bulgarıstan mı , uçakla gönderdi. Sofya’ya mı gönderdi. Ben dedi .Altüst ettim her tarafı, bu kitapları bulamadım.Allah senden razı olsun diyerekten buradaki kitapları aldı.Sofaya’ya gönderdi.
-
Artık uluslararası serviste yapıyorsunuz.
- Yaptık ona yaptık.. Ataşemiymiş neymiş.. bir hanıma..
MEMLEKETLERİ AYAKTA TUTAN KÜLTÜRDÜR
- Bozkurt bey İsmet paşa ile kavga etmiş?
- Yok. Bozkurt çok koyu halk partilidir. Ama Türklüğünden hiçbir şey kaybetmemiştir.
-
Her halde İsmet Paşa da etmemiştir?
- Hayır. Tabi.İsmet Paşa’yı da sever Atatürk’ü de..
-
Hangisini daha çok severdi?
- Atatürk’ü daha çok severiz.. Hepimiz öyle... Fakat İsmet Paşa’yıda şey yapmayız.. Onunda.Az çok.. Çok fazla..Şimdikilere göre binlerce fazla.. şeyi vardır.
-
Şimdi kitap bile çalındığına göre sizin
döneminizdeki insanlarla şimdiki
insanları mukayese eder misiniz?
- Yav.. Şimdi nedeyim?... Hırsızlık bambaşka.. Bi.. sanat ya..Artık bunlar yokluktan değil.
-
Eskiden sanat sahipleri yok muydu?
-
Bak ama.. Şimdiki insanlar nasıl biliyor
musun?.. Bulduklarımızı o gün yiyelim. Tekrar çalalım diyorlar.Yani yemek için çalmıyorlar
ki.... Eğlenmek, gezmek..
- Yemek için çalsa haydi neyse diyeceksin.. Ama bunu yemek için yapmıyor ki.
-
Zevk için mi yapıyor?..
- Zevk için yapıyor yav.. yiyo.. o parayı dışarıda ya...Ondan sonra gene gidiyor hırsızlığa... Buna hırsızlık mı denir?
-
Eskiden de hırsızlık yaparlardı, koyun keçi
çalıp zevkine yerlerdi..
- Yok yav eskiden bir dükkana girdiler mi.Annemin babamın bana anlattığı.. Dermiş ki” Ben bu gün satışımı yaptım.. Yanımdaki arkadaşımdan al dermiş..”
-
Peki sizde de oluyor mu? “Aşağıda da kitapçı
var, bu gün işimiz oldu,
nasıl olsa emekli öğretenim “ diyor musunuz?
- Doldu diye değil de.. Mesela bende arayıp bulamadığı zaman “Aşağıda da kitapçılar var arkadaşım. İn aşağıda da ara”diyoruz.Veya bize çok samimi gelen varsa onları alıp aşağı götürüyoruz.Bunlara lütfen yardımcı olun.Bunlar falancadır.İyi insanlardır diye götürüyoruz. O şekilde götürüyoruz.
-
Yani o eski meziyetler bizde kaldı
diyorsunuz.
- Kalması lazım.Zaten her yer öyle olması lazım..İnsanların böyle olması lazım..
-
Olması değil olmaması ananormal diyorsunuz?
- Tabi.tabi..Bunu ben böyle düşünüyorum.. Hata dükkan benim dükkanım.Ben burada kar etmesem de beni sarsmaz. Fakat aşağıdaki adamcağız kira veriyor. Onu bir hayli sarsıyor. O beni üzüyor yani..
-
Kitaplara ilgi artı galiba. Eskiden bir Zafer
Çarşısındaki kitapçılar vardı. Adil İş merkezi doldu. Bu pasaj öylesine Kocabeyoğlu çarşısının altı da kitapçı
olmuş.. Bu durum sizce güzel bir gelişmemidir?
- Tabi güzel bir gelişme..
-
Yoksa nüfusla orantılı bir değişiklik mi?
- Yok.. İyi gelişmedir.. Gayet güzel oldu ama. İyi kitabı onların eline düşürmüyorlar.. patronlar kapışıyor evladım.Bazı kitapçılar var. Onlar iyi kitapları kitap satanların ellerinden alıyorlar..
-
Yani onu okumak için değil.Servet için
alıyorlar?
- Tabi tabi.. Satmak için alıyorlar.Satmak için alıyorlar ve büyük kitapçılar yapıyor ekseriyette. Onları alıyor kökünden temizliyor.Kalanını ancak onlara getiriyor. Veya bize getiriyor..
-
Demek istediğim şu.Ankara’da eskiden bir bölgede kitapçılar vardı. Şimdi hem bölge
olarak yaygılaştı hem de çoğaldı.Türkiye de
okuma oranı düşüyor deniyor ama kitapçı sayısı artıyor.
- Fakat bunların çoğu satamıyor.Yani dükkan kirasını belki zor çıkarıyorlar.
-
Kitap okunmuyor mu?
- İhtiyacı oluğu zaman okuyorlar.İhtiyaç yokken ben bunu da okuyayım diye alan çok nadir. Anladın mı?
-
Ama insanlar, “Kitaplar çok pahalı olduğu
için alamıyoruz” diyor..
- O bana kalırsa biraz şey. İnsanlar sigarasını içiyor. Kebabını yiyor. Bilmem nesini yiyor. Ona kitap ikinci üçüncü planda...Kültür edinelim demiyor. Kültürü ihtiyaç olarak görmüyor.
-
Kültürlü insanlarla kültürsüz insan arasında fark nedir?
- Kültür olmadıktan sonra hiçbir şey olmaz.. Memleketleri ayakta tutan kültürdür.
-
Peki okumak mı kültürdür. Yoksa kültür farklı bir şeyimidir? Mesela adam
okuyor.Hemde iyi okuyor ama banka soyuyor. Hortumluyor.. Kimi paşalar askerin
karavanasına gireni, kimi öğretmenler okulu, kimi banka sahipleri kendilerine
emanet edilen parayı soyuyor.. Bunların
hepsi de okumuş kişiler..
- Ama okumak ... Kültür değil. Bambaşka bir kültür.. Ben onu kültürden saymam. O dolandırıcılık sahtekarlık.. Bilmem neliktir.. Kültürlü insansa.. Memleketini düşünüyorsa. Ailesini üşünüyorsa. Bunu yapamaz.. Kültür başka bir şeydir..
...........
NOT:
Rafta kitap gösteren resim altı..
“Babam öğretmendi. Annem öğretmen, bende öretmenim.. Yakında emekli olacağım..” diyen Fırat Ergenokon annesinin en büyük yardımcısı...
Birde anısını anlatarak Türkiye’nin nerden nereye geldiğini ortaya koyuyor..
Dükkanlarında 1980 Şubatında Lord Kinros’un Atatürk’le ilgil kitabı bulununca Fırat Ergenokon’u alıp götürüyorlar. Ancak 11 gün sonra Hakim karşısına çıkarılıyor.Ve serbest kalıyor..
“Hakim karşısına çıkana kadar sorgusuz sualsiz yatardınız. Mahkeme hic bir ceza vermese dahi eğer üç ay sonra hakim karşısına çıkarsalardı üç ay yatacaktık. “ diyerek kitap yüzünden hapis bile yattığını söyleyen Ergenokon, “Ama bu ün olsa aynısı olmaz.Çünkü iki gün içinde hakim karşısına çıkıyorsun.Artık yatıp yatmayacağına o karar veriyor.İşler keyfi olmuyor” şeklinde konuşuyor..
…………………..
NOT: Mayıs 2005 de “Ufuk turu “nda Anayurt gazetesinde yayınlandı.
////////////////////////////

Bir zamanlar
"Solun harika Çocuğu" nitelemesi yapılan Gökhan Çapoğlu ile Armada da
bir kitapçıda röportaj yaptık

Gökhan
Çapoğlu, "Metal fırtana ilginç konaları işlemiş" diyor


Bir
dönem Ecevitlerin gözdesi ve "Sol'un Harika Çocuğu " nitelemesi
yapılan
Gökhan Çapoğlu, Necati
Çavdar'la Armada'da ki kitapçıda röportaj yaparken
ÇAPOĞLU:
D?NYAYI FİNANSAL KIRILGANLIKLAR TEHDİT ED?YOR
2000?li y?llarda
ABD?de buna uygun ideolojik de?i?iklikler oldu. Ekonomik ?st?nl?k yerine askeri
?st?nl??? tercih eden yeni muhafazakar-Siyonist ideoloji egemen olmaya ba?lad?.
11 Eyl?l olay? ile Bush, g??lendi. Kendisine ?ilahi bir g?rev verildi?ini?
s?yl?yor. Amerika tasarruf etmeyen s?rekli t?ketimi artt?ran bir toplumdur.
Bunun b?yle devam etmesi m?mk?n de?ildir. ABD?de devlet i?inde ciddi bir
b?l?nme s?z konusu. Giderek ekonomisini g??lendiren Rusya bu oyunun i?inde
bende var?m diyor.
??N PATLAMAYA HAZIR
BOMBA G?B?
Finansal ter?r dengesi
s?z konusu. E?er ABD?nin verdi?i ka??tlar ?ok de?er kaybederse o zaman b?y?k
bir ??k?? ya?anacakt?r. ABD?de ekonomi bu boyutta a??k vererek giderse d?nya
ekonomisi ??ker ve 1929 bunal?m?na benzer ekenomik, siyasal bunal?mlar ya?an?r.
AKP sisteme kar?? duruyor diye iktidara geldi. ?? ve d?? egemen g??lerin,
sistemin partisi oldu. T?rkiye ile ABD ve ?srail?in ??karlar? b?lgede 1990?dan
bu yana ?at???yor. B?lgede ve d?nyada geli?meleri T?rk menfaatine uygun,
T?rkiye lehine geli?tirecek g??l? bir devlet yap?m?z yok. Necati ?avdar?la ufuk
turu.... Bu hafta sizler i?in eski siyaset?i, bilim adam? At?l?m ?niversitesi
??letme Fak?ltesi Dekan? Prof.Dr. G?khan ?apo?lu ile d?nya dengelerini ve
T?rkiye?yi konu?tuk. Prof.?apo?lu, sorular?m?z? i?tenlikle cevaplayarak d?nyay?
?ekillendiren siyasal ve ekonomik dengeleri de?erlendirerek ?lkemiz i?inde
bulundu?u durumu ve gelece?i ile ilgili a??l?mlar? ortaya koydu. -Gerek siyasal
tecr?beleriniz, gerek bilim adam? ki?ili?iniz gerekse ?lkemizin ?nde gelen az
say?da fikir ?reten insanlar?ndan olman?z dolay?s?yla d?nya dengeleri ve bunu
etkileyen olaylar? sorgulamak istiyorum.Sizin pencerenizden d?nya nerede,
nereye gidiyor? -D?nya?da yeni bir d?zen kurulmaktad?r. ll. D?nya Sava??n?da
sonra ABD?nin ?ne ??kt??? d?zen y?k?lmaya ba?lam??t?r. Avrupa 1950?lilerde
kalk?nmaya ba?lad?. 1960?l? y?llarla birlikte ?zellikle Almanya ve Japonya yeni
ekonomik g?? olarak ortaya ??kt?lar. 1980?li y?llarda G?ney Asya ?lkeleri
dikkat ?ektiler. ABD siyasi olarak iki kutuplu d?nyada liderli?ini s?rd?rmeye
devam etti. 1990?lar ba??nda Sovyet Blo?unun ??kmesiyle ?ABD s?per g???
olmaktan ?teye ?hiper g?? ?olarak ?ne ??kmaya ?aba g?sterdi. 1991 y?l?ndaki
Irak Sava??n? kendi g?c?n?n bir g?sterisine d?n??t?rd?. 1990?l? y?llarda
b?t?esini kontrol alt?na almaya ?al??an ABD, gittik?e b?y?yen d?? a??klar
vermeye ba?lad?. Yani ABD giderek ?retti?inden fazlas?n? t?keten bir ?lkeye
d?n??t?. 2000 Y?l?nda borsa balonu patlay?nca i? ????r?ndan ??kmaya ba?lad?.
??nk? borsa balonun patlamas? yan?nda Enron, World Com gibi ?irketlerinin
hissedarlar? doland?rd??? ortaya ??kt?. Yani, kuruldu?undan beri sermaye
piyasalar?na dayal? geli?me g?steren ABD?de sermaye piyasalar?na olan g?ven
kaybolmu?tu. ?ktidarda bulunan yeni muhafazakarlar (neo-conlar) dikkati farkl? y?ne
?ekerek, ABD?nin ?st?nl???n? rekabet etmekte zorluk ?ekti?i ekonomik alandan,
?st?n oldu?u askeri alana ?ekmeyi planlad?. Ve 11 eyl?l olaylar?yla bu f?rsat?
yakalad?. ABD ilk?nce Afganistan?? i?gal ederek ?in?i ve Orta Asya enerji
yollar?n? kontrol alt?na almaya ?al??t?. Sonra da Irak?a sald?rarak Ortado?u
kaynaklar?n? kontrol niyetini g?sterdi. Bu ?ekilde AB, ?in ve Rusya?ya kar??
ekonomik a??dan kaybetmeye ba?lad??? ?st?nl???n? askeri ve stratejik olarak
kurmaya ?al??maktad?r. ABD?de cari a??k 2004 rakamlar?na g?re 600 milyar
dolard?r. Yani GSMH?s?n?n %5?inin ?st?ndedir. B?t?e a???? ise GSMH?n?n %4??
civar?ndad?r. ABD tasarruf etmiyor, ?retti?inden giderek ?ok daha fazlas?n?
t?ketmektedir. 600 milyar dolar? bulan d?? a????n? dolar basarak ??zmeye ?al???yor.
Bu dolarlar? ve ABD hazine ka??tlar?n? alan ?lkeler bu oyunun sa?mal???n?n
fark?na varmaya ba?lad?lar. Yani, ABD?nin enerji kaynaklar?n? kontrol
edebilmesi kendilerinin Amerikan dolar? ve hazine ka??tlar? tutmas? sayesinde
olabilmektedir. ABD pervazs?zl???n? her alanda g?stermektedir. K?resel ?s?nmaya
kar?? Kyoto S?zle?mesini, Uluslararas? Ceza Mahkemesi Anla?mas?n?
imzalamamaktad?r. D?nya n?fusu i?indeki %5lik pay?na kar?? k?resel ?s?nman?n
%30?undan ABD sorumludur.
ABD?DE ?DEOLOJ?K
A?IRILIKLAR EGEMEN OLDU
ABD, ekonomisini sava?
ekonomisi haline getirdi. Zorbal?kla petrol ?reten b?lgeleri ele ge?irmeye
?al???yor. Hedefledikleri ?lkeler Afganistan, Irak gibi askeri a??dan g??s?z
?lkeler. Sava? ekonomisine dayanan ?lke olarak ABD kar??s?nda d??man bulmak ya
da g?stermek zorunlulu?unu hissediyor. Samuel Huntington??n medeniyetler
?at??mas? tezi ideolojik ?er?eve olu?tururken, 11 Eyl?l olaylar? ?at??man?n
di?er taraf?n?, d??man? belirledi. Sovyetler Birli?inin da??lmas?ndan sonra
?kom?nist? d??man yok olmu?tu. D??man kalmam??t?. 11 Eyl?l??n arkas?ndan
nihayet beklenen d??man bulundu: M?sl?manlar. M?sl?man ?lkeler de ikiye
ayr?lm??t?r. ABD?nin g?d?m?nde olan, ta?aronlu?unu yapan iyi M?sl?man ?lkeler;
Kuveyt, M?s?r, T?rkiye gibi. ABD?nin ??karlar?na hizmet etmeyen k?t? M?sl?man
?lkeler; Afganistan, Irak, ?ran, Suriye gibi. K?t? m?sl?man ?lkeler adam
edilmeliydi. Bu da ABD?nin askeri i?gali ve kendi g?d?m?nde y?netimleri ba?a
getirmesiyle m?mk?n olabilirdi. 2000?li y?llarda ABD?de buna uygun ideolojik
de?i?iklikler oldu. Ekonomik ?st?nl?k yerine askeri ?st?nl??? tercih eden yeni
muhafazakar-Siyonist ideoloji egemen olmaya ba?lad?. ABD askeri harcamalar?
h?zla artt?. Bu g?n askeri harcamalar? 500 milyar dolara yakla??yor. Bu
d?nyadaki toplam askeri harcamalar?n yar?s?n? olu?turuyor. 2000 se?imlerinde
Demokrat Al Gore, Cumhuriyet?i George Bush kar??s?nda se?imi kazand?. Ancak
?e?itli hilelerle se?imi Al Gore? a kaybettirdiler.ABD?nin ba??na G. Bush?u
ge?irdiler. George W.Bush, 11 Eyl?l?e kadar ge?en s?rede ABD?nin en ba?ar?s?z
Ba?kan? konumunda idi.11 Eyl?l olay? ile Bush, g??lendi. Kendisine ?ilahi bir
g?rev verildi?ini? s?yl?yor. 2000 se?imlerinde 500 bin oyla kaybetti?i halde,
farkl? operasyonlarla iktidar? ele ge?iren Bush, 2004 de ?? milyon daha fazla
oy alarak se?imi kazand?. Se?imlerde G. Bush , ABD?nin orta kesimlerinden oy
ald?. Bu b?lgeler daha dindar, daha fakir ve d?? d?nyaya kapal? kesimlerdir.
Do?u ve bat? k?y?lar? ABD?nin daha e?itimli, d?? d?nyayla rekabet edebilen,
zengin kesimleridir. Bu kesimlerden Demokrat aday John Kerry oy ald?. ABD?yi
asl?nda Ba?kan Yard?mc?s? Dick Cheney y?netmektedir. G.Bush semboliktir. G.
Bush?un ge?mi?i ABD?yi y?netmeye yeterli de?ildir. K?rkl? ya?lar?na kadar
alkolik olan G. Bush Teksas valisi se?ildikten sonra t?vbekar olmaktan ?teye
kensinin ilahi bir g?revle g?revlendirildi?ine inanmaya ba?lam??t?r. ?imdi
etraf?ndakilerde fanatik muhafazkar-siyonist insanlard?r. -ABD ekonomisinin bu
hale gelmesinin sizce sebebi nedir? Bilgisayar, internet ve ileti?im
alanlar?ndaki h?zl? geli?meler d?nyada rekabet h?zla artt?rmaktad?r. Almanya,
Japonya, G. Kore, G?ney Asya ?lkelerinin yan? s?ra ?in?in teknolojiyi h?zla
?retime uygulamalar? ABD zor duruma d???rmektedir. Bunun yan?nda ABD?de savunma
harcamalar? h?zla artarken, G.Bush ideolojik bir yakla??m ?st d?zey gelir
gruplar? i?in vergileri d???rm?? b?t?e a??klar?n?n 2000 y?l?nda 235 milyar
dolar fazladan, 2004 y?l?nda 450 milyar dolar a???a gitmesine neden olmu?tur.
ABD merkez Bankas?n?n faiz oranlar? son 50 y?l?n en d???k d?zeyi %1?e ?ekmesi
t?ketimi kam??lam??, tasarruflar? s?f?rlam??t?r. Amerika tasarruf etmeyen
s?rekli t?ketimi artt?ran bir toplumdur. Bunun b?yle devam etmesi m?mk?n
de?ildir. ?nsanlar dolar yerine ba?ka bir para birimini ?rne?in Euro tutmaya
ba?larlarsa durum ?ok ciddi hale gelecektir. -ABD bu arada ?ran?a sald?rabilir
mi? ?ran tehdidi bence laftan ?teye gidemeyecektir. ?yle bir ??lg?nl???
uygulamaya koyabileceklerini zannetmiyorum. Bu ABD?nin ??k???n?
h?zland?rabilir. Askeri i?gal Irak?da ba?ar? sa?layamad?. Belki ?srail?i
kullanarak ?ran ?zerinde bask? olu?turabilirler. ?srail, ?ran?da birka? yere
sald?rabilir. Daha ilerisini olabilece?ine ihtimal vermiyorum. ABD?de devlet
i?inde ciddi bir b?l?nme s?z konusu. Bir kesim askeri g??le i?leri halledelim
derken bir kesimi de demokrasi g?r?nt?s?yle yol almak istiyor. George Soros
gibi d???nenler gerek G?rcistan?da gerekse Ukranya?da bu metod ile ba?ar?
kazand?lar. Kaybettikleri se?imleri kendi ?rg?tledikleri ve finansal destek
sa?lad?klar? s?zde sivil toplum ?rg?tleri ve kitle hareketleriyiyle yenilenmeye
zorlad?lar. Kazan?ncaya kadar m?cadle edeceklerini belirttiler. Kendi
taraftarlar? kazan?nca olaylar s?kun buldu. Bunun bir anlam? olmas? gerekmez
mi? ?te yandan biraz ?nce belirtti?im gibi Bush y?netimi ?evre ile ilgilenmiyor.
K?resel ?s?nma artt??? halde Kyoto s?zle?mesini imzalamamakta direniyor. ABD?de
sosyal g?venlik uzun y?llar sonra 2042?de zorlanmaya ba?layacak Bush ve ekibi
bunu bahane ederek sosyal g?venli?i ?zelle?tirmeye, borsaya destek vermeye
?al???yor.
RUSYA BU OYUNDA BENDE
VARIM D?YOR
-Peki d?nyay?
?ekillendirme , y?netme oyununda Rusya?n?n konumu ne? Sovyetler da??ld?ktan
sonra Rusya?da ekonomiye Yahudi k?kenliler, ABD?li dan??manlar, proflar,
akademisyenler y?n vermeye ba?lad?. Ekonominin kontrol? giderek uluslararas?
sermayenin denetimine girerken, Rusya ekonomisinde sermaye mafyala?t?. Putin?in
i? ba??na ge?mesiyle i?ler de?i?ti. Rus derin devleti hareket ge?ti. Putin
St.Petersburg belediyesinde ba?kan yard?mc?s?, ?nemsiz bir gizli servis , memur
konumunda iken al?n?p halk?n ?n?ne ??kar?ld?. Putin?in ?ahs?nda verilen mesajla
?biz bu oyunun i?indeyiz? dendi. Rus derin devleti yabanc?lar?n eline ge?en
ekonomik kaynaklar? ve mafyala?m?? sermayeyi dizginlemek istedi. Putin ,
Rusya?y? yeniden yap?land?r?yor. Mafya ve yabanc?lar?n eline ge?mi? dev
ekonomik kurulu?lar? tekrar devletin hakimiyetine al?yor. Giderek ekonomisini
g??lendiren Rusya bu oyunun i?inde bende var?m diyor. Gerek ABD?nin Irak?taki
ba?ar?s?zl??? gerekse G?rcistan ?daki ?Kadife?, Ukrayna?daki ?Turuncu?
devrimlerle Rusya?n?n ?evresinin daralt?lmas? da Rusya?y? harekete ge?irdi.
?zellikle Ukranya?n?n ABD ya da genel anlam? ile Bat? blo?u i?inde yer
almas?yla Sivastopol gibi ?nemli bir liman? kaybetmek Rusya i?in ?ok b?y?k
bedel demektir. Ancak Irak sava?? Rusya?y? bir taraftan da zenginle?tirdi.
Rusya artan petrol ve gaz fiyatlar? sayesinde ekonomisini g??lendiriyor. Daha
?nce bor?lar?m? ?deyemiyorum diyerek moratoryum ilan eden Rusya ?imdi IMF?ye
??ekil? diyebildi.
??N PATLAMAYA HAZIR
BOMBA G?B?
-D?nya dengelerinde
?in?de var dediniz. Kimilerinin ?sar? dev? diye tarif etti?i ?in?in durumu ne?
?in patlamaya haz?r bir bomba. Y?lda %9 b?y?yor. Ekonomik alanda ?ok b?y?k
mesafeler kaydediyor. Ancak, insanlar?n? ac?mas?zca s?m?rerek bunu ger?ekle?tiriyor.?in?de
insanlar?n hi?bir sosyal g?vencesi yok.?cretler ?ok d???k. B?y?k ?o?unluk g?nde
bir dolara ?al???yor. ?in, elde etti?i cari fazlas?n? ABD ekonomisine
aktar?yor. ?in, ABD?ye mal sat?yor. Kazand??? paralar? yine ABD?ye yat?r?yor.
ABD?nin hazine bonolar?n? ?in ve Japonya al?yor. Bu anlamda finansal ter?r
dengesi s?z konusu. E?er ABD?nin verdi?i ka??tlar ?ok de?er kaybederse o zaman
b?y?k bir ??k?? ya?anacakt?r. ?in ve Japonya rezervlerini dolarda tutuyor. ABD
dolar?n?n d??mesi bu ?lkeleri milyar dolarlarla zarara sokmaktad?r. Finansal
ter?r dengesinin bozulmas? riski ?in ve Japonya?y? yak?ndan ilgilendiriyor.
E?er ABD?de ekonomi bu boyutta a??k vererek giderse d?nya ekonomisi ??ker ve
1929 bunal?m?na benzer ekenomik, siyasal bunal?mlar ya?an?r. -Bu oyunda Avrupa
Birli?i nerde duruyor? Avrupa Birli?i (AB), bu oyunda ABD?ye mesafeli duruyor.
AB cari a??k fazlas? veriyor, ?ok ?retiyor. Az t?ketiyor. Bu anlamda AB
ekonomisi ABD ekonomisinden daha sa?lam. Ancak, AB?nin savunma g?c? ve ortak
savunma politikas? yok. G??lenen Euro ile, AB a??rl???n? hissettiriyor.
?nsanlar ve ?lkeler paralar?n? dolardan Euro?ya d?n??t?r?yor. Buda AB?ni
ekonomik alanda daha da g??lenece?i i?aretini veriyor.
?EVREM?ZDE C?DDi
OPERASYONLAR YAPILIYOR
-Bu belirleyici g??ler
kar??s?nda T?rkiye ve ekonomisi ne halde? ?u anda bor?lar ?evriliyor gibi
g?r?l?yor ama bu y?l cari a??k miktar? 15.6 milyar dolar olarak ger?ekle?ti.
TL?nin %40 de?erli olmas?n?n bu unsurlarda etkisi ?ok fazla. Yurt d???nda faiz
%2, T?rkiye?de faizden net %15 kazan?l?yor. Bu da T?rkiye?ye s?cak para
giri?ini czaip k?l?yor. Bor?lar bor?la rahat?a ?evrilebiliyor. Asl?nda s?cak
paran?n birk?sm?n?n kayna?? belli de de?il. Bu anlamda T?rkiye?nin ekonomik
olarak tehlikeyi atlatt??? s?ylenemez. Ekonomi %9 b?y?yor ancak i?sizlik
azalm?yor, art?yor. ?hracat art?yor g?r?lmesine ra?men fazla getirisi yok.??nk?
imalat sanayi ara mallar?n? ithal ediyor, yerliyan sanayi k???l?yor. ?hracat
yerli ara mallar?yla ?retilmiyor, ucuz ithal mal kullan?l?yor.?thal edilen
mallar, ?lkemizde ambalajlanarak ihra? ediliyor. ?hracatta yerli ?retim pay?
giderek d???yor. ?hracat artarken, ithalat daha fazla art?yor. 62.7 milyar
dolarl?k ihracata kar??l?k 97 milyar dolarl?k ithalat s?z konusu. ?te yandan
?evremizde ?ok ciddi operasyonlar yap?l?yor. ABD bu operasyonlar i?in
?ncirlik?i daha fazla kullanmak istiyor. D??i?leri Bakan? Abdullah G?l, ?ABD-
T?rkiye ili?kileri her ?eyden ?st?n? diyebiliyor.Bu durumda t?m pazarl?k
g?c?n?z? yitiriyorsunuz. ?of?rlerimizin Irak?da ?ld?r?lmesini elbette kimse
istemez, kabulde etmeyiz. Ancak Irak?tan bak?l?rsa.Irak?da direnenler; ? ABD
ile sava?tay?z, i?gal alt?nday?z? diyor. T?rklerin orada i? yapmalar?n? ?
T?rkiye i?gale yard?m ediyor? diye alg?l?yor. Sava??n par?as? olarak
g?r?yorlar. Irak meselesine bakt???m?z zaman ABD devleti i?inde bir ?at??man?n
oldu?u ortaya ??k?yor. ABD Irak?ta ve di?er operasyonlarda hukuksuzlu?u me?ru
olarak g?r?yor .Afganistan?dan K?ba?daki Guantanema kamplar?na g?t?rd???
esirlere, delil olmasa da ?m?r boy hapis cezas? verilecek demeleri tam bir
??lg?nl?k. Tam bir hukuksuzluk. ABD hi? bir hukuk tan?m?yor. T?rkiye b?yle bir
anlay??la yan yana olmamal? ve destek oluyor g?r?lmemeli, ?yle alg?lanacak
geli?melere meydan vermemelidir. T?rkiye?de iktidara gelenler s?ylediklerini
unutuyorlar. Ancak o iktidarlar tasfiye ediliyorlar. G?mr?k Birli?i i?in her
?d?n? veren Tansu ?iller yeri gelmi? saf d??? edilmi?tir. Ayn? ak?bet Ecevit?in
ba??na gelmi?tir. IMF?nin her de?ine evet diyen Ecevit gitmi?tir. MHP; ?Apo?yu
asaca??m ? diye yola ??km??, Apo?yu besler hale getirerek halk taraf?ndan
tasfiye edilmi?tir. Emperyalist g??ler i?in i?levini yerine getirdi?inde bu
h?k?met de yolcudur. Erbakan, kar?? oldu?u ?srail?le anla?ma imzalad? da ne
oldu? AKP sisteme kar?? duruyor diye iktidara geldi. ?? ve d?? egemen g??lerin,
sistemin partisi oldu. 1989?dan sonra dikkat ederseniz t?m iktidarlar
se?imlerde ala?a?? edildi. Halk, s?zlerinde durmayan iktidarlara tepki veriyor,
cezay? toptan kesiyor. -T?rkiye-AB ili?kileri konusunda ne dersiniz? 17 Aral?k karar?
T?rkiye i?in 6 sayfad?r. Ancak ayn? metinde hakk?nda karar al?nan H?rvatistan
i?in sadece bir paragraft?r. Bu durum kendi ba??na AB?nin T?rkiye?ye bak???n?
ortaya koymaya yetiyor. 17 Aral?k karar? ne diyor? K?br?s? ver.Yunanistan,
Ermenistan?la meseleni hallet. Dicle -F?rat sular? i?in komisyon kurulsun, biz
kontrol edelim. Bunlar ne demek? AB yetkileri a??klad?lar. 3 Ekim 2005 m?zakere
tarihi de?il, tarama s?recinin ba?lang?c?d?r dediler. Peki m?zakere tarihi ne
zaman? En iyimser bak??la 2006 Ekiminde ba?lar. 17 Aral?k karar? T?rkiye i?in
hezimetti. Bu h?k?met bu karar? b?y?k ba?ar? diye K?z?lay Meydan?nda kutlad?.
?lkesini seven hi? bir insan?n anlayabilece?i bir durum de?il. 2005?de Avrupa
anayasams?n?n oylanmas? ve referandumu var. 2006?da Alman se?imleri var. B?y?k
ihtimalle T?rkiye?nin AB ?yeli?ine kar?? olan kesim se?imlerde galip
gelecektir. T?rkiye?de kamusal alan s?k?nt?s? ?eken muhafazakar kesim, AB ile
??zece?ini d???nerek AB?ye girmeyi savunuyordu. Ancak kamusal alan?n fazlas?yla
AB?de de oldu?unu A?HM, Frans?z ve Alman Parlamentosu kararlar?yla ??rendiler.
??renmeye devam edecekler, ama en ?ok onlar?n can? yanacak. T?rkiye?de medya
AB?ci, b?y?k patronlar AB?ci. Patronlar AB sermayesinin ta?eronu olmak
istiyorlar. H?k?met kraldan kralc? kesildi. Her t?rl? ?d?n? vermeye haz?r
oldu?unu a??kl?yor. AB?ye yalvaran t?m kesimlerin zavall??? ortaya ??k?yor.
Halk ger?ekleri anlad???nda hi? birine ge?it vermeyecektir.
T?RK?YE ?LE ABD?N?N
?IKARLARI UYU?MUYOR.
-B?lgemizde
operasyonlar yap?l?yor diyorsunuz. Bunun T?rkiye?ye getirisi ne? T?rkiye ile
ABD ve ?srail?in ??karlar? b?lgede 1990?dan bu yana ?at???yor. B?lgede ve
d?nyada geli?meleri T?rk menfaatine uygun, T?rkiye lehine geli?tirecek g??l?
bir devlet yap?m?z yok. -Derin devlet var ama?.. ?ayet var olsayd? 1990?dan
beri T?rkiye aleyhine geli?en olaylar? g?rerek, ona g?re ?nlemler al?n?r,
politikalar geli?tiril idi. ?srail ve ABD ile bu kadar s?k? f?k? olunmazd?.
-Siz b?yle s?yl?yorsunuz ama.Bir d?nem ?unlar? ?srail ile imzalamazsan?z darbe
yap?l?r diye iktidarlar tehdit edilmedi mi? Hi?bir darbede T?rkiye?nin ??kar?
olmam??t?r. Darbelerde d?? y?nlendirmelerin etkisi s?z konusudur. -O zaman d??
y?nlendirmeler niye izin verildi? T?rkiye?nin iki temel d?? ba??ml?l??? s?z
konusudur. Birincisi ekonomiktir. IMF?ye ba??ml? hale gelmi?siniz. IMF 2 g?n
i?inde ekonominizi ??kertebilecek etlkiye sahiptir. ?kinci temel d?? ba??ml?l?k
askeri gere? ve teknoloji a??s?ndand?r. Siz silahlar? nerden al?yorsan?z o
kayna??n etkisinde kal?rs?n?z. -ABDve ?srail eksenine kar?? T?rkiye ne
yapabilir? Her?eyden ?nce ekonominin dizginlerini IMF?den almak gerekmektedir.
B?lge ?lkeleriyle i?birli?ini geli?tirebilirsiniz. Rusya ile i?birli?i
yapabilir. ??nk? Rusya t?ketim mal? ?retemiyor.T?rkiye ?retiyor. T?rkiye ileri
teknoloji ?r?n? ?retemiyor, Rusya ?retiyor. Bir birlerinin a??klar?n? kapatarak
i?birli?i dengelenebilir. Kafkaslar, Orta Asya ve Orta Do?u yan?nda AB ile
ili?kilerin kesilmesine de?il dengeli hale getirilmesine ihtiya? vard?r. ABD
ile hangi konuda kar??l?kl? oturacaks?n?z. ABD kom?ular?m?za sald?r?yor,
slad?rmay? planl?yor. E?er topraklar?n? ?s olarak kulland?r?san sana daha fazla
bor? verece?im diyor. Bu ahlaks?z teklifi ve ili?kiyi bu h?k?met bile kabul
edemez. -T?rkiye krize d??me sarmal?ndan nas?l kurtulur? T?rkiye?nin birikimli,
y?rekli, vatansever ve d?r?st y?neticilere ihtiyac? vard?r. Ancak bu nitelikte
y?neticiler ile ekonominin dizginleri IMF elinden, d?? politikas? ABD?nin
g?d?m?nden, i? politikas? AB?nin y?nlendirmesinden kurtar?labilir. Son elli
y?lda bunu ger?ekle?tiremedik. Bundan sonra ger?ekle?tirebilmemiz halk?m?z?n
se?imine ba?l?d?r.
................00000000000...............
G?khan ?APO?LU K?MD?R?
Prof.Dr. G?khan
?APO?LU- 1979 y?l?nda Ankara ?niversitesi Siyasal Bilgiler Fak?ltesini
birincilikle bitirdikten sonra ABD?de Denver ?niversitesi?nden Uluslararas?
?li?kiler dal?nda Y?ksek Lisans, Kaliforniya ?niversitesi Berkeley?den ekonomi
dal?nda doktora ald?. 1988 y?l?nda Bilkent ?niversitesinde ?al??maya ba?lad?.
?apo?lu, DSP?den 1995 Se?imlerinde Ankara Milletvekili se?ildi. Siyasette iken
bile akademik ?evrelerin yak?ndan tan?y?p takdir etti?i, bir d?nem 'solun
harika ?ocu?u' diye adland?r?lm??t?. Ancak Ecevitler'le ?at???p DSP?yi terk
etmek zorunda kald?. G?khan ?apo?lu 24 ?ubat 1998?de DEPAR'? kurdu. Daha sonra
siyaseti terk ederek Anadolu Stratejik Arastirmalar Vakfi (ANSAV) kanal?yla
fikri ?al??malar?n? s?rd?r?yor.Halen Anadolu Stratejik Ara?t?rmalar Vakf?
Ba?kan??d?r. ?apo?lu, 2003 y?l?ndan beri At?l?m ?niversitesi ??letme Fak?ltesi
Dekan?d?r. Yurtd??? ve yurt i?inde yay?nlanm?? bir ?ok kitap ve makalesi
vard?r. Cuma ak?amlar? Avrasya TV?de Ekonomi-Politik program?n? yapmaktad?r.
…………………………
https://necaticavdar.blogspot.com/2005/
///////////////////////////////////
Türkmen Partisi Irak Milli Türkmen
Cephesi Türkiye Temsilcisi Mustafa
Ziyai bey ile Irakta Neler olup bittiğini. Kuzey Iraktaki
Güvenli Bölgenin ne anlama geldiğini.
Bölgede oynanan oyunları, Türkiye
üzerindeki hesapları konuştuk...........
NECATİ ÇAVDAR/ ncavdar@hotmail.com.
- Sayın Mustafa Ziyaii bey, IKDP Ankara temsilcisi Dızai’nin resepsiyonundan sonra Türk kamuoyu Kuzey Irak’ta yeni bir yapılanmamı söz konusu diye sormaya başladı. Kuzey Irakta ne oluyor, son durum nedir?
- Kuzey Irakta 1991 den beri devam eden bir “Güvenli
Bölge “ uygulaması var. Bu bölgenin yönetimi
iki Kürt gurubun elindedir. Bu bölgenin güneyinde Süleymaniye merkezli
bölgede Celal Talabani’nin lideri olduğu KYB, Kuzeyinde ise Erbil merkezli
Mesut Barzani’nin liderliğindeki KDP
yönetimindedir. Bu yapı böyle devam ediyor. Bunların yanında bir takım NGO’ lar
var. NGO’larında01 Nisan 2000 Cumartesi Hizmetler ve altyapı açısından bölgeye
bayağı destekleri oldu. Bunlar parasal ve teknik olarak yardımcı oldular. Şu
anda yeni bir gelişme yok. Ancak KDP bölgesinde özellikle dünya tarafından
desteklenen yeni bir yapılanma
ortaya çıkıyor. Bu da bizim şüphelerimizi ve endişelerimizi artırıyor. Bu konuda biz imle beraber bölge devletleri çok dikkatli olmak
zorundadır.
-Sizin durumunuz nedir?
-Biz Türkmen Cephesi olarak
merkezimiz Erbil’dedir. Bunun yanında
bütün bölgelerde irtibat bürolarımız var. Yaklaşık kırk büromuz bölgeye
dağılmıştır. Bizim amacımız orda bulunan Türkmenlere yardımcı olmak hizmet götürmek,sıkıntılarını
gidermek, bunun yanında Irak’ın genelinde bulunan Türkmen toplumumuzun
sorunlarını dile getirmek, uluslararası
araneda çözümü için arayış içinde olmaktır.
-Bu günkü yapı içinde Türkmenler sorunlarını dile
getiriyorlar mı? Uluslararası arenada muhatap kabul ediliyor mu? Edilmesi için
ne gerekli?
TÜRKMENLER DENGE UNSURU
-Irak Türkmen Cephesi uluslar arası
arenada muhatap kabul ediliyor. Bu özellikle
Ankara sürecinden beri böyle. Biliyorsunuz kendi arasında çatışan iki
Kürt gurubun yanı sıra birde Türkmen cephesi bir masaya oturdu. Bir barış tesis
edildi. Şuana kadar ki 1,5 yıldır aralarında ki barışı bizim katkılarımızla
sağlanmış durumdadır. Barış izleme gücüne verdiğimiz destekle barışın devamı
için önemli katkılar yapıyoruz. Tabi ki
biz iki taraf arasında tarafsızız .. Onun için Irak Türkmen Cephesi Dünya tarafından Irak Türkmenlerinin meşru
temsilcisi olarak kabul ediliyor. İlgili devletler bu şekilde kabul ediyorlar
ve Ankara süreci devamınca da onlarla temas içindeler.
ORADA ÇIKARLAR KONUŞUYOR
-Ankara Sürecinden sonra ABD’ye iki
Kürt lider çağırıldı. Bunun içinde Türkmenler yoktu. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Türkmenlerin olmadığı ve
dışlandığı her hangi bir yapıda, Irak genelinde olsun güvenli bölgede olsun
bölgeye barışın ve istikrarın geleceğini zannetmiyorum. Ve düşünmüyoruz. Çünkü
Türkmenler Irak’ın üçüncü milliyeti.
Türkmenler Irak’ta buçuk milyonluk bir nüfusa sahiptir. Bu nedenle
Türkmen varlığını göz ardı eden her hangi bir çözümün sağlıklı bir çözüm
olamayacağı ortada. Bu düşünülemez bile. Bu gerçeği Dünya bile anlamıştır.
Fakat özellikle güvenli bölge uluslar
arası bir meydan haline gelmiştir. Orada
çıkarlar konuşuyor. Bizim de bizimde batılı güçler yönünden çıkarlarına bir
durumumuz yok. Batılı güçlerin
çıkarlarına hizmet etmediğimiz için desteklerini daha çok diğer
guruplara veriyorlar.
-Türkmen Cephesi ne anlama geliyor?
-Irak Türkmen Cephesi meşruiyetini
1997 de Erbil’de toplanan 1. Türkmen Kurultayından alıyor. 4-7 Ekim 1997
tarihinde Erbil’de 1. Türkmen kurultayını düzenledik. Kurultaya tüm Türkmen
siyasi ve diğer güçleri davet ettik. Kurultaydan 30 kişilik bir şura meclisi
çıktı. Bu şura meclisi de Türkmen dava
ve mücadelesinin uygulama ve icrasını Türkmen Cephesine verdi. Türkmen cephesi
Dört kuruluştan müteşekkildir. Irak Milli Türkmen Partisi, Türkmeneli Partisi,
Türkmen Bağımsızlar Hareketi ve Türkmen Kardeşlik Ocağı. Bunların yanında
da Merkezi bölgede bulunmayan, yurt
dışında bulunan iki kuruluşumuz var. Bunların yanında yer almaktadır. Ancak
bunların bölgede icraatları yoktur.Daha çok destek mahiyetinde çalışmaları
mevcuttur.
KENDİLERİ ÇALIP KENDİLERİ OYNUYOR
-Kuzey Irak’ta bir meclis ve hükümet oluşturuldu. Bunun yapısı nedir ve
siz içinde yer alıyor musunuz? Daha doğrusu kimi temsil ediyor bu meclis?
– Bazılarının bildiği gibi orada bir
değil iki meclis var. Bizim de Türkmen kuruluş ve şahsiyetlerinin oluşturduğu
Türkmen Kurultayından çıkan şura meclisimiz var. Kürt guruplarının da iki meclisi
ki birisi Güneyde Talabani bölgesinde diğeri de Kuzeyde
Barzani bölgesindedir.
1993 den sonra bölgenin Uluslar
arası güçler tarafından güvenli bölge ilan edilmesinden sonra orda ki güçlerin
kendi içinde bir seçim yapıldı. Biz o seçimlere Irak Türkmen Cephesi olarak
katılmadık. Çünkü seçim komisyonunda
varlığımız bulunmadığı için kabul etmedik. Varlığımızın kabul edilmediği bir
seçimi boykot ederek katılmadık. O seçimin neticesinde Erbil’de yerel
parlâmento teşkil edildi. Parlâmentoyu
Barzani ve Talabani güçleri yarı
yarıya bölüştüler. Bu şekilde oranın mahalli meclisi olarak 1994’dün
sonlarına kadar devam etti. O
parlâmentodan bir yerel hükümet çıkardılar. Başbakan, bakan, meclis başkanı
filan bunları aralarında bölüştüler. Orada Türkmenlerin varlığı ve temsilcisi yoktu.
ÖNCE HAKLARIMIZI KABUL ETMELERİ GEREKİR
Bize “şu kadar bakan veririz siz de katılın”
dediler. Biz “bakanla filan olmaz önce prensipler üzerinde anlaşalım” dedik.
Orada ki hakim guruplarla prensipler üzerinde anlaşmamız gerekiyordu. Bunun
içinde Türkmen halkının haklarını açıkça deklare etmeleri gerekiyordu. Orda
hepimizin toprağı var. Onun için oradaki hakkımızı kabul
etmeleri gerekiyor. Bu esasları şart koştuk onlarda kabul
etmeyince,bizim şeklen bulunacağımız bir sistem içinde seçimlere katılmayarak boykot ettik.
1994 den sonra tekrar aralarında
çatışmalar başladı. 94 sonlarında
Barzani Güçleri, Talabani güçlerini Erbil’den çıkardı. Dolayısıyla birleşik meclis dağılarak her kesin kendi bölgesinde
yarı meclis olarak devam ediyor.
Seçimlerden sonra kurulan meclis
böylece yarı katılımlı olarak devam etti ancak hiç müşterek karar alamadı.
Talabani bölgesinde onun, Barzani bölgesinde de Barzani’nni meclisi var.
31 Ağustos 1997 de Irak rejimi
güçleri yardımı ile Barzani tekrar
Erbil’e girerek kontrolü ela aldı. Talabani Süleymaniye’ye çekildi. Orada kendi
meclis temsilcileri ile yeni bir meclis
oluşturdular. Böylece Kürt güçlerinin
iki meclisi oldu ve kendi bölgelerinde yeniden hükümet kurarak birer
başbakanları ve bakanları var.
KÜRT MECLİSLERİ MEŞRU DEĞİL
-Bir hükümet iki meclis mi var?
Yoksa her meclisin çıkardığı ayrı hükümet mi var?
-Her meclisin kendi hükümeti var.
Yani iki meclis iki hükümet var. Meclislerin her biri meşru değildir.
Çünkü mevcut meclislerin %50 si seçilmiş,
geri kalan %50 side atama ile meydana gelmiştir. Ayrıca orada bulunan
diğer siyasi güçler meclislerde temsil edilmiyor. Orada bu iki gurubun
dışında da güçler var ve en büyük güçte
Türkmen cephesidir. Bizim zaten meclis seçimine katılmadığımız için hiç
bir temsilcimiz yok. Hükümetlerde de yokuz. Kendi kendilerine meclis ve hükümet
kurmuşlar. Ancak biz bunları geçici yerel idareler olarak değerlendiriyoruz.
Bunun dışında başka bir şekilde
bakmıyoruz.
BARZANİ HATA ETTİ
-IKDP Ankara Temsilcisinin verdiği son resepsiyona gelirsek bunu nasıl
değerlendiriyorsunuz. Sanki bir büyük elçilik görüntüsü verilmeye çalışıldı?
-O konuda bende fazla bir yorum
yapmak istemiyorum. Ama bu bir hata idi. Hatalarının da farkına
vardılar. Nevruz başta Türk aleminin bayramıdır. Şark dünyasında kutlanıyor.
Hindistan’da da kutlanmaktadır. Kürt kardeşlerimiz de kutluyor. Ben Kerküklüyüm
.Kerkük Türk şehridir. Biz onu kutlardık. çocukken bile biz kutlardık. Türkiye
dede kutlanıyor. Ama resmi bir şekilde kutlanmıyor. Çünkü devletlerin değil de
halkın bayramı olduğu için halk
kutluyor. Devlet idarecileri
kutlasa da resmi resepsiyon şeklinde kutlanmıyor. Onun için IKDP’nin
Türkiye’de resepsiyon vererek kutladığı şekilde olması gerekmiyor.
BİZİ UNUTMASINLAR
-Türkiye Kuzey Irak’a nasıl
bakmalı? Kamuoyundan ve yönetimden
beklentileriniz nedir?
-1959 kadar Irakta
resmen bize Türk diyorlardı. Bu
tarihten sonra Türkiye ile irtibatımızın kesilmesi için Türkmen dediler. Halada
ister Arap, ister Kürt kardeşlerimiz arasında bize Türk diye hitap ediliyor.
Halk Türkmen diye hitap etmezler ve Türk diye hitap ediyorlar.
Biz
1918 kadar büyük Türk milletinin bir parçasıydık. Ve hala da öyleyiz.
Şimdi bulunduğumuz topraklar binlerce yıldır bizim toprağımızdır. Biz orada
misafir değiliz. Bizim Türk kamuoyundan talebimiz bizi unutmasınlar. Bizde
Çanakkale’de savaşanların torunlarıyız. Benim dayımda Çanakkale’de şehit olmuş. Annemin dayısı da Kafkas
cephesinde yıllarca savaşmış. Savaştan sonra yedi yıl esir kalmıştır. Biz
meseleye o şekilde bakıyoruz. Bizim Türkiye’deki insanlardan bir farkımız yok.
Aynı acıları ve sevinçleri paylaşıyoruz.
Dolayısıyla Türk kamuoyundan bizi
unutmamaları oradaki kardeşlerinin şu anda maalesef haksızlıklara maruz
kaldıklarını unutmasınlar.
TÜRKMENLERİN MESELESİ
MİLLİ POLİTİKA HALINE GETİRİLMELİDİR.
Türk kamuoyundan başta Meclisimizde
bir baskı unsuru olmalarını istiyoruz. Bizim meselelerimizin meclis tarafından
ele alınmasını gündeme getirilmesini istiyoruz. Bizim meselemiz Kıbrıs
meselesinden çok farklı bir şey değil. Kıbrıs meselesi nasıl bir milli mesele ise başta Meclis
olarak hükümetten ve devletten de talebimiz meselemizi bir milli politika
haline getirmesidir.
Bu da bizim doğal bir hakkımız
olarak görüyoruz. Bu gün Anadolu Türk
ile arabalık dahil her türlü bağlantımız var.
Her şeyin başında bölgenin toprak
sahipleri biziz. İkincisi kültürel
bağlarımız var. Türkülerimiz bile
birdir. Bu gün Kerkük’te, Erbil’de söylenen türkülerimiz aynısı Urfa’da
,Diyarbakır’da, hatta Gümüşhane’de
söyleniyor.Türkiler aynı türkü, soy aynı soy. Kan aynı kan, dil aynı
dil. Bütün bunlar varken bizi Anadolu Türkü nasıl unutabilir?
Amerika dünyanın en ücra
köşesindeki bir vatandaşını unutmazken, onu savunuyorsa Türkiye’nin millet
olarak ta devlet olarak ta bizim haklarımızı savunmaları çok
doğaldır.
Anacak her devletin kendine has politikaları vardır. Biz
Türkiye’nin Türkmen sorununu da bir politika unsuru olarak kabul
etmesini istiyoruz.
IRAK ‘TAN TALEBİMİZ BİRİNCİ SINIF
VATANDAŞ KABUL ETMESİDİR
-Irak’tan beklentiniz nedir?
-Bizim Irak devletinden de
istediğimiz bizim orada bire bir vatandaş olarak kabul edilmemizdir. Birinci sınıf bir
vatandaş olarak görülmemiz gerekir. Onun
haricinde bizim Irak’ı bölelim paralayalım gibi bir düşüncemiz yok.
Böyle bir talebimiz hiç bir zamanda olmamıştır. Ama bana o hakkı vermiyorsa
bunun içinde mücadele edeceğim. Bu mücadelemizde de başta Anavatan Türkiye’den
destek bekliyoruz. Ona güveneceğiz. Ondan sonrada bütün Türk milletine
güveneceğiz.
İNGİLİZLER KARIŞTIRDI. İNGİLİZİN KURDUĞU
SİSTEM İŞLİYOR
-Musul vilayeti
Misaki-ı Milli sırınları içinde
idi.M asada kaybettik. Niçin Musul ve
Kerkük meselesi bu noktaya geldi?
-Evet Musul vilayeti Misak-ı Milli sınırları içinde idi. Meclis-i
Mebusan da Türkiye’nin milli şairlerinden Mehmet Emin Yurdakul, Musul
milletvekili idi. Meclis-i Mebusan Musul ve Kerkük’ü Misak-ı Milli sınırları
içinde kabul ederek o zor şartlarda
vatkanın bölünmezliği içinde değerlendirdi. Bunu İstiklal harbini yaparak kazanan birinci Mecliste kabul etti.
Ancak İngilizlerin ayak oyunları ile Musul meselesi Lozan’dan sonraya bırakıldı. Ve Türkiye’nin iç meseleleri ile Musul
İngilizler’ce Türkiye’den koparıldı. Irak Türkleri’ni Anadolu insanından koparan güçler aynı
güçlerdir. Şimdi Dünyanın patronu ABD o zamanda İngiltere idi. O zamanlar Irak filanda yoktu. İngilizler hakim
oldu o bölgeye. Irak kurulduktan sonra
İngilizlerin açıklanmamış bir sistemleri vardır. Oda şu Irakta
Bağdat’a hakim olan şahıs veya güç Orta Fırat denen bölgeden olacak ve öyle devam edecektir. Bu
güne kadar da böyle devam etmiştir.
BÖLGEDE İNGİLİZ PLANI HALA SÜRÜYOR
- Orta Fırat nedir ?
-Orta Fırat...Irak’taki Arapların Sünni kesimidir. İngilizlerin
hesaplarına göre yönetim buradan olacaktır. İdare şekli Irakta ne olursa olsun,ister
krallık ,ister sosyalizm,ister cumhuriyet ama yönetim illa orta Fırat’ta
olacaktır. İngiliz planına göre ne olursa olsun oradan olacaktır ve Irak’taki
yönetim bir kaç esaslar üzerinde şekillendirilmiştir. Birincisi budur. İkincisi
Türkmen ve Şii guruplar dışlanacaktır. Bu
düşünce ile tasfiyeye girdiler. İlk günden İngilizler bunu uygulamaya başladılar. Irak Osmanlı vilayetlerinden olduğu için Türkler oradaki
idari yapıya hakimdiler. Önce
Türkleri idareden dışladılar. Bu hemen kolay olmadı ama tasfiye ettiler. Osmanlıdan beri askeriyede
bir çok Türk subaylar vardı. 1948
birinci Filistin savaşında Irak genel kurmay başkanı Türk’tü. Arap ordularının
başkomutanı Türkmen idi.1967ikinci Filistin savaşında yine Arap ordularının başkomutanı Türkmen idi. Ama Türkmenler hem ordudan hem de idari yapıdan
çıkarıldı.
Yine Türkmenlerin yaşadığı bölgenin demografik yapısı değiştirildi. Bu konuda ilk çalışmayı
başlatan yine İngilizler oldu. 1920 ve 1924deki katliamlar, sonra Ğavurdağı katliamı,
sonra sürgünler başlatıldı. 1932 de okulları
kapatarak, öğretmenleri güneydeki Arab bölgelerine sürdüler.
Öğretmenlerin yanında Türk aydınlarını
da güneye sürerek Türkleri dayanaktan yoksun hale getirmeye çalıştılar.
Sürekli sürgünler katliamla,tedhişlerle Türkler yıldırılmaya ve bölgeden kaçırılmaya çalışıldı. Özellikle
Kerkük ve Musul’da yapı bozularak
karışık ve Türklerden arındırılmış bölge haline getirilmeye çalışıldı. 1970 den
sonra Araplaştırma politikasıyla bu güne
kadar devam etti. Esas maksat Irakta Türk varlığını silmek. Her türlü varlığını
silmek. Eserleri ile kültürü ele Türk izlerini silmek. Saddam rejimi son
yıllarda Buram buram Türk kokan Kerkük Kalasını yıkarak buldozerlerle yerle bir
ettiler. Bunu gizli kapaklı yapmadılar. Açıkça ve pervasızca yaptılar. Bunun
görüntü ve resimleri elimizde mevcut ve yayınlandı. Üç dört yıldır devam eden
bir eylemle önce kaleyi yok ettiler sonrada bütün Türk izlerini silmeye devam ediyorlar.
Türkçe okulları kapattılar.
Türkçe’yi yasakladılar. Ancak Arap kardeşlerimizin bizden en ufak bir
şikayetleri yoktur. Bizimde onlarla bir geçimsizliğimiz yok. Ancak yönetim buna
rağmen bölgedeki Türk varlığını silmek adına tam bir sindirme politikası
uyguluyor. Biz gene Arap kardeşlerimizle
beraber yaşamaya devam ettik. Anacak
belli güçler araya belli problemler çıkararak barışı bozmaya ve bizi Irakta
asimile etmeye çalışıyorlar.
Esassında geçmişteki hakim güç şu andaki hakim gücün
aynısıdır. Bu İngiltere’dir. İngiltere sadece Irak’ın değil tüm Ortadoğu’nun
politikasını ele geçirmiş ve elinde tutmak istiyor. Şu anda bölgede ABD ve
İsrail var. Ancak yinede onların arkasında İngiltere var.
Bizim üzerimizdeki baskıların
nedeni de bizi kullanamadıkları içindir. Biz onların politikalarına alet
olmadık. Onun için sürgünler başladı. Katliamlar oldu. Bir çok aile Türk
bölgesinden Güneyde ki Arap nufusun bulunduğu yere zorla göç ettirildiler.
Orada da barınamayan Türkler yurt dışına gitmek zorunda kaldılar.
Şu anda bile Türkmenler çok zor durumdalar. Bizim gücümüz sınırlı fazla yardımcı olamıyoruz. Bölgeye akan yardımlarda
iki büyük Kürt guruba gidiyor.
-Sebeb?
Sebeb .. Bölgeye yardım eden
devletler diyor ki biz bunları bölgedeki yönetimlere veririz. Bölgedeki
yönetimler zaten Kürt. Onlarda kendi kontrolündeki kendi insanlarına veriyor.
Bizimkilere vermiyor. Bölgedeki NGO’lar
da Türkmenlere yardım etmiyorlar. Tüm bunların ötesinde başka hesaplar var.
HAPSEDİLMEYE ÇALIŞILIYOR
TÜRKİYE BÜYÜMESİN İSTENİYOR.
TÜRKİYE
-Nedir bu hesaplar?
-Her devletin siyasi sınırlarının
dışında birde güvenlik sınırı vardır. Mesela ABD’nin sınırı bütün dünyadır.
Türkiye’nin belli bir güvenlik sınırı vardır. Bu güvenlik sınırının her
tarafında Türkler vardır. Buralarda ki Türk varlıkları yok edilmektedir. İki
güvenlik sınırı en azından siyaset sınırına çekilmek istenmektedir. Yani
güvenlik sınırını fili sınıra çekmek istiyorlar. Buda o devletin büyümemesine her zaman tehdit
altında kalmasına çalışılmaktadır. Yani
bir açık kapı bırakmak istememektedirler. Türkiye’de bu durumda kendi
politikasını kendisi çizmek
durumundadır. Güvenlik sınıra sadece Türk toplulukları için değil hatta akraba
topluluklar içine alacak bir şekilde bir güvenlik sınırı çizmelidir.
Bu da karşıda ki devletlerle
düşmanlık anlamına gelmez. Tam aksine bir dostluk köprüsü anlamına gelir. Şu
anda devletlerin sınırları çizilmiş belirlenmiş. Irak bir devlet olarak
mevcuttur. Bizde her zaman iyi bir
vatandaş olmak istemişizdir. Türk her zaman bulunduğu devlette iyi vatandaş
olmak gayretini gütmüştür. Bulundukları devlete saygıları olmuştur. Onun için
çalışmışlardır.
O nedenle bizi bitirme pahasına
değil. Onu da kabul etmeniz gerekir. Biz her zaman Türk toplumu ile Arap
toplumu arasında bir köprü vazifesi görmek isteriz. İnsanları bir birlerine
yakınlaştırmak isteriz. En azından
bölgedeki halkların hepsi Müslüman alemine aittir. İnsanlar bütün bir
insanlık alemini teşkil ediyor. Biz bu vazifeyi yüzlerce binlerce sene
görmüşüzdür. Ve bunu devam ettirmek istiyoruz. Bu bizim özelliğimizdir. Türk
milletinin özelliğidir. Başka devletler,uygar insanlar,uygar toplumlar başka toplumların kendi ülkesinde
bulunmasından övünür. Bunu bir tehdit unsuru olarak almaz. Biliyorsunuz
ABD’de Her türlü milletten insanlar
vardır. Hiç biri ABD devleti için tehdit
teşkil etmiyor. Tam aksine esas mensup oldukları milletlerle ABD’nin bağlarını
güçlendiriyor. Bizim her halde şanssızlığımızdan mıdır nedir. Bu şekilde
olumlu düşünen yönetimlerle karşılaşamadık.
KDP İLE PROPLEMLERİMİZ VARDIR
-
Bizim KDP ile bir çok problemlerimiz vardır.
-
Özet olarak bunlar nedir?
-
Özet olarak KDP bizim Erbil’ de ki siyasi varlığımızı kabul etmiyor.
Siz yoksunuz diyor. Saddam varlığımızı kabul ediyor amma yok etmeye çalışıyor.
Bizim oradaki parti başkanlarımızı ve siyasilerimizi sürekli takip ettiriyor.
Bölgeyi terk etmelerini sağlamaya çalışıyor. O böylece Türkmen gücünü belli bir
şekilde hacimlendirmeye çalışıyor.
-
KDP’de Kuzey Irak’ta de aynısını yapıyor. Biz bunları müzakerelerle
çözmeye çalışıyoruz ..
GÜVENLİ BÖLGE
ORADAKİ HAKİM GÜÇ İÇİN GÜVENLİ
-
Yani Güvenli bölge aslında güvenli
değil diyorsunuz.?
-
Aynen öyle Güvenli Bölge sadece Türk nüfus için değil. Tüm bölgedeki
insanlar için güvenli değil. Sadece oradaki hakim iki Kürt gurup için güvenli.
Diğer Kürtler içinde güvenli değil.
-
Güney Irakta son durum ne şekildedir?
-
Güney de.... Irak biliyorsunuz tamamı ile ekonomik çöküntüdedir. Bir
insanın maaşı ancak üç dört dolar kadar. Her türlü rüşvet ve bozulma
tabiatıyla başlamıştır. Saddam her türlü
baskısını her kes üzerinde kuruyor. Bizim Türkmen rufusun iki milyonu güney bölgededir. Kuzeyde beş yüz bin nüfusumuz var. Bu baskı sadece
Türkmenler için değil herkes için geçerli. Saddam,Türkmenler üzerindeki
asimilasyonu hızla devam ettiriyor. En son okullarda Türkçe’yi yasakladı.
Çocukların kendi aralarında Türkçe konuşmasını da yasakladı. Geçenlerde
yapılan sözde seçim son seçimlerde açıkça gösteriyor ki her zaman olduğu
gibi hiç bir muhalife hayat hakkı tanınmadığının bir göstergesidir.
Kuzeydeki bütün guruplarla
,Güneydeki guruplar seçimlere
katılmadılar. Sadece Bağdat bölgesindeki yani orta Irakta yapılabildi seçim. O da Saddam’ın tam kontrolünde.. Adı seçim tabii..
-
Saddam hep böyle mi kazanıyor?
-
Evet..Saddam hep böyle kazanır. Dikta rejimlerinin özelliği böyledir.
-
Saddam’ın
%99.9 ile seçimi kazanması da o seçimin
ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyor. Oğlu Uday’ın büyük bir ittifakla seçimi kazandığı
açıklandı. Bu durumda Uday büyük ihtimal meclis başkanı olur.
-
Son
olarak Irak’a uygulanan ambargo Iraktaki
bütün halkın belini büküyor ama Saddam’ın iktidarını pekiştiriyor. Başka bir
işe yaramıyor.
01 Nisan 2000
Cumartesi
///////////////////////////////////////////////////////////////////
|
Necati Çavdar’la Ufuk turu... Dr. Ahmet Zeki Bulunç 2 Mayıs 2005 wwww.anayurtgazetesi.com 9 Mayıs 2005
|
|
|
Kıbrıs, Akdeniz’de “batmayan uçak gemisi “diye anılır. Her dönemde güçler ve güçlüler arasında ele geçirme mücadelesi olmuştur. Zira Akdeniz’in doğusunu, güneyini, kuzeyini kontrol eder bir
noktadadır. Dünde öyle idi, bu günde. Şayet Anadolu’ya hakim olacaksanız Kıbrıs ya sizde ya da
stabil olmalıdır. Şayet Ortadoğu’da, Süveyş kanalı ile Uzakdoğu’da, Karadeniz’de
işleriniz varsa Kıbrıs elinizin altında olmalı. Eğer Kıbrıs yad elerde
olursa gün gelir Anadolu’ya hançer gibi saplanıverir. Anadolu’ yu en yakından vururlar. O nedenle Anadolu’da
olanlar içinde Anadolu da emelleri olan içinde Kıbrıs önemlidir. Yüz yıllarca bunun savaşları verilmiştir. İstanbul’u kuşatmak isteyen önce Kıbrıs’a çıkmış sonra
Anadolu’yu denizden ablukaya alarak İstanbul’a demir atmışlardır. Dünya dün bu gün
dengeleri içinde hep oyun masasında olan Kıbrıs ne yazık ki böyle bir
masada gücümüze güç katsın diye “kiraya” verdik. Hukuken bizde idi, ama filen başkaları kullanıyordu. Lozan’a gelince Anadolu’yu ve
elde kalan bir avuç kara parçasını kurtarmak için Kıbrıs’a “el veda” dedik. İkinci cihan harbinde
“Batmayan imparatorluk” sömürgelerden çekilmek zorunda kalınca
Kıbrıs yine bizim gündemimize girdi. İtalyanlar giderken 12 Adaları biz istemedik. Yunan’a kaptırdık. Yunan aşka gelip 13. ada olarak Kıbrıs’ı da almak istiyordu. Tek parti diktatoryasından kurtulan Türkiye, demokratik ve sivil yönetime de kavuşmuştu. O yönetimin çabaları ile
Kıbrıs tamamen Yunan adası olmaktan kurtarıldı. Milletin
şereflerine emanet ettiği
silahları millete dayamak
suretiyle ve “En Atatürkçü biziz. Cumhuriyeti koruyoruz” iddiaları NATO’ya ve
CENTO’ya bağlılık yeminleri ile
milletin seçtiği iktidarı devirerek iddialarının aksine Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu anayasayı
rafa kaldırıp, bu gün bile içinden çıkılamaz hale gelen, içerde birbirimizi
yiyerek ve kısır tartışmalara yol açacak olan
Millet hakimiyetini meclisten alarak milletin seçtiklerini öcülerle
korkutarak boşa enerjimizi harcamamıza
neden olan sistemi kurarak milli hakimiyetin kullanılmasını kimin ne şekilde kullanacağını ortaya
koymadan kurumlara devredenler;
dışarıda da haklarımızı savunamaz konumda idi. Zira içerde zor kullanarak ve dışarının desteğine
muhtaç olarak darbe yapmışlardı. Makarios idaresindeki
Rumlar adayı tamamen ilhak etmek üzere harekete geçtiler.. Ordumuz, Türkiye’ye sağlanan
uluslar arası müdahale hakkını kullanmak üzere iken “milli şef” İsmet İnönü’ ye ABD Başkanı Jonson gözdağı veren bir mektup
gönderdi. İstiklal harbinin muzaffer komutanı ikinci adam, Milli
şef, milletin seçtiği iktidarın kanla
devrilmesine neden olan ama
hayatında serbest seçimlerle hiçbir
zaman iktidar yüzü görmeyen büyük
demokrat( ! ) İnönü bu ABD postasını
sineye çekti. Rumlar daha da azgınlaşarak “ Bekledim de gelmedin” diyerek
Türkiye ile dalga geçmeye orada kalan bir avuç savunmasız Türklerin moralini
bozmaya, Rum’a tam teslime
zorlamaya başladılar. “Bekledim de gelmedin. Aman yar.. “ türküsünü bizim gençlik dönemlerimizde geceleri
çekebilen orta dalga radyolardan az
dinletmediler. Kıbrıs burnumuzun dibinde idi.. Bizim içinde bulunduğumuz denizlerimizin suları
kıyılarını yalardı. Ama bir şey yapılamıyordu. Türkiye’nin müdahalesine karşı çıkanlar, Kıbrıs adasına yerleştirilen iki İngiliz askeri üssünü o günde görmüyor bugünde ne işe yaradığını
düşünmüyorlar bile .. Fakat yapılacakları
yine Rum – Yunan ikilisi yaptı. Darbecilerin astığı
Menderes, onun Dışişleri Bakanının
büyük çabaları sonucu oluşturulan ve
Türkiye’nin haklarının garanti edildiği
Londra ve Zürih antlaşmaları ile kurulan Rum- Yunan ikilisi, bozduğu
ve çeşitli oyunlarla ele
geçirdiği Kıbrıs Cumhuriyetini darbe
yaparak tamamen ortadan kaldırdılar. Dünyanın Kıbrıs Cumhurbaşkanı olarak tanıdığı Makarios bile canını Ada dışına kaçmakta buldu. Sonuçta Türkiye müdahale kararı verdi. Müdahaleden sonra ele
geçirilen askeri teçhizattan bir kısmını görmüştüm. Hiç ambalajı bile açılamayan Fransız malı askeri malzemeler... Bunların içinde bizde ABD eskisi ve hurda olmuş telem cihazlarına karşılık pırıl pırıl Sagem marka telem cihazlarını hala unutamam.. Tüm bunlar Batının
şımarık çocuğu Rum idaresinin sahip olduğu askeri teknoloji ile bizim elimizdeki demode malzemelerin farkını ortaya koyuyordu. Fakat Mehmetçik, hangi teknolojik üstünlüklere sahip olursa
olsun iman ve azimle Batı destekli palikaryalara üstün gelmeyi
bilmiş, Kıbrıs’ta belli bir düzeni
süngü ile kurmuştu. Kıbrıs o gün bu gün uluslararası arenada o masadan bu masaya nazlı ve masum bir gelin edasıyla dolaştırılıyor.. Nazlı gelin, son olarak AB masasında .. Kıbrıs meselesini
Ağustos 1999 –Ekim 2004 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Büyükelçisi olarak görev yapan halen T.C. Başkent Üniversitesi İktisadi ve
İdari Bilimler Fakültesinde Siyaset Bilimi ve
Usullararası İlişkiler bölümü
ile Stratejik Araştırmalar Merkezi7nde
Öğretim Görevlisi olarak çalışan Dr. Ahmet Zeki Bulunç ile konuştuk.. Bilindiği gibi 4 ayı
aşkın bir süredir huzurlarınıza farklı
konular ve toplumun çeşitli
katmanlarından kişilerle yaptığımız
uzun sohbetlerle geliyordum.
Anayurttan ayrılmıyorum. Köşe yazılarına devam edeceğim ancak bu dönem için Kıbrıs konusunda yaptığım
sohbetle sizlere bu alanda veda ediyorum.. İnşallah uluslararası güç oyununda uyanık yöneticiler ve gerek
Türkiye’deki gerekse Kıbrıs’taki
beynini ve gönlünü ABD ve AB gibi Batı sermayesine ve çıkarına kiralamamış
halkın sayesinde yavru Vatan Kıbrıs’a
veda etmeyiz.. Ettirmeyiz.. Ama durum gerçekten vahim ve takvim milletimiz adına işlemiyor... İşlemediğinde bu konuda en
çok söz söyleyebilecek bir kişilerden biri olan değerli insan Dr. Ahmet Zeki Bey’in
söylediklerine kulak verecek olursanız
anlarsınız.. Ahmet Zeki bey sıradan insan değil.. O 1945’de sömürge
yönetiminde Lefkoşe’de doğmuş. Sömürge
yönetimini, EOKA çetelerinin saldırılarını, Akritas planlarını, katil Nikos Sapson darbelerini aşarak gelmiş, uluslararası güç
oyunlarında işin ne kadar çetrefil olduğunu yakinen görmüş bir insan.. Kendisiyle yaptığımız özel
bir röportajdan vereceğim
aşağıdaki satırların kendisine neden özel insan dediğimi ortaya koyacağı düşüncesiyle ve sabrınıza teşekkür ederek veda ediyorum.. ......... Sömürge yönetiminde doğmuş, büyümüş..Daha sonra gençlik
dönemlerinde bağımsızlık
hareketini yaşamış insansınız.
.. Sizdeki duyguları Türkiye gibi
bağımsız bir ülkede olanlar düşünemeyebilir.. Böyle bir ülkede doğmanın, büyümenin sizde ne gibi
bir izler bıraktığını duymak
istiyorum... - Bir kere şunu... Eziklikle başladık. Birinci ve ikinci sınıflarda iken yani 1950- 51-52 yılları arasında okula gittiğimiz zaman
Cumartesi günleri tatil olduğu zaman
bayrak direğine İngiliz
bayrağı çekilirdi. “Yaşa Kraliçe maşını” okurduk. Pazartesileri de yine İngiliz bayrağını İngiliz marşı ile
indirirdik.. Fakat
bizde bir kimlik özlemi, Türk
kimliğini yaşatma duygusu ve Türkiye’ye
müthiş bir özlem... Ve
dolayısıyla kendi vatanımızı
yaratma duygusu vermişti. Ondan sonraki yıllarda özellikle 1955’ ler den
sonra EOKA’nın yeniden
ENOSİS amaçlı olarak
başlattığı önce kısa bir süre İngiliz askerlerine saldırıları daha
sonraları Türklere karşı yoğunlaşan
saldırıları ile birlikte bu kez
Rumlara karşı mücadele duygularımız güçlendi. O dönemde önce İngilizlere
karışı olan tepkimiz ve mücadelemiz , daha sonra Rumlarla fiilen çatışmaya kadar varan mücadelemiz bizde o dönemin sloganı haline gelmiş “Ya
Taksim Ya ölüm” sloganı ile başlattığımız mücadelede ve bu doğrultuda patates üzerine Kıbrıs’ yapıp, orta
yerinden Kıbrıs’ı ikiye bölüp
kağıtların üzerine kırmızı
mürekkeple baskı yapmak suretiyle
çeşitli maçların, toplu etkinliklerin olduğu yerlerde gidip o kağıtları küçük küçük kareler
şeklinde kesilmiş ve üzerinde taksim
edilmiş Kıbrıs görüntüsünü
savuruyorduk. Dolayısıyla bu bizde önce ilk okul sonlardan itibaren
olan o söylediğimiz duygularla birlikte ortaokulda bu fiili taksim tezini savunulması
mücadelesi... Ve lisede liseye
girdiğimizde 1960 antlaşmaları
gerçekleştiği için Kıbrıs cumhuriyetini korunması .. Dolayısıyla bizde o dönemde hala etkilerini
yaşadığımız bir Türkiye’ye bağlılık , Anavatan dediğimiz,
Anavatana gelmek, Anavatanda okumak
duygularımız giderek güçlenmiş durumda idi. ....... Biz
ortaokulda iken, ilk okulda iken özellikle ilk okul son sınıflarda Türk
filmleri görmeye başlamıştık Kıbrıs’ta .. Ve o Türk filmlerinde örneğin İstanbul’da boğazda geçen gemilerin, feribotların ,
motorları gördüğümüzde arkadaki Türk
bayrağını gördüğümüzde orada duygulanırdık. Ayağa kalkar o bayrak
görüntüsü gidinceye kadar alkışlardık. Ve ağlardık. .........-Ben şu an 50 yaşındayım. Bizim hayatımızla birlikte var olan, çözüm aranan bir “mesele” Demin “Ya taksim ya ölüm” şeklinde formüle edilen isteğimizden bahsettiniz. Bu slogan aynı zamanda Türk tarafının Rumların haklarını da koruyan ama karlılık gösteren bir slogan mıydı, Kıbrıs meselemiz nedir?.. “Ya ölüm.. Ya taksim”den 1974 Barış Harekatından sonra sağlanan iki kesimli devletten şimdiki ortaklık kurma noktasına niçin geldik?-Önce bir şeyi düzelterek başlamak istiyorum. “Ya taksim , Ya ölüm” sloganı bir kararlılık ifade etmiyor. Ve Türk tarafı olarak tezlerimizde kararlılık göstermedik.Çünkü; Rumlar özellikle 1947’de “On iki adaları” Yunanistan’a vermesiyle birlikte Megola İdea’larını ( Meola İdea:Önasya denen Anadolu’nun da Kıbrıs dahil tüm adalarıyla birlikte Yunanistan’ın eline geçerek İstanbul başkent olacak şekilde büyük Yunanistan kurma ideali) düşünceleriyle Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasıyla ENOSİS’i ( ENOSİ: Büyük Yunanistan giden yolda Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması hayali) talep ettiler. Böyle olunca da Kıbrıs Türk halkı da Kıbrıs Yunanistan’a verilemez “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak” mücadelesini başlatmıştır. Ama ondan sonra ki gelişmeler sonucu Türk tarafının tezi; “Ya Taksim.. Ya ölüm” tezine dönüştü.“Ya Taksim. Ya ölüm” tezi de 1959 Antlaşmaları ile birlikte bu kez Kıbrıs’ta bir yeni Cumhuriyet, yeni bir devlet kurulması ve bu devlette Türk ve Rum tarafının eşit kurucu ortak olarak Türklerin Rumlarla birlikte ortak devletin kurulmasını kabul ettik. AKRİTAS PLANI :“GİRİTTE UYGULANAN MODELİN KIBRIS’A UYGULANMASIDIR”Ondan sonra 1963 Olaylarının başlamasıyla birlikte yeni gelişmeler oldu. Çünkü Rumlar Türklerin Adadan tamamen yok edilmesine yönelik “AKRİTAS Planı” çerçevesinde Kıbrıs Türk halkının imhasına yönelik hareketleri başlattılar. Bu palan bir soykırım planıdır. Türklerin tamamen imha ederek Ada’nın Yunanistan’a bağlanması planıdır.Bu soykırım planı aynen Makarios’un ifadesiyle “Girit’te uygulanan modelin Kıbrıs’a uygulanmasıdır” Nasıl ki Girit’te bir Türk kalmayacak şekilde Türkler ya öldürülerek ya da göçe zorlanarak Girit bir “Helen adası” olarak Yunan toprağı haline dönüştürülmüşse Kıbrıs’ta da aynı model uygulanıyordu..Biz bu çatışma ortamında kendi bölgelerimizde toplandık kendi öz yönetimlerimizi kurduk. Ve bu süreçte “federasyon” tezi savulmaya başlandı.Federasyon tevzi zaman içinde özellikle 1997 yılında “Avrupa Birliğine Türkiye’nin aday adaylığı “ statüsü vermemesi Güney Kıbrıs Rum yönetimin tek yanlı olarak Avrupa Birliği üyeliğine götürme kararının alınması sonucunda bu kez biz Avrupa Birliği çatısı altında olarak Kıbrıs’ta düşündüğümüz tarzda bir federasyonun artık olamayacağını dolayısıyla iki kurucu devlet temelinde yeni bir ortaklık, yani iki konfederal devletin oluşturacağı bir konfederal devlet tezini ortaya koyduk. Ve o tezlerle Annan Planı öncesinde 2004 yılında başlayan Kleridis’le sayın Cumhurbaşkanı Denktaş arasındaki yüz yüze görüşmelerde “Konfederal “yapının dışında iki kurucu devletin oluşturacakları yeni bir ortaklık devleti ifadesi kullanıldı. Yani Konfederal devletin tanınması ve ondan sonra konfederal yapıya gidilmesi açık teziimiz den bir bakıma kapalı iki kurucu devletin, iki kurucu halkın oluşturacağı “yeni ortaklık”devleti tezini işledik.TEZLERİMİZDE ÇOK ISRARCIOLAMADIK-Yani biz tezlerimizde kararlı bir duruş sergilemedik? -Evet .. Bu bakımdan biz nezlelerimizde çok ısrarcı olamadık. Ve nitekim bu tezimizi de Anan Planı gündeme geldikten sonra da koruyamadık. Bu kez Anan Planı’nda ön örülen merkezi hükümetin güçlü olduğu Türklere özünde azınlık hakları veren ve Rumların 1963 yılında yıktıkları cumhuriyeti devam ettiği felsefesi üzerine hazırlanmış olan yeni kurulan değil de eski devlette ki anayasada Türklere güçlendirilmiş, koruma altına alınmış bir takım azınlık hakları şeklinde haklar verilmesiyle oluşacak olan devlet yapısı içinde bir devlet.. Yani eyaletler düzeyinde bize yetkiler verilip bununda belirli süre içinde ortadan kaldırılmasını sağlayacak olan Anan Planı’nı kabul ettik dolayısıyla Türk tarafı olarak biz maalesef tezlerimizde ısrarlı bir şekilde sonuna kadar diretemedik.-Rumlar Anan Planını kabul etmediler, Türk tarafı etti. Geline noktada gümrük Birliği Anlaşmasını tüm Üye ülkeler için bu arada Güney Kıbrıs Rum Yönetimini de senin düşündüğün değil benim kabul ettiğim tarzda, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul edeceksin diyorlar. Bunun anlamı nedir?-Bu gün geldiğimiz noktada özellikle 17 Aralık zirvesiyle birlikte gündeme gelen “ek protokolün” ya da “uyum protokolünün” imzalanmasını kabul etmekle birlikte biz Rum tarafını bir süre içinde resmen tanıyacak, Türkleri de 1963 yılında Rumların silah zoru ile kurdukları bu günkü mevcut Rum yönetiminin meşrulaştırılarak içine dahil edileceğimiz Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında sürdürülecek bir yapıya gelmiş durumdayız..RUMLARIN ENOSİS HEDEFİ HİÇ DEĞİŞMEMİŞTİR-Dolayısıyla biz tezlerimizde ısrarı gösteremedik. Ama Rumlar adım adım ilerlediler.. -Az önce sormuştunuz “Kıbrıs meselesi nedir?” diye.. İşte bu noktadan başlıyor.-Yani Avrupa Birliği kanalıyla mı diyorsunuz?- Hayır.Avrupa birliği yok.-Şu anda..-Ama öncesini de almamız lazım. Daha Avrupa Birliği filan olmadan Rumların koyduğu bir ENOSİS hedefi vardı. Ben onu anlatmaya çalışıyorum ki Rumların bu hedefi hiç değişmemiştir. Megola İdea çerçevesinde daha önceki isyanlarla ki örneğin en ağır isyan 1931 yılında olmuştur. İngiliz Valisinin konağını yakmışlardır. Bir sömürge idaresi idi. Kıbrıs, o dönemde İngiltere’ye bağlı Valilikti.. Dolayısıyla Rumlar ENOSİS’le Kıbrıs’a hakim olmak istiyorlardı. Sonra 1 Nisan !955 yılında EOKA, ENOSİS hedefine varmak için silahlı mücadeleye, Yunan İstan’a Kıbrıs’ın tamamının ilhakına yönelik mücadeleye başlamıştır.Ama İşbu ENOSİS mücadelesi bu gün dahi ortadan kaldırılmamıştır. Halen Yunanlılar ve Rumlar Kıbrıs’ı bir Helen adası yapabilecek Türkleri orada azınlık statüsüne düşürecekleri ve asimile ederek, göç ettirerek ortadan kaldıracakları bir politikayı ta başından beri sürdürmüşler, bu günde aynı hedeflerinden bir milim dahi sapmamışlardır.KÖRÜ KÖRÜNE BATIYA BAĞIMLIKIK POLİTİKASI - Bunu bizim devlet adamlarımız bilmez mi? - Biliyorlar tabii.. - Biliyoruz ama niçin savunamıyoruz? Kıbrıs’taki devleti silah zoru ile kaldırdılar. Devlet başkanını bile sürdüler.Türkiye müdahale etti. Kan durdu.Sınırlar çizildi.Türklerin güvenlikleri sağlandı. Her ki tarafta da işleyen bir devlet yapısı söz konusu.. -Benim kişisel değerlendirmeme göre, çok basit bir değerlendirme.Bu gün niye Türkiye kendi politikalarında ısrarlı olamamıştır?..Çünkü özellikle Türkiye 1950’lerden sonra tek yanlı bir Batı politikasını, batıya bağımlı politikayı .. O zaman Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki istek ve tehditlerini biliyorsunuz...Gerek NATO’ya giriş gerekse NATO çerçevesinde ABD politikalarına tek yönlü bağımlılıkla birlikte sürekli Türkiye Batı’nın etkisi altında politikalar sürdürmüştür ve bu politikalar çerçevesinde tezlerini istikrarlı bir şekilde götürememiştir.Tabi bunun yan etkileri de vardır: Ekonomik sorunlarla zaman zaman boğuşması vardır.Kendine güvenenin getirdiği güç vardır. Devletin kendine güvenmesi sayesinde “istediğim zaman bu meseleyi çözerim^” anlayışının etkisi vardır.En önemli etkisi Batının Yunan yandaşı politikaları karşısında Türkiye’nin bir bakıma Tek yanlı gözü kapılı Batı yanlısı, özellikle Amerikan merkezli politikalarının üzerinde yarattığı etkilerin sonucu olarak kendi tezlerini istikrarlı bir şekilde sürdürüp savunamamıştır.-Sizce Türkiye, bu açmazdan kurtulabilmesi için ne yapması lazım?-Türkiye bu gün geldiğimiz noktada aslında açmaz olarak duran süreci maalesef Avrupa Birliği hedefi yahut projesi kapsamında bazı şeyleri kabul ederek kendi kendini getirdiği bir çıkmaz sokak gibi görünüyor.. Bu açmazdan kurtulabilmesi için bir kere öncelikle bu güne kadar izlediği ve sürekli esnek politikaların hakim olduğu yapıyı radikal bir şekilde değiştirerek özellikle 1959 antlaşmalarının -Zürih ve Londra antlaşmalarının - Türkiye’ye Kıbrıs üzerinde tanıdığı hak ve statülere vardır.Garanti anlaşmaları vardır.Yani uluslararası antlaşmaların, uluslararası hukukun Türkiye’ye verdiği hakların çok net, kararlı bir şekilde koruyacak radikal bir dönüşle birlikte, köklü bir dönüşle ortaya çıkarmazsı lazım. Bu süreçte eğer bu gerektirirse Avrupa Birliği sürecindeki gelişmeleri de askıya alabileceğini ortaya koyması lazım.Aksi halde bu günkü süreç devam eder. Türkiye bu açmazdan kurtulamaz ve “ek protokolü”imzalaması halinde veya “uyum protokolünü” imzalaması halinde de çok geçmeden birkaç yıl içinde Kıbrıs’sın tümünü fiilen Kıbrıs Rum yönetimini “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak kuzeydeki emenliğini de kabul edercesine tanıması sonucunu da getirecektir ki o zaman kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması ortadan kalkacak, Kıbrıs’ta Türkler azınlık statüsüne düşecek.. Çünkü Türk askeri adadan çıkmak zorunda kalacak . Ve Türkiye’den Kıbrıs’a yerleştirilmiş olan ve Rumların ‘’ yerleşikler’’ dedikleri veya “sömürgeciler” dedikleri vatandaşlarımızın tekrar Türkiye’ye dönmesi ve Kıbrıs cumhuriyetinin Türklerin orda azınlık oldukları bir göç süreci ve asimilasyon sürecini yaşayacakları hükmen kabul edilecektir.“TALAT’IN ÖDÜN VERME MARJININ SINIRI YOKTUR.”-“ Rauf Denktaş orada sütotükoyu temsil ediyor.O orada kaldığı mürtetçe problemler çözülemez. “ deniyordu. Şimdi Cumhurbaşkanı değişti. Rauf bey yetkili anlamında yok.. Mehmet Ali bey Cumhurbaşkanı... Sayın Talat’ın ödün verme marjı nereye kadardır?-Sayın Talat’ın ödün verme marjının sınırı yoktur. Kendi iradesine kalsa sayın Talat’ın ve Sayın Talat’ın partisinin ve temsilcilerinin, yetkililerinin, bu günkü Başbakanları dahil ödün verme sınırları yoktur.Tamamen “birleşik Kıbrıs “için yani onun daha başka ismi Türkiye’den kopup Rumlarla birlikte yaşayabilmek için her türlü ödünü verecek durumdadırlar.Ama bu sınırı belirleyecek olan Türkiye’dir.-Sınırları Türkiye belirler..?-Evet.. Türkiye’nin neyi kabul edip neyi kabul etmeyeceğine bağlıdır nihai taviz sınırı..Buda Türk halkına bağlıdır.-Hükümetimiz bir adım önde olacağız diyor?Zaten bir adım önde olacağız denilen politika bu çıkmaza götürmüştür.. Ve bundan sonraki bir adım önde olacağızın anlamı şudur: Ve diyor ki; sen beni, önce insan Haklarını Bütün Kıbrıslıların kullanacağı şekilde sınırsız, kısıtsız ve kayıtsız bir şekilde kullanmasına izin vereceksin..Bu ortamı yaratacaksın.Bunun içinde işgale son vereceksin..Yani Türk askerini adadan çekeceksin.Garanti anlaşmasın tek yanlı müdahale hakkını ortadan kaldıracaksın.Yani bu anlaşmayı da kaldıracaksın. Beni diyor “Kıbrıs Cumhuriyeti “olarak tanıyacaksın ve buraya getirdiğin “sömürgecileri” de geri çekeceksin.Şimdi Rum’un istediği bu..Ha bunu belki birkaç yıl içinde yapacaksın diye düşünebilir. Eğer bir adım önde olunacaksa süratle Türkiye’nin bunları yapması lazım. Ve şunu da demesi lazım:“ Ben zaten bir azınlık olarak Kıbrıs’ta Türkleri’de görüyorum. Tümü Kıbrıs halkı diye bakması” gerekiyor. Kıbrıs meselesine getirir bizi. Dolayısıyla bir adım önde olma politikası son derece bizi olumsuzluklara sürükleyen politikadır.Ve bu politikanın da bir an önce durdurulması terk edilmesi gerekir. Çünkü bir şeyi karıştırmamak gerekir.-Bir adım önde olmak derken ne kast ediliyordu?-“Türkler uzlaşmazdırlar.. Rumlar çözüm istiyor ama Türkler engellediği için bu çözüm sağlanmıyor.Özellikle Denktaş bey engellediği için sağlanmıyor.” Dünya kamuoyunun böyle bir imajı vardı. “Ben bu imajı değiştirmek için diplomatik bir atak yapacağım ve daima Rum’dan önde olacağım” denmişti.Fakat gözden kaçırılan bir şey vardı.Türkiye hangi adımı atarsa atsın uluslar arası alanda ve BM’de AB’de Rum yönetimi Kıbrıs Cumhuriyetinin meşru hükümeti kabul edildiği sürece bu hükümetin vermek istemediği ve sizinde almak istediğiniz her görüşme maratonunda veya sürecinde siz Rum önerilerin kabul etmediğiniz sürece uzlaşmaz olmak zorundasınız. Nitekim devlet olarak kabul edildikleri için -bunu işitiyorlar- Önce Dünya kamuoyunda moral güç bulduk. Anna planı aleyhimizde olmakla birlikte biz “evet” dedik. Rumlar “hayır” dedi. Zannedildi ki biz “evet” dediğimiz için bir takım sorunları aşacağız ve “ bak işte dünya Rumları böyle gördü” diyeceğiz. Ama bu gün geldiğimiz noktada Papadapulos, Rum yönetiminin Cumhurbaşkanı olarak istediklerini Avrupa Birliği kanalı ya da ABD kanalıyla da BM kananlıyla da Türk tarafına ve Türkiye’ye dikte ettirmektedir ve 17 aralık tarihinde ilk kez bu güne kadar zımmı olan, kapalı şekilde olan Kıbrıs koşulu Türkiye’nin önüne 17 Aralık 2004 Bürüksel kararı ile açık ön koşul haline getirilmiştir..Ha bu gün o ön koşul önce kabul edilirken “ gümrük protokolü, uyum protokolü “ olarak adlandırılarak imzalanmasının tanıma anlamına gelmediği o gün söylenmişti. Ama bu gün Avrupa Birliği “Hayır sen bu anlaşmayı imzalarsan o antlaşmanın uygulamasında yapacaksın.Yani bu devletle ilişkilerini iyileştirdiğin sürece Senin 3 Ekim 2005 tarihindeki müzakere sürecinin yolu açılacaktır.İyileştirmediğin sürece açılmayacaktır.Ve bunun içinde öncelikle bu protokolü imzaladıktan sonra Rum gemilerinin, Rum uçaklarının deniz ve hava limanlarına inmesini - kalkmasını sağlayacaksın.Dolayısıyla dikkat ederseniz her isteneni verdikten sonra bir başkası arkasından gelmektedir. Çünkü öncelikle bu Rum yönetiminin adanın tamamını temsil eden meşru hükümet olmadığını kabul ettirememiştir. Ve bu tezi de zayıflatan bir takım uygulamalar yapmıştır.- Daha öncede AB lerleme raporlarında Kıbrıs maddesi vardı.. Hatta Kıbrıs Rum Yönetiminin AB’ye Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla girmesine de ses çıkarılmamıştı... Gelinen noktada Kıbrıs konusundaki tavizkar tutumun mevcut hükümete yüklemesi haksızlık değil mi? Hükümet, bir adım önde politikasını olmayacakların görülmesi şeklinde değerlendiremez mi?- Türkiye geçmişte Kopenhag zirvesinde, önce de “gümrük birliğinde “ Rumların lehinde davranan müzakere sürecinin başlatılması kararına sert, net ve kesin bir tavır koymamıştır. Ve sadece onu protesto eden,o kararı tanımadığını ifade eden bir açıklama ile yetinmiştir.Arkasında 2004 yılında Helsinki de çözüm olsa da olmasa da Kıbrıs Rum yönetiminin başvurunun üyeliğe dönüşmesi kararının kabul edilmesini, zimmen Helsinki zirvesi kararlarını kabul etmiştir.Arkasından 12 –13 Kasım 2002 tarihindeki Kopanhang zirvesinde net tavır koymamak suretiyle Kıbrıs Rum yönetiminin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak üyeliğinin kabul edilmesi ile esneklik gösterilmiştir. Ardından 16 Nisan 2003 tarihinde Katılım antlaşmasının imzalanmasına gözlemci olarak Atina’daki Türk Büyükelçisinin katılmasıyla antlaşmayı en azından dolaylı da olsa tanıdığını kabul etmiştir.Yani üyelik uygulamalarını..Ardından malum 17 Aralık zirvesiyle ön koşul aline gelmiştir.Şimdi “protokolü imzalayacağım ama uygulamayacağım” diyor..Uygulayacak.. Uygulamak zorunda kalacaktır..Dolayısıyla bir süre sonra tanımaya gelecektir. Bir süre sonra da “evet ben Kıbrıs Cumhuriyetini fiilen de , hukuken de tanıyorum, adadan da askerlerimi şu koşullarla, şu şekilde çekiyorum” diye kabul etmek zorunda kalacaktır.Dolayısıyla bir adım önde ve uzlaşır konumda görünmeye çalışılarak ilerleyen her türlü esneklik; Kıbrıs Meselesinde Rum - yunan ikilisinin ana hedefinin ve temel stratejisinin ne olduğunu anlamamak ve ona göre hereklet etmektir.Ve bunun önünü açmaktır.Şimdi az önce siz deniz ya..Avrupa birliğine girerek taksim tezinden vaz geçtik..Aslında bunu şöyle ifade edeyim..Rum tarafını AB’ye girişinin bir tek siyasal amacı vardır. Oda şu hesabı yapmıştır:Eğer Kıbrıs Rum tarafı Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla AB’ üyesi olursa o zaman AB içinde istediği yere silahla ulaşmadığı hedefe ulaşabileceğini hesaplamıştır.ENOSİS, AB ARACILIĞIİLE GERÇEKLEŞTİ-Yani ne idi o hedef?Adanın bir Helen adası, Rum Cumhuriyeti haline dönüştürülmesi.. Türkiye’nin 1959-60 antlaşmaları ile ada üzerinde kazandığı hak ve statülerinin ortadan kaldırılması, Türklerin eşit Kurucu ortak statüsünün azınlık statüsüne düşürülmesi ve adadan Türk askerinin çekilmesi..Dolayısıyla bu sonuca onların “işgal” dedikleri ortama son verilmek için ve Helen adası haline Kıbrıs’ı getirmek için AB’yi bir araç olarak görmüşlerdir. Ve bu hedeflerine de bu aracı kullanarak şu anda Güney Kıbrıs’ı dolaylı olarak ENOSİ’i gerçekleştirmiş, aslında bütün Kıbrıs’ı dolaylı olarak ENOSİS’i gerçekleştirmiş ama Kuzey üzerinde şuanda egemenliğinin merkezi hükümetin olmadığı kaydını da Katılım antlaşmasının ardından Kopenhag zirvesinde kayda aldırmıştır.Yani Kıbrıs şu anda bütünü ile AB’ye girmiştir.Ama sadece güneyi Yunanistan’la AB çatısı altında birleşmiştir.Nitekim Simitis, 18 Nisan 2003 tarihinde -AB Dönem Başkanı Yunanistan iken onun Başbakan olarak- ilk ziyaretini Kıbrıs’a yapmıştır. Kıbrıs’a AB dönem Başkanı olarak yaptığı ilk ziyarete Hilton otelinde “ENOSİS’i gerçekleştirdik” diye demeç vermiştir..AB’ye girmesiyle GKRY taleplerinin talepleri artık AB talepleri şeklini aldı. Çünkü ortam müsait, elinde Veto hakkı var.
-
Nasıl olsa AB şemsiyesi altına girdim. AB
ülkesine kimsenin saldırı da bulunmayacağı göz önüne alındığını ya da AB’ye girdikten sonra iyi niyet
gösterisi diye de algılayacağımız şekilde silahlanmayı azalttı mı? Ben askeri
mi azattım, silahlanma yarışını kestim.. Eğitime, ağlığa vs harcama
yapıyorum.Hatta iddia ettiği gibi Türkler benim zaten vatandaşım onlara da şu
yardımları yapıyorum ..Şöyle kolaylıklar sağladım. Güney Kıbrısta rahatça iş
kurabilirler, içi olarak çalışabilirler, okurlar.. Ticaret yapabilir..
Havaalanlarını açtım her türlü uçuş
yapabilir limanlarımı kullanabilirler. Üniversitelerim var, Kuzeydeki
Türklerden öğretim üyelerine buyurun gelin üniversitelerimde ders verin diyebilir. Böyle kolaylıklar sağladı mı? -
Bir kere silahlanmayı asla durdurmadı. Günde
ki buçuk milyon dolar harcama
yaparak hala silahlanmasını
sürdürmektedir.Ve aldığı silahlar savunma silahları değil saldırı silahı
niteliğindedir.Dolayısıyla
silahlanmasını durdurmuş değildir. Ama
şunu diyor..Zaten ben vatandaşlarıma
karşı silahlanıyorum demiyor. “Ben
Türkiye’ye karşı silahlanıyorum
“diyor..Ve her an Türkiye ile savaşmaya hazır. “Çünkü, benim ülkem işgal altında işgal sona erene
kadarda sürdüreceğim” diyor. Rum
yönetimi Türk haklarını tanımadığı
sürece de silahlanmayı sürdürür.. Gemilerimizi
limanlarına sokmuyor.Benim egemenliğimi kabul etmeden limnları açmam diyor. Eğer
iyi niyetli iseler bu tür kolaylıkları
sağlamış olmaları gerekirdi. Onlar Türklerle hiçbir şeyi paylaşmak
istemiyorlar. İyi
niyet belirtisi görülmedi. Zaten Türkler aeyhine olan Anna palanına da hayır
diyerek bu duruşlarını oraya
koydular.. AB
garantisine rağmen silahlanmalarını sürdürüyorlar.. Ve
gelinen noktada Türkiye’ye karşı ABD’de veto silahını kullanır noktaya
geldiler.. Uyum
protokolünün imzalanmasına razı olmazlar, bunun uygulamasın da isteyecekler,
o zaman söyledikleri her şeyi elde
etmiş olacaklar.. Anana
planında değişiklik demek, mevcut haline razı olmadıklarını ortaya
koydular.Bundan sonra bu planın görüşülmesi
ile Türk tarafından daha fazla
koparma demek.. Benim
adıma ticarete evet diyerek ticaret görüntüsü altında Türk tarafını çözmeye
çalışıyor. Dorudan ticarete hiçbir
zaman izin vermedi, vermiyor.. -Peki
gelinen noktada Türk tarafının kabahati yok mu? Kıbrıs’ta
var olan düzeni Sampson darbesi ile kendileri bozdu. Kıbrıs Türkünü
yok etme planlarını uygulamaya koydular.Darbe yaparak o zamanın meşru devletini
yok saydılar. Devlet başkanı olan Makarios’u kaçırdılar.. Dolayısıyla
Türk tarafı müdahale ederek Türklerin
can güvenliğini sağladı.Tartışılabilirdi,
ancak sınırlar da çizildi. Olaylar stabil hale gelmişti. Gel bu
sınırları tartışalım diyecekken tekrar Makarios’ un Adaya cumhurbaşkanı
olarak dönmesine razı oldu.Bu görüntü dünyada Meşru devlet başkanı döndü,
devletin düzenini bozanlar gitti ve devlet tüm kurumları ile yerine oturdu.
Artık Türklerde eskiden olduğu gibi
Kıbrıs Cumhuriyetinin vatandaşları olarak yaşasınlar bu ayrılıkçılıkta
nerden çıktı noktasına gelindi. Bu
hata değil miydi. -Doğru.. Makarios’un adaya cumhurbaşkanı olarak dönmesine razı
olunmamalı idi. Fakat o zaman
bile güneydeki Türklerin Kuzeye, Kuzeydeki Rumların güneye taşınması anlaşması yapılmış mevcut
durum yani fiil durum kabul
edilmişti.. O
zamanlar şartlarda bu günkünden daha uygundu. Biz
o zaman Makarios’u döndürmekle kalmadık, iki devlet temelli bir yapı oluşturmak istediğimizi
söyledik. Dorudan bağımsızlığa giden yolu tercih etmeliydik. Federasyon
dedik.Kuzey Kıbrıs Türk Federe devletini kurduk.. Daha
sonra Rumlar yine de yanaşmayınca 1983
de Kuzey Kıbrıs Türk cumhuriyetini
ilan ettik ama yine de federasyon temelinde birleşeceğiz dedik.. Kasım
2002 tarihinden sonrada daha esnek bir
politika izleyerek bu noktaya geldik.. Dilim
dilim gitmesine seyirci kalamayız.. Bağımsız
cumhuriyet için mücadele etmeliyiz.. -
Türk tarafında
vatandaşların çoğu Anan planına “Evet”
dedi.. Plana “hayır” diyen Denktaş
değil de Talat tarafı kazandı. Bu durumu nasıl izah ediyorsunuz.? -
Adadaki Türk
tarafı bunu Türkiye’nin işareti sayesinde yaptı.Halkımız şu kanaatte
Türkiye’nin bildiği bir şey var ki bize “evet
deyin” diye tavsiye
ediyor.Türkiyesiz olmaz, onunu dediğini yapayım diyerek yaptılar. Fakat
bu sonuca gelişde şu da bir gerçek. Adadaki
Türk halkı Türkiye’ ye hayır
diyemezdi. Çünkü Türk halkı Türkiye’ye karşı mücadeleyi hiç düşünmemiştir.
Adadaki Türk halkı Rum –Yunan ikilisine karşı mücadele etmiş, ve etmektedir.
O onu bilur. Ama bir gün gelip
Türkiye’nin istediği tarzda çözümde hayır diyerek Bağımsız Cumhuriyet
şeklinde yaşama mücadelesi vereceğini aklından geçirmemişti. Belki de
eksiğimiz buydu.. -
Peki son sorum.. Sömürge yönetimini görmüş, Akritas planlarını aşmış, Sampson
darbesinde büyük bir katliam ve
soykırımdan kurtulma mücadelesi vermiş.. Makarios gibi kurt ir politikacıya,
cin bir din adamına karşı
durabilmiş..Sonrasında da adeta yedi
düvele değil de tüm dünyaya karşı “Halkının hakları için” durmuş bir kişi Denktaş
bey bundan sonra “halkım bunu istedi
ne yapıyım” deyerek köşesine çekilip
emekliliğini mi yaşar? -
Kendisi
söyledi.Mücadeleye daha rahat devam edeceğim diye.. :::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::: ..................0000000000000000................. Rüyalarınız hülyalarınız Çocukluğunuzda ilk okulda e lisede hedefiniz ne idi? -şunu söylemekte
yarar var diye düşünüyorum. Küçüklüğümde
ilk okula başladığım sıralarda çok idaelim yoktu.yani neolabilirim diyebir düyşüncemolmadı. Fakat şöyle
i bir eylimi olduğun hissettim.Asker olmayı tasarlıyordum.Yani subay olmayı düşünüyordum. Liseye geçence
lisede bu daha z çok somutlaştı
askerlik kendi içinde netleşti.Havacı olmayı düşündüm. Ve liseyi bitirdiğim zamada kara harp
omkuluna müracaat yapmıştım ancak o
dönemde özellikle 1960 27 Mayıs devriminden sonra alınan bir karar yada çıkarılan
yasa ile sivilliseden mezun
olanların askeri harp okulunagirişlerie
son vermişlerdi.Dolayısıyla
bana gelen yahnıtta böyle bir şeyin mümkün olmadığını belirtişlerdi Dolayısıyla somut olarak gözümünönünde olan havacı olmayıyı, hedefine ulaşamadım. -lefkoşe doğumlusunuz.Sömürge devleti içinde doğmuş, daha sonra
bağımzsızlık hareketlirini gençlik
dönemleinde hissetmeyebaşlayan insansınız.Böyle bir ülkede doğmanın,büyümenin sizde negibi bir
izler bıraktı? Bunu türkiye gibi
bağımsız bir ülkede olalardüşünemeyebilir ama sizin çocukluk ve gençlik dönemlerinzde
yaşadığınız olaylar bağımszlıkla
bağımlılıkğı nasıl fark edeyordunuz_? -
Birkere şunu eziklikle başladık. -
Birinci ve ikinci sınıflarda
iken yani 1950- 51-52 yılları arasında okula gittiğimiz zaman
Cumartesi günleri tatil olduğu zaman
bayrak direğine İngiliz
bayrağı çekilirdi.Yaşa Kraliçe maşını okurduk. Pazartesileride yineingiliz bayrağını ingiliz marşı ile
indirirdik.. -
Fakat bizde bir kimlik özlemi,
Türk kimliğni aşatma duygusu ve Türkiyeye
müthiş bir özlem Ve dolayısıyla
kendi vatanımızı yaratma duygusu vermişti. -
Ondan sonraki yıllarda özellikle
1955 lerden sonra EOKA’nın yeniden
ENOSİS amaçlı olarak
başlattığı önce kısa bir süre ingiliz askerlerine saldırıları daha sonraları
Türklere karşı yoğunlaşan
saldırıları ile birlikte bu kez
Rumlara karşı mücadele duygularımız güçlendi.O dönemde önce İngilizlere
karışı olan tepkimiz ve mücadelemiz , daha sonra Rumlarla fiilen çatışmaya kadar varan mücadelemiz bizde o dönemin sloganı halinhe gelmiş “ya
Taksim ya ölüm” sloganı ile başlattığımız mücadelede ve bu doğrultuda patetes üzerine kıbrısı yapıp,orta yerinden
Kıbrıs’ı ikiye bölüp kaıtların
üzerine kırmızı mürekkeple baskı yapmak suretiyle çeşitli maçların
toplu etkinliklerin olduğu yerlerde
gidip o kağıtarı küçük küçük karalar şeklinde kesilmiş ve üzezerinde taksim edimiş
kıbrıs görüntüsünü savuruyorduk. -
Dolayısıyla bu bizde önce ilk
okul sonlardan itibaren olan o söylediğimiz duygularla birlikte
ortaokulda bu fiili taksim tezini
savunulması mücadelesi ve lisede
liseye girdiğimzde 1960
antlaşmaları gerçekleştiği izi-çin Kıbrıs cumhuriyetini korunması .. -
Dolayısıyla bizde o dönemde hala
etkilerini yaşadığımız bir türkiyeye bağlılık , Anavatan dediğimiz,
Anavatana gelmek, Anavatanda okumak
duygularımız giderek güçlenmiş durumda idi. -
- Ne tür olaylaa gülersiniz? -
Keh keh... -
Ne tür olaylara gülerimmmmm.....Bir kere çok anlamlı karikatürler olduğu zaman kendi başıma o karikatürlere
uzun süre gülerim. -
Belirli davranışlardaki
özellikle saf görüntülü
ifadelerle birlikte imaj olarak yüzünde beliren mimimklere çok gülerim.Bu mimikler alaylı anlamda
değil..Hoşua giden anlamda.Ve tabii
dolaısıylabir komik takım
etkinliklerde gülerim. -
Hiç ağladıız mı? -
-Ağlarım. Duygusal bir insanım. -
Örneğin bir kere çok duygusal
bir olala karşılaştığımda.Bu ulusal
düzeyde olur.Bağımzılık hareketi. Dmin az önce söylediğimiz..Sorduğunuz
soruyu dikkate aldığımızda ... -
Biz ortaokulda iken , ilk okulda iken özellikle ilk okul son
sınıflarda Türk filimleri görmeye başlamıştık Kıbrısta
..Ve o türk filimlerinde örneğin
istanulda boğazda geçen gemilerin,
feribotların , motorları gördüğümüzde
arkadaki Türk bayrağını gördüğümüzde orda duygulanırdık.Ayağa kalkar obayrak
görüntüsü gidenceye kadar alkışlardık. VE ağlardık.Böyle olayarda
ağlardık... -
Veya birde ben bir film sahnesinde çok duygusal sevgi gösterisi olduğu zaman o duygu ortamında
gözlerimden yaşarır ağlarım. Benzer
ayrılık sahneleride..Muhatapla
vedalaşırken içim dolar ağlarım .. Kendimi zor tutarım. -
|

/////////////////////////////////////////////////
Necati Çavdar’la ufuk turu...
Anayurt Gazetesi
KÖKSAL TOPTAN:
·
Türkiye’nin Hıristiyan dünyası ile barışması 2001
senesinde dünyanın gündemine gelmiştir.. Yani medeniyetler
çatışmasının ivme kavzamasının
beklendiği bir dönemde medeniyetlerin bir araya gelmesi, buluşması her iki taraf içinde yeni bir umut olmuştur.
·
Türkiye,
Müslüman dünyayı temsilen Avrupa
Birliği’ne büyük öneri getirmiştir.
·
Avrupa Birliği
çatısı altında bulunacak olan bir
Türkiye, bir milyar üç yüz milyonluk
İslam dünyasını temsilen ab’DE bulunmayı istiyor.
·
Şayet Avrupa
Birliği, Türkiye’nin elini itseydi. O zaman Avrupa birliği Hıristiyan kulübü
olurdu.
·
Bin yüz sene
sonra ilk defa iki medeniyetin buluşmasının, bir birine daha yakın
olmasının yolu açılmıştır.
·
Bizim
entelektüellerimize, aydınlarımıza, üniversitelerimize, sivil toplum örgütlerimize çok ciddi görevler düşüyor. Ama Türkiye’nin belirli bir
disipline ihtiyaç vardı.
·
Biz üniter
devlet yapımızdan ödün veremeyiz.Kendi
milli menfaatlerimizden de ödün vermeyiz.Zaten biz bunları tartışmayız,
tartışamayız.
·
Avrupa Birliği’ne adaylığının Türkiye ‘ye
getirdiği bir takım özgürlüklerden,
demokratik alanın genişletilmesi, demokrasinin daha rahat işlemesi zemininden yararlanarak Türk insanını rahatsız edecek sözlerle
muhatap olacağız. Bir takım rahatsız
edici düşüncelere muhatap olacağız.
·
Ne kadar
düşünce söylenirse söylensin eyleme dönüşmeği takdirde, bana göre
insanları artık bu yüzden mahkum etmemek lazım.
·
Birinin
zorlaması.. Birinin bizi disipline etmesi
gerekiyor. O nedenle Avrupa Birliği’nin
baskısı, işlerin çabuklaştırılmasına neden oldu.
·
Beş sene, on
sene öncesine kadar Türkiye’nin, dünyanın konjektörü çok farklıydı.
·
Türk Ceza ve ona bağlı kanunların şöyle bir önemi var.
Türkiye bu kanınla ilk defa bir temel kanunu orijinal kanunu, Türk ürünü olarak yapıyor. Ve iddia ile
söylüyorum bundan sonra dünyada yeni bir
ceza kanun yapacak olanlar Türk
Ceza Kanunun referans kanun olarak göreceklerdir..
·
Biz TCK’yı
yaparken daha çok Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını esas aldık.. Bir çok alanda da Avrupa’nın
yapmadığı şeyleri yaptık.... Türkiye’de
bir takım hassasiyetlerin olduğunu, devam ettiğini kabullenmemiz lazım. O nedenle bazı alanlarda “ zaruretten” yapamadıklarımız var.
·
Önemli
sorunlarımız: Uygulamada karşılaştığımız aksaklıklar.. Birde kabul meselesi var.... Kafa olarak
kabul meselesi .....
............................000000000000000000000......................................
TBMM’de en fazla çalışan Komisyonlardan en önde olan özelikle AB süreci çerçevesinde çok fazla değişikliğe imza atan komisyonun, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Köksal Toptan’la AB’nin sadece Türkiye için değil, İslam dünyası için önemini ve AB’ye gidilen yolda yapılan mevzuat değişikliğini konuştuk.
- Geçen dönem TBMM, Komisyonunuz ve siz Avrupa Birliğine giden yolda büyük efor ve emek sarf ettiniz.Ancak hiç beklemediğimiz halde 17 Aralık’taki Avrupa Birliği il görüşmeler sırasında sizi müzakerelerin merkezinde gördük.Oradan kamuoyuna yansıyan bir sözünüz dikkatimi çekti. “Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi; Türkiye için değil, İslam dünyası içinde önemli.Türkiye’nin Avrupa birliğinde olması sadece Türkiye’yi değil, Türk dünyasını, İslam dünyasını da ilgilendiriyor, etkiliyor” şeklinde bir sözünüz var.Suudi Arabistan’ın ya da Fas’n falanca platformda olması bizi neden etkiler? Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde olması Fas’ı Endenozya’yı , Türkmenistan’ı İslam ülkelerini, Türk Cumhuriyetlerini ve İslam ve Türk topluluklarını, coğrafyasını neden ilgilendiriyor? Bu sözleriniz ne anlama geliyor?
-Dünya, 1450 yıldır İslamiyet’le tanışıyor.
Peygamber efendimizin tebliği çalışmalarını yaptığı dönemlerde zaman zaman çatışmalar görüyoruz. Ama bu çatışmaların din çatışması olmaktan çok başka nedenlere bağlı olduğu görülüyor.
Özellikle Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında çatışmalar olmadığını görüyoruz.
Ama dokuz yüzlü yıllara geldiğimiz zaman yani bundan bin yüz bin iki yüz sene öncesine gittiğimiz zaman yavaş yavaş Haçlı seferleriyle başlayan bir Müslüman - Hıristiyan çatışması görüyoruz.
Hıristiyan- Müslüman çatışması geçen bin yüz sene içerisinde zaman zaman haçlı seferlerinde olduğu gibi insanlık dramlarına da dönüşmüştür.Akıl almaz katliamları insanlık o dönemde yaşamıştır.
Daha sonra Hıristiyan dünyası başta kara Avrupası olmak üzere kendi içine dönmüş, 1789 Fransız ihtilalinden sonra, Amerikanın keşfinden sonra, Amerika Birleşmiş Devletlerinin 1776 da kurulmasının ardından , Amerika’da yaşayan insanlarla İngilizlerin çatışması... Avrupa’ya döndüğümüz zaman, Avrupa’nın kendi içinde derebeyliğin yıkılmasıyla ortaya çıkan o fedeol yapın 1789 Fransız ihtilali etkisinde kalarak hareket etmesi ..
Biraz daha öncesine gittiğimiz zaman orta çağda Rönesans hareketleri bittikten sonra yeniden özellikle 20 asra geldiğimiz, 20. asrın sonlarına yaklaştığımız zaman yine bir Hıristiyan Müslüman çatışması insanlığın önüne çıkmaya başladı.
Kimi İslam düşünürleri Hıristiyan dünyasının İslam dünyasının zenginliklerini kullandığını var saymıştır.
Buna karşılık Hıristiyan dünyasındaki bazı ilim adamları, özellikle Hantington’un medeniyetler çatışması kitabında öne sürdüğü gibi; Müslümanlık ve Hıristiyanlık dünyasının çatışmasının kaçınılmazlığı konusunda teoriler üretilmiştir.
İşte medeniyetler çatışımsına doğru dünya gidiyor mu diye, Hangtington’un kitabı tartışılırken; Dünya, 11 Eylül olayını yaşamıştır.
Amerika’ya yapılan saldırı, İslami terör etiketli, Tırnak içinde söylüyorum “İslami Terör “etiketli saldırı, dünyada yeniden Hıristiyanlıkla Müslümanlık çatışıyor izlenimini yaratmaya başlamıştır.
Giderek başta Amerika olmak üzere dünyada özellikle Hıristiyan kesimler İslamiyet, özellikle Kur’an-ı Kerim’de bütün güzellikleri, bütün iyilikleri insanlara öğütleyen bir dinin kitabının kabul edildiği İslam dünyasında Müslümanları sanki dünyada ne kadar kötü bir iş varsa, ne kadar terör olayı varsa onunla özdeşleşmiş bir izlenim yaratılmaya çalışılmıştır.
2001 DÖNÜM NAKTASI
Şimdi bu ortamda Türkiye’nin Hıristiyan dünyası ile barışması 2001
senesinde dünyanın gündemine gelmiştir.İlk defa tarihinde Müslüman dışişleri bakanları ile
Avrupa Birliği üyesi ülkelerin dışişleri bakanları Türkiye’nin daveti ile
İstanbul’da bir araya gelmişlerdir.
Bu çok önemli bir buluşma idi.Yani medeniyetler
çatışmasının ivme kavzamasının
beklendiği bir dönemde medeniyetlerin bir araya gelmesi, buluşması her iki taraf içinde yeni bir umut olmuştur.
Ama tabi..Bunu daha ileri aşmalara götürülmesi lazım.
İşte bu aşama da Müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği çok önem taşıyor .
TÜRKİYE MÜSLÜMAN DÜNYAYI TEMSİLEN AVRUPA BİRLİĞİNDE OLMAYI İSTİYOR
Ve bunca yıllık çatışma ve çarpışmanın ardından ilk defa Hıristiyan dünyası ile Müslüman dünyanın temsilcisi Türkiye bir birlerine elini uzatıyor.
Şimdi biz çoğu yerde söyledik.Türkiye, bin yüz senedir süren bir büyük kavganın, bir büyük mücadelenin, çatışmanın sona erdirilmesinin yolunu açacak eli uzattı bize denmesi lazım.
Şunu biliyorduk biz: Avrupa’nın fanatik Hıristiyan kesimleri, “Avrupa Birliği’nin bir Hıristiyan kulübüdür.O nedenle Müslüman bir ülke olan Türkiye buraya giremez, üye olmamalıdır”sözleri çok yankı bulmuştur.Çok taraftar bulmuştur.Hala Avrupa’da belirli kesimlerde bu temanın işlendiğini biz hatırlıyoruz.
Ama burada
gerçekten Türkiye çok büyük bir adımı atmıştır. Bu eli uzatmıştır. Ve
, Müslüman dünyayı temsilen Avrupa
Birliği’ne büyük öneri getirmiştir. Bu
bir barışma, bu bir uzlaşma bu bir Medeniyetlerin uzlaşması bir araya gelmesi projesidir.
Bu açıdan baktığımız zaman, Türkiye’nin atmış olduğu bu adımla bir büyük medeniyet adımı atıldığını görürüz.Ve ilk defa,tarihinde ilk defa bu iki medeniyet.... Müslüman ve Hıristiyan medeniyeti bir araya gelme imkanını bulma, bir çatı altında; adına kulüp deyin, birlik deyin., adına bir sosyal birlik deyin... ama bir isim altında bir araya gelmesinin yolu açılıyor.
Avrupa Birliği.. Bu çatının adıdır.
Avrupa Birliği çatısı altında bulunacak olan bir Türkiye, bir milyar üç yüz milyonluk İslam dünyasını temsilen orda bulunmayı istiyor.
O nedenle adına İslami terör denilen kimi Müslüman ülkelerde ortaya çıkan terör olaylarının en çok sıkıntı verdiği ülkelerin Müslüman ülkeler olduğunu düşünürsek, Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Filistin , Afganistan..Yani İslami terör denilen terör cinsinden en çok sıkıntıyı, en çok ızdrabı Müslüman ülkelerin çektiğin düşünürsek, bu medeniyet buluşmasında yani Türkiye’nin Avrupa Bibriği üyeliğinden en çok memnun olması gereken ülkelerinde bu Müslüman ülkeler olması lazım geldiğini düşünüyorum
AVRUPA BİRLİĞİ, TÜRKİYENİN ELİNİ İTSEYDİ.O ZAMAN AVRUPA BİRLĞİ HIRISTİYAN KULÜBÜ OLURDU
Özellikle sayın Abdullah Gül’ün son Ürdün ziyaretinden aldığımız izlenimlerde Türkiye’nin bu duruşunun İslam ülkeleri açısından doğru okunduğunu da görüyoruz.Yapılan açıklamalar; Türkiye’nin Avrupa Birliği teşebbüsünden büyük bir mutluluk duyduklarını, Avrupa birliğinin; Türkiye’ye müzakere tarihi vermesinden de bu ülkelerin büyük bir mutluluk duyduklarını ortaya koymaktadır.
Özetleyecek olursak; ilk defa bu iki büyük medeniyet, bir araya gelme imkanı buluyorlar.Bu iki medeniyetin
hiç biri kendilerine karşı uzatılan eli
ret etme hakkına ve lüksüne bana göre sahip değildir. Şayet Avrupa
Birliği, Türkiye’nin elini itseydi.O zaman Avrupa birliği Hıristiyan kulübü
olurdu.O zaman Avrupa Birliği global
terör değimiz terör hadiselerinden şikayet etme hakkını da ciddi şekilde kaybederdi.Ama bu
olmamıştır.Avrupa Birliği’nde sağduyu hakim olmuştur.
Ve bin yüz sene sonra ilk defa iki medeniyetin buluşmasının, bir birine daha yakın
olmasının yolu açılmıştır.
AVRUPA MEDENİYETİ İLE YOZLAŞMADAN UZLAŞMAMIZ LAZIMDIR.
_”Türkiye
İslam dünyasını temsilen geliyorsa olmaz.Ancak bizim şartlarımıza uymak,
bizim normlarımıza uymak şartıyla hayhay” diyen Avrupalılar var.
Türkiye’ de de “Bu haçlı saldırısıdır, Medeniyetler buluşmayacak medeniyetlerin dönüşmesi söz konusudur.” Deyerek endişe edenler var.Böyle bir tehlike var mıdır?
Böyle bir tehlikenin olmaması için ülkede bir altyapı söz konusu mudur?..
Veya Türkiye’nin dinamikleri, varsa böyle bir tehlikeyi karşılayabilir mi?
-Bana göre böyle bir tehlike söz konusu değildir.Tabi şunun altını çizmemiz lazımdır.Biz Avrupa medeniyeti dediğimiz medeniyetle yozlaşmadan uzlaşmamız lazımdır.Bunu becermeliyiz.O nedenle sık sık tekrarladığım bir şeyi burada tekrarlamak istiyorum.Biz Avrupa Birliği’ni kendi kimliğimizle istiyoruz.... Kendi geleneklerimizle istiyoruz... Kendi kültür hazinemizle, kendi binlerce yıldır devam eden alışkanlıklarımızla, kendi sağlam aile yapımızla , bu kimliğimizle biz Avrupa Birliği üyesi olmak istiyoruz.
Biz inanıyoruz ki bizim bu özelliklerimiz, Avrupa’ya zenginlik katacaktır.Avrupa’nın geçen zaman içerisinde kaybettiği özeliklerdir bunlar.
Bu özeliklerle Avrupa birliği yeniden tanışacaktır.
Elbette bizim de Avrupa Birliği üyesi olmakla tanışacağımız bir takım kültürler var.Bir takım yenilikler var.Biz onları biliyoruz. Biz onları bilerek Avrupa Birliği’ne üyeliliğine talip oluyoruz. Ama biz onlarla tanışırken, biz o kültürün yararlanabileceğimiz yönlerini kendi ülkemize getirirken, kendi insanımızla tanıştırmaya çalışırken kendi kimliğimizden ödün vermeden unu yapmayı becermeliyiz.Bu nedenle yozlaşmadan uzlaşmasını bilmeliyiz diye söylüyorum.
Bu bence zor değildir, imkansız değildir.Ama kendiliğinden olacak bir şeyde değildir.
O nedenle bizim
entelektüellerimize, aydınlarımıza, üniversitelerimize, sivil toplum
örgütlerimize çok ciddi görevler düşüyor. Ama Türkiye’nin belirli bir
disipline ihtiyaç vardı.
Türkiye Avrupa birliği tarihi almadan çok ciddi bir atak yaptı. Siyasi istikrardan da yararlanarak güven ortamı yarattı.Avrupa Birliğinden müzakere tarihi aldıktan sonra daha da artarak yükseliyor. Öyle ümit ediyorum ki müzakereye başladığımızdan sonrada bu ivme süratle yükselecektir.
Bence elbette biz üniter devlet yapımızdan ödün veremeyiz.Elbette biz kendi milli menfaatlerimizden de ödün vermeyiz.Zaten biz bunları tartışmayız, tartışamayız.Ama Avrupa Biriliği üyeleri ülkelerine baktığımız zaman bunlarda kendi milli menfaatlerinden ödün vermiyorlar.Kedilerini sıkı sıkıya koruyorlar.
Avrupa Birliği üyeliği Türkiye’nin parçalanmasına ,yok olmasına yol açacak bir süreç değildir.O sürece Türkiye de hiç kimse izin vermez.Hiç kimsenin aklından da böyle bir şey geçmez.
-Hiç bir tehlike olmaz mı?
-Hiç kuşku yok ki; Avrupa Birliği sürecinin Avrupa Birliği’ne adaylığının Türkiye ‘ye getirdiği bir takım özgürlüklerden, demokratik alanın genişletilmesi, demokrasinin daha rahat işlemesi zemininden yararlanarak Türk insanını rahatsız edecek sözlerle muhatap olacağız.Bir takım rahatsız edici düşüncelere muhatap olacağız.Ama biz bunlara alışmamız lazım.Fikirlerin serbestçe söylenmesi bizim sadece Avrupa Birliği üyeliği önündeki bir özelliğimiz olmaktan çıkmalı.Demokrat dünyanın, hür dünyanın özgür dünyanın bir üyesi olmakla yerine getirilmesi gereken mükellefiyetler olarak algılanmalı.
-Komisyon olarak Avrupa birliği yolunda siz ne yaptınız?
Bu komisyon Avrupa Birliği yolunda altı tane uyum paketi geçti. Ceza mevzuatını
değiştirdi.Ve her zaman bireyin hak ve özgürlüklerini öne alan bir felsefeyle,
anlayışla bunu takip etti.Ama bunu
Avrupa Birliği bizden istiyor diye değil, bizim insanımız bunlara layık olduğu
için bunları yapıyoruz.
Bu demokratik alanın, düşünce özgürlüğü alanının İstismarı da mümkündür.Bunu da kabul
ediyorum.Ama istismar edilir diye
insanımızdan bu hakları alamayız,
alıkoyamayız.Çünkü ne kadar düşünce söylenirse söylensin eyleme dönüşmeği
takdirde, bana göre insanları artık bu
yüzden mahkum etmemek lazım.
-Siz eskidende bu tür çalışmalar içinde
oldunuz.Parlamenterlik, bakanlık yaptınız o günleri yaşadınız..Bu tür değişiklikleri daha
önce neden yapamadık.Avrupa Birliği
sürecinde mi yapmamız gerekirdi? ..
Engelleri neydi? Varsa engelleyen dinamikler... O, dinamikler bu
gün nasıl değişti. O günkü zorluklar
neydi, bu günkü kolaylıklar nedir?
-.......
-Sebebi Avrupa birliği mi?
-Hayır bana göre bunun iki tane temel sebebi var.
Bunlardan bir tanesi :
Bizim biraz fazla tembelliğe düşkünlüğümüz... Bizim
sorunları zamana yayma
alışkanlığımızdır.
Deyim biraz kaba.. Ancak, merama mı başka anlatma
imkanım yok..Yumurta kapıya dayanmadan
biz ...
Maalesef, birinin zorlaması.. Birinin bizi disipline etmesi gerekiyor.O nedenle Avrupa Birliği’nin bu baskısı, bu işin çabuklaştırılmasına neden oldu.
Ama bir başka nedende bana göre şudur:
Beş sene, on sene öncesine kadar Türkiye’nin, dünyanın konjektörü çok farklıydı.Yani Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana daha 15 sene bile geçmedi.Şimdi bunu düşünecek olursak geçen on sene içerisinde Türkiye’nin kendi içindeki kendi dışındaki şartlarda çok ciddi gelişmeler, genişlemeler oldu.
Düşünün.On sene önce Türkiye tüm komşuları ile problemli idi. Suriye ile , İran’la, Irak’la Rusya ile problemli idi.Bulgaristan’la,Yunanistan’la problemli idi.
Şimdi bunların hemen hemen hiçbirinin Türkiye ile problemi yoktur.Yani Türkiye..
-Türkiye’nin bu ülkelerle problemi bu on sene içinde mi çözülüp ortadan kalktı , yoksa zaten mi yokmuş.. Algılayış mı değişti.?
-Dünya da bölgemizde ve Türkiye de yeni bir tehdit değerlendirmesi yapılıyor.Geçen gün bir askeri yetkilimizin güzel bir beyanatı vardı.”Türkiye için hiç kimse düşman değildir” diyordu.On sene önce böyle değildi.O nedenledir ki yeniden bir tehdit değerlendirmesi yapan Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerde çoğu şeyler bu gün yok.
-Yoksa
Türkiye, çok şeyi vehimler üzerine mi bina etmiş?
-Belki oda var.Ama sadece vehimlere de
işi yormamak lazım.. Düşününki, bu gün çok sıcak ilişkiler içinde olduğumuz
Suriye yıllarca terör örgütü başını orda besledi.Orda barındırdı.Orda korudu
Yani sadece vahimlerden kaynaklanmıyor.Ama bunların içerisinde kabul etmemiz lazım vehimde var. Kabul etmek
lazım.
Yunanistan süratle silahlanıyordu.Avrupa Birlği’ni de
arkasına alarak silahlanıyordu.Silahlanmasının nedeni de; ne Arnavutluktu, ne de Bulgaristan’dı.Türkiye
idi. O nedenle vehim olduğunu kabul ediyorum ama ciddi bir takım tehdit ve tehlikeler kuşkusuz var idi.Ama bunların hepsi çok şükür ortadan kalkmıştır.Ama temel sebebin bana göre, bizim.. İş, çok
zor gelmeden bazı şeyleri çözme
konusundaki tembelliğimizdir diye düşünüyorum.
TÜRK CEZA KANUNU TÜRK ÜRÜNÜ
Biz geçen iki sene içerisinde altı tane uyum pakete çıkardık.Arkasından Türkiye’de ilk defa Adalet Akademileri kurulmasına dair kanun çıkardık.
Türkiye’de ilk defa İstinaf Mahkemeleri’nin kurulmasına dair kanun çıkardık.O arada Çocuk Mahkemeleri, bankacılık suçları onlarla ilgili mahkemelerin yargılamaları kanununu çıkardık. DGM’lerin yerine kurulacak mahkemelerle ilgili kanun çıkardık..
Ve çok önemli :
İlk defa bir temel kanunu, Türk Ceza Kanunu ve ona bağlı olarak diğer mevzuatla ilgili kanunları çıkardık.
Türk Ceza ve ona bağlı kanunların şöyle bir önemi
var.Şimdiye kadar Türkiye bir temel
kanunu yaptı.Daha evvel Türkiye, mevcut kananlarda değişiklik yapılarak yoluna devam ediyordu.Türkiye bu kanınla ilk
defa bir temel kanunu orijinal kanunu,
Türk ürünü olarak yapıyor.
TÜRK CEZA KANUNU DÜNYADA ÖRNEK
Türkiye ilk defa öyle bir temel kanunu, kendi siyasetçilerimizin, kendi akademisyenlerimizin, kendi hukukçularımızın kendi sivil toplum örgütlerimizin, baroların , üniversitelerin katkısıyla yapıyor.Ve iddia ile söylüyorum bundan sonra dünyada yeni bir ceza kanun yapacak olanlar Türk Ceza Kanunun referans kanun olarak göreceklerdir.Böylesine iddialı bir kanun.
Tabii. Bunu tamamlayan Ceza Mahkemeleri yargılamaları kanunu, Ceza İnfaz kanunu ve bunların uygulama kanunlarını da çıkardık.
Baktığımız zaman bu dönem içerisinde iki binden fazla maddelik bir kanun demetini yasalaştırdığımızı görüyoruz.Ve çok önemli bir nokta.Tüm bu kanunları biz Ak parti ve CHP ‘nin ittifakı ile gerçekleştirdik.Herkesin katkısını sağladık.Zamam zaman ortaya çıkan itilafları da arkadaşlarımızın da hoş görüsüyle , iyi niyetiyle çözerek gerçekten büyük sonuca ulaştık.Avrupa birliği yolunda, Avrupa Birliğini hayrete düşüren sonuçlar aldık.
-Bir çok zamana bağlı kanunları çıkardığınızı
söylüyorsunuz.Önümüzdeki dönem daha rahat çalışma imkanı olacak galiba.
Önümüzdeki dönem ne yapacaksınız?
Önümüzde ne var.Önümüzde de çok önemli kanunlar var.Ama zaman baskısı yok.Daha rahat çalışma imkanı bulacağız.1600-1700 maddelik ticaret kanununu bu yılın ilk altı ayında gelecek.500-600 maddelik olduğu söylenin borçlar Kanunu,YARGITAY; DANIŞTAY kanunu gelecek.İdari Yargılama Usul kanunu gelecek.Kabahatlerle ilgili, çocuk mahkemeleri ile ilgili kanun gelecek.Yani bizi uzun ve zor bir maraton bekliyor.
Ama büyük bir keyifle yapıyoruz.
Gerçekten Türk insanı için güzel şeylerin ortaya çıktığı zaman insan bundan da mutluluk duyuyor.
TÜRKİYE’DE BİR TAKIM HASSASİYETLERİN OLDUĞUNU, DEVAM
ETTİĞİNİ KABULLENMEMİZ LAZIM... BİR ÇOK KONUDA BİZ AVRUPA BİRLİĞİ
ÜYESİ ÜLKELERDEN DAHA İLERİ GİTTİK.
-Bazı yasalar geçerken çok demokratik olanının yayında , anti demokratik yasalar hatta geriye gidişler söz konusu oldu...Oluyor. Adalet Bakanı, zaman zaman bunların “zaruretler”gereği olduğunu söylüyor. Anti demokratik uygulamalara yol açabilecek yasalar bu gün düzeltilmezse ne zaman düzeltilecek? Tekrar gündeme gelerek düzenlemek de zor oluyor.Bu gün değilse ne zaman lazım olacak?
-Biraz öncede söyledim.On sene içinde Türkiye’de çok ciddi konjonktürel değişiklikler oldu.
Zannediyorum beş sene sonra, bu konjonktür dahada değişecektir.
Elbette Türkiye’de bir takım hassasiyetlerin olduğunu, devam ettiğini kabullenmemiz lazım.
Sayın bakanın “zaruretlerden” bunu kast ettiğini zannediyorum.
Yani kabul etmemiz lazım ki biz Avusturya gibi, Fransa gibi değiliz.Danimarka gibi değiliz.
Bizim hala çok problemli bir coğrafyada olduğumuzu unutmayalım.Bir buçuk seneye yakın savaşın sürdüğü bir barut fıçısının üstünde şu anda Türkiye..
Irak’ın üzerinde... Bölge her zaman problemli.Tarih boyu problemli..
Ortadoğu’ya baktığımız zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun 400 yıllık egemenliğinin dışında hep çatışma olmuş, Ortadoğuda.
Böyle bir bölgede bulunan Türkiye’de, Avrupa Birliğinin diğer üyesi ülkelerinden bir takım farklılıklarının, zaruretlerinin olmasını doğal karşılamak lazım.
Ama bir çok konuda biz Avrupa Birliği
üyesi ülkelerden daha ileri gittik.
Onu da söylememiz lazım.
Avrupa Birliği uzmanları bizim ceza yasasını inceledikleri zaman hayretlerini gizleyemediler.
Biz yasayı yaparken daha çok Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin kararlarını esas
aldık.Bana bizim ceza usul yasasıyla
gerçekleştirdiğimiz husus için Alman
Adalet Bakanı “Biz daha bunu
yapamadık.Hala tartışma noktasındayız” dedi.Onların hala tartıştığı bir
noktayı biz , sanığın yayında avukat bulundurulmasını biz gerçekleştirdik. O
nedenle bazı alanlarda tırnak içinde “ zaruretten yapamadığımız”
alanlar var.Bir çok alanda da Avrupa’nın
yapmadığı şeyleri yaptık.
-Bazı alanlarda
Avrupa Birliği, standardımıza uygun değil derse, biz neden herkse eşit
ve genel yasalar çıkarmıyoruz?
Daha geçen Bütçe kanununa, kamuda insanlar çalışırsa emekli ücretleri kesilir ancak
şunlar çalışırsa kesilmez diye madde kondu. Bunların zarureti olmaması gerekmez
mi?
-.... O, Ekonomik zarurettir.
-Meclisin sağlık bölümü kalkıyor. Bazı kurumlar muaf tutuluyor.O
kurumlar piyasadan mal ve hizmet alıyor.Mal
ve hizmeti alırken bunları sağlayanlar neden tehlike olmuyor da, mesela iş doktora, hemşireye, ilaca gelince tehlikeli oluyor?
Bu tür yasal ayrıcalıklarla bazı oliarşik odaklara
imkan veriliyor gibi görülüyor?
-Bütün dünyada bu tür istisnalar olabilir.
Tabii.... Ekonomik
zaruretlere dayanan boyutu vardır.Bunların bir kısmı Avrupa Birliğinden
çok IMF ile konuşulan şeylerdir.
-Ama diğer kanunlarda da oluyor?
-İşte Mastrih Kriterleri dediğimiz
kriterlerdir bunlar.Avrupa Birliği
müzakerelerinde işte bunlar konuşulacak.
Böyle bir şey kalmasa bizim hemen üye olmamız lazım.yoksa müzakere etmeye gerek kalmaz.İnşallah bunları çözer,
daha çabuk gireriz.
-Buradan bir
çok kanun çıkarıyorsunuz.Ancak, mesela bir polis müdürünün emrindeki bekçiye vereceği talimatla çözeceği konuyu
bile sizin burada kanuna bağlanıyor. Bu çıkan yasalar, gerçekten aşağıda
uygulama zemini buluyor mu?
-İşte bunları göreceğiz.. Tabi önemli sorunlarımızdan bir tanesi uygulamada karşılaştığımız aksaklıklardır.Son çıkardığımız başta Ceza Kanunu olmak üzere Adalet Bakanlığı, bir eğitim çalışması başlattı.Ankara’da Ocak ayının üçünde başladı dokuzunda bitecek. Eğitimcilerin eğitim semineri.Bu önümüzdeki günlerde taşraya yayılacak.Eğitimciler diğerlerini eğitecekler böyle bir süreç başlıyor.
Birde kabul meselesi var....Kafa olarak kabul meselesi var....
...................00000000000000000000..................RÜYALARINIZ - HÜLYALARINIZ
..........
-
Kısa kısa
-
Kaç saat uyursunuz?
-
Yedi sekiz
-
Ne tür olaylara gülersiniz
-
Torunuma çok gülerim.Torunumun hareketlerine çoık gülerim.
-
Hiç ağladınız mı?
-
Babamın ölümüne..
-
İntihar etmeyi düşündünüz mü?
-
Hayır. Hiç..
-
Çocuklukta hedefiniz ne idi?
-
İlk okul üçüncü sınıfına kadar mühendis olmak,, daha sonra
avukat olmak.
-
Uçak, gemi, tren , araba , bunlardan hangisini tercih
edersiniz?
-
-Araba.
-
Bunlardan korktuğunuz var mı?
-
Uçak..
-
Spor yaptınız mı hangi tür spor yaptınız?
yaşımın gerektirdiği sporları yaparım.yürüyüş yapıyorum.tenis oynarım.
-
Şu anda devam ediyorsunuz,Tenis oynuyor musunuz.
-
Hayır.
-
Bu tempo içerisinde Spor yapma imkanını buluyor musunuz?
-
Evet
-
En son okuduğunuz kitap hangisidir?
-
Yorgun mayıs kısrakları Onu okuyorum.Yılmaz Karakoyunlu’nun
..
-
Gazete, kitap .. Günde kaç saat okursunuz?
-
En az iki saat üç
saat.Daha çok da olur.Benim işim o.İşim okumak.Okumak için mutlaka gece yatmadan bir saat, sabahleyin de bir
saat gazeteleri okurum. Geceleri de kitap okurum.Onun dışında değim gibi benim işim okumak olduğu için çok okuyorum.
-
Ekonomik anlamda soruyorum.İflas ettiniz mi, para kaybettiniz
mi maddi olarak sıkıntıya girdiniz mi,
bulunduğunuz yerden aşağıya, çöküntüye
düştünüz mü?
-
Tabii. zaman zaman.
Sıkıntıları yaşadım.12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonra milletvekilliği sona erince maaş sız kaldım emekli maaşımda yoktu .O
dönem sıkıntı çektim.
-
-İlk vekil seçildiğinizde neredeydiniz nere gittiniz?
-
İlk seçimde Zonguldak ta idim.Zonguldak milletvekili
seçildim.Bu seçimde de Zonguldak ta
idim.
-
milletvekili seçildiğinizi duydunuz.Sonra nere gittiniz?
-
Bir iki tanesinde partide idi isem, şükür namazı
kılmışımdır.Yahut da diğer arkadaşlarla
bir arada bunu sevincini paylaşmışızdır.Zaman zaman da istediğimiz
sonuçları alamamışızdır.Beraber üzülmüşüzdür.Her zaman ayni şey olmadı.
-
Anneniz döver miydi?
-
......... Annem bir iki defa
ders çalışmıyorsun diye dövdüğün hatırlıyorum.
Baba,
anne veağbi den sopa yemedim.Yani
annemin bir iki kere beni dövdüğünü hatırlıyorum.
Öğretmen
dayağı yediniz mi?
Bir
iki kere.Biri ilk okul dördüncü sınıfta diğeri orta okul üçüncü sınıfta..
-Kaç
yaşında ilaç almaya başlarınız?
Vitamin
kullanıyorum.İlaç anlamında hap
kullanmıyorum.Zman zaman
hastalandığımızda kullanıyoruz.
-Eğer
oldu iseniz kaç yaşında aşık oldunuz?
Ben karımla
ilk okul dördüncü sınıftan beri arkadaşız.
-Rüya görür müsünüz.
Görürüm.
Hatırladığınız
bir rüya var mı?
Yani gördüğüm rüyaları çok hatırladığım
söylenemez.
KARANLIKTAN,YALNIZLIKTAN
KORKARMISINIZ?
Korkmak
değil de rahatsız olurum , çekinirim.
Evde
yalnız kaldınız, müzik mi açarsınız ne yaparsınız?
Televizyon
seyrederim ama yalnızlığı çok sevmem.kalabalık ailede olduğumuz için, kalabalık
yaşadık yaşamak hoşumuza gider.
-En
çok hangi tür filmlerden hoşlanırsınız-
konusu
itibari el daha çok duygusal ağırlıklı filimler .birde kovboy filmleri severim.
-şarkı,
türkü söyler, resim yapar mısınız Güzel sanatların her hangi birinde
-O tarz bir
kabiliyetim yok.Doğru dürüst sesim güzel olmadığı için şarkıda
söyleyemem.Ama gençlik yıllarımda daha
sonra da arada bir şiiri yazarım.
Genel Başkan adayı..Bakan, Başkan...Köksal Toptan , "Ençok hocam denince hoşlanıyorum.."
m
NOT : Rüyalarınız hülyalarınız bölümü yayınlanmadı.
Zaten ilerde
“ünlülerin RÜYALARI – HÜLYALARI “ adıyla topluca bir kitap olarak yayınlamayı düşünüyoruz diye sormuştum.. ilkdefa burada yayınlanıyor..
KÖKSAL
TOPTAN
“Milli
hedef, yeniden cihan devleti düzeyinde
mutlu, müreffeh lider TÜRKiYE'dir. Bu hedefin asıl sahibi büyük milletimizdir.
Tarih, onun böyle bir hedefe sahip olmaya hakkı olduğunun delili olan altın
sayfalarla doludur.
Bu hedefe ulaşabilmemiz için ihtiyaç duyacağımız en büyük güç kaynağı İNSAN’dır. Allah’in
diğer varlıklara üstün kılarak en mükemmel surette yarattığı insan.
Milli hedefimizin odağında insan var. Ne
yapılacaksa insanlarımız tarafından yine insanlarımız için yapılacaktır” diyen Köksal Toptan, 1943 yılında Rize`de
doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Zongultak`ta tamamladı. 1966 İstanbul Hukuk
Fakültesi`nden mezun olmuştur.
Üniversite
döneminde 1963-1966 yıllarında
İstanbul`da Adalet Partisi Gençlik Kolları Başkanlığı yapan Toptan, Zonguldak`ta serbest avukat olarak çalıştı.
Çeşitli dernek ve kuruluşlarda kuruculuk yaptı. Zonguldak Belediye Meclis
Üyeliğinde bulundu. Adalet Partisi Zonguldak ilce ve il yönetimlerinde görev
aldı.
1977
yılında Adalet Partisi`nden Zonguldak Milletvekili seçildi.
12
Kasım 1979 tarihinde kurulan Demirel hükümetinde Devlet Bakanlığına
getirilmiştir.
Toptan, 28 Eylül
1986 tarihinde yapılan ara seçimlerinde Zonguldak 2. Bölgeden Doğru Yol Partisi
Milletvekili seçildi. 1987 Milletvekili Genel Seçimlerinde ise Zonguldak 1. Bölgeden yeniden milletvekili
seçilerek ve üç buçuk yıl Doğru Yol
Partisi Grup Başkanvekilliği görevini yürüttü.
1991 Genel Seçimlerinde, yeni il yapılan
Bartın`dan yeniden milletvekili seçilmiş ve
Süleyman Demirel’in Başbakanlığı’nda kurulan DYP-CHP koalisyon hükümetinde, Milli Eğitim
Bakanlığına getirildi.
13
Haziran 1993 Büyük Kongresinde Tansu Çiller karşısında DYP Genel Başkanlığına`na aday olan ve seçimi
kaybeden Toptan, 1995 yılında bir süre
Kültür Bakanlığı yapmış, 1995 Genel Seçimlerinde Zonguldak’tan yeniden milletvekili seçilmiştir.
Toptan,
3 Kasım 2002 seçimlerinde Ak Parti
Zonguldak milletvekili olarak
parlamentoda yeniden yer aldı.
AK Parti iktidarı döneminde TBMM Adalet Komisyonu Başkanı olarak görev
yapmaktadır.
Evli,
üç çocuk sahibidir.

(7.1.2005 Cuma saat 15.TBMM Adalet komisyonu başkanlığında)
Not:::
Anayurt Gazetesi'nde
yayınlandı
…………..
/////////////////////////////

Karaman
Milletvekili Mevlüt Akgün ile "dili" konuştuk
NECATİ
ÇAVDAR’LA UFUK TURU....
YARA, DİLİM....
Kuşatılıyor ana dilim
Yapılmıyor; konuşma,
bilim
Türkçe gidiyor; yara,
dilim
Birlik,dirlik olur;
dilim, dilim
Bilindiği gibi
dilimizin kirliği, kullanım alanlarının daralması, özellikle gençlerimizin
ifade edeceğini birkaç kelime ile sınırlı hale getirerek adeta dilsiz kalması..
Ticari alanda, ilanlarda reklamlarda, tabelalarda hangi ülkede olduğumuzu
şaşırtacak derecede dil kirliği söz konusu.. Kökü tarihin derinliklerine inen
ve bu gün üç yüz milyon nüfusu bulan bir milletin dilinin bu halde olması hem
üzücü hem de başta kültür emperyalizmi olmak üzere bir çok saldırılara
insanımızı açık hale getiriyor. Bu gün bizimle aynı nüfusa sahip Fransa’da dili
koruyan yasalar var.Ve Fransızlar bir başka dili bilse bile öncelikle kendi
dillerini konuşuyor yada sizi Fransızca konuşmaya mecbur ediyorlar. Hele hele
Devlet görevlileri, başkalarının yaptığı gibi başta İngilizce olmak üzere
muhatapları ile bildikleri dili konuşmayarak gerek ülkelerinde gerekse resmen
misafir olarak gittikleri ülkelerde mutlaka kendi dilleri ile konuşuyorlar.
Eğer muhatapları Fransızca bilmiyorsa tercüman aracılığı ile konuşup, anlaşarak
dillerini öne çıkarıyorlar. Böylece 70-80 milyonluk Fransız’ın dilini en geniş
alanda kullanıyorlar, yaygınlaştırmaya çalışıyorlar.. Bu gün 300 milyon insanın
konuştuğu, Orta Avrupa’dan yola çıkan bir insanın Çin Setti’ne kadar başka bir
dil bilmese bile rahatça analaşabileceği dil olan Türkçe ise giderek darılıyor
dünya dili olmaktan öteye gidiyor.Bunu çok kere kendi ellerimizle sağlıyoruz. Ülke
olarak Kıbrıs meselesi için yoğun çaba sarf ettiğimiz dönemde; Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri tarafından Türk ve Rum taraflara kabul etmesi için
sunulan bu “Annan planı da ne? diye bir bakalım istedik. Ancak başta Dışişleri
Bakanlığımız olmak üzere bir çok kamu kurumundan “ Bizde Türkçe’si yok.Üzerinde
İngilizce olarak çalışıyoruz” cevabını aldık.Fakat Birleşmiş Milletler’in
elektronik adresine (Web sitesine ) girince üzülerek gördük ki, orada “Annan
planı”, İngilizce, Türkçe ve Grekçe konmuş.
Benzer durumu AB
Anayasası konusunda da yaşadığımı ifade etmeliyim.
Peki bunları Türk
halkı, Türkçe bilenler bilmeyecek de kim bilecek? ...
Başkaları bizim
insanımıza ve dilimize bizden daha mı saygılı?...
Bunun sebebi ne?...
Dilimizin bu halden
kurtarılması için çare yok mu?..
Elbette var.
Karamanoğlu Mehmet beyin diyarından ses geldi. AK Parti Karaman Milletvekili
Mevlüt Akgün, adeta “yara” olan dilimiz Türkçe ile ilgili bir kanun teklifi
hazırlayarak TBMM’ye sundu. Bu teklifin eksiği vardır, fazlası vardır.
Tartışılır, varsa eksikler giderilir. Fakat böyle bir yasa teklifi, TBMM’de
parlamenterlerimizin önünde duruyor.Siyasal erki kullanan İktidarın ilgisini
bekliyor.. Dilimizle ilgili somut bir adım atan, kanun teklifi hazırlayan
Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün ile böyle bir teklifi hazırlama gerekçesini
konuştuk..
SPOTLAR:
§ Öncelikle Türkçe
kullanılması şart koşulmalıdır.
§ Türkçe’den sonra
olmak şartıyla diğer dillere de izin verilmelidir
§ Tedbir alınması
durumunda yurttaşlarımızın daha zengin, daha güzel, daha millî bir dil
kullanmaya özen gösterecekleri de açıktır.
§ Anayasada devlet
dilinin Türkçe olması, ülke içindeki her türlü resmî toplantı ve gösterinin de
Türkçe yapılması gerekliliğini ortaya çıkarır.
§ Sözlü yayın organlarında
(radyo ve televizyonlarda) görev yapan sunucu ve spikerler, güzel konuşmada ve
kelimelerin doğru telâffuz edilmesinde en etkili kişilerdir.
§ Özel radyo ve
televizyonların yayın hayatınâ başlamasından önceki dönemde TRT; spiker ve
sunucuların seçiminde ve eğitilmesinde gerekli özen ve titizliği
göstermekteydi.
§ Özel radyo ve
televizyonlarda ise bu özen ve titizlik gösterilmemektedir.
§ Dil; bir milletin
kültür aynası, sürekliliğinin en önemli dayanağı,var oluş sebebi, kendi
varlığını tanımlayabilme aracı, dünü-bugünü-yarını…
§ Dilini unutan veya
dili unutturulan bir milletin düşüncesinin olamayacağına inanıyorum. Düşüncesi
olmayan bir millet ise,ne kendisini tanımlayabilir ne de kendisini yeni
nesillere tanıtabilir.Kendisini yeni nesillere tanıtamayan bir millet ise,yok
olmaya mahkumdur. Dünya tarihinde dili bozulduğu, unutturulduğu için özünü
yitiren, geçmişini unutan hatta yok olan milletler vardır. Tarih
sahnesinde,Türkleri maddi güçle yok edemeyeceklerini bilen bazı düşman
devletlerin,Türk dilini hedef almaları,dilimizi bozmak ve geçmişinden koparmak
için yaptıkları hain planlar boşuna değildir.. Sayın Akgün siz TBMM’ne
Türkçe’mizle ilgili bir kanun teklifi verdiniz.Böyle bir teklife niçin gerek
duydunuz?
-Böyle bir kanun
teklifine iki yönden ihtiyaç var. Birincisi, Anayasamızın 3. maddesinde,
“Türkiye Devletinin dili Türkçe’dir." hükmü yer almaktadır. Ancak dille
ilgili herhangi bir yasanın bulunmayışı Anayasamızın bu hükmünü boşlukta
bırakmaktadır. Dilimizle ilgili Anayasa hükmünün yasal olarak kapsamı ve neler
yapılıp yapılmayacağı açıkça belirtilmesi gerekir. Ülkemizde, her alanda
görülen yaygın yabancı dil kullanımları, anayasamızda böyle bir hüküm yokmuş
izlenimi uyandırmaktadır. Oysa anayasanın bu hükmü, "değiştirilemez ve
değiştirilmesi teklif edilemez" hükümler arasına konulacak kadar önemli
sayılmıştır. İkinci gerekçemiz ise; özellikle iş yeri adlarında, markalarda,
çarşıda pazarda hayatın her alnında dil yanlış kullanılıyor. Her hangi bir dil
ya kullanılmamalıya da kullanılıyorsa doğru kullanılmalı. Öte yandan da
ülkemizde Türk dilinin öğrenim ve kullanılmasında büyük bir kayıtsızlık ve
umursamazlık olduğu açıktır. Liseyi, hatta yüksek öğrenimi bitiren gençler
Türkçe’nin en temel eserlerini dahi okuyup öğrenmeden, dillerinin önemini
kavramadan yetişmekte; dili doğru kullanma becerisini kazanmadan meslek
hayatına atılmaktadırlar. Türkçe’nin önemini ve güzelliğini kavrayamayan
insanların ona karşı dikkatli ve titiz olmaları da tabiî ki beklenemez. Bunun
sonucu olarak radyo ve televizyonlarda da telâffuz hataları gün geçtikçe
artmaktadır. Oysa okul yanında, belki ondan da önemli olarak basın yayın
organları da dilin doğru ve güzel kullanılmasında etkili olan araçlardır. Basın
yayın organlarındaki yanlış kullanımlar, çok çabuk bir şekilde ve dalga dalga
geniş halk kitlelerine yayılmakta, insanları olumsuz yönde etkilemektedir.
Türkçe’ye karşı kayıtsızlık, iş adamlarımızı ve esnafımızı da etkilemekte; imal
edilen mal ve ürünlerin adlarında, ticarî unvan ve adlarda yabancılaşma
sür'atle artmaktadır. Bir zamanlar sadece büyük şehirlerin belli semtlerinde
görülen yabancı iş yeri adları şimdi Anadolu şehir ve kasabalarına dahi
yayılmakta, ülkemiz âdeta Türkçe kullanılmayan bir ülke görünümüne
bürünmektedir. Ticarî unvan ve iş yeri adlarında yaygın olarak görülen
Türkçe’den uzaklaşma ve yabancılaşma; hem ülkede sanki Türk dili
kullanılmıyormuş derecesinde bir görüntü meydana getirmekte, hem de Türk diline
karşı yurttaşlarda var olması gereken bilinç ve duyarlığını zedelemektedir.' Bu
bakımdan ticarî kuruluşların ad ve unvanları ile mal, ürün ve hizmet adlarının
Türkçe olması zorunluluğu getirilmeli ve bunun daha kuruluş ve başvuru
safhasında Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca sağlanması gerekir. İş yerlerinin
levha ve tabelâlarında, camekânlarında ve diğer yerlerinde; ambalâj ve
etiketlerde; ürünlerle ilgili kullanma kılavuzlarında ve çeşitli kitapçıklarda;
makine, alet ve edevat üzerindeki yazı ve uyan levhalarında öncelikle Türkçe
kullanılması şart koşulmalıdır.
-Bir çok üreticimiz
ürünlerini dış pazarlarda da satacaklar, ülkemize gelen turistlerin durumu da
dikkate alındığında sizin teklifiniz kabul edildiğinde insanlar sınırlamaya
zorlamaz mı?
-Hayır. Öncelik o
ülkenin diline verilmeli. Bu gün çağdaş ülkelerin hepsinde durum bu. Japonlar,
Koreliler, Çinliler özellikle Fransızlar kendi dillerinden vazgeçmiş değiller
ki... Kendi dilimize dil kuralları çerçevesinde öncelik verilir. İkinci üçüncü-
beşinci dilin kullanılması yasaklansın demiyoruz ve istemiyoruz.. Zaten bir çok
yer ve alanda ikinci bir dilin kullanılması tamamen yasaklanamaz. Çünkü
ülkemize çok sayıda turist gelmekte ve bunlara dünyada yaygın olan dillerle
hitap etme zorunluluğu bulunmaktadır. Gönül ister ki bizim dilimiz bilinsin,
bizim dilimizle misafirlerimizle anlaşalım.bu mümkün olmadığındandır ki
ülkemizin önemli bir döviz kaynağı olan turistlere anlayabilecekleri dillerle
ulaşmanın zarureti açıktır. Bizim isteğimiz, yabancı dillere sınırlama
getirilmesi ve yabancı dillerle yazılacak bölümlerin, Türkçe’nin önüne
geçmesini önlemek.kanun teklifimizde bunu sağlayacak hükümleri koyduk. Ticarî
faaliyetlere ait duyuru, ilân ve reklâmlar iş yerleriyle sınırlı değildir.
Yazılı ve sözlü yayın organlarında ve iş yerlerinin dışında da duyurular,
ilânlar, reklâmlar yapılmaktadır. Bu nedenlerle her türlü ilân, reklâm ve
tanıtımda da öncelikle Türkçe kullanmak zorunluluğu getirilmeli ve ancak
turistlere hitap edebilmek maksadıyla, Türkçe’den sonra olmak şartıyla diğer
dillere de izin verilmelidir.
-Bu gün kullandığımız
dil İngiliz,Fransızca kelimelerin istilasında.Geçmişte de Arapça ve Farsça
yoğunlukta idi.Türkçe kullanmanın zorunlu olması durumunda hangi kelimenin
Türkçe olup olmadığı konusunda bir problem çıkmaz mı?
-Ticarî unvan ve iş
yer adlarında kullanılması zorunlu olan Türkçe konusunda tereddütler
uyanabileceği şüphesizdir. İnsanlar hangi kelimelerin Türkçe sayılıp
sayılmayacağı konusunda her zaman tereddüt edebilirler. Buradaki ölçü,
kelimelerin kökeni olamaz; dilimize girmiş, insanlarımız tarafından kullanılan
ve manası anlaşılan kelimeler Türkçe sayılır. Nitekim bütün bu kelimeler Türkçe
sözlüklerde madde başı olarak yer almışlardır. Bir anayasa kuruluşu olan Türk
Dil Kurumunun hazırladığı Türkçe Sözlük'ün son baskısının bu konuda ölçü olarak
alınması uygun görülebilir.. Çünkü bu sözlükte madde başı olarak yer alan
kelimeler, kökeni ne olursa olsun Türkçe sayılmıştır. Ayrıca sözlüklerde yer
almayan Türk kültür ve tarihine ilişkin özel adların kullanılmasına izin
verilmiştir; Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının kendi işletmelerinde kendi adlarını
kullanabilmelerine de imkân sağlanmıştır. Sözlükteki kelimelerin ve özel
adların bir araya getirilmesi ile veya bunlardan kısaltmalar yapılmasıyla da
ticari unvanlar, adlar; mal, ürün ve hizmet adlan oluşturulabilir. Bu konularda
tereddüt edilmesi durumunda başvuru merci olarak Atatürk Kültür, Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu olabilecek sorunları çözebilir.
-Kimileri diyor ki;
“Bu dil. İsteyen istediği gibi meramını ifade etsin.” Sizce dil neden önemli?
-Dilin, milleti
oluşturan''en önemli unsurlardan biri olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla dildeki
çözülme, bozulma ve yabancılaşma milletin oluşumunu da etkiler. Millet
fertlerini birbirine bağlayan dil, önemini yitirdikçe fertler arasındaki bağ ve
yakınlık da zayıflar; bunun sonu çözülme ve ayrılma isteklerine kadar gider.
Kısaca özetlediğimiz bu gerekçelere dayanılarak Türk dilinin kullanımına
ilişkin bir kanunun hazırlanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Bu kanun ticarî
kuruluşların ad ve unvanlarında; mal, ünvan ve hizmetlerin adlarında ve
sunulmasında; resmî yazışma, sözleşme ve toplantılarda Türkçe kullanılmasına
ait hükümleri içine alır; insanların konuşma ve yazılarında kullanacağı
kelimelerle ilgili değildir. Kelimelere müdahale, kanunun temel amacı olan
millî birlik ve bütünlük yerine, toplumda yeni kavgalara yol açabilir. Ancak
kanunun öngördüğü tedbirlerin alınması durumunda yurttaşlarımızın daha zengin,
daha güzel, daha millî bir dil kullanmaya özen gösterecekleri de açıktır.
-Teklifinizde
belediyeleri etkileyen bölümlerde var.Buna neden gerek duydunuz?
-Dilin yanlış
kullanımının takibi ve bu hükümlere uyulmaması durumunda uygulanacak ceza bu
maddede belirlenmiştir. İş yerleri; dükkân ve mağazalar, özellikle buralardaki
levha ve tabelâlar birçok bakımdan belediyelerce denetlenmektedir. Bundan dolayı
bu hükümlerin de belediyelerin sorumluluk alanları içinde belediyelerce
yürütülüp denetlenmesi uygun görülmüştür. Ancak yazılı yayın araçlarındaki ve
belediyelerin sorumluluk alanları dışındaki uygulamalarda valilikler ve
kaymakamlıklar görevlendirilmiştir. Sadece belediyeler ve diğer yerel
yönetimler değil bütün resmî kuruluşlarda ve noterliklerde her türlü belge,
sözleşme ve yazışmanın Türkçe hazırlanmasını öngörmektedir. Mademki anayasamıza
göre devletin dili Türkçedir; o hâlde her türlü resmî belge, sözleşme ve
yazışma da Türk dilinde hazırlanmalıdır. Ancak çeşitli belge, sözleşme ve
yazışmalarda muhataplar; başka ülkeler, o ülkelerin kuruluş ve yurttaşları
olabilir. Bu durumlarda yabancı dile izin verilmiştir. Tabiî ki yabancı dildeki
belge, sözleşme ve yazışmaların da Türkiye Cumhuriyeti uyruklu muhataplar için
ülke içindeki dağıtımında yine Türkçe şartı aranmaktadır. Anayasada devlet
dilinin Türkçe olması, ülke içindeki her türlü resmî toplantı ve gösterinin de
Türkçe yapılması gerekliliğini ortaya çıkarır. Ancak uluslar arası toplantı ve
gösterilerde Türkçe yanında başka dillerin de kullanılmasına ihtiyaç
olabileceği açıktır. -Peki ülkemizde vatandaşımız olan azınlıklar var onlar bu
kanundan nasıl etkilenecek?
-Azınlık statüsüne
tabi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının dinî ayinleri için hiçbir yasaklama ve
kısıtlama söz konusu değildir.
-Teklifiniz yaslaşırsa
neler getirecek ?
-Bu kanunla getirilen
diğer hükümler, ülke içinde Türkçe’nin kullanımını yaygınlaştırabilir; sözlü
yayın organlarında dilin doğru kullanımını sağlayabilir. Ancak Türkçe’nin
yurttaşlar tarafından zengin bir kelime kadrosuyla; doğru ve güzel olarak
kullanılmasını sağlayamaz. Ana dilinin zenginlik ve güzelliğinin farkına
varmayan, bunun bilincinde olmayan insanların da Türkçe’nin kullanılması
konusunda duyarlı olacağı düşünülemez. Bunun da ilk ve orta öğretimde
sağlanması şarttır. Bilindiği üzere orta öğretimde öğrenciler kendilerini
tamamen üniversite giriş sınavlarına göre ayarlamaktadırlar. Üniversite giriş
sınavlarında dille ilgili sorular bulunmakla birlikte bu sınavlar test yöntemi
ile yapıldığı için öğrencinin dili kullanma becerisini ölçmemektedir.
Dolayısıyla, Türk dili ve edebiyatı derslerinden elde edilecek başarının yüksek
öğretime girişte özel bir ağırlığının olması gerekmektedir. Ancak bu şekilde
öğrencilerde Türk dili ve edebiyatı derslerine önem verme konusunda bir istek
uyanabilir. Memur alımında da Türkçe’nin değerlendirmeye konu olması, bu
derslere ilgiyi artıracaktır. Bu yaptırımlar olmadığı takdirde öğrencilerin
Türk dili ve edebiyatı derslerine ilgi göstermesi ve Türkçe’yi istenilen ölçüde
öğrenmesi mümkün olmaz.
-Televizyonları
etkileyen önemli bir maddeniz var. Buna niçin gerek duydunuz ve neler
getirecek?
-Biliyorsunuz sözlü
yayın organlarında (radyo ve televizyonlarda) görev yapan sunucu ve spikerler,
güzel konuşmada ve kelimelerin doğru telâffuz edilmesinde en etkili kişilerdir.
Özel radyo ve televizyonların yayın hayatınâ başlamasından önceki dönemde TRT;
spiker ve sunucuların seçiminde ve eğitilmesinde gerekli özen ve titizliği
göstermekteydi. Özel radyo ve televizyonlarda ise bu özen ve titizlik
gösterilmemekte; kelimeleri doğru telâffuz edemeyen, vurgu ve tonlama hataları
yapan, hatta mahallî ağız özellikleriyle veya yabancı aksanıyla konuşan kimseler
sunucu ve spiker olabilmektedir. Bu kadar önemli ve özel bir mesleğin rastgele
edinilebilmesi düşünülemez. Bu bakımdan teklifimizde sunuculuk ve spikerliğin
belgeye bağlanması öngörülmüştür. Sunuculuk belgesinin yetkili bir kurulca
verilmesi öngörülmüş ve bu kurulun "Sunuculuk Belgesi Kurulu" adını
taşıması uygun bulunmuştur. Maddede kurul üyelerinin,kimler arasından ve hangi
kurul ve makamlarca seçileceği belirtilmiştir. Sunuculuk Belgesi Kurulunun
oluşmasında tek bir kurumun ağırlığı yerine konuyla ilgili çeşitli kurumların
katılımı öngörülmüştür. Türk Dil Kurumu ve üniversitelerin ilgili bölümleri dil
konusunda . en yetkili akademik kuruluşlardır. Devlet Tiyatroları ile Türkiye
Radyo Televizyon Kurumu sanatçı ve spikerleri, Türkçe’nin doğru telâffuzunda en
yetkili uygulayıcılar olarak düşünülmüştür. Gazeteciler Cemiyetlerinden
katılacak birer üye ile basının katılımının sağlanması amaçlanmıştır. Sunuculuk
Belgesi Kurulunun malî kaynağının Radyo Televizyon Üst Kurulu Bütçesinden
karşılanması düşünüldüğü için bu kurulu temsil eden bir üyenin de Sunuculuk
Belgesi Kurulunda bulunması uygun olacağı kanaatini taşımaktayız.Ve teklif
ettiğimiz maddelerde bu kurulun nasıl çalışacağı,yetkileri gibi konular açıkça
belirtilmiştir.
-Bu yasayı
hazırlamakta Karaman milletvekili olmanızın ve Karamanoğlu Mehmet beyin etkisi
nedir? Karaman ilimizin yetiştirdiği en önemli tarihi kişiliklerden biri olan
Karamanoğlu Mehmet Bey yayınladığı fermanla: “Bugünden sonra divanda, dergahta,
mecliste, meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır” demesinde, Türk
kültürünün korunması ve gelecek nesillere aktarımında ve de millet olma
bilincinin sağlanmasında dilin önemini vurgulamak yatmaktadır. Dil; bir
milletin kültür aynası, sürekliliğinin en önemli dayanağı,var oluş sebebi, kendi
varlığını tanımlayabilme aracı, dünü-bugünü-yarını…Kısacası her şeyidir. Dilini
unutan veya dili unutturulan bir milletin düşüncesinin olamayacağına
inanıyorum. Düşüncesi olmayan bir millet ise, ne kendisini tanımlayabilir ne de
kendisini yeni nesillere tanıtabilir. Kendisini yeni nesillere tanıtamayan bir
millet ise,yok olmaya mahkumdur. Dünya tarihinde dili bozulduğu, unutturulduğu
için özünü yitiren, geçmişini unutan hatta yok olan milletler vardır. Tarih
sahnesinde,Türkleri maddi güçle yok edemeyeceklerini bilen bazı düşman
devletlerin,Türk dilini hedef almaları,dilimizi bozmak ve geçmişinden koparmak
için yaptıkları hain planlar boşuna değildir.. Türkçe’mizin, yaşamımızdaki
değeri ve önemi açık seçik belliyken bugün, aklın ve mantığın kesinlikle alamayacağı
birtakım olaylar ve uygulamaların yaşanması bir milletvekili olarak beni üzmüş
ve bu kanun teklifini vererek hem vatandaş hem de milletvekili sorumluluğunu
yerine getirdim. Yunus Emre gibi bir dahinin Türkçe’yi ölümsüzleştirdiği ; her
yerde Türkçe konuşulması için ferman veren Karamanoğlu Mehmet Bey gibi bir
Türkçe sevdalısının yetiştiği bu topraklarda öz dilimiz Türkçe’mizin, yolunu
şaşırmış, anlayış ve kavrayış yoksunu bazı çevreler tarafından ikinci plana
itilmesi, hor görülmesi beni son derece üzmektedir.. Her vesileyle Türkçe’nin
vazgeçilemeyecek öneminden ve önceliğinden söz eden Atatürk, dilimizi
milletimizin özü saymış ve “devlet kurumlarının” sorumluluğuna dikkat
çekmiştir. Bu nedenle Karamanoğlu Mehmet Beyin 727 yıl önce yayınladığı ünlü fermanıyla,
Gönüllerin sultanı ve dost yüreklerin şairi Yunus Emre’nin ise, berrak dili,
sevgi ve hoşgörüsüyle, nice büyük dil üstadının değerli katkılarıyla günümüze
kadar gelişerek ve olgunlaşarak ulaşan Türkçe'mize sahip çıkılması
gerekmektedir.
......................000000000000000000000000000.........................
MEVLÜT AKGÜN KİMDİR?
Türkiye Büyük
Millet Meclisi 22. Dönem Karaman Milletvekili olan Akgün, 1966 yılında
Karaman’da doğdu. Akgün, İlk,orta ve lise tahsilini Karaman’da yaptı. İstanbul Üniversitesi
Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Karaman’da Serbest Avukatlık yaptı. Karaman
Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, Karaman Belediye Meclis Üyeliği ve 3Kasım 2003
Milletvekili Genel Seçimleri ile başlayan 2002-2004 yasama döneminde TBMM
Başkanlık Divanında Kâtip Üyeliği’de yapan Akgün 2004 yılında Mecliste ve
Karaman ilinde yapmış olduğu çalışmaları nedeniyle Meclis Haber Dergisi
tarafından Yılın Başarılı Milletvekili ödülünü almıştır. Akgün, evli ve üç
çocuk sahibidir.
........................0000000000000000000000000......................
KARAMANOĞLU MEHMET BEY
VE FERMANI
Orta Asya’dan
Anadolu’ya göçen ve burada beylikler ve devletler kuran Türk boylarının başka
ulusların değerlerini kabullenip, başta dil olmak üzere kendi değerlerini terk
etmeye yöneldikleri ve bu yönelişi âdeta marifet saydıkları bir dönemde
Karamanoğulları Beyliğinin üçüncü ve en ünlü hükümdarı olan Karamanoğlu Mehmet
Bey 13 Mayıs 1277 tarihinde bir ferman yayınladı. Türk dilinin yeniden Devlet
Dili olarak ilân edildiği bu ünlü Ferman Türkçe’nin gelişmesinde önemli bir
dönüm noktası olmuştur.
..............000000000000000000..............
NOT: Bu bölümü,
istersiniz kullanırsınız
...........
Karaman Milletvekili
Mevlüt Akgün ve arkadaşlarınca hazırlanarak TBMM Başkanlığı’na sunulan yasa
teklifi şöyle:
TÜRKÇENİN
KULLANILMASINA İLİŞKİN KANUN TEKLİFİ BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç ve Kapsam Amaç
Madde 1- Anayasamızın 3. maddesine göre Türkiye Devletinin "dili
Türkçe’dir." Bu madde anayasamızın "değiştirilemez ve değiştirilmesi
teklif edilemez" hükümleri arasındadır. Devlet dili olarak Türkçe, bu
ülkede yaşayan insanların tek bir millet olmasında en önemli unsurlardan birini
oluşturur; Türk milletinin birlik ve bütünlüğünü temsil eder. Öte yandan Türk
dili, Türkiye'de ve Türkiye dışında yaşayan bütün Türkleri birbirine bağlayan
kutsal bir bağdır. Bu kanunun amacı, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Türk dilinin
kullanımını düzenlemektir. Kapsam Madde 2- Bu kanun; ticarî kuruluşların ad ve
unvanları ile her türlü mal, ürün ve hizmetlerin adlarında; ticarî belge, ilân
ve reklâmlarda; her türlü resmî yazışma ve sözleşmede; toplantı ve
gösterilerde; ana dili eğitimi ve değerlendirilmesinde; radyo ve televizyon
sunuculuğunda Türkçe’nin kullanılmasıyla ilgili ilke ve düzenlemeleri kapsar.
İKİNCİ BÖLÜM
Ticarî Faaliyetlerde
Türkçe Ticarî Kuruluş ve Ürünlerde Türkçe Madde 3- Ticarî kuruluşların ad ve
unvanları i1e mal, ürün ve hizmet adlarının Türkçe olması ve yeni Türk
al~;abesiyle yazılıp okunması zorunludur. Bu konu, Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca
yürütülür ve denetlenir. İş yerlerine konulacak levha ve tabelâlarla ambalâj ve
etiketlerde ticaret unvanı ve adları ile sunulan mal, ürün ve hizmetlerin
adları ve bunlarla ilgili diğer bilgiler öncelikle Türkçe olarak yazılır.
Levha, tabelâ, ambalâj ve etiketlerde ikinci bir dilin kullanılması durumunda
yabancı dilde olan bölüm, Türkçe bölümden önce ve onun üstünde olamaz;
kapladığı alan Türkçe bölümün yarısını geçemez. Levha ve tabelâlarında ikinci
'bir dil kullanan ticarî kuruluşlar ilân ve reklâm vergisini dört kat olarak
öderler. Mal, ürün ve hizmetlerin sunuluş ve tanıtılmasında; kullanmâ tarifesi
veya kitapçığında; bunlârla ilgili fatura, makbuz ve diğer belgelerde de Türk
dilinin ve yeni Türk alfabesinin kullanılması zorunludur. Sunuluş ve tanıtımda;
kullanma tarifesi veya kitapçığında; fatura, makbuz ve diğer belgelerde başka
diller kullanılacaksa bunlar ilgili kitapçık ve belgelerde Türkçe’den sonra yer
alır. Ticarî kuruluşların ad ve unvanları ile mal, ürün ve hizmetlerin
adlarının Türkçe olmasında ölçü, Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük'ünün son
baskısında madde başı olarak yer almış bulunmaktır. Türk kültür ve tarihine
ilişkin özel adlarla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının adları, ticaret unvanı;
iş yeri, kuruluş, mal, ürün ve hizmet adı olarak kullanılabilir. Türkçe
sözlerden ve özel adlardan kısaltmalar ve birleştirmeleri yapılabilir. Tereddüt
durumunda başvurulacak yer Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumudur.
Türkiye'de iş yapan yabancı fırmalarda; yabancı fırmalarla ortaklıklarda; Türkiye'de
satışı yapılan, isim hakkı alınmış yabancı mal; ürün ve hizmetlerde Türkçe
unvan-ve ad zorunluluğu aranmaz. Ancak Türkiye'de satışı yapılan her türlü mal
ve ürüne ait kullanma kılavuzlarında ve ilgili diğer kitapçıklarda başka diller
yanında Türkçe açıklama bulunması da zorunludur. Ayrıca makine, alet ve edevat
üzerinde bulunan bilgi ve uyarı levhalarıyla yazılarının da Türkçelerinin
bulunması zorunludur. İlân, Reklâm ve Tanıtımda Türkçe Madde 4- Her türlü ilân;
reklâm ve tanıtım öncelikle Türkçe’yle yapılır. Zorunlu olarak başka dillere
yer verilmeyişi durumunda önce Türkçe, soma diğer diller kullanılır. Yaptırım
Madde 5- Bu bölümdeki hükümlere uyulmaması durumunda yasağa konu levha, tabelâ
ve yazılar ilgili belediyece ortadan kaldırılır; ayrıca yetişkinlere ait asgarî
ücretin aylık brüt tutarının on katı para cezası uygulanır. Eylemin bir yıl
içinde tekrarı hâlinde bir önceki cezanın iki katı alınır. Yazılı yayın
araçlarındaki ve belediyelerin sorumluluk alanları dışındaki ilân, reklâm ve
tanıtımlar kaymakamlık ve valiliklerce izlenir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yazışma ve
Toplantılarda Türkçe Yazışmalarda Türkçe Madde 6- Kamu kurum ve kuruluşlarında;
kamu tüzel kişiliklerinde ve noterliklerde her türlü belge, sözleşme ve yazışma
Türkçe hazırlanır. Muhatapların yabancı uyruklu olması durumunda yabancı dilde
yazışma ve sözleşme yapılabilir; ancak bu belgelerin de Türkiye Cumhuriyeti
uyruklu muhataplar için ülke içindeki dağıtımında Türkçelerinin kullanılması
zorunludur. Toplantı ve Gösterilerde Türkçe Madde 7- Kamu kurum ve
kuruluşlarınca, kamu tüzel kişiliklerince düzenlenen . her türlü toplantı ve
gösteri Türkçe ile yapılır. Bu hüküm azınlık statüsüne tabi Türkiye Cumhuriyeti
yurttaşlarının dinî ayinlerini kapsamaz. Uluslar arası toplantı ve gösterilerde
Türkçe yanında başka diller de kullanılabilir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Türkçe Eğitimi ve
Değerlendirilmesi Madde 8- İlk ve orta öğretimde öğrenciler, ana dili
öğretimine ait zorunlu Türkçe, edebiyat, dil bilgisi, kompozisyon gibi
derslerden başarılı olmadıkça yıl sonu başarı ortalaması ile veya herhangi bir
kurul kararı ile başarılı sayılamazlar ve bu derslerden başarılı sayılmadıkça
mezun olamazlar. Bu derslerden başarısız olânlar af kapsamlarına alınamazlar.
Türk dili ve edebiyatıyla ilgili derslerden lise ve dengi okullarda elde
edilecek başarı; yüksek öğretime girişte genel değerlendirmenin yüzde onundan
aşağı olmamak üzere değerlendirmeye katılır. Memur alımı için yapılan
sınavlarda Türkçe bilgisi de yoklanır; buna ilişkin değerlendirme notu, genel
değerlendirmenin yüzde' yirmisinin altında olamaz.
BEŞINCI BOLUM
Sunuculuk Belgesi
Belge Zorunluluğu Madde 9- Radyo ve televizyonlarda spikerlik, sunuculuk ve
haber sunuculuğu yapanlar; Türkçeyi yanlışsız telâffuz ettiklerini gösteren bir
"sunuculuk belgesi"ne sahip olmak zorundadırlar. Sunuculuk Belgesi
Kurulu '. Madde 10- "Sunuculuk belgesi", "Sunuculuk Belgesi
Kurulu" tarafından verilir. Sunuculuk Belgesi Kurulu; Türk Dil Kurumu
üyeleri arasından Türk Dil Kurumu Bilim Kurulunca seçilen 3, Devlet Tiyatrosu
sanatçıları arasından Kültür Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünce
seçilen 2, üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Dili ve Edebiyatı
Eğitimi veya Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümleri öğretim üyeleri
arasından Yüksek Öğretim Kurumu Genel Kurulunca seçilen 2, Radyo ve Televizyon
Üst Kurulu tarafından seçilen 1, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu sunucu ve
spikerleri arasından Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğünce seçilen
1, Türkiye Gazeteciler Cemiyetince seçilen 1 ve Ankara Gazeteciler Cemiyeti
tarafından seçilen 1 (toplam 11) üyeden oluşur. Kurul, sekreterlik ve yazışma
hizmetlerini görecek yeterli sayıda personel' çalıştırır. Görev Süresi Madde
11- Sunuculuk Belgesi Kurulu üyelerinin görev süresi altı yıldır. Üyeliklerde herhangi
bir sebeple boşalma olduğu takdirde o üyeyi seçen Kurul veya makam, boşalma
tarihinden başlayarak en geç bir ay içinde yeni üyeyi seçer. Boşalan üyeliğe
seçilen kimse, yerine seçildiği üyenin süresini tamamlar. Başkan ve Başkan
Yârdımcısı Madde 12- Sunuculuk Belgesi Kurulu, üyelerinin seçiminin
tamamlanması tarihinden başlayarak en geç bir ay içinde toplanır ve üyeler
içinden bir başkan seçer. Başkan, üyeler arasından kendisine bir başkan
yardımcısı seçer. Başkan ve başkan yardımcısının görev süresi üç yıldır.
Toplanmâ ve Değerlendirme Madde 13- Sunuculuk Belgesi Kurulu, yeter sayıda
başvuru üzerine toplanarak başvuruları değerlendirir. Sunuculuk Belgesi
Kurulunun çalışma ve değerlendirme ilkeleri ayrı bir yönetmelikle belirlenir.
Malî Kaynaklar ve Üyelerin Malî Hakları Madde 14- Sunuculuk Belgesi Kurulu
üyelerinden her birine ödenecek toplantıya katılma ücreti, her toplantı için
devlet memur aylıkları kat sayısının 15000 ile çarpılması sonunda elde edilen
tutardır. Bir yılda on ikiden fazla toplantı ücreti ödenmez. Sunuculuk Belgesi
Kurulu üye ve personeline 'ödenecek ücret ve aylıklar ile Kurulun diğer
masrafları Radyo ve Televizyon Üst Kurulu bütçesinden karşılanır.
ALTINCI BÖLÜM
Geçici Hükümler Geçici
Madde 1- Türkçe olmayan ticari ad ve unvanlar ile konu ile ilgili levha ve
yazılar, bu kanunun yürürlüğe girmesinden başlayarak en geç 6 ay içinde
değiştirilir. Geçici Madde 2- Bu kanunun öngördüğü yönetmelikler kanunun
yürürlüğe girmesinden başlayarak en geç 6 ay içinde hazırlanır. Geçici Madde 3-
Sunuculuk Belgesi Kurulu, üyelerinin seçiminin tamamlanması tarihinden
başlayarak en geç iki ay içinde yeter sayıda toplantı yapar; mevcut spiker,
sunucu ve haber sunucularından hangilerine belge verileceğini belirler.
Yürürlük Madde 15- Bu kanun yayımlandığı tarihte yürürlüğe girer. Madde 16- Bu
kanunu Bakanlar Kurulu Yürütür.” .

Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün, Dil yaremize çareleri anlatıyor
///////////////////////////////
MİLLİ İRADEMİ, OLİGARŞİMİ ?
Hakimiyetin sadece Allah’a ait olduğu idraki içinde
ki bir toplum ve onu emanet olarak
yüklendiği şuurunda olan bir hükümdar idaresinde Milli hakimiyetin gereği
elbette düşünülemezdi. Çünkü idare edilen ve edenin bir rahatsızlığı yoktu.
Mühim olan halkın kendi haklarının elinden alınmadığı ve kendinden bildiği
idare şekli o kadar mühim değildi. Adı saltanat olan ancak halka daha
yakın,cumhuriyet olan ama krallardan daha kral yönetimler ve işçi iktidarı denilen ancak diktatörlük olan
idareler tarihte çeşitli yerlerde görülmüştür.
Batı toplumunda
halk kendisine zulmettiğini
düşündükleri yöneticilerine karşı
ayaklanarak ve bu uğurda çokta kan
döktü. Kavga ve karışıklık sonunda
yönetilen ve yöneten birbirinin
varlığını tanıyarak yönetimin
yetkilerini sınırlayan bir toplumsal
uzlaşmaya varıldı. Bunun sonucunda da
Anayasalar ortaya çıktı. Bizde bu
ihtiyaç hissedilmediği için olacak
hakimiyetin kimde olması tartışması geç başlamış. Ancak Tanzimat’la
beraber artık batı karşısındaki aşağılık
kompleksi ile dünyaya ait her türlü
iddiasından vaz geçen Osmanlı üst bürokratı Avrupalı gibi olmak adına
onun kurumlarını da getirmek ve padişahın iradesini sınırlamak için çalışır. Bu
sırada Yeni Osmanlıcılarda denilen guruptan Ali Suavi Halk egemenliğinden
bahsetmekte, Namık Kemal’de Londra’da
yayınladığı “Hürriyet “ gazetesinde”Hakimiyet-i Ahali”yi ön gördüğü yazılar
yazmaktadır.
MECLİS-İ
MEBUSAN
Osmanlının
Avrupalı olması için ilan edilen Tanzimat’ı yeterli görmeyen Batıcı
ve her türlü yerli değerleri kökten red
edicilerin yönetimi ele geçirmek
için; 30 Mayıs 1876 da Sultan Abdulaziz’i saf dışı bırakmasından
sonra, zamanın güçlü adamı Mithat Paşa
V. Murat’ı Kanun-i Esasiyi hayata geçirmek için tahta çıkardı. V. Murat,
sonunun komplo intihar süsü ile öldürülen Sultan Abdülaziz’e
benzeyeceğinden korkarak delirir. Bu nedenle V.Murat’ın tahta kalma süresi sadece 93 günle sınırlı
kalır. Bu defa pazarlık sonucu Kanun-i Esasiyi
ilan edeceğini vaat eden Sultan II. Abdulhamit 19 Ağustos 1876 da meşruti yönetimi kabul
ederek tahta geçirilir. Mithat Paşa’da sadrazam olur. Onlara göre batı
kurumları getirilir ve çok hukuklu bir yapı içinde din dil ve ırk fark etmeksizin tüm Osmanlı
tebaası insanlar eşitlik içinde yönetime
katılırlarsa Osmanlının mukadder olan
çökmesi engellenmiş olacaktı.
BU TOPRAKLAR
İLK MECLİSLE TANIŞTI
23 Aralık 1876 da Meşrutiyet’in ilanından sonra bu topraklarda ilk Meclis, "Meclis-i Umumi" (Genel
Meclis) adı altında ve iki meclisli olarak, 20 Mart 1877'de çalışmalarına
başladı. İki dereceli seçimler sonucu oluşan "Heyet-i Mebusan"
veya "Meclis-i Mebusan"
(Milletvekilleri Heyeti), 69'u Müslüman ve 46'sı Müslüman olmayan 115 üyeden
oluşuyordu. Doğrudan doğruya padişahça atanan "Heyet-i Ayan" veya
diğer adıyla "Meclis-i Ayan" (Seçkinler Heyeti) ise, 26 üyeden
kurulmuştu. Genel Meclis'in çalışmaya başlamasından kısa süre sonra 23 Nisan
1877'de Rusya, Osmanlı Devleti'ne savaş açtı. 93 harbi de denen Osmanlı-Rus
savaşı sırasında ki olumsuzluk nedeniyle Heyet-i Mebusan 28 Haziran 1877'de
meclis padişah tarafından fesh edildi. Ardından yapılan seçimler sonucu 13 Aralık
1877'de, toplanan yeni meclis de yenilgi nedeniyle hükümetin ağır
bir şekilde eleştirilmesi ve
meclisin hükümeti denetimine alma
ve hükümetin meclisin siyasal sorumluluğunu girme yönünde gelişen olaylar nedeni ile 14 Şubat
1878'de “fevkalede haller “ gerekçesiyle
I. Meşrutiyet meclisi süresiz tatil edildi. Meclis-i Mebusan 1.devre 3,5
ay, kinci devrede ise 2,5 ay toplanabildi. Meclisin tatili 30,5 yıl sürdü.
Abdulhamid’in
müslüman milletvekillerinin eğitim düzeyi ,meselelere hakimiyetsizliği
ve gayrı müslüm milletvekillerinin
Osmanlının bölünmesi için çalışan
yabancı devletlerin millet vekilleri gibi davranması sonucu; türk ve
Müslümanlara gidiniz milyletin
evlatlarını yetiştiriniz ve gelin meclisi açamıl diye tatil etitği
söylenir.Gerçektende Abdulhamit batılı
anlamda okullar açarak milletin yletişmesini sağlamaya çaılştığı görülür.
Bu
dönemde ki Anayasaya göre aynı
zamanda dini otorite “halife”olan ve
dokunulmaz kabul edilen padişahın yetkisi fazla, meclisinki gayet dar
tutulmuştu. Meclisin çıkardığı kanunlar
padişahın onayından geçmek mecburiyetinde idi. Padişahın bunu ne zaman onaylayacağına dair bir madde de yoktu.
Milletvekillerinin yasa teklifi bile Padişahın onayından geçiyordu. Meclisi toplama
yetkisi olan padişaha süresiz dağıtma
yetkisi de tanınmıştı.
II.MEŞRUTİYET
MECLİSİ
Dış ve iç tazyikler nedeni ile 23 Temmuz 1908 de yeniden meclis toplantıya
çağırıldı. II. Meşrutiyetin
ilanında başlangıçta gizli bir ihtilal teşekkülü olan İttihat ve
Terakki Cemiyetinin etkisi büyük oldu.
II.Meşrutiyet 23 Temmuz 1908’den başladı 13 Nisan 1909’a (31 Marta) kadar devam etti. İkinci devre ise
31 Mart vakası nedeniyle Hareket ordusunun İstanbul’a gelişi ve Abdulhamit’ in ihtilalcilerin denetimindeki meclisin sıhhati çok tartışılan kararı ile tahtan indirilişinden İstanbul’un
işgalini kadar sürer. Ancak esas Meşruti idare ilk dokuz aylık dönemdir.
31 Mart vakasından sonra ülke hep
sıkıyönetimlerle idare edilmiş ve meçlisin üzerinde belli düşüncedeki askerin gölgesi var olmuştur. Ancak 1913 de yapılan darbe ile
Yürütme üzerinde meclis değil de parti hakim olmuştur. İttihat ve Terakki'nin
tek parti diktatörlüğü, demokratik gelişmenin önünü tıkayan önemli nedenlerden
birini oluşturdu.Yürütme ve yasama tam bir parti
hakimiyetini getirerek baskı rejimi kurdu denen Abdulhamit idaresine
rahmet okutulmuştur.
1l.Meşrutuyiet döneminde de Anayasa
l876 anayasası idi. Anayasa, 1909, 1912, 1914, 1916 yıllarında sekiz kez
değiştirildi. Bu yolla, 1876 Anayasasının yapısı önemli değişikliklere uğradı. Değişiklikler
sonucunda, padişahın zararlı faaliyetleri iddiasıyla vatandaşları yurtdışına
sürgün etme hakkı kaldırıldı. Basın özgürlüğü genişletildi. Vatandaşlara toplantı
ve dernek kurma özgürlükleri tanındı.
Artık siyasî
partiler de kurulabilecekti. Ayrıca, hükümet Meclis'e karşı
sorumlu
tutulmuştu. Padişahın dilediği zaman Meclis'i dağıtması hükmü
sıkı kayıtlar altına alındı. Gensoru kurumu
yerleşti. Padişahın yasama
yetkisine belli sınırlar getirildi. Meclis üyelerine
doğrudan doğruya kanun
teklifi verme
hakkı tanındı. Meclis Başkanını, padişah müdahalesi
olmadan
Meclisin seçmesi kabul edildi. Hükümet artık Padişaha değil meclise karşı sorumlu idi. Bakanlar
kurulu toplu veya tek tek meclisin onayı
ile tayin ediliyor ve düşürülebiliyordu. Bir padişah tahta çıktığı zaman,
Meclis-i Umumi önünde Anayasa hükümlerine uymaya ve
millete sadakat yemini edecekti. padişahında yasaları veto etme yetkisi sınırlandırıldı. Meclisin
padişah tarafından fesh edilmesi de ayan meclisinin onayına bağlanmıştı.
Bu dönemin genel karakteri yürütme yasamadan ayrı ve yürütme yasamaya karşı sorumluluk esası idi.
Meşrutiyet
meclisinde şu partiler yer aldı
İttihat ve Terakki
Hürüyet ve İtilaf
Ahrar
Sulh ve Selamet
Sosyalist Parti
Vahdeti Milliye
Milli Ahrar
23 Aralık 19919 da da Sosyal Demokrat Partisi
kurulmuştur.
SON OSMANLI MECLİSİ
İttihat ve Terakkicilerin hesapsızlğı yüzünden
girilen l.Dünyasavaşının son yılında 3 Temmuz 1918'de VI. Mehmet (Vahdettin)
Osmanlı Devleti'nin
son padişahı olarak tahta çıkmıştı. Birinci Dünya
Savaşı yenilgiyle sonuçlandı. 30 Ekim
1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi'nden sonra da. Birinci dünya
savaşında İttihat ve Terakki Hükümetinin sorumluluğu dolayısıyla meclis 21
Aralık 1918'de Meclis-i Mebusan
padişah Vahdettin tarafından fesh edildi.
Yeni seçimlerden sonra Meclis-i Mebusan en son 12
Ocak 1920 de toplandı. Düşman işgali
altındaki bölgelerde 172 kişinin
seçildiği tahmin ediliyordu. Zamanın gözlemcileri seçimlerin tarafsızlıkla
yapıldığında birleşiyorlar. Toplantı 72 kişiyle toplandı. 72 kişiyle çoğunluk sağlanıp sağlanamayacağı
düşünülmedi. Padişah rahatsız olduğu için padişah adına İçişleri bakanı damat Şerif Paşa açılış
nutkunu okudu. Bu nutkun özeti şöyle idi” vatan ve millet çıkarına aykırı
olarak umumi savaşa katılmakta
uğradığımız felaket herkesin gözü önündedir...Ben ve milletim savaşı çıkaranların, meşru olmayan hareketlerinden
ve savaş sırasındaki kötülüklerden sorumlu değildir. On dört aydan beri savaşı
bıraktığımız halde ülkemizin bazı bölgelerinin işgal olunması, memlekette
normal durumun geri dönmesine engel
olmaktadır. ..Yasama ve yürütme kurullarının devletin haklarını ve çıkarlarını korumakta beraberlik içinde bulunarak,
milletimizin şerefini koruyacak bir barışın sağlanacağını, işgal altındaki
yerlerin kurtulacağını umuyorum. Bunun için her türlü ayrılmadan, bölünmeden
kaçınarak bütün milli istek ve çabaların vatanın kurtuluşu yolunda
birleştirilmesi gerekir. “ dedi.
MUSTAFA KEMAL MECLİS-İ MEBUSANA BAŞKAN OLMAK
İSTİYOR.
25 Ocak günü 25 milletvekili daha meclise katıldığı
için geçici başkanlığa Celalettin Arif bey seçildi. Mustafa Kemal
Ankara’da kalmak şartıyla meclise başkan
seçilmeyi ve mecliste Müdafaayı Hukuk gurubunun kurulmasını teklif
etti. Müdafaayı Hukuk gurubunun
yerine Rauf beyin başkanlığında Felahı
vatan gurubu kuruldu. Bu gurup Mustafa
Kemal’in başkan seçilmesini usule ve kanuna aykırı görülerek sakıncalı
gördü. Mustafa Kemal’de kendisinin başkan seçilmesiyle Anadolu hareketinin
meclis tarafından meşruluğunu göstermek ve Meclis-i Mebusan’ın dağılması veya
dağıtılması ihtimali halinde de meclis başkanlığı görevini kullanmak istiyordu.
Meclisi Mebusan’ın en büyük hizmeti işgal altında ki başkente toplanması ve bu şartlar
içinde Sevr anlaşmasına karşı Misak’ı Milliyi ilan etmesidir.Misak-ı
Milli istiklal harbine ve sonrasına hukuki zemin teşkil edecektir. Meclisin
Felah’ı vatan gurubunda görüşülerek hazırlanan
Peyman-ı milli “ yani “milli yemin” olan Misak-ı Milli, Edirne Mebusu
Şeref bey tarafından 17 Şubat 1920 de “Türk milleti ya bu ahdin şartlarını
yerine getirecek yada bu yolda şerefle silinip gidecektir, fakat esir
olmayacaktır.” sözleri ile okunarak
Meclis-i Mebusan tarafından oy birliği ile kabul edildi.
18 Martta İstanbul’un işgali ile ve bir
çok üyesinin tutuklanarak Malta’ya sürülmesi sonucu19 Marta ittifakla meclis çalışmalarına ara vermiş, İşgal kuvvetlerinin baskısı karşısında padişahta resmen 11 Nisan
1920 de meclisi dağıtmıştır.
TBMM
EGEMENLİĞE GEÇİŞ
Anadolu’da ise 19 Mayısta ,Anadolu’ya gönderilen
ve Smsunda karaya çıkan Mustafa
Kemal ve arkadaşları 21/22 Haziran 1919 günü millî egemenliğe gidiş planı sayılacak ünlü
"Amasya Tamimi"ni yayınladı.Bu kısa fakat anlamlı belgede,
"milletin bağımsızlığını, yine milletin azmi ve kararının
kurtaracağı" kesin bir dille belirtiliyor, bu amaçla Sivas'ta millet
temsilcilerinin katılacağı büyük bir kongrenin toplanacağı duyuruluyordu.
Doğu illeri adına, 23 Temmuz'da Erzurum'da bir
kongre toplanacak, o tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas'a
gelebilirlerse, Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas genel Kongresi'ne
katılmak üzere hareket edeceklerdi.
4 Eylül 1919da toplanan Sivas kongresi, Erzurum
kongresinin karalarını teyit ediyordu. Halk tarafından bütün felaketlerin
sorumlusu sayılan İttihat ve Terakki partisine
tepki olarak delegeler vatan ve milletin mutluluk ve esenliğinden başka kişisel amaç
gütmeyeceklerine, İttihat ve Terakki Partisinin
dirilmesine çalışmayacaklarına ve
siyasi partilerin politik isteklerine hizmet etmeyeceklerine yemin ettiler.
Bu düşünce kongre karalarına da yansıyarak
9.maddede”Milli kurtuluş amacında olarak meydana gelen topluluğa(Anadolu ve Rumeli
Müdafa-i Hukuk Cemiyeti ) adı verilmiştir. Bu cemiyet her türlü particilik ve
kişisel tutumlardan arınmıştır.”şeklinde yer aldı
MECLİS DİNİ TÖRENLE
AÇILACAK
Erzurum, sonrada Sivas kongrelerinde reis seçilen
Heyeti Temsiliye reisi sıfatıyla Mustafa
Kemal Paşa, İstanbul’un işgalinden üç gün sonra ; 19 Mart 1920 de Milli
iradeyi oluşturacak olan Büyük Millet
meclisi için her sancaktan beş üye seçilmesini isteyen bir genelge yayınladı. 19 Mart genelgesine
göre, seçimler Genel Meclis, Belediye üyeleri, Müdafa-i Hukuk kurulları ve ikinci seçmenler tarafından yapılacaktı. Mustafa Kemal Paşa 21
Mart’yayınladığı yeni genelgesinde;
“Meclis açılmadan Hacıbayram Camiinde
hep birlikte namaz kılınacak,Kuran okunacak, Namazdan sonra da Sakalı şerif ve
kutsal bayrak ziyaret edilerek kurbanlar kesilecektir. Vilayet merkezlerinde
hatimler indirilecek ve Buhari şerif okunacak, hutbe sırasında Halife ve
Padişahımızın adları söylenirken onun ve memaliki şahanenin ve tebaai
melukanelerinin kurtarılmaları ve mutlu olmaları için dua
okunacaktır.”diyerek olağanüstü meclisin
23 Nisanda dini törenle açılacağı ve
vilayetlerde de dini tören yapılmasını
istiyordu. “ Vatanın bağımsızlığını,Hilafet ve saltanat makamlarının kurtarılmasını sağlayacak olan Meclisin Cuma
günü açılması bu günün kutsallığından yararlanmak içindir.
23 nisan 1920 de Cuma namazı kılındıktan sonra,
Sinop Mebusu Abdurrahman Efendi kafilenin önünde yürüyerek başının üstünde
yeşil bir örtülü rahle taşıyordu. Rahlenin üzerinde Kur’an-ı Kerim, Sakalı Şerif vardı. Kortejin önünde de Tevhit
bayrağı olduğu halde Meclisin açılacağı
İtithat ve Terakki Kulübü olarak yapılan binaya gelindi. Burada yapılan
duadan sonra Meclis. Saat 13.45'de,
Ankara'ya gelebilen 115 milletvekili Meclis salonunda toplandı.
KUTU ...KUTU. KUTU
Parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan
Sinop Milletvekili Şerif Bey (1845), Başkanlık kürsüsüne çıktı ve aşağıdaki
konuşmayı yaparak Meclis'in ilk toplantısını açtı.
Burada Bulunan
Saygıdeğer Insanlar,
Istanbul'un
geçici kaydiyle yabancı kuvvetler tarafından işgal olunduğu ve bütün temelleri
ile halifelik makamının ve hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edildiği
hepimizce bilinmektedir.
Bu duruma baş
eğmek, milletimizin, teklif olunan yabancı köleliğini kabul etmesi demektir.
Ancak tam
bağımsızlık ile yaşamak için kesin olarak kararlı bulunan ve ezelden beri hür
ve başına buyruk yaşamış olan milletimiz, kölelik durumunu son derece ve
kesinlikle reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak Yüksek Meclisimizi meydana getirmiştir.
Bu Yüksek
Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah'ın yardımıyla milletimizin iç ve dış
tam bağımsızlık içinde alın yazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip, kendi
kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek, Büyük Millet
Meclisi'ni açıyorum.
....................
KOMUTANLAR
ŞEYHLERLE OMUZ OMUZA ÇALIŞTI
Meclis
Meclis-i Mebusan’dan katılan
üyelerle yeni seçilen üyelerden
oluşuyordu İşgal altındaki İstanbul’dan
gelen milletvekilleri Anadolu’ya
geçmekte Büyük zorluk çekiyorlardı. Bunları Sultantepe’deki Özbekler
Tekkesi Şeyhi Ata Efendi Anadolu’ya geçiriyordu.
24 Nisan 1920 de
ise 120 kişi ile toplanan Meclis, Meclis Başkanlığına Mustafa Kemal Paşa seçerken , Başkan vekilliklerine Konya’da ki Mevlevi Çelebisi Abdülhalim Efendi, Kırşehir’deki
Hacı Bektaş Çelebisi Cemalettin
Efendi ve son Osmanlı Mebussan Meclisi
Başkanı Celalettin Arif bey
seçilmişlerdir. Meclis kendi ismini kendi koydu. Meclis hemen çalışmaya
başladı ancak 12 Ağustos 1920 de 209 kişi ile toplandı. Meclisin tamamı 300 kişi olarak düşünülmüştü. her kesim ve
görüşten insanlar mevcuttu. Öyle ki 3
Mayısta kurulan meclis hükümetinden sonra 9 Kasımdan sonra komünist Nazım
bile değil meclise, meclis başkanının
seçtiği ve meçlisin onayladığı 11 kişilik
hükümete bile girmiştir. General Fahri Belen Meclisin yapısını şöyle
değerlendiriyordu:”Meclise seçilen
mebusların arasında hocalar ve şeyhler %20
oranında ise de, önemli bir değer taşıyorlardı. Bunlar Osmanlı toplumunun belirli halk önderleri, etrafta ilgi toplayan insanlardı.
Mecliste sonra başlayacak guruplaşmada, komünistler bile hoca ve şeyhleri kendi
yanlarına çekmek için çaba
harcayacaklar:Mecliste yapılan başkanlık
divanı için de iki tarikat büyüğü ikinci başkan olarak yer alacaktır.”
HAKİMİYET KAYITSIZ
ŞARTSIZ MİLLETİNDİR.
Meclis Milli Egemenliğin kabul edildiği 20 Ocak 1921
kadar 9 aylık sürede padişaha bağlılığı
konusunda en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Büyük Millet Meclisi Kendisini
son Osmanlı Mebusan Meclisinin devamı
saymakta idi. Bunu Celalettin
Arif Bey ortaya koymuş, Mustafa kemal
Paşada kabul etmek zorunda kalmıştı .O
nedenle bu döneme lll.Meşrutiyet’te
denebilir.
MECLİSİN ÜSTÜNDE GÜÇ YOK
Meclisin adı "Büyük Millet Meclisi" olarak
konulmuştu. Bu ad herkesçe benimsedi. Daha sonra ilk kez 8 Şubat 1921 tarihli
Bakanlar Kurulu Kararnamesinde de yazılı olarak, "Türkiye Büyük Millet
Meclisi" (TBMM) adı kalıcılık kazandı.
Meclis savaş
şartlarına rağmen milli egemenlik çerçevesi içinde yasama ve yürütmeyi elinde
tuttu. Bakanlar kurulu kendi içinden ve tek tek seçilerek oluşturuldu. Meclis
başkanı aynı zamanda icra Vekilleri heyeti başkanıdır. Ayrı bir devlet
başkanlığı yoktur. Yürütme ve devlet
başkanlığı görevleri de meclis başkanlığının görevleri içindedir. Osmanlı
döneminde meclisin yürütmenin kontrolünde
başlayan görüntüsü giderek yürütmeyi kontrol eder konuma geçmişken, TBMM de direkt yürütme meclisin
kontrolündedir. 21 Ocak 1921 de yürürlüğe giren “Teşkilatı Esasiye Kanunu
ile millî egemenlik ilkesine dayalı ilk
Anayasa yürürlüğe girdi. tüm yetkileri TBMM ‘ne veriyor ve Meclis hükümeti esasına göre
çalışıyordu. 1921 Anayasası 23 maddeden oluşan oldukça kısa bir metindi.
TBMM, milli egemenliği hiçbir şart ve kısıtlama olmadan kendisi temsil ederken
yeri geldiğinde yargı dahil tüm devlet
görevlerini kendinde toplayan bir hüviyet içindedir. Bu tam meclis üstünlüğü
anlayışı uygulamasıdır. Meclis ve meclis üyeleri bu esaslara uymaya azami gayret gösterdiler.
Milli hakimiyet prensibi üzerinde adeta
titrediler. Harp şartlarına rağmen Bu esaslar dahilinde çalıştılar. Daha sonra ki uygulamalarla hep
yasama organının yetkileri kısılarak yürütmeye verme şeklinde gelişerek
yürütme içinden doğduğu meclisten
koparak güç kazanan konuma geçti.
Birinci mecliste
ve özellikle ikinci mecliste ayrı
ayrı partiler olmamasına rağmen iktidarı birinci gurup çoğunluk sistemine göre
çıkıyordu. Muhalefeti de ikinci gurup temsil ediyordu.
1924 ANAYASASI
29 Ekim 1923 de
Teşkilat-ı Esasiye’ de anayasa
değişikliği denecek bir değişiklikle rejim değişiyordu. Bundan sonra artık demokratik bir yönetim değil, halkı
yukardan aşağıya şekillendiren bir
anlayış hakim olacaktır. 24 Anayasasıyla bir cumhurbaşkanlığı makamı oluşuyor,
meclis başkanlığından ayrılıyordu. Cumhurbaşkanı başbakanı oda bakanları seçiyordu ancak TBMM onayına sunuluyordu. Artık meclisin bir
parçası olan icra vekilleri döneminden
Cumhurbaşkanlığı-başbakanlık ve bakanlar kurulundan oluşan hükümet dönemine
geçiliyordu. Cumhuriyetle birlikte yasama ve yürütmeyi elinde bulunduran ve
savaş kazanan meclis, ancak yürütmeyi denetleyecekti.
HAKİMİYETİ MİLLİYEDEN TEK PARTİ YÖNETİMİNE
Birinci meclis gerçekten hem teşkil bakımından hem de temsil
bakımından Milli hakimiyetin tam
anlamıyla sembolü olmuşken, ikinci meclisle bu yapı anayasaya rağmen tek kiyşi
ve tek parti yönetiminin merkezi konumunu daha doğrusu, partide alınan
kararların kabul yeri durumuna
düşürülmüştür. Daha sonra CHP kurulacak ve tüm kararlar önce CHP gurubunda
görüşülüp kabul edildikten sonra hükümet ve meclise dikte ettirilecektir. Artık
meclis değil ama tek parti diktatoryası
hakimiyeti söz konusudur. Milletvekilleri seçimden öte CHP’nin tayin ettiği
memurlar haline gelir. Çünkü tüm iktidar
CHP ‘nin elindedir. Valiler ve kaymakamlar bile
partinin memurudur. İllerdeki valilerden istenen mebusları vilayet ve
belediyelere konan sandıklarda ikinci
seçmene genel merkezden gelen listeler onaylattırılır. Artık bu devrede ortada
halk yoktur. Parti ve yönetiminin
kararları geçerlidir. Bir iki
küçük denemelere rağmen muhalefete izin verilmemiş ve çok şiddetli bir biçimde muhalefet
bastırılmıştır. Bu konuda İstiklal Mahkemeleri önemli rol oynamıştır. İç
isyanlara karşı kullanılmak üzere
kurulan bu mahkemeler sonradan siyasi
muhalefeti tepelemekte kullanılmıştır. Tıpkı bu günkü meşhur 312. Maddenin bölücülük için
çıkarılmasına rağmen siyasi liderlerin tasfiyesinde kullanıldığı gibi..
Bu anlayış
değişikliği meclisin çalışma biçiminin
aksine binalara da yansımıştır. Birici meclis binası şuan bile Kurtuluş Savaşı
Müzesi olarak hayatiyetini
sürdürürken, Aslında Cumhuriyetin de
ilan edildiği bina 1. Meclis binası
olmasına rağmen 15 Ekim 1925 de geçilen ikinci meclis binası “Cumhuriyet
“müzesi olarak sergilenmektedir. Bu öylesine binalara sinmiş ki; 2. Meclis
Binası aslında Mebus kulübü ve CHP parti binası olarak inşa ettirilmiş ve 2. Mecliste
yapılan yasa calışmaları da artık tek lidar ve tek partinin kararlarının
meşruiyet dayanağı olarak başvurulan bir kurum olarak tarihteki yerini alacaktı. Mecliste halka rağmen
halk için bazı yerlerde alınan
kararlar oylanırken, halkın değişimi için meclis bahçesine yarım küre
şeklinde bir sahne yaptırılarak
halka buradan Riyaset-i Cumhur
Orkestrasının çaldığı batı musikisi
dinlettiriliyordu.
Türkiye cumhuriyetinin ilk anayasası 2. Meclis tarafından yapılarak yürürlüğe konmuş 1960 ‘a kadar
devam etmiştir. Bu dönemde:
1.Meclisin üstünlüğü anlayışı ve egemenliği kullanan
tek organdır.2.Cumhurbaşkanının görev süresi meclisin süresiyle aynıdır, yeni
meclis yeni cumhurbaşkanını da seçer esası benimsenmiştir.3.Meclis yasaları
yorumlama yetkisine sahiptir. 4.Yasaların anayasaya uygunluğu için bir yargı
denetimi söz konusu değildir. 5.hiç kimseye meclisi fesh etme yetkisi
verilmemiştir. Bu yapısıyla Anayasa güçler birliğini esas alır. Buna göre
yasama yetkisini direkt, yürütme yetkisini ise
cumhurbaşkanı ve Bakanlar kurulu eliyledir. Bakanlar kurulunun ataması cumhurbaşkanının elinde ancak göreve
başlaması meclisin güven oyuna bağlıdır.
Cumhurbaşkanının veto yetkisi vardır ancak, yasaları kabul etmeme durumu
yoktur. Meclisi de fesh edemez. Meclis bakanlar kurulunu tek tek ve toplu
olarak denetler ve düşürebilir.
Cumhurbaşkanının TBMM’ne başkanlık etmesi sadece
törenli toplantılar için geçerlidir.
Mustafa kemal ve İsmet zamanında ki
dönemde Cumhurbaşkanları aynı zamanda iktidar partisinin mutlak yöneticileridir
o yüzden yürütmenin esas başı cumhurbaşkanıdır Buda anayasa ile çelişkilide
olsa iki liderin tarihi özelliği bu çelişkiyi
kapatmıştır.Bu uygulama biçimi siyasal iktidarı meclis değil partinin ve
dolayısıyla liderinin kullanmasını
getirmiş, tek şef dönemi damgasını vurmuştur. Parti genel başkanı olan Cumhurbaşkanları parti disiplini ile
meclisi yönetmiştir. Hükümet şefin sekreteryası, mecliste onay makamı konumuna
inmiştir. Tartışmalar meclis yerine
ya Cumhurbaşkanının
sofralarında yada CHP gurubunda
yapılmaktadır. Meclis adeta devre dışıdır.
DEMOKRASİYE GEÇİŞ
BATININ İSTEĞİ İLE OLDU
1945 de büyük savaş bitince, İtalya’da diktatör Duçe
ve Alman Fühleri Hittler yoktur. Diğer taraftan da Komünist Rusya ‘nın güçlü lideri Stalin Doğu
Anadolu’dan toprak istemektedir. Artık dünyada demokrasi rüzgarları esmekte ve
dünya o yönde şekillenmektedir.
Türkiye’de kendisini demokrasi cephesi
içinde görmek ister. Ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu tek parti ve tek
şef zihniyetinin baskıcı rejimi demokrasiye
uymaz. Bu yüzden demokrasi cephesine bağlı ülkeler sistemimizin kendilerine uydurulmasını ister. Diğer yönden
de Türkiye içinde yer almaya karar verdiği sisteme uymamaktadır. Mecburen İnönü "“ebedi milli şef"
unvanını bırakmak zorunda kalır. İnönü
Tekşef ve tekparti “yönetimindeki Türkiye’nin sistemini anlatmak
için”Komşularımızda serbest seçimler olup dururken, ben onları gıbta ile takip
ederdim.Bizde de böyle olsa derdim”diye
izah eder.
BEYAZ İHTİLALE GİDEN YOL
CHP’nin liberal kanadına mensup isimlerden Celal
Bayar, Fuat Köprülü, Refik Koraltan ve Adnan Menderes CHP yönetimine bir dörtlü
takrir vererek Anayasanın uygulanmasını, meclis hakimiyetini ve
demokrasi isterler. Takrir CHP’de sert tartışmalar meydana getirir. CHP,
önce Adnan Menderes ve Fuat Köprülü
olmak üzere Refik Koraltan’ı partiden attı. Bunun üzerine Celal Bayar önce
milletvekilliğinden sonrada CHP’den istifa etti. Böylece “Dörtlü takrir” CHP’nin bölünmesini ve
yeni partinin yolunu açar. İnönü’den
izin alarak Demokrat Partiyi parti
kurarlar. Adeta kuruluş CHP’nin ikiye bölünmesi şeklinde olur. Demokrasiye
susamış ve tek parti diktatörlüğünden bıkmış olan halk Demokrat Partiye
”Muvazaa” gözüyle baksa demokrasi adına
bu partiye akın eder. Eski yönetim
elindeki iktidarı kolayca vermeye
niyetli değildir. Valiler ve kaymakamlar
il ve ilçelerinde aynı zamanda CHP’nin parti başkanları idi. İlk defa
CHP’liler halkın karşısına çıkıyor ve oy istiyordu. Bozuk Anadolu yollarında at, eşek sırtlarında köylere kadar gitmek
mecburiyetinde idiler. Bu yüzdende demokrasi denen şeye lalnetler okuyorlarak
bu işleri başlarına saran demokratlara söylemediklerini bırakmıyorlardı.
Ankara’da Meclisin hemen karşısındaki Karpiç’te buzlu viskileirni içmek
yerine dağ köylerinde ,tezek kokan kahvelerde
CHP’li monşerler için köylülerin elini sıkmak zor şeydi.
21 Temmuz 1946 seçimlerini açık oy gizli sayım esasında yaptırarak CHP
ve İnönü nün iktidarına zemin hazırlanır. Ülkede sıkıyönetim vardır ve 1946
seçimlerinde hakim teminatı da yoktur. DP bu şartlarda yinede sandıktan Meclise
taşınmıştır. Büyük Millet Meclisi
5.8.1946 da toplandığında CHP’li milletvekilleri solcu oldukları iddiasıyla meclis salonunun
soluna, DP’liler de Meclisin sağına
oturdular. Sıra cumhurbaşkanı seçimine gelince DP’liler İnönünün Cumhurbaşkanı
olması halinde CHP’den ayrılmasını isterler. Bayarın gerekçesi”Parti başkanının
aynı zamanda devlet başkanı olmasının idare
mekanizmasının işlemesine engel olduğu” idi. CHP Genel Başkanı İnönü
Radyoda konuşmasında “Bu günkü Anayasaya göre doğru olan, Parti
başkanının Cumhurbaşkanı olmasıdır. Bu başkan partisi ile beraber düşer. Muhalifler beni yüceltip
partimi kaybettirmek istiyorlar.”der. Karşı tezlerini Bayar radyodan halka
duyurmak ister.Acak izin verilmez çünkü radyo sadece iktidarın emrinde ve onun sesidir. İnönü hem cumhurbaşkanı olur
hem de CHP genel başkanlığı devam eder. Ancak yinede batıda esen demokrasi
rüzgarı ile demokratik adımlar atmaktan da geri kalamaz. İnsanların din ve vicdan
hürriyeti üzerindeki baskılar azalır. Genel Kurmay bu dönemde MSB’ lığına
bağlanır.
YETER SÖZ MİLLETİN ...........!
Ancak 14 Mayıs 1950 de yapılan
serbest seçimlerde “Yeter söz milletin” sloganı ile millet Demokratları
destekleyerek kansız bir devrim gerçekleştirir.
1950 den sonra ise 1924 Anayasası geçerli olduğu halde Bayar cumhurbaşkanlığına
geçerken parti genel başkanlığını bırakmıştır. Halkın temiz oyları ile elinden
iktidar giden Eski Cumhurbaşkanı ve CHP Genel başkanı İsmet İnönü,Cumhurbaşkanı
Celal Bayar’a Cumhurbaşkanlığını devrederken”Hayatım
emniyette mi “diye sormuş, oda “Devr-i sabık yaratmayacağız” diye eski
hesapların üzerine sünger çekmiştir.
Bu dönemde parti genel başkanı başbakan
olmuş,yetkiler kendisinde toplanmış, cumhurbaşkanı daha sembolik bir konuma
geçmiştir. Yürütme Başbakan Adnan
Menderes’in şahsı ile özdeş hale gelmiştir. Meclisin yapısı iktidar ve
muhalefet eksenine oturarak batılı demokrasiye biraz yaklaşılmıştır.
Bu dönemde 24 Anayasasının “meçlis üstünlüğü” ilkesi
tartışmalara neden olmuştur. Çoğunluğu elinde bulunduran iktidarın her kanunu çıkardığı ve muhalefetin sesini
kıstığı söylenmiştir. DP’nin kurduğu
tahkikat komisyonları ile muhalefetin
yok edildiği dillendirilmiştir. Kriz azınlığın haklarının garanti edilememesi
ve yasaların yargı denetimine kapalı olması nedeniyle çıkmıştır.
MİLLİ HAKİMİYETE SON VERENLER HÜRRÜYET BAYRAMI İLAN ETİTİ
CHP ve
elindeki iktidar nimeti alınan bürokratların işbirliği ile kışkırtılan
genç subaylar 27 Mayıs 1960 da hükümeti
devirerek Millet egemenliğine son vermiştir. Artık egemenler onlardır. Akıl
hocalarıda CHP. Tüm DP kadroları saf dışı edilerek Başbakan Adnan Menderes ve
iki bakanı asılmış,Cumhurbaşkanı ömür boyu yasaklı hale getirilmiştir. Atatürk
adına Atatürk’ün en büyük eserim dediği TBMM’sini kapatılır ve onun anayasasını
rafa kaldırdılar. Darbeyi yapan Cunta”Milli Birlik Komitesi”adıyla kendisini
kapattığı TBMM’ yerine koydu. Beyaz bir ihtilalle 14 Mayıs 1950 de halk iradesini Meclise
taşıyan Demokrat parti bunu”demokrasi bayramı” ilan etmeyi düşünmezken, meşru
idareyi bir baskınla alaşağı eden
Cuntacılar, milli irade gaspına Hürriyet bayramı adını verdiler ve törenlerle
zorla millete kutlatmaya kalktılar. Eğer bu demokrasi dönemi milletin kendilerine emanet ettiği silahı
kullanarak”ihtilal kansız olmaz “diye
milletin seçtiklerini idam ederek demokrasi yolunu tanklarla kesmeselerdi, bir daha ne Talat
Aydemir ayaklanması ne 9 ve 12 Mart ne,12 Eylül nede 28 Şubat yaşanırdı.
Cuntacılara
anlı şanlı aydınlar! fetva
vererek cuntacıların milli irade
gasbınnı meşruiyetini ispata kalktılar. Millete rağmen bir idare oluşturmak için demokrasiyi bir
başka biçimde katlettiler. Daha sonra kendi aralarında da bölünen cunta o
atmosferde hiçbir zaman milli irade ile iktidar olamayan CHP’nin seçim
kazanacağını var sayarak 61 anayasasını
oylatarak seçimlere gitti. Halk yinede
DP çizgisindeki partilere oy verdi. İnönü koalisyonla ancak iktidar
oldu. Darbeci genç subayların emrine
giren tek orgeneral Cemal Gürselde Cumhurbaşkanı.1965 Seçimlerinde de AP tek
başına iktidara geldi.
ANAYASASINDA
CHP DAMGA
1961anayasasının en büyük özelliği 60 öncesi çok
dile getirilen çoğunluk diktasının önüne geçmek ve CHP’nin damgasını
taşımasıdır. Anayasa hazırlanırken tüm DP kadroları ve sempatizanları
dışlanmıştır. Buda halkın hoşnutsuzluğunu neden olmuştur.
1961 Anayasası
ile Meclis üstünlüğü sona eriyor, kurumlar hakimiyeti ön palana
çıkıyordu. Meclis Milli egemenliği kullanan tek organ olmaktan çıkarak, yürütme
ve yargı organlarının yanında başka
güçlere de kapı açmıştır.
Yürütme yasamadan
hukuken koparılmış. Bağımsız bir kurum
haline getirilmiştir. Cumhurbaşkanı ve
bakanlar kurulunca kullanılan yürütmenin
bakanlar kurulu meclise karşı sorumlu hale getirilmiştir. Yasama
yürütmenin güdümüne girmiştir.
1971 MUHTIRASI
1960 darbesinden sonra yapılan seçimlerde darbecilerin baskılarına rağmen istedikleri sonuç
alınmamış,halk DP nin devamı olan partiyi iktidar yapmıştır. Bu nedenle halk
iradesini saf dışı bırakmak üzere çeşitli darbe teşebbüsleri gerçekleşti. Cunta
meraklıları ordu içinde odaklaştı.
Bunlar bazı küçük olayları neden göstererek 9 Mart’ta
ihtilal yapmak isteyen komünist cuntanın
darbesi önlenmiş 12 Marta daha
yumuşak ve Askeri Şura kararları
şeklinde “Muhtıra” geldi.
Süleyman Demirel Başbakan,Ecevit CHP genel sekreteri
idi.
İsmet paşa Muhtıracıları “Yeni çericilikle
suçluyordu.
Demirel şapkasını alıp çekildi.
Askerlerin beğenmediği bazı partiler
kapatılırken,askerlere yakın başbakanlar
ve bakanlar bulundu. Meclis kapatılmadı ancak askerlerin istedikleri yürütmeyi
güçlendirecek değişiklikleri yapmaktan da geri kalmadı.
1973 den sonra
dönülen normal yönetimlerde
çoğunluk iktidarı sağlanamadı.
Birinci dönemde
yürütme meclis çoğunluğu nedeniyle denetimden uzak,ikinci dönemdede
meclis te çoğunluk olmadığından yasa çıkaramaz
icraat yapamaz konumdadır.
12 EYLÜL VE MGK
12 Eylül 1980 de
yönetime el koyan beşli askeri konsey,anayasayı rafa kaldırarak ,meclisi
kapatarak kendileri yasa koyucu olarak TBMM binasına yerleştiler. ”Çanağı
pislettiler “nitelemesini yaptıkları tüm siyasal kadroları saf dışı etiler.
Bunların başında MGK ‘lı dönemin olmazsa
olmaz diye baktığı Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakan
Ecevit’e vardı.Ve bu kadro ömür boyu siyaseten yasaklanmıştı.
1960 anayasasına
bir tepki olarak hazırlatılan 1982
anayasası yürütmeyi güçlendirici ve bireysel özgürlükleri kısıtlayıcı
bir konumdadır.
Darbe lideri Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı olarak
devamı düşünüldüğünden ; Cumhurlaşanının
yetkileri çoğaltılırken, sorumsuz
hale getirilmiştir. yetkisine karşılık
ne meclise nede halka karşı sorumlu bir durumdadır. Uzmanlar bu günkü
Cumhurbaşkanı yetkisi ve sorumsuzluğu karşısında Meşrutiyet Padişahlarından
daha yetkili ve sorumsuz olduğunu söylemektedirler.
Cumhurbaşkanı ABD’de olduğu gibi bir çok kamu
kuruluşlarının başkanlarını atıyor ve yargı mensuplarını tayin ediyor. Ancak
ABD’de cumhurbaşkanı halka sorumlu bizde
değil. Hatta bunların bazılarını
kongrenin onayını alarak atamaktadır.
Sonuç olarak,27 Mayısta Milli hakimiyetin yegane kaynağı TBMM kapatılarak
kurumlar egemenliğine geçilmiş,1971 de
Yürütme ve Meclis muhtıra ile karşılaşmıştır. Anarşik ortam bahanesiyle 12 Eylülde yine TBMM kapatılarak
kurumlar daha da yetkili ve sorumsuz
hale getirilmiş TBMM’nin üstüne çıkarılmıştır.28 Şubat süreciyle de adeta
fiilen MGK iradesiyle yönetilmeye devam edilmektedir. Türkiye’de haklar üst
yönetimin lutfu olarak verildiği için bir türlü milli irade, milli hakimiyete
dönüşmemektedir. Milleti milletten fazla düşündüğünü iddia edenler tarafından
millet çeşitli şekillerde kuşatılmaktadır. Anacak batıdan gelen tesirlerle ve
batının çıkarına uygun bazı düzenlemelere gidilmektedir.
..................................................................................................................
......Kutu kutu...Kutu..
Tek parti döneminde
iki kez başarısız demokrasiye
geçiş için tecrübe yaşandı. Yönetimin başında olanların arkadaşları yine
yönetimin izni ile önce Cumhuriyetçi Terakki Perver Partisini kurdular.
Halkın CHP yerine bu partiye ilgi göstermesi üzerine İzmir
Suikastı bahane edilerek demokrasi denemesi boğuldu. Daha sonra 12 ağustos 1930 da Eski Başbakanlardan Fethi bey’in lideri
olduğu Serbest Cumhuriyet Fırka’sı halkın
ilgisi karşısında iktidarını kaybedeceğinden çekinen CHP yönetimimin
baskısıyla 17 Kasım 1930 da kendi kendini fesh etti. Muhalefet isteklerinin
izini tümden silmek için 23 Aralık 1930 da meydana gelen Menemen komplosu ile halkın gözü
korkutularak “Tek parti” iktidarı perçinleştirilmeye çalışıldı. Tüm demokrasi
talepleri bu günde olduğu gibi “İrtica “öcüsüyle engellendi. Demokrasi taleplerine “Tek
parti” aydınlarının temsilcisi ve o
zamanki zalim devletin sözcüsü olan
Falih Rıfkı Atay: ”Demokrasi Türkiye’de hacı hoca saltanatıdır.”diyordu. Oysa
bu lafı söylediği zamanlarda, yurdumuzda “hacı hoca “ kalmamıştı. En
güçlüleri asılmış, kalanlara sürülmüş ve
işten atılmıştı
...................................................................................................................
KUTU... KUTU ...KUTU..... KUTU.
Demokrasi yolunu açan Dörtlü Takrir’den
1 Haziran 1945 tarihinde CHP Gurup
Başmkanlığına İzmir Milletvekili Celal
Bayar,İçel Milletvekili Refik
Koraltan’ınKars Milletvekili Fuat Köprülü ve Aydın Milletvekili Aydın Menderes
imzası ile verilen “Takrirde”Mukaddes Kurtuluş savaşımızdan doğmuş olan Türkiye
Cumhuriyetinin dünyanın belki en demokratik anayasasını meydana getirdiği ve bu
sayede gerek ferdi hürriyetleri gerek milli murakabeyi en geniş surette
sağlamak imkanını verdiği, talihsiz serbest fırka tecrübesinden sonra siyasi
hürriyetlerin bir takım tahditlere uğratıldığı, ikinci dünya savaşının başlamasıyla pek tabi
olarak,siyasi hürriyetlerin bir kat daha
tahdide tabi tutulduğu ve bu surette teşkilatı esasiye kanununun
demokratik ruhundan biraz daha uzaklaşıldığı ”belirtilerek Demokrasinin
gerçekleşmesi için gerekli gördükleri
tedbirleri şöyle sıralıyorlardı:
“1.Milli hakimiyetin en tabi neticesi ve aynı zamanda dayanağı olan meclis
denetimini, anayasamızın yalnız şekline değil ruhuna da tamamı ile uygun olarak
tecellisini sağlayacak tedbirlerin
aranması,
2.Yurttaşların siyasi hak ve hürriyetlerine ilk teşkilatı esasiye kanunumuzun
gerektirdiği genişlikte kullanabilmeleri imkanının sağlanması
3.Bütün parti çalışmalarının yukarıdaki esaslara
tamamıyla uygun bir şekilde yeni baştan düzenlenmesi”
//////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////
kutu .............kutu.............kutu.......kutu
TÜRK PARLEMENTERLER
BİRLİĞİ BAŞKANI:Zeki
Çeliker
-Milli egemenlik Meclise nasıl yansıyor,buun
önünde engeller var mı,varsa çözüm nedir?
MECLİS LİDERLER
SULTASINDAN KURTARILMALI
-Hangi
seçim sistemi ve Siyasal Partiler Yasası
olursa olsun Milli iradenin yegane tecelligahı TBMM’dir
Milli iradenin gerçek manada meclise yansıması;
seçim sistemi ve Siyasi Partiler Yasasında yapılacak değişiklikle azami ölçüde
sağlanması mümkündür. Ancak milli
iradenin önündeki en büyük engel şu anda siyasal oligarşisi
ve lider sultasıdır.
Lider sultasına son vermek için:Seçim ve Siyasi
Partiler Yasas’ında yapılacak değişikliklerle ön seçim, dar bölge sistemi ve iki dereceli meclis sistemi getirilmelidir.
Partiye kayıtlı bütün partililerin hakim teminatında
yapacakları ön seçimle siyasi partilerin göstereceği milletvekilleri
belirlenmeli, ancak vatandaşa bu listelerde tercih imkanı verilmelidir. Ancak
bu yöntemle mecliste bu günkü milletten
uzak görüntüden kurtulmuş olur. Böyle
bir sistemle Meclis saygınlığını artırır,vekiller milletin vekili olur. O
Meclis de kendini millete karşı sorumlu
tutar. Yüzünü millete dönmeye
mecbur hisseder. Şuanda uygulanan genel
merkez ve liderler oligarşisiyle gerçek
manada demokrasiyle bağdaştırmak mümkün değildir. Meclisi millete daha da
yaklaştırmak ve sorumlu duruma getirmek gerekir.
ANAYASA MAHKEMESİ TBMM’NİN YERİNİ ALMAMALI
1961 ve 1982 Anayasaları kuvvetler ayrılığı ilkesini
getirmiştir. Yargının daha da bağımsızlaştırılması gerekir. Tayinle teşekkül
eden Anayasa Mahkemesi TBMM’si üzerinde olmamalı. Anayasa Mahkemesinin yerine
senetonun getirilmesi gerekir. Şuanda son söz Anayasa mahkemesinindir.
Buda demokrasiye ters düşer. Senetonun yeniden teşkili bir süzgeç görevi
görmesindendir. Yasalar o süzgeçten
geçtikten sonra Anayasa mahkemesine gitmesi gerekir.Aksi halde Anayasa mahkemesinin sözü TBMM’in üzerinde oluyor.Temyizide mümkün
değil.Sanki son sözü TBMM değil Anayasa mahkemesi söylüyor. Meclisin
çıkardığı yasaları Anayasaya
aykırılığı için Senetoda denetlenmesi gerekir. Bu durum tayinle oluşturulan Anayasa mahkemesinin
yapısı bakımından önemlidir.
CUMHURBAŞKANINI HALK SEÇSİN VE SORUMLU OLSUN
-Cumhurbaşkanının
şu anki konumu ve seçimi için ne düşünüyorsunuz?
-
Cumhurbaşkanına bu günkü yetkiler
verildiği zaman onun direkt millet tarafından seçilmesi gerekir. Millete karşı
sorumlu olması mutlak lazımdır. Şuan uygulanan
sistem sorumsuz yarı başkanlık sistemidir. Süleyman beyin tekrar tercihi yedi yıldır verdiği imtihandan
kaynaklanmaktadır. Onun tecrübesi bu noktaya getirmiştir. Bu günkü
Cumhurbaşkanını seçim sistemi ihtilal anayasasından kaynaklanmaktadır. O zaman
çok gerilerde kalmıştır. Sorumsuzluk şahsın iradesine ve bunu kullanmasına bağlıdır. Ancak bu kişilere bağlı
olmamalı, sisteme kişiler bağlı
olmalıdır.
-
Bir kesim Cumhurbaşkanını eğer millet
seçerse farklı netice çıkar deniyor. Öyle olur mu?
-Millet rüştünü
ispat etmiştir. Milletten korkmamak lazımdır. Sosyal ve kültürel meziyete sahip
olan Türk milleti seçme ve seçilme konusunda geniş bir kültüre sahip olmuştur.
Milletin seçmiş olduğu her zaman iyi
olmuştur. Milletin seçtiklerinden de korkmamak gerekir. Ama muayyen kişilerin
seçtiği milletvekillerinden oluşan
meclis yapısı 28 şubat süreçlerini doğuruyor ve devam ettiriyor.
///////////////////////////////
MÜMTAZ SOYSAL
DAYATMA YAPILIYOR
İlla falanca kişiyi seçeceğiz diye dayatma
yapılıyor. Şimdi Anayasada değişiklik yapmaya ve bu değişikliği de bir nevi
rüşvetle yapmaya kalkıyorlar. Aslında bu meclis seçilirken gündemde
Cumhurbaşkanlığı için değişiklik yapmak ve sayın Demirel’in yeniden seçilmesi
yoktu. Keşke bunu isteyenler seçimlerde bunu da halka söyleseler ve ona göre oy
alsalardı. Ama şimdi bir dayatma ile karşı karşıya kalıyoruz Tüm anayasalar
dayatma ile gerçekleşti. Dayatma Türk sistemleri içinde değişik şekilde oluyor.
Ya Milli Birlik Komitesi ya askeri konseylerce yada onların atadıklarının
dayatması biçiminde oluyor. Veya doğrudan doğruya 12 Eylülde olduğu gibi 5
kişilik konseyin son sözü ve dayatması biçiminde oluyor. Bundan sonrada da buna
dayatma görünümü vermemek için bir çeşit referandum yapılıyor. Ama oda aslında
bir çeşit dayatma oluyor. Çünkü seçenekler belli ya buna evet diyeceksiniz ya
askeri rejim kalacak deniyor. Buda bir dayatmadır.
Bunlar yerine
normal yerden gitmek yani böyle bir anayasa yapılacaktır yani böyle bir meclis
seçiyoruz diyerek öyle bir meclisi seçmek ve son sözü ona söyletmek gerekir.
:FELAKET OLUR
Fırsatı ganimet
bilip sistem değişikliğine gidebilir. Ancak kısmi anayasa değişikliklerinden
hayır gelmez. Şimdiki cumhurbaşkanının görev süresini bir daha uzatalım
anlayışıyla yapılan değişiklik,gerekli karşı ağırlıkları getirilmeden yapılırsa
felaket olur. Çünkü bir daha seçilecek
olan Cumhurbaşkanı”Bana 7 yıl
katlandılar,bütün bunları bilerek yeniden seçtiler, demek ki
katlanmayacakları şey yoktur” diyerek her şeyi yapmaya kalkar.
///////////////////////////////////////
22.Mayıs 2000, Anadolu gençlik dergisi için
MİSYONERLERİN MİSYONU
Geçenlerde bir arkadaş “ Ankara’da, Strazburg
Caddesinde giderken birisi bana kaset hediye etti. Eve gittiğimde bunun bur
Hıristiyan propagandasında kullanılan kaset olduğunu anladım” dedi. Biz Kitap
fuarlarında adeta bedava dağıtılan İncil
ve Hıristiyanlığa ait diğer propaganda
malzemeleri biliyorduk. Üniversitelerin amfilerinde de benzer faliyetlerin
olduğunu duyuyor idik. Ama son günlerde bu faaliyetlerin arttığı çeşitli
kişilerce de söylenir oldu. Hatta birkaç sene evvel Dikmen Hürrüyet Caddasinde
açılan bir kilisenin gençleri “Yurt dışına götüreceğiz, maddi kaynak bulacağız
”diye çağırdığını, ancak bunun daha sonra kapandığınıda duymuştuk.
Benzer bir kilisenin ise Çiğdem Mahallesinde faaliyette olduğunu da yerinde
gördük. İnternette “ İncil.com”la başlayan adreslerde Hıristiyanlık propagandasına yönelik “bedava filim ve incil” anoslarınıda..
Dükkanınızda veya evlerinize gelerek size nezaketle “Niçin Allah’a
inanmalıyız” diyerek tepliği yaparak o
günkü ibadetini yerine getiren ‘Yahova Şahidi’ne rastlarsanız hiç şaşmayın.
Tüm bunlar bu coğrafyada yeni değil.
Osmanlının son zamanlarında iyice faliyetlerini
artıran Misyonerlerin olduğunu biliyoruz. O kadar ileri gidilmiş ki, yıllardır
kütüphanemi zenginleştiren Şamlı Hüseyin El Cisr’in “Risale-i Hamidiye”si gibi ciltlerle
kitaplar misyonerlerin iddialarına karşı yazmış.
Misyonerlik kelime anlamı ile Hırıstiyanlığın propagandasını üstlenen insanlara ve kurumlara verilen ad. Haçlı seferlerinde Müslüman milletlerin kılıç zoru ile Hırıstiyan yapılamayacağını
anlayan hırıstiyanlar budefa mettod
değiştirerek masum ve haklı bir görüntü
içinde uzun vadeli bir plan çerçevesinde yürürlüğe koymuşlar.
Son zamanlarda bedava yayın,kaset vs
dağıtımı ve evlerde iş yerlerinde ziyaretler şeklinde görülen misyoner
çalışmalarında Hıristiyanlıların büyük gayret gösterdikleri gözleniyor.
Uzmanlar bu faaliyetlerin dünya çapında bir teşkilat olarak yürütüldüğünü belirtiyorlar.
Bu faaliyetler özellikle dinin ihmal edildiği insanların bir kaos halinde
ektili olduğu da kesin.
Prof.Dr.Abdurrahman Küçük “Misyonerlik hangi şarta olursa olsun, bütün
yolları imkanları kullanarak bir başka ülkenin, bir başka dinin mensuplarını kendi
tarafına katabilme veya en azından kendi ülkesinde proplemli hale getirmeyi
kendisi için görev bilen insanlar, teşkilatllı ve organize kuruluşlardır.”diye
tarif ediyor.
Misyonerlerin çalışmaları sonucu bir
çok insanın artık mahkemelere müracaat
ederek din değiştirdiğini vurgulayan
Küçük, Türkiye ve Türk dünyasında yoğunlaşan Budist, Yehava
Şahitleri, Behaileri ve Hırıstiyan
misyonerlerinin ittifak içinde oldukları
bir propaganda noktası bulduklarını belirterek ”Bu propaganda; ben müslümandım.
Kur’an okudum tatmin olmadım,İslam beni tatmin etmedi. İncil’i, Kitabul
Mukaddes’i okudum, ondan sonra aradığımı orada buldum. Bunu tanıdıktan sonra
görüşlerim değişti” şeklinde olduğunu belirtiyor.Küçük yine misyonerlerin
insanlarımıza “seni yurt dışına göndereceğiz,yüksek
tahsil yaptıracağız,iyi iş bulacağız “vaatleri ilede yyaklaştaklarını
söylüyor.Küçük misyonerlerin Türkiye’yi
hedef seçmesini ise”Türkiyesiz bir türk dünyası,Türkiyesiz bir islam dünyası
hedefleniyor.Hedef islamdan koparılmış bir Türk dünyası, ve İslam
Dünyasından koparılmış bir türkiye
özleminin kademe kadame uygulanmasıdır.”diye açıklıyor.
Uzmanlar açıkca bir dini telkin şeklinde yürütülen isyonerliğin yanı sıra gayet masum adlar altında yapılanlarıda var.Bunların en başarılı kesimini ise Yahava Şahitleri oluşturuyor.
Küçük bunlar hırıstiyanlığında ötesinde;Mesihi inançla insanları kurtarmak
adıyla ortaya çıkıyorlar.İslam Dünyasında,İslam temeli üzerine dayanarak da
ortaya çıkanlar var.Bunların Türkiyedeki uzantıları var.Mesala,Yahova
Şahitleri,Bahailik,Maunculuk,Yedinci gün Advendistleri...gibi.”
Küçük “Fransız misyoner Prof. Jean Daneleu, Hıristiyan misyonerliği,
özellikle ilahi bir görev olarak kabul ettiği
üç kadamede ela alır.Bir,önce bir yerde kiliseyi dikmek.İki,kiliseyi
yaşatmak.Ama kiliseyi yaşatmak için en önemli şey, Üç,o ülke insanlarından taraftar bulmak. O kültürle
bütünleşmek,o kültürle bütünleşemezseniz kalıcı olmanız mümkün
değildir.”
Misyonerlik faaliyetlerini sürdürenler
bazen bir okul, hastane görevlileri, barış gönüllüleri veya ilmi kimliğe bürünmüş oryantalistler olarak
karşımıza çıkmaktadırlar. Tüm bunların ortak çabası insandaki doğuştan mevcut olan inanma ihtiyacının
harekete geçirilerek o ihtiyaca cevap veren tek yolun kendi dinleri olduğunu
kabul ettirmektir.
Bu hedef kabul ettirildikten sonra ise arkasından
gelen kabul etirenlerin
kültürel,siyasi,iktisadi ve benzeri emparyalit diğer hedefleridir. Bu konuda
Demirtaş Ceyhun Misyonerlerin
hedeflerini şöyle ortaya koyuyor: ”Hıristiyanlık kapitalizmin emrine resmen
girmiştir. Sömürge düzenlerinin kurulmasında ve yürütülmesinde,tek geçer
akçedir. Ayrıca kapitalizmin ve emperyalizmin
gizlenmesinde,şirin gösterilmesinde de
önemli bir maske görevi
görmektedir. Bu aldatıcı durum, ne yazıktır ki, yüz yıllar boyunca, geri kalmış
ülkelerce gereği gibi anlaşılamamıştır.
Misyoner teşkilatlarının arkasındaki sermaye çevreleri görülemediğiğinden,
sorun bir metafizik olay olarak ele alınmış
ve soyut bir Müslümanlık/ Hıristiyanlık savaşı olarak irdelenmiştir....
Misyonerlik teşkilatı ile el ele vermiş Batı
Kapitalizmi,Tazimat’ın ilanından sonra, Anadolu’da çağına yakışır bir
ulusal bir kültürün kurulmasını engellemek için,yoğun bir kültürel sömürü
gelişterme faaliyetine girşmişti....
...Oysa sömürgeciler, kültürümüzü bütün tarihis bağlarından koparacak,
yozlaştıracak ve kendi kültürlerinin bir
uydusu haline getirecek anlamdaki bir eğitim olitikasını,daha ilk
aşamada Babıali’ye kabul ettirmişlerdi. Bu tarihten sonra, kiliselerin
gölgesinde, rahip ve rahibelerin yönetimindeki yabancı okullar,ardı ardına
mantar gibi çoğalmışlardı.
Fransiscain,Dominicain,Jasute,Capucain,Lazariste,Assomption,Salesien,Fille de
la Chrite vb tarikatların üyesi rahip
ve rahibelerin kurup yönettikleri bu
yabancı okullardan,kuruluş yılları şöyle
tesbit edilebilenleri bir incelediğimizde,bu sömürgeci eğitim
politikasının, ekonomik sömürgeliştirme hareketine tamamen paralel bir
dorultuda geliştiğini açıkça görmekteyiz.”(1)
ISLAHAT FERMANI BİR MİSYONER
FAALİYETİ İDİ
Bir başka yazarda Osmanlı’nın çağı yakalaması amacıyla yapılığı iddia
edilen meşhur Islahat Fermanı’nın
yapılış gayesi için şu tesbitlerde bulunuyor: “O günlerde Dışişleri
Bakanı Palmersone, Londra Sefareti
sırasında yeteneklerini yakından tanıdığı Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşları
vasıtasıyla, geniş bir “ıslahat proğramı’nı
sultana sundu. Bu arada ünlü
İngiliz Ticaret Antlaşması(1838) ilede imparatorluğu,tam anlamı ile açık Pazar haline getirmeyi ihmal etmedi.Antlaşma o güne
kadar İngiltere’nin yabancı ülkelerden elde ettiği ayrıcalıkların en üstünlerini
sağlıyordu.Yapılacak şey, bu anlaşmadan geniş ölçüde yararlanarak, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde sürekli köprü
başları kurmaktı... Bu köprü başlarında,hizmetlerinden en fazla
yararlanılacak kimselerin, Leventenler
ile Azınlıkların olduğu kesindi.”(2)
Atilla İlhan’da bu Lord
Palmostane’nin “...Türkler’e Müslümanlıkları açısından, hiçbir şekilde taraftar
değilim.Eğer Hırıstiyan
yapılabilirlerse,son derece mutlu olabilceğim”sözlerini aktararak Misyoner faliyetleri
için şu tesbitte bulunuyor:” Laiklik çerçevesinde günümüzde Türkiyede Hıristiyanlık propagandasının
yapılması gerektiğini savunun...O ‘insan
hakları tacirleri, gözlerini dünyaya açtıkları zaman; onlara ,bunun ne anlama
geldiği bir önceki kuşak tarafından, pek güzel
anlatılmıştı.Anlayana sivri sinek saz anlamayana davul zurna az.... Bu
gün İzmir’de,Trabzonda, yada
İstanbul’da,’ Ümmet-i Muhammedi’ -gizli veya açık- harıl harıl İncil’i
tanımaya, İsa’yı sevmeye kimler çağırıyorsa yine onlar..”
Diyeceksiniz ki, hangi okullar?
”
Bu tür çalışmalar Osmanlının paylaşım asrında daha yoğun olarak görüldüğü
gibi günümüzde Türkiye ve Türk dünyasına
yöneldiği de bir gerçek.
Katolik misyonerler 17. Asırdan itiberin Osmanlı ülkesinde faaliyetlerini
yoğunlaştırıyor. Hıristiyan Misyonerleri uzun zaman Türkler üzerinde etkili olamayınca işi dini azınlıklar üzerinde
yoğunlaştırıyorlar. Bunun üzerine
Ermeni Patrikhanesi Osmanlı devletine
“Bu misyonerler Osmanlı devletinin birliğini ve dirliğini bozacaklar”diye
şikayet ediyor. Devlet tedbir alıyor bunlar Osmanlıyı terk ederek doğuya çekiliyorlar. Ancak Hırıstiyanların
bir birine göstenmedikleri hoş görüyü gösteren
osmanlının bu tavrından istifade ile çalışmalarını sürdürüyorlar.. Daha sonra Osmanlıya batı baskısı
ile azınlık okulları açtırılıyor.
Okullardan sonra katolik kilisesinin yanında
İngiliz ve Amerikan desteği ile İstanbulda ilk Protestan Kilisesini 1846
yılında açıyorlar. Devlete protestanları
resmen 1850 de millet statüsü tanıyor. Misyonerler Osmanlıda Okul,hastane ve
basın –yayın faliyetleri sahalarında çalışmalarını sürdürüyor. Bu çalışmalar
neticesinde Osmanlıda “milleti Sadıka
“denen Ermenilerin 130 yıla yakın sürecek
isyan fitili ateşleniyor.Misyonerlik merkezlerinin başlangıçta ispanya ve
Portekiz iken sonra dünyadaki güç dengelirinin değişmesine paralel olarak
İtalya ve Fransa daha sonra İngilternre ve ABD.ye kayıyor. Uzmanlar bugün ise büyük ölçüde ABD olmak üzere
Hollanda,İsviçreve Almanya bu tür faliyetlerin merkezleri olarak görülüyor.
Osmanlıda ilk Amerikan Proteston
okulu 1824 de Beyrut’ta açılıyor.Özellikle Hırıstiyan Arapları etkilemeye
çalışıyordı.Arap milliyetçimliğini idealogları bu okullarada yetiştirildi.Daha
sonra bu okullar tüm Osmanlı coğrafyasına yayılmıştır.
1894 de Sadece Elazığ da protestonların açtığı okul sayısı 83 tür.1900lerde
Amerikan misyoner okul sayısı 417 örenci sayısı ise 17500 civarındadır.
19. yüzyılda Osmanlı cağrafyası üzerindeki misyoner okullarının dağılımına
baktığımızda petrol coğrafyası olduğu çok iyi görülür.Bunun da ötesinde batının
“Şark meselesi”de bu konuda önemli bir etkendir.
Yine Brezinski’nin meşhur “ Yeni çatışma bölgeleri” teorisi dikkate
alındığında misyonerlerin de bu bölgelerde karagah kurduklarıgörülmektedir.
1960 ihtilalinden sonra büyük çapta
barış gönüllüleri adıyla misyonerlerin özellikle Doğu anadolu bölgesinde
faaliyetlerine şahit oluyoruz.
1980 darbesinden sonrada özellikle
Doğu ve güney doğuda bir kısım insanlarımızı hırıstiyanlaştırmaya
yönelik faliyetlerde dikkatlerden kaçmıyor.
Osmanlıda Misyoner okulları
Tevfik Çavdar Osmanlıdaki misyoner
okulları için şunu söylüyor: “Osmanlının batış yıllarında,Memalik-i Şahane’de
Faaliyet halinde bulunan başta The Curch
Missonary Society olmak üzere,17
İngiliz; başta Jesute’ler,Capucine’ler ve Fransiscain’ler olmak üzere,80
Fransız; Deutcher Palastina Verein başta olmak üzere,10 Alman; başta American
Board of Mission olmak üzere, 4 Amerikan misyoner teşkilatı vardı.”
Osmanlı imparatorlğu döneminde ,Beyrut Ünüversitesi,İstanbul Kız ve Erkek
kollejleri ve İzmir Kollejinden başka yakın doğuda 500’den fazla
Amerikan okulu vardı.Ana okulundan ünüversiteye dek, her derecesi bulunan bu öğretim kurumlarında,25 binden çok öğrenci
okumaktaydı. Kapitülasyonlar sisteminin kalkışında, ancak bu okullardan ancak
birkaç tanesi Cumhuriyet türkiyesine intikal etmiştir.
Bu yabancı okullar için Mehmet Emin Yurdakul’un tesbitleride
şöyledir...”Yabancı okul,gençlik üzerinde politik bir etki kaynağıdır.Bu okullar dersleri ve
yetiştirme şekilleriyle, Türk gençliğini bağlı bulunduğu toplumdan yüz çevirtip;başka toplumlara sevgi
gösteren, yabancı bir ideale doğru sürükleyen kuruluşlardır.Yabancı okulların
daha az olmayan bir kötülüğüde, üçretlerinin çok yüksek oluşundan
ötürü,buraya yalnızca zengin ve yüksek sınıftan ailelerin
çocuklarının gönderilmesidir.Demokrasi için sınıf ahlakından daha şanslı bir şey yoktur:Zengin sınıf
çocuklarının, halkın çğunluğundan ayrı
bir eğitim görmesi,sonuçları çok tehlikeli olan sosyolojik bir hatadır.Ülkenin(Türkiye)nin
en büyük liderlerine bakınız; İçlerinden hiç biri yabancı okullardan birinde
okumuşmudur?” (2)
1928 lerde Bursa’da ki Amerikan okulunda,hocalarının tesirinde
kalarak üç kız öğrencinin hırıstiyanlığı
seçtiği tesbit edilir.Buna benzer olaylar Merzifon ve Sivas’da ki Amerikan
okullarındada rastlanır.Bunun üzerine hükümet bu okulları kapatmaya karar
verir.O zamanki ABD Ankara Büyükelçisi
Mr. John Grew,hiç olmassa
bunların devamı için bir hayli.çaba sarf
eder. İki rum öğrencinin Türk bayrağını yırtma küstahlığı göstermesine rağmen
Ecevit’in okuduğu Robert Kolleji
kapanmaktan kurtulur.
Bu durumu Büyük elçi Grew
hatıralarında şöyle dile
getiriyor”...Olayın Türkler için
taşıdığı anlam,birkaç öğrencinin
hırıstiyan olması değil;fakat dini bir sorunun milliyetçiliğe aykırı bir
yöneliş olarak yorumlanması idi. Hükümeti bu kadara şiddetli bir şekilde
harekete yöneltende budur..Ana neden Kültür uygarlıkçılığıdır.Hırıstiyanlığın
kendisi,dinsiz bir hükümetin gözünde pek
önem taşımaz.Türk öğrencilerine Hırıstiyanlık
telkini yapılmasının,gerek türk halkı gerek Türk hükümeti gözünde
tehlikeli olan yönü,bu din hakında sadece tartışma yapılmasının bile çabuk etki
altında kalan gençlerin,Türk devletine karşı manevi bağlarını koparması ihtimalidir” (4)
Misyonerler yalnız Ümmet-i Muhammed üzerinde değil,Rum, Ermeni, Süryanı ve
diğer Ortadosklar üzerinde de,arı gibi çalışıyorlar.
.........
1-Demirtaş Ceyhun-Haclı Emperyalizmi-1967
2-Tevfik Çavdar, görüşme isteğimizi
kabul etti anacak kitaplarımda bile resim kullanmıyorum diyerek
nezaketle resim çekme isteğimizi kabul etmedi.Osmanlıların yarı sömürge
oluşu-1970-Yeniden gelecek adıyla yakında tekrar otur karşısına çıkıyor
3.Yeni Gün dergisi
4-John Grew-Atatürk ve İnönü-1928
............
Günümüz misyonerleri içinde en aktif olan guruplardan biriside Yahova
şahıtleri..
Bir gün dükkanımı açarken bir kişi
saygılı bir eda ile “Hayırlı işler”dedi.
Ne var bunda ki.
Buyurun diye dükkana davet ettim. ”Biz şurda komşuyuzda demez
mi?Baktım komşular arasında hiç
görmediğim bir kişi.Hayretimi
görünce.Pasajda aliminyum doğrama kapıyı göstererek şurada dedi.
Ne var orda deyincede çok tedirgin bir eda ile”Bizim ibadet salonumuz
varda”
Allah Allah..İbadet salonu.Cami,Kilise,Havra ve ibadet salono.
Sonra
açıkladı.Kendisi yahova Şahidi imiş.Cevap verdim.Biz müslüman olarak her
inananın innadığı gibi yaşaması ve ibadetlerinide en özgür bir şekilde
gerçekleştirmesinden yanayız.”dedim.
Sonra başkaları ile de tanıştık.
Ben Müslüman onlar Yahova şahidi olarak
ilişkilerimizi sürdürüyoruz. Bazı
kimliğinde müslüman yazan tanıdık
kişilerinde Yahova şahitlerinin ibadet salonlarına gittiğine şahit
oldum.
Bu vesile ile ibadet salonlarına giderek
onların düşünce tarz ve tebliğ metotlarını,ibadet şekillerini
gözlemlemeye çalıştım.
İbadet salonlarına öyle hemen herkesi almıyorlar.Önce dıarda irtibat kurup olgunlaştırdıktan sonra birinin referansı ile alıyorlar.
İbadethaneleri öyle alışıldığı gibi kilise veya havra gibi değil sanki
bir sosyal aktivite gerçekleştirilen
mekan şeklinde tanzim edilmiş.İçeri girenler her hangi bir dini mekana
girdiğini bile bilmiyor.Her hangibir Müslüman buraya ibadet yapaçak havası
olmadın ve dini bir toplantı havasını hissetmedin rahatlıkla
girebilir.Toplantılara katılabilir.Müslümanlar camiye giderken ben müslümanca
ibadet edeceğim diyor.Kiliseye gidenler Hrıstiyanca,Havraya gidenlerde Yahudice
..Ama bunlarda hiçbir şey belli değil.Bunların toplantıları her hangi bir
dernek veya sosyal aktivite şeklinrde olduğu için bunlara insanların kanmaları
normal.Bunlar ilk etapta neden Allah’a iman etmek gerekir,neden ibadet
etmeyliyiz.Neden yalnızca Allah’a bağlanmamız gerekir gibi metotlarla
yaklaştığı için insanlara ürkütücü gelmiyor.
İnsanlara Allah İnancından yola çıkarak yaklaşıyorlar.İlk zamanlar
kesinlikle müslümanların imanları ile ilgili bir konuya girmek şöyle dursun
onları rencide edecek bir kelime hatta
“Tanrı “ sözcüğünü bile ağızlarına
almıyor ve selamıda “Selamün aleyküm”diye veriyorlar.
Bir tiyatro salonu ve bir kürsü başka bir şey göremiyorsunuz.
“Kule” diye bir yayın organları var. Görüşlerini dünyanın neresinde olursa
olsun bu dergi formatında
yayınlıyorlar.Kule bizde “Gözcü Kulesi”adıyla çıkıyor.Onlar “Tarassut
Kulesi”de diyor. Kule Amerikada ne
diyorsa Her yerde o şekilde çıkıyor.Bütün lisanlarda aynı dergi çıkıyor onu
değiştiremiyorlar.Tek söz tek irade
biçiminde örgütlenmişler.Önce merkezleri ABD’nin Pisttsburg kentinde idi.(1889-19099 Daha
sonra merkezleri ABD’nin Brooklyn’a
taşındı.1909-19126) daha sonra taşındıkları New York kentinde devasa binaları
ve merkezleri var. Buraya dünya merkezi iyorlar.Merkezde Hz.İsa adına
ömür boyu görev yapan ve Hz.
İsanın 12 havarisine izafeten 12 kişilik
idari kurul var.Tüm Yehovaları onlar idare ediyor.
İnançlarına bakılırsa karma bir inanç sistematiği var. Akide olarak Yahudi
ve Hırıstiyan bazı metotlar yönündende Müslümanlara yaklaşıyor.
Yahova Şahitleri ilk defa adlarını 1800lerin sonunda ABD’li bur işadamı Charles Tez Russell ile
duyurdu.Rusell, gençliğinde dini eğtim
aldı ancak sonra kilisenin öğretilerine
karşı çıktı.O düşüncesini Hz.İsanın yeniden geleceği ve Kıyametin kopmasıyla
ilgili Armegedon üzerine kurdu. Russell
,ortağı bir zengin işadımı ile çıkardığı
dergide Hz.İsa’nın 1878 de
geleceğini yaydı.Anacak Hz.İsa
gelmedi.Ortağından ayrılan Russel bu defa Siyon’un Tarassut Kulesi”dergisini
çıkardı.Russell 1891de fikirlerini yaymak için dünya turuna çıktı.Bu arada
osmanlı ülkesi Mekadonya’yada geldi.Anılarında bu gezi ile ilgili
olarak”Türkiye,İtaya,Avusturya ve Almanlya’da
bize umut verecek bir şey göremedim.”diyecektir.
Russel,İncilin okunmasıyla gerçeğin bulunamayacağını ancak kendisine
bildirileni yazdığını iddia ettiği Siyonun Tasarrut Kulesindekilerin okunarak
gerçeğin anlaşılacağını söyler.Russell’den beri Yahova Şahitleride bu şekilde
devam ederler.
Russell’in çıkmayan kehaneti
Mısırdaki Piramitlerin kapılarından ilahi alametler çıkaran Russel,buradan
ildi ettiği3416 rakamı ona göre 1894 dür.Bu tarihi felaketlerin başlangıcı
ve kendisine bildirilen ilahi vahye göre 1914’ü kıyametin
“Armegedon’nun”kopuşu olarak ilan eder.Kıyamet kopmaz ama inananları hayal
kırıklığına uğrar.Russel bunun üzerine 1914’ü
alametlerin başlangıcı olarak revize eder.
Eğer kıyamet kopsa idi ne olacaktı?
Onlara göre Kıyamet kopacak,bütün insanlar ölecek ama Yahava şahitleri
arasından secçilen 144 bin kişi göğe çekilecek bunlar Gökteki Krallığın
sahibi Hz.İsa ile dünyayı yönetecekler .Tanrıları Yehova bin yıldaha insanlara
hayat hakkı tanıyacaktı.Bu bin yıl içinde Yehavanın isteği gibi yaşıyanlar
ebedi dünya cennetinde kalacak diğerleri
yok olacaklardı.
Yehovalar hala bu revize edilen tarihlere rağmen böyle düşünmeye devam
ediyorlar
Russell 29 Ekim 1916 da bir yolculuk
esnasında trende ölür.Yerine ise Hakim Rutherford geçti. Russell’in eski
müritleri ile fikri çatışmaya giren Rutherford kendini ömür boyu başkan
atadı,topluluğun tüm malvarlığana el koydu ve kendine inananlara 1931 de “Yahova Şahidi” adını
verdi.Rusell’den farkı incil ve Tevrattan yeni yorumların yanında “kapı
kapı tepliğ”metodunu uyguladı.
Rutherford’da 11.Dünya savaşının Kıyametin kopmasına neden olacağını
duyurarak ,müritlerine evlenmemeleri ve cocuk sahibi olmamalarını
öğütler.Hz.İshak,Hz.Yakup ve Hz.İbrahim’nin ve Tevratta ismi geçen
peygamberlerin dirileceğini söyleyerek onları misafir etmek için San Diago’da
muhteşem bir malikane yaptırır.Peygamberler gelmez ama o orada ölene kadar yaşar.
Her gelen ayrı tarih verir
1960larda Yehovaların bayşında Koren vardır.Bu insanrda Kıyametin kopuşunun
1975 baharında olacağını müritlerine müjdeler.
Bu tarihte inananlar malını
mülkünü satarak kıyameti bekler ama kıyamet kopmaz.Koren’den sonra Yehovaların
başına geçen Frrederick Franz,tarih vermekten
ağzı yanmış olacak ki bir tarih vermez.Sadece kıyametin beklenmesi ni
tavsiye eder.
......
Yehovalar :
Cennet ve cehenneme inanmıyorlar.
Kıyametten sonra Hz.İsa’nın emrinde 144 bin Yehovanın yönetiminde dünyayı
idare edeceklerini söylüyorlar
Kan ve organ nakli yasak
Bayrak vemilli marş günah.
Her türlü ideoloji ve savaş yasak
Silah ve askerlik yok
............
Hırıstiyanlar önce kabul etmediler.Almanlar ikinci dünya savaşında Yahudi
diye öldürdüler.
........
Türkiyede Yahova şahitleri önce Ermeni ve Rumlar arasırnda yayıldı.Ancak 1959 da Subay bir babanın çocuğu Mete Süer’in Yehova olmasıyla ilk Türk Yahava Şahidi unvanını alır.Yahova şahitleri kendileri bir karar vermiyorlar. Süer,Türkiyedeki Yehova teşkilatının başı.
Basınla ilgili konularda Kule Yayınları sorumlusu Mete Süer yetkili. Bizde
ona sorduk.Süer ağzı sütten yanmış hesabı yoğurdu üflüyerek yiyor.Sorular
yazılı ve cvaplarda yazı ve imzalı işti soru işte cevapları:
Sayın Mete
Süer,
Bir haber de kullanmak
için aşağıdaki sorularımızı
cevaplarsanız sevinirim.
Selamlar
Necati Çavdar
Muhabir
1.
Yahova Şahitliği bir din
midir,yoksa Hıristiyanlık veya Yahudiliğin bir mezhebimidir?
2.
Ana öğretisi ve temel kitabı nedir?
3.
Sizi Hırıstiyanlık ve Yaühidilikten ayıran temel noktalar nedir?
4.
İsmlam’a bakışı nedir?
5.
Hz.Musa, Hz İsa kabul edildiği halde neden HZ. Muhammed kabul
edilmiyor?
6.
Kur’an – Kerim’e itirazlarınız nedir?
7.
Yahova Şahitlerinin ibadet şekli ve yeri nerdelerdir?
8.
Türkiyede tahminin ne kadar inananı vardır, kaç ibadet salonunuz
vardır?
9.
Her isteyen Yahova olabilir mi?
10.
Belli bir merkeze ve kişiye bağlımısınız?
11.
Maddi kaynağınız nedir?
12.
Niçin Kule dergisi dünyanın her
yerinde aynı basılıyor, tek merkez ve tek bir düşünce yayma isteği insan
iradesi ve birey özgürlüğü ile ne derece bağdaşıyor? Bu bir nevi bireye baskı
değil mi dir?
13.
Tebliğ metotlarınız nedir?
14.
Yahova şahitlerinin kıyametin hemen kopacağını söyledikleri ve bunun için geçmişte birkaç tarih
verdikleri doğrumudur?
15.
Ve sizin eklemek istediğiniz görüşler
...............................
1.Sizin resimleriniz.
2
İbadet şeklini gösteren resimler. Özellikle Ankara’daki ibadet salonunun olursa iyi olur.
Resimler için adres: Hükümet Caddesi. Hilal Sokak No:10/6-7
Röportaj Soruları için:
Fax.0312-23153 01
E- Mail: ncavdar @hotmail.com
:ncavdar 25@hotmail .com.
Sayın Necati Çavdar Bey,
Sorularınızı özet olarak cevaplamaya gayret edeceğim. Daha detaylı bilgiler
için yayınlarımızdan faydalanabilirsiniz.
1-Yahova
Şahitliği bir din midir, yoksa
Hıristiyanlık veya Yahudiliğin bir mezhebimidir?
-Yehova Şahitliği müstakil bir dindir. İslam aleminde Tevrat, Zebur ve
İncil diye bilinen Mukaddes Kitabın öğrettiği dindir. Musevi ve Hıristiyan
alemiyle hiçbir bağlantısı yoktur. Konuyla yakından ilgilenmemiş kişiler,
Yehova’nın Şahitlerini, Yehova kelimesi (Tanrı’nın Mukaddes Kitapta geçen özel
ismidir) İbranice olması nedeniyle Yahudi ve İsa’ya iman etmeleri nedeniyle de
Hıristiyan âlemiyle ilişkileri olduğunu zannedebilir. Ancak Yehova’nın Şahitlerinin
inancını inceleyen kişiler bunun doğru olmadığını bilirler. Yehova’nın
Şahitlerinin Yahudilikle ve Hıristiyan âlemiyle ilişkisi kesinlikle yoktur. 3.
Sorunuza cevap verirken bunu ayrıntılı olarak açıklamaya çalışacağım.
2-Ana
öğretisi ve temel kitabı nedir?
-Yehova’nın şahitlerinin özelliği insan düşünce veya yorumlarına dayanmadan
ve onların etkisi altında kalmadan salt Mukaddes Kitabın kayıtlarına sadık
kalmalarıdır. Mukaddes Kitap, ilk insanın kendi özgür iradesiyle seçtiği
Tanrı’ya itaatsizlik yolu nedeniyle günaha düştüğünü ve böylece hayat hakkını
kaybettiğini, tüm zürriyetine ölümü geçirdiğini anlatır. (Mukaddes Kitabın
Romalılar bölümü 5. Bap 12. Ayet) Tanrı, kendi koyduğu prensipleri çiğnemeden
insanı bu ölümden kurtarmak üzere bir düzenleme yapmıştır. Bu düzenleme aynı
zamanda insanın böyle bir yol seçmesine neden olan Şeytan’ın ortaya attığı
evrensel davanın halledilmesini de sağlayacaktır. Dava, Tanrı’nın insandan bağlılık talep
etmekte haklı olup olmadığı ve Şeytan’nın
insanın zor karşısında Tanrı’ya sadık kalamayacağı iddiasının doğru olup
olmadığı şeklinde özetlenebilir. (Eyub 1:9, 10; 2:4, 5) Şeytan, insanın
Tanrı’ya bağlı olmadan da mutlu olabileceğini iddia etmiştir. Adil Tanrı
Şeytan’a bu iddiasını ispat etmek üzere fırsat tanımıştır. Böylece yüzyıllar
boyunca kusurlu ve dolayısıyla ölümlü insanlar Şeytan’ın da yönlendirmesiyle bu
ortamı meydana getirmişlerdir. İsa Mesih, Yehova’nın özel düzenlemesi sayesinde
kusursuz olarak (tıpkı Adem’in günah işlemeden önceki hali gibi) doğmuş, ölene
kadar Tanrı’ya sadık kalmıştır. Suçsuz olarak ölümüyle tüm insanlık için bir
fidye olmuş, böylece ona iman edenler için sonsuz hayat kapısını açmıştır. İsa
Mesih ölümünü takip eden üç gün içinde diriltilmiştir. Şimdi ise İsa, bu ortamı
oluşturan tüm kötülüğü ve buna sebep olanları ortadan kaldıracak Tanrı’nın
gökteki Krallığının kralı olarak gökte hüküm sürmektedir. Bu sistem ortadan
kaldırıldıktan sonra yeryüzü cennet haline getirilecek, Tanrı’ya sadık
insanlar, bu olaylar sırasında hayatta iseler ölümü hiç tatmadan daha önceleri
ölmüş olanlar ise diriltilerek bu cennet yeryüzünde ebediyen yaşayacaklardır.
(Vahiy 21:3,4)
Mukaddes Kitabın temel olarak anlattıklarını bu şekilde özetlemek
mümkündür.
3.Sizi yahudi ve Hırıstiyanlıktan
ayıran temel noktalar nelerdir?
-Yahudi âlemi İsa’yı Tevrat’ta geleceği bildirilen Mesih olarak kabul
etmez, Hıristiyan âlemi ise İsa’yı üçlük öğretisine göre üç şahıslı Tanrı’nın
ikinci şahsı olarak görür ve böylece İsa’ya Kadirimutlak Tanrı olarak inanır.
Oysa bu iki görüş de Mukaddes Kitaba aykırıdır. İsa vaat edilen Mesih’tir ve
yeryüzünde kusursuz fakat tam bir insan olarak yaşamıştır. Kadirimutlak Tanrı
tektir ve ismi Yehova’dır. Bu çok önemli özellik dışında her iki dinsel
sistemde Mukaddes Kitap dışı birçok inanış vardır. (Ruhların ölümsüzlüğü,
cehennemde ölülere işkence, kader, putlara tapınma, ruhban sınıfı v.b)
Yehova’nın Şahitleri Mukaddes Kitap dışı hiçbir öğretiye inanmazlar.
5. Hz. Musa ve Hz İsa’yı kabul ettiğinz halde neden Hz.Muhammed’i kabul
etmiyorsunuz?
6-Kur’an – Kerim’e itirazlarınız nedir?
Bu Sorularınız konumuzun dışında
olduğu için hepsine ortak bir cevap vermek istiyorum.
-Yehova’nın Şahitleri insanları Mukaddes Kitabı tetkik etmeye teşvik
ederler. Mukaddes Kitabı inceleyen kişiler gerçekleri kendileri göreceklerdir.
Zaten önemli olan da budur. Ayrıca konuştuğumuz İslam âlemine mensup birçok
kişinin Kur’an’ı okumadığını gördük. Onlara Kur’an’ı okumalarını tavsiye
ediyoruz. Kur’an’ı okumakla Mukaddes Kitabı da okumaları gerektiğini
anlayabilirler. (Bakara Suresi 4 ve 41. ayetler. Kur’an’ı Kerim’de Tevrat Zebur
ve İncil’in Allah’ın kelamı olduğunu belirten en az 64 ayet vardır.)
7- Yehavo Şahitlerinin ibadet şekli ve yeri nerelerdir.?
-Diğer konularda olduğunu gibi Yehova’nın Şahitleri bu konuda da Mukaddes
Kitabın rehberliğini takip ederler. Mukaddes Kitap, Tanrı’ya ruhta ve hakikatte
tapınmak gerektiğini bildirir. (Yuhanna 4:23) O sebepte Yehova’nın Şahitleri
tapınmalarında şekilperestliğe asla yer
vermezler. İbadet için toplandıklarında, ilahi ve dua ile ibadete başlarlar,
Mukaddes Kitaba dayanan konuşma ve müzakereler yapar ve ilahi ve dua ile
ibadetlerine son verirler. (İbraniler 10:24, 25; I. Korintoslular
14:26-33) Aynı zamanda Mukaddes Kitap
hakikatlerini diğer insanlara ulaştırmak da ibadetin bir kısmıdır.
8-Türkiyede tahminen ne kadar Yahova şahidi var ve kaç
ibadet yeriniz mevcut?
-Türkiye’de 1600 kadar kişi Yehova’ya hizmet etmektedir. Belirli büyük
ibadetlere 2600’dan fazla kişi katılır. Bu yaklaşık 1000 kişinin de Mukaddes
Kitabı incelemekte ve Yehova’nın amacına uygun yaşamak üzere gayret etmekte
olduğunu gösterir. Ülke çapında 15 ibadet salonu vardır.
9-Her isteyen Yahova Şahidi olabilir
mi?
-Evet, ancak önce Mukaddes Kitabı incelemeli, Tanrı’nın amacını öğrenmeli,
sonra yaşam şeklini Mukaddes Kitapta belirtilen yüksek ahlak standardına
uydurmalı, daha sonra özgür iradesiyle kendisini Tanrı’ya vakfetmelidir.
10-Belli bir merkez ve kişiye bağlımısınız?
-Yehova’nın Şahitleri asla bir kişiye bağlanmazlar. Mukaddes Kitap
Tanrı’nın düzen sahibi olduğunu O’na hizmet edenlerin de bir düzen içinde
olması gerektiğini gösterir. (I. Korintoslular 14:33) Ülkemizdeki Yehova’nın Şahitlerinin dinsel
açıdan en yüksek mercii Temsil Heyeti’dir. Ben bu heyette yayımlama işleriyle
görevliyim. O sebeple yayınlarda benim ismim geçer, fakat benim diğer
Yehova’nın Şahitlerinden hiç bir üstünlüğüm yoktur. Yehova’nın tüm Şahitleri
eşittir. İbadetlerde hiç kimsenin özel
yeri yoktur. Kimseye özel itibar gösterilmez. “Çünkü Allah indinde şahsa itibar
yoktur.” (Romalılar 2:11) Kürsüde ibadet sırasında konuşma veren bir kişi
“bence” diye söze başlayıp kişisel fikirlerini söyleyemez. Ancak Tanrı’nın
sözlerine dayanan düşünceleri aktarabilir. Bir nasihat veya teşvik sözü
söylediğinde bunun Mukaddes Kitaptaki hangi ayete dayandığını belirtir. Herkes
kendi Mukaddes Kitabından bahis konusu ayeti açar ve okur.
11-Maddi kaynağınız nedir?
-Giderlerimiz Yehova’nın Şahitlerinin yaptığı bağışlarla karşılanır.
Cemaatte görev yapanlar ücret talep etmezler. Dinsel görevler için para
ödenmez.
12-Niçin Yahovaların yayın organı
Kule Dergisi dünyanın her yerinde
aynı basılıyor, tek merkez ve
tek bir düşünce yayma isteği insan
iradesi ve birey özgürlüğü ile ne derece
bağdaşıyor? Bu bir nevi bireye baskı değil midir?
-Mukaddes Kitap, şöyle nasihat ediyor: “Aynı sevginiz olup bir yürek olarak
bir şeyi düşünerek, aynı fikirde olasınız.” (Filipililer 2:2)Bu nasihate uygun
olarak tüm dünyada 230’dan fazla ülkede bulunan Yehova’nın Şahitleri aynı
fikirdedirler. Aralarında fikir ayrılığı yoktur. O nedenle Yehova’nın
Şahitleri, mezheplere, tarikatlara bölünmemiştir. Evrenin Yaratıcısı, Her Şeye
Kadir, Tek Tanrı’ya tapan kişilerin tam bir birlik içinde olması beklenmez mi?
13-
Tebliğ medotlarınız nedir?
-İsa Mesih insanların ayaklarına giderek vaaz etti. Birinci yüzyılda O’nu
takip edenler de aynısını yaptılar.
Bugün Yehova’nın Şahitleri gene aynı metotla, yani bizzat insanlara gidip
birebir görüşerek vaaz ediyorlar. (Matta 9:35)
14-Yahova Şahitleri Kıyametin hemen kopacağını söyledikleri ve bunun için
geçmişte birkaç tarih verdikleri doğrumudur?
-Yehova’nın Şahitleri bugün de “kıyamet” veya bu ortamın yok edilişinin çok
yakın olduğunu söylüyorlar. İsa Mesih son günlerle ilgili peygamberliğini
bildirdiği zaman şöyle dedi: “Bütün bu şeyleri görünce bilin ki o yakındır,
kapılardadır.” (Matta 24:33) İsa’nın peygamberliği 1914’te başlayan olaylara
işaret ediyordu. Dolayısıyla Mukaddes Kitap son günlerin 1914’ten itibaren
başladığını gösteriyor. Fakat gün ve saat hakkında İsa şöyle dedi: “Fakat o gün
ve saat hakkında ne göklerin melekleri, ne de oğul, yalnız Babadan başka kimse
bir şey bilmez.” (Matta 24:36)
Sayın Necati bey, hepimizin yaşadığı süre içinde belirli sorulara net
cevaplar bulması gerekir. Neden doğdum, niçin yaşıyorum, niye öleceğim, öldükten
sonra ne olacak,Tanrı neden kötülüğe müsaade ediyor. Bu hayati soruları
gerçeklere dayanmayan, hayal mahsulu hikayelerle yanıtlamaya çalışmak insanın
kendi kendini aldatmasından başka bir şeye yaramaz. Hangi yanıtın gerçeğe
dayandığını söyleyebiliriz. Bu sorulara cevap vermeye kim yetkilidir? Tanrı
değil mi? O yüzden herkesiTanrı’nın yazılı sözü olan Mukaddes Kitabı okumaya
davet ediyoruz. Bize inanın demiyoruz, lütfen okuyun, araştırın doğruyu mutlaka
bulacaksınız diyoruz. Bir tek hayatımız var o da hızla bitiyor. Vaktimiz
bitmeden bu araştırmayı yapmalıyız. Önce Tanrı’nın varlığından emin olunmalı,
sonra Mukaddes Kitabın O’nun ilhamla yazdırdığı kitabı olup olmadığı
araştırılmalı, bundan emin olduktan sonra da sıra Mukaddes Kitapta yazılanlara
göre yaşamaya gelir. Hiçbir Yehova’nın Şahidi anasından Yehova’nın Şahidi
olarak doğmamıştır. Hepimiz araştırarak, uğraşarak, kafa yorarak hakikati bulduk. Biri bu zor iş
diyebilir, ama değmez mi? Biz değdiğini gördük. Tanrı’ya tereddütsüz bir
imanımız var, sonsuz hayat ümidimiz var. Mukaddes Kitaptan Tanrı sevgisini ve
komşu sevgisi öğrendik. Tanrı’nın yolunda yürüdüğümüzden eminiz. (Matta
22:37-39) Sahip olduğumuz sevgi, bizi öğrendiğimiz hakikati başkalarına da
karşılık beklemeden aktarmaya sevk ediyor. 18.05.2000
İçten sevgi ve selamlarımızla
//////////////////////////////////
https://www.facebook.com/notes/necati-%C3%A7avdar/misyonerlerin-misyonu/1803117533033056/
2.Necati
Çavdar - Misyonerlerin Misyonu - Edebi.Net
www.edebi.net/index.php/edebi-eserler/1617-necati-cavdar-misyonerlerin-misyonu
Geçenlerde bir
arkadaş “ Ankara'da,Strazburg Caddesinde giderken birisi bana kaset hediye
etti. Eve gittiğimde bunun bur Hıristiyan propagandasında .
Not : Kadem
Ozalit Sahibi Salih bey, 14 Mart 2019 günü aradı..
Sen akıllı
adamsın..Aklını kullan.
“La İlahe İlallah
..Muhammeden Resulullah” de Hz. İbrahim.. Hz. Musa.. Hz İsa ..Hz. Adem’den tüm
peygamberleri..”tasdik eden” HzMuhamed’e uy..Ebediyen kurtul” diyerek İslam’a
davet ettim.
Sohbet ettik..
Mete Süer’in geçen hafta öldüğünü söyledi.. Ermeni Patriği Mutafyan ve Mete
Süer .aynı zaman diliminde ölmüş..
//////////////////////////////////////
Necati Çavdar bir gönderi paylaştı.
Kafirler dediler
ki: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin. Baskın çıkmak için o okunurken yaygara
koparın." (Fussilet /26
........
SALİH ERSOY: E zana yapılan saygısızlığı kınıyorum
Bu gün sabah, aşağıda ki yazımda iznini almadığım için ismini vermedğim gayri
müslüm vatandaşlarımızdan 80 yaşındaki Salih bey aradı.
Ezan pravakosyonunu da konuştuk..
İNsanların kutsalarına butür çirkin saldırılarıkabul edilemez bularak
kınadığını ve üzüntülerini belirtti.
Yazımda ismini vermedim dediğimde verebilirsin..yıllar önce yazdığın yazıyı
hala saklarım dedi..
Başka bir dine inandığını gizlemeyen bir insanın saygısına bak..
Güya aynı inançtan olduğunu iddia edenlerin haline..
Rabbim, Salih bey ve onun gibi farklı dine inanalara,
Ezan protestosu yapan gizli imansızlara HİDAYET nasip etsin..
Kendini bilmez ahmaklara da akıl fikir ihsan etsin..
Milletimize toptan sabır vesekinet versin..
14 Mart 2019
.................
KİMLİKSİZlİK
Yıllar önce idi..
Angara Maltepede ki kilisenin PAPAZ/yöneticilerinden Salih ismli biri dedi ki
" Kimliklerimize dinimizi yazmıyorlar..
Dedim ki " Keşke yazsalar.. Yazılması gerek"
Çok şaşırdı...
"Ben başkaları gibi senin de karşı çıkacağını düşünmüştüm.. Çünkü kime
anlatsak karşı çıkıyor.. Anam- babam İSLAM diye benim de kafa kağıdında İSLAM
yazıyor"dedi..
" Bunda şaşıracak bir şey yok... Dİn değiştiren, kim olursa olsun gidip
kafa kağıdına kendi dinini yazdırmalı..
Çünkü, şurada trafik kazası olsa ve yada sen geberiversen..Kafa kağıdına
bakarak işlem yapacaklar..Maltepe camii imamının önüne koyacaklar..
O da devlet memuru olduğu için inancını sorgulamdan ve itiraz da edemeden Er
kişi niyetine duracak...
Cemaat de imamına uyacak ..
Ve ben senin kafir olduğunu bilmeden NAMAZ kılacağım...
İradesiyle Allah'a İSYAN etmiş, RAHMETİ red eden birine RAHMET dileyeceğim...
Oyüzden de sen ve senin gibilerin dini ne ise onun yazılması tarafındayım ki
her kes inancına göre muamele görüp, Camiye
İmama değil de kendi dini müsesesesine götürülsün..
Bizler de yanlış iş yapmamış olalım.."
Adam HAK vererek bu fikrime sevinip daha da şaşırdı..
"Şaşırma..
Bu benim dinimin gereği..
Allah, hesabını görmek kaydıyla İNSANı kendine inanmak yada ret etmekte ÖZGÜR
kılmış..
Ve bu yüzden senin ve senin gibilerin kendi dininin gereğini en kamil mamünada
yerine getirmeni savunurum..
Ne olursa olsun kendi inancını açıklayabilmeli..
Tek şart kimse kimseyi kendi gibi inanmaya yada davranmaya ZORLamamalı.."
dedim...
Rahatladı...
Her zaman şüpheyle, çekinerek konuşan Papaz SALİH, hep saygı çerçevesinde rahat
bir komşuluk ilişkisi sürdürdü..
Şu EZAN a ve onun simgelediği İNANÇ sistemi olan İSLAM a düşman olanlar hemen
kafa kağıtlarına kendi inandıkları sistemimyazdırmalılar..
DEVLET de yazmalı..
Ki İNANANLAR, yanlış iş yapmasın...
Hİç değilse öldüklerinde İSLAM gibi işlem yapılmasın..
//////////////////////////////
YÖK'ÜN BİLM TARİHİNE YENİ HEDİYESİ: 0>400
YÖK"ün üniversitelerde yapılan seçimlerde 400 oy alan kişiyi değil de kendine oy vererek diğer öğretim üyelerinden sıfır oy alan kişiyi rektör adayı olarak Cumhurbaşkanına sunmasına tepkiler sürüyor.
YÖK DÜNYA MİZAH EDEBİYATINA GİRMEK İSTİYOR
Gül " YÖK'ün son kararı kara mizahtır. Galiba YÖK üyeleri dünya mizah edebiyatında yer almak istiyorlar " diyerek YÖK'ün son kararını değerlendirmeye bile değmez buldu.
YÖK TÜRKİYE'YE YÜKTÜR
Arınç"YÖK'ün son kararını "yanlış" bulduğunu söyleyerek" Bu kararla YÖK Türkiye'de yük olduğunu bir kez daha göstermiştir.Ne kadar demokrat olduklarını göstermeleri yönünden de önemlidir .Cumhurbaşkanı YÖK başkanını görevden almalıdır."dedi.
YÖK HER TÜRLÜ DAYATMA VE ANTİ DEMOKRATİK UYGULAMALARIN KAYNAĞI OLDU
Çelik' "82 Anayasası ile oluşturulan oligarşik kurumlardan biri ve en kötüsü YÖK 'tür. YÖK her türlü dayatmacılığın ve anti demokratik uygulamaların kaynağı oldu. "dedi. Cumhurbaşkanı bu keyfi tutumu derhal reddetmelidir.. Sayın Cumhurbaşkanımız hukuka bağlılığın gereğini yerine getirerek YÖK başkanı ve ekibini derhal görevden alınmalıdır."diyerek YÖK'ün bu ekipten kurtarılarak ciddi bir operasyona tabi tutulmasını istedi.
Günay"YÖK sistemi ile ilgili ciddi sıkıntılar var. Olanları yadırgıyorum. YÖK'ün son rektör adayları ile ilgili kararı iyi bir fırsat olmuştur"diyerek YÖK'ün tamamen değişmesini istedi.
Necati çavdar
YÖK"ün üniversitelerde yapılan seçimlerde 400 oy
alan kişiyi değil de kendine oy vererek diğer öğretim üyelerinden sıfır oy alan
kişiyi rektör adayı olarak Cumhurbaşkanına sunmasına tepkiler sürüyor.
YÖK DÜNYA MİZAH EDEBİYATINA GİRMEK İSTİYOR
MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül ,YÖK'ün rektör
adaylarını belirleme usulünü "
YÖK'ün son kararı kara mizahtır. Galiba YÖK üyeleri dünya mizah edebiyatında
yer almak istiyorlar .YÖK 'ün bu kararını başka
bir biçimde değerlendirmek,üzerinde konuşmak bile yanlış. Her şey
ortada" diyerek YÖK'ün son kararını değerlendirmeye bile değmez buldu.
YÖK TÜRKİYE'YE YÜKTÜR
FP Gurup Başkan vekili Bülent Arınç"YÖK'ün son kararını
"yanlış" bulduğunu söyleyerek" Anayasamıza göre kapıcının oyu da cumhurbaşkanımızın oyu da
eşittir. Siz sadece kendine oy vererek bir oyu olan ama diğer
arkadaşlarından hiç oy almayarak sıfır
oy alanı dört yüz oy almış kişinin üstünde değerlendiremezsiniz. Bu davranış
hem demokratik düşüncenizi hem de diğer insanlara olan saygınıza da gösterir.
Bu kararla YÖK Türkiye'de yük olduğunu
bir kez daha göstermiştir."dedi.
DEMOKRASİ ANLAYIŞLARINI SERGİLEDİLER
Arınç"Öğretim üyelerinin kendi aralarındaki seçimin hiç
bir kıymetinin olmadığını kabul etmekle ne kadar demokrat olduklarını
göstermeleri yönünden de önemlidir .Ayrıca seçim neticesinde yüksek oy alan
öğretim üyelerini ' rejim düşmanı' olarak nitelenmesi doğru yasal ve haklı bir davranış değildir. YÖK üyeleri rektör adaylarını
böyle indi mütalalarla görevlerde
engelleme yerine suçladığı
insanların ' ne yaptığını, nerede
yaptığını yargı karaları ile ortaya
koymaları gerekir. Somut olarak ortaya
bir şey koyamadan üniversitelerde
öğretim üyeliği yapan insanları Kemal Gürüz ve ekibi sorumsuzca hareket
ederek suçluyor.
"diyerek Kemal Gürüz ve ekibinin artık bardağı taşırdığını belirti.
CUMHURBAŞKANI GÜRÜZ VE EKİBİNİ GÖREVDEN ALSIN
"Yeni cumhurbaşkanımız hukukun gereğini yerine
getireceğini defalarca ifade etmiştir. Sözlerinin gereğini yerine
getirerek YÖK başkanını görevden
almalıdır. Çünkü ortada YÖK araştırma Komisyonun Kemal Gürüz ve 21 arkadaşı
hakkında suç duyurusu söz konusudur. Ayrıca ÖSS'de meydana gelen olaylar ve
rektör adaylarını belirleme biçimi çok açık bir şekilde bu ekibin işbaşından
uzaklaştırılmasını gerekli kılıyor" diyen Arınç,YÖK başkanı Kemal Gürüz ve
ekibinin Cumhurbaşkanı tarafından görevden el çektirilmesi gerektiğini söyledi.
YÖK HER TÜRLÜ DAYATMA VE ANTİ DEMOKRATİK UYGULAMALARIN
KAYNAĞI OLDU
"YÖK her türlü dayatma ve anti demokratik uygulamaların
kaynağı oldu"diyerek YÖK uygulamalarına tepkilerini ortaya koyan DYP Van
milletvekili ve TBMM Başkanlık Divanı Üyesi Doç.Dr. Hüseyin Çelik' de "82
Anayasası ile oluşturulan oligarşik kurumlardan biri ve en kötüsü YÖK 'tür. YÖK üniversiteler arası standardı
sağlamak için düşünülmüştü. Ancak düzeni alt üst etmiştir. Rektör seçimleri
yapılıyor,sonuca uyulmuyor. Bu konuda da bir standardı yok. Böylece YÖK her türlü dayatmacılığın ve anti demokratik uygulamaların kaynağı oldu.
"dedi.
ÜNÜVERSİTELERE FİTNE SOKAN YÖK BAŞKANI VE EKİBİNİ
CUMHURBAŞKANI GÖREVDEN ALMALIDIR
Çelik"Üniversitelerde
rektörler dorudan seçilir ve herkes bunu kabul eder. Ancak bu
yapılmayarak sıfır oy alan bir kişi 400 oy alan kişinin yerine aday yapılmış.
Bu yapılamaz. Böylece üniversitelere YÖK
eliyle fitne girmiştir." Cumhurbaşkanı bu keyfi tutumu derhal
reddetmelidir. YÖK'ün mantığı ciddi olarak
birliği ve düzeni bozmaktadır. Herkes bu memleketin selametini
düşünmektedir. Yine üniversitelerdeki her insan en az YÖK başkanı ve üyeleri
kadar vatan severdir. Vatan severlik konusunda kimse kimseyi ölçemez. Eğer
üniversitelerde muzır insanlar görevde
ise neden görevinde tutulmaktadır. Kaldı ki hiç bir yargı kararı olmadan
insanlar suçlanamaz. Sayın Cumhurbaşkanımız hukuka bağlılığın gereğini yerine
getirerek indi suçlamalara prim vermeyerek mahkeme kararı olmadın suçlanan insanların
itibarını da düşünerek YÖK'e engel olmalıdır. YÖK başkanı ve ekibi derhal görevden
alınmalıdır."diyerek YÖK'ün bu
ekipten kurtarılarak ciddi bir operasyona tabi tutulmasını istedi.
YÖK SİSTEMİ TAMAMEN DEĞİŞTİRİLMELİ
Son CHP
Kongresinde Genel Başkan adayı olan
Ertuğrul Günay"YÖK sistemi ile ilgili ciddi sıkıntılar var. Öğretim
üyeleri kendi rektörlerini seçebilmelidir. Seçilenlerde atanmalıdır. Ancak YÖK
sistemi içinde bunun mümkün olmadığı da görülüyor. Olanları yadırgıyorum.
YÖK'ün son rektör adayları ile ilgili kararı iyi bir fırsat olmuştur. Bu
kararla birlikte YÖK sistemi tamamen ele alınarak yeni baştan oluşturulmalıdır."
“YÖK KOMİSERLİĞİ”NE TEPKİLER DİNMİYOR
Mesele Samsun 19 Mayıs Üniversitesi'nde oyların yüzde 57'sini alan Prof. Osman
Çakır'ın yerine yüzde 13 oy alan Prof. Ferit Bernay'ın atanması olayı üzerine
Çakır'ı destekleyen öğretim üyeleri bu kararı protesto ederek Ankara’ya kadar yürüdüler. Ankara’da YÖK Başkanı Kemal Gürüz ile görüşen öğretim üyeleri
Cumhurbaşkanından randevu alamadılar. Başbakan Ecevit’te önlerine kurulan polis engelini aşarak
Ankara’ya gelen heyetten haberi olmadığını söyleyerek”Haberim yoktu. Yaş
Toplantısında idim”demekle yetindi.
Cumhurbaşkanı
Necdet Sezer, 9 Eylül Üniversitesinde rektör atamasını YÖK’ün istediğini
değilde en yüksek oy alanı atadığı halde 19 mayıs Üniversitesinde tersini
yaptı. Prof.Osman Çakır "Atatürkçü değil" atanmadığı söylenirken Çakır'ın kendisi "271 Atatürkçü, laik,
çağdaş oy nereye gitti?" diye soruyordu. Eşi Doç. Dr. Semiha Çakır’da :
"Eşimin bir suçu çıkarsa çıkıp kendimi yakarım. Büyük önder Atatürk'ün
aşığı olan eşimin bu şekilde onuru kırılmıştır." dedi.
CUMHURBAŞKANI KENDİ KOYDUĞU KURALA UYMADI
YÖK’ün tutumunu eleştiren DYP Genel Başkan Yardımcısı ve eski
YÖK Başkanı Prof.Mehmet Sağlam”YÖK yasası mutlaka değiştirilmeli ve YÖK islah
edilmelidir. Rektör seçimleri kişilerin tasarurfuna bırakılmayarak mutlaka
sisteme bağlanmalı. Demokraside essas olan seçim ve sonucuna saygılı olmaktır.
Öğretim üyeleri arasında en yksek oyu alan rektör seçilebilmelidir. Şimdiki
sistemde bu olaylar kişilerin şahsi inisiyatifine bırakılıyor ki bunun
demokratik anlayışla bağdaşır yönü yoktur”dedi.
Sağlık-İş Genel Başkanı Mustafa Başoğlu
ise”YÖK’ün tutumundan görülüyor ki
insanlar toplu olarak suçlanıyor. Ortada ne yargı kararı var,nede belge. Ama
insanlar suçlanıyor. En fazla rey alan rektör seçilebilmelidir. Sayın
Cumhurbaşkanı YÖK’e rektörler kararnamesini iade etme gerekçesine göre hareket
etmedi. Az oy alan kişiyi rektör yaptı. Şayet seçim yapılıyorsa uyulması
gerekir. Cumhurbaşkanı yaptığı atama ile koyduğu kuralı çiğnedi, yerine
getirmedi. YÖK kararnamesini iade gerekçesinde kendi koyduğu kurala uymalı
idi.”diyerek rektör atamalarında
demokrasinin çiğnendiğini söyledi.
EŞİ BAŞÖRTÜLÜ DENEN REKTÖR ADAYININ EŞİ BAŞÖRTÜSÜZ ve GÜVEN ERKAYANIN ADAMI
OLDUĞUNU SÖYLÜYOR
DİCLE Üniversitesi eski Rektörü Prof. Mehmet Özaydın da 214 oyla birinci
seçildiği halde atanmayanlar arasında. Atanmama sebebi, "irticai
kadrolaşmaya göz yumması, karısının başının kapalı olması" gösterilen
Özaydın’ın eşi Sevim Özaydın
"Bu yanlış karardan dolayı Atatürk'ün kemikleri sızlıyor. Ben vefat eden
Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya'nın yıllarca özel kalem müdireliğini
yaptım. Bu suçlamalar onun da kemiklerini sızlatır...
Diyarbakır'da kadınların imajını
değiştirerek laik demokrasi inancını geliştirdim..."diyerek eşi
Prof. Mehmet Özaydın asker kökenli olduğunu söylüyor. Bu gelişmeler üzerine
"irticai" olduğunu Yüksek Askeri Şura yıllarca nasıl atlamış?!”sorusu
akıllara geliyor.
|
RÖPORTAJ: Necati Çavdar Eski
Erzurum Milletvekili Doç.Dr. Ömer Özyılmaz. YÖK İMHA DEĞİL İSLAH EDİLMELİDİR Bir çok çevreler
kurulduğundan beri hep tartışılan
YÖK'ün tamamen kaldırılmasını savunurken bir kısım çevreler islah
edilmesi için son olayları bir fırsat
olarak görüyor. Bu son görüşü savunmalardan biride eski Erzurum Milletvekili Doç.Dr.Ömer
Özyılmaz. Özyılmaz hem bir akademisyen olarak,
eğitim-öretimin içinde, hem de siyasetçi olarak tartışmaları ve YÖK'ü
yakından izliyor. Bizde YÖK’ün dünü ,bugünü ve yarınını Özyılmaz ‘a sorduk: BU GÜNKÜ
YÖK,İHTİLAL ŞARTLARINDA OLUŞTURULMUŞ OLUGARŞİK BİR KURUM -Bizde YÖK'ün işlevi nedir? -Bizim ülkemize baktığımızda, bizdeki eğitim yönetimi üst kuruluşu olan
YÖK'ün , dünyanın değişik ülkelerindeki benzer kuruluşlarla çok ayrı bir
çizgi ve yapılanma içerisinde olduğunu görürüz. Diğer ülkelerdeki eğitim
yönetimi üst organları, üniversitelerde eğitim öğretim faaliyetlerinin
koordine edilmesi, standart belirlenmesi, denetlenmesi ve
onlara. danışmanlık hizmetlerinin yürütülmesi ile meşguldür.
Bizdeki Y.O.K. yönetimi ise, bütün bu asli görevlerini ya terk etmiş veya
ihmal etmiş, kendisine asıl görev olarak da baskı ve dayatmalarla
üniversiteyi inzibat (sindirme) altına
almayı benimsemiştir. Böylece
bugünkü yapısıyla Y.O.K., üniversitelerimize destek değil,
köstek olmaktadır. Bunun sebebini de, Y.O.K.' ün kuruluş ve yönetiminin
oluşturulmasındaki anlayış ve düşünce ikliminde aramak gerekmektedir. Her şeyden önce Y.Ö.K., ihtilal döneminin ürünü bir kuruluştur. Ayrıca
1980 öncesi üniversitelerdeki anarşi ve terör oluşumuna karşı kurulmuş, "tepki"
kurumudur. Y.Ö.K.' ün kuruluş felsefesi tepkisellik üzerine bina edilmiştir.
Buna ek olarak belli birtakım anlayışlar dayatmacı metotlarla üniversiteye
dikte ettirmeyi esas kabul etmiştir. Bütün bunları yapabilmesinin bir bakıma
sigortası olarak da Y.O.K. üyelerinin belirlenmesindeki usul görülmüştür. -Bu günkü şartlarda YÖK’e ihtiyaç var mı dır? -Bu günlerde
YÖK çokça tartışılıyor. Bunun böyle olmasında hem YÖK'ün 12 Eylül
darbe rejiminin ürünü olan bir kaç
oligarşik kumrumdan biri olması, hem de uygulamaları ile kuruluş
gayesine uygun bir tavır içinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ve kurulduğu
günden beride tartışmalar sürmektedir. Bir çok kesim YÖk'e duyulan öfkeden
dolayı tamamen kaldırılmasını istiyor. Ancak YÖK veya benzeri kurumlar bir ihtiyaçtır. Tepki yerine islah
etmek en uygunu diye düşünüyorum. YÖK'e ihtiyaç vardır ancak, bugünkü baskı,
korku ve endişe verici
uygulamaları devam ettirmek
ise, hem topluma, hem de o insanlara yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çünkü bugünkü uygulamaları bilim gösterdi ki, bilim insanının bilim
üretmesini, toplumun da üretilecek olan o bilgiden yararlanmasını
engellemektedir. Bu durum ise, geri kalışımızın en önemli sebeplerindendir.
Öyleyse üniversitelerimiz ideolojilerde
arınıp demokratikleşmiş, özerk
bir yapıda, özgür bir rekabet ortamına
sahip kuruluşlar haline getirilmelidir. Her insan bunu
gerçekleştirme konusunda topluma karşı
yükümlüdür.Eğitim – Böyle bir eğitim kuruluşuna ihtiyaç varsa nasıl
olmalıdır? -Eğitim yönetimi
üst kuruluşu bizde olduğu gibi dünyanın pek çok ülkesinde de vardır.
Üniversitelerin, bir bütün olarak eğitim-öğretim faaliyetlerinin kamu adına
görevlendirilmiş "eğitim yönetimi üst organı" tarafından planlanıp
koordine edilmesi ve denetlenmesinde elbette pek çok yarar vardır. Bugün
ülkemizde olduğıı gibi dünyanın her tarafında eğitim, yükselen bir değerdir.
Herkes eğitimden yeterince nasibini almak için uğraş veriyor. Bu çerçevede
her kademede okullaşma oranı gün geçtikçe yükseliyor. Her geçen gün çoğalan
bu okulların gerek politikalarının belirlenmesi, gerek yürütmede okullar
arası birlik ve bütünlük sağlanması
ve gerekse denetim
faaliyetlerinin yerine getirilmesi
için üst kurullar oluşturulmaktadır. Bizim ülkemizde
ilk ve ortaöğretim kurumlanın bu manadaki eğitim yönetimi üst kurumu Milli
Eğitim Bakanlığıdır. Üniversitelerin eğitim yönetimi üst kurumu ise,
üniversite ve yüksekokulların tamamını
şemsiyesi altında bulunduran YÖK.' dür.
Böyle bir organa bugün gerçekten ihtiyaç vardır. Zira sayıları
yetmişi geçen ve
bundan sonra da
artma potansiyelini bünyesinde
bulunduran üniversitelerimizin hem politikalarının belirlenmesinde,
hem denetimin sağlanmasında, hem de yürütmede birlik ve bütünlüğün
oluşmasında koordinatör görevi yapacak bir üst kurula ihtiyaç vardır. Şüphesiz burada kastedilen
"birlik", "tek
tiplik" veya "tekillik" değil, "çoğulların" ve
çoğulculuğun arasında bir koordine yi önermektir. |
DEVLETTE
SORUMSUZ KURUM OLMAZ
Diğer
ülkelerde uygulama nasıl?
-Eğitim
yönetimi üst organı bir okul değil, dolayısıyla bir üniversite ve yüksekokul
gibi araştırma ve eğitim- öğretim faaliyetlerinde bulunmaz.
Bu kurumun, profesyonel
bir "yönetim" ve "danışmanlık" kurumudur. Dolayısıyla
bu kurumun, teşkilatlanmasının, kuruluş gayesinin ve görevlerinin çok iyi
belirlenmesi gerekir. Her şeyden tince bu kurum, kamu adına bu görevleri
yapacağı için kamuya, halka karşı sorumlu olmalıdır. Nitekim dünyanın değişik
yerlerindeki uygulamalar da bu yöndedir. Hiçbir yerde bu kurum devletin
sorumsuz bir organına bağlanıp, ona karşı sorumlu hale getirilmemiştir. Aksine
eğitim yönetimi üst kurumunu halk, ya yerel ve ulusal bazda yaptığı seçimlerle
veya ülke yönetimi için seçtiği insanlar eliyle belirlemiştir. Esasen
demokrasilerde her kurum dolaylı ya da dolaysız olarak halka karşı sorumludur.
Eğer bir kurumun yöneticilerini halk
beliriyorsa, o kurumun yöneticileri
doğrudan halka karşı sorumlu olur. Şayet halkın seçtikleri eliyle bu belirleme
işi gerçekleşiyorsa, o zaman da bu yöneticiler, seçilenler vasıtasıyla halka
hesap verirler. Aşağıdaki tabloda, çeşitli ülkelerin yükseköğretime yönelik
eğitim yönetimi üst organlarının durumu şöyledir:
EĞİTİM YÖNETİMİ
ÜST ORGANLARI
ÜLKE ADI
EĞİT.BAKANLIĞI Y. ÖĞRT.
B.LIĞI DİĞER
ALMANYA X (FED/EYAL)
AZERBAYCAN
X
B.KRALLIK X
ÜNV.KONS
BELÇİKA x
(MEB)
Y.ÖĞRT.KONS.
BREZİLYA X
EYAL.EĞT.KUR.
BULGARİSTAN
X
Y.ÖĞRT.KONS.
D
ANİMARKA X
BÖLGE REKTÖR.
FRANSA X (MEB)
GÜNEY
A,FRİKA X "
Y.ÖĞRT.KOMİSYON
HOLLANDA X
İSPANYA X
İTALYA X
X
JAPONYA X
-
PAKİSTAN X (FEDIEYAL) -
S.ARABİSTAN X X
-Bu
durumda YÖK'ün işleyişi ne olmalı dır.
-Tabloda da görüldüğü gibi
1-Eğitim yönetimi üst organları büyük ölçüde o
ülkelerin Milli Eğitim Bakanlıklarına bağlıdır. Esasen bu, o kurumun ulusal
iradeye karşı sorumlu olduğunu gösterir.
2-Bazı ülkelerde eğitim yönetimleri, o ülkelerce
oluşturulmuş olan bölgesel ve ulusal bazdaki eğitim yönetimi üst organlarınca
yürütülmektedir ki, oralar incelendiğinde bu kuruların yerel ve ulusal irade
tarafından oluşturulduğu ve ona bağlı ve sorumlu oldukları görülür.
3-Dünyanın hiçbir demokratik ve gelişmiş ülkesinde,
eğitim yönetimi üst kurumunun üyelerini 'seçme ve atama işini, halka karşı
sorumsuz olan Cumhurbaşkanı yapmamaktadır. Çünkü bu konu bir üniversite sorunu
olduğu kadar bir demokrasi soı-unudur. Demokrasilerde, milli irade dışına
çıkarılmış bir kurum olamaz. Şayet böyle bir durum olursa, orada da oligarşik
bürokratik adacıklar ve/veya bürokratik krallıklar oluşabilir demektir ki,
böyle bir oluşuma asla fırsat vermemek gerekir.
4-Halka karşı sorumlu olan kurullar, halkın gözbebeği
mesabesinde olan kurumalara karşı daha titiz, daha demokratik ve daha yararlı
olmaya çalışırlar. Aksi halde halk onların hesabını sandıkta görür.
Üniversiteler, halkın gözbebeği ve geleceği olduğu için, bu kural orası için
daha iyi işler.
|
-Bu ölçüler içinde
biz hangi ülkelere yakınız? -Maalesef biz bu
konuda Küba, Sudiarabistan gibi
antidemokratik ülkelerle yanyanayız. -YÖK'üyeleri demokratik usullemi atanıyor ki demokratik uygulama bekliyoruz? - Bizdeki eğitim yönetimi üst kuruluşu olan Y.Ö.K. üyelerinin
belirlenmesindeki usulün, dünyanın hiç bir demokratik ülkesinde olmadığını
görürüz. Diğer bir ifadeyle YÖK üyelerinin
belirlenmesi, usul yönünden
anti-demokratiktir. Dolayısıyla
demokrasi dışı usullerle oluştunılmuş
olan bu kurum, kurulduğu günden beri üniversitelerde baskı ve dayatmayı
kendisine şiar edinmiştir. Y.O.K. tarihine baktığımızda baskı ve dayatmanın
konjonktürel olarak değişik görüş ve düşünce sahiplerine yöneldiğini görürüz. Şimdi artık, kurulduğu günden beri, varlığı, yönetiminin oluşumu ve
uygulamaları hep tartışılan bu kurumla
ilgili olarak, radikal değişikliklerin yapılması zamanı gelmiş de
geçmektedir. Bu çerçevede değişikliğin, kurumun isminden başlaması gerekir.
Böylece ülkemizdeki eşitim yönetimi Ust kurumunda yeni ve beyaz bir sayfa
açılmış olur. -Peki nasıl bir değişiklik ve maksadı ne olmalıdır? - Demokratik usullerle belirlenecek olan bu yeni kurumun, demokratik
uygulamalarına alem olacak
yeni ismi "ÜMVERSİTELER KOORDİNASYON BAŞKANLIĞI olmalıdır. Üniversiteler Kordinasyon Başkanlığı kurumunun eğitim öğretim
hayatımızdaki yeri, dünyanın değişik ülkelerindeki kardeşleriyle aynı
olmalıdır. Yani ideolojik ayırımcılıktan tamamen uzak olarak, ülkemiz üniversiteleriyle koordine bir çalışma sonucu, bilim
üretiminde ve eğitim öğretim faaliyetlerinde standart belirlemek, bunları
bilimsel ölçeklerle denetlemek ve devletimizin üniversitelere aktardığı
ekonomik kaynağı, onlara adil ölçülerde paylaştırmak onun esas ve yegane
görevi olmalıdır. Bunun yapılabilmesinin ilk şartı ise, Üniversiteler
Koordinasyon Başkanlığının üyelerinin demokratik usullerle belirlenmesidir. YÖK ÜYELERİNİ MECLİS SEÇMELİ -YÖK'ün bu yapısı
değiştirilmedir diyorsunuz.,nasıl
değiştirilmelidir? -Bize göre Üniversiteler
Koordinasyon Başkanlığının üyelerinin
belirlenmesi, demokrasinin kalbi olan T.B.M.M.ce yapılması en uygun olanıdır.
Burada şöyle bir usul takibedilebilir. l5 kişiden oluşacak olan Üniversiteler
Koordinasyon Başkanlığının üyeleri 5 yıllığına seçilir. Seçimde, adayları
TBMM.de grubu bulunan partiler gösterir. 15 kişilik üyelikler, partilerin
TBMM Başkanlık Divanındaki ağırlıgına göre her partiye tahsis edilir.
Partiler de kendi kontenjanına düşen üye sayısının iki katı üyeyi aday olarak
TBMM Başkanlığına bildirirler. Sonra belirlenecek bir günde TBMM.'de seçim
yapılır. Yalnız her partitıin gösiereceği adaylar içerisinden, o partinin
kontenjanı adedince insanın o lisieden seçilmesi şart olmalıdır. Böylece
iktidar ve muhalefet ayrımı yapılmaksızın her parti, dolayısıyla milletin
büyük çogunlugu, Oniversiteler Koordinasyon Başkanlığı Üyelerini seçmiş
olurlar. |
|
İsmiyle, üyelerinin seçimindeki demokratik yöntemlerle, yepyeni bir
kurum olan üniversiteler Koordinasyon Başkanlığının görevlerine gelince,
bunun çok iyi belirlenmesi gerekir. Ne bölüm başkanı, dekan ve rektörün
görevini üstlenip orada huzursuzluklara sebebiyet verecek, ne polis ve
yargının yapacağı işleri kendine iş edinecek, ne hayali bir takım düşmanlar
icat edip insanlara boş yere baskı ve zulüm yapacaktır. Bunlar ve benzeri,
kendisini ilgilendirmeyen işleri, ilgililere havale edip, esas kendisinin
varlık sebebi olan işlere yönelmesi gerekir. Onlar da özet olarak: a- Üniversitelerle işbirliği
yaparak, oralardaki bilimsel çalışmalar ve eğitim-öğretim faaliyetlerinde
akademik standart belirlemek, b- Devletin üniversitelere ayırmış olduğu kaynağı, çeşitli kalemler
yoluyla ve adil ölçüler çerçevesinde üniversitelere dağıtmak, C- Üniversitelerin, kanunun tahsis ettiği ekonomik kaynağı kullandığı
halde, belirlenmiş olan hedef ve standartlara ulaşıp ulaşmadığını denetlemek,
gözetlemek ve bunun yanında onlara danışmanlık yapmak, d- Bütün üniversitelerdeki yönetim ve yürütme işlemlerinde birlik ve
bütünlük sağlamaya çalışmaktır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, üniversiteler
Koordinasyon Başkanlığının tıpkı Y.Ö.K. gibi kendi asli görevini bırakıp bir
yürütme organı haline dönüşmesine fırsat verilmemesidir. Ü.K.B. bir yürütme
kurumu değil, koordinatör bir kuruluştur. Asıl görevi ise, yukarıda
anlattığım gibidir. Bu çerçevede
beşer, onar yıllık üniversiteler master planı hazırlatması ve üniversiteleri
o master planında belirtilmiş olan hedeflere ulaşmaya teşvik etmesi onun asli
görevlerinin başında gelmelidir. |
Üniversiteler Koordinasyon Başkanlığı’nın kuruluş
gayesi ise yukarıda belirtilen görevleri yerine getirmek olmalıdır. Bu kurum
hiç bir zaman ideolojik bir saplantı içerisine girip de, devletin başka
kurumlarının üstlenmesi gereken görevlere talip olmamalıdır. Esasen her kurum
kendi görevini tam olarak yürütürse, artık bazı kurumların bazı şeyleri koruma
ve kollama ihtiyacı da ortadan kalkar.
Oooooooooooooooo--------------------------oooooooooooooooooo
Necati Çavdar
İKİ SICAK KONU VE...
16/07/1999 14:37:27
AYGÜN “ANKARA KAVURUYOR”
Ankara çok sıcak günler geçiriyor...
Adeta ortalık kavruluyor.... Ancak Ankara’daki yetkililerin aldığı karalarla
tüm Türkiye kavruluyor. İşçi, memur, emekli, esnaf ve Cumhuriyet tarihinde ilk
defa çiftçilerde sokaklarda... Tabanları kaynamasına rağmen ”Beşli çete”
Disk(Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu),Türk-İş,(Türkiyenin en büyük
işçi sendikaları
konferedasyonu.)TOBB(Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği),TESK(Türkiye
Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu),TİSK(Türkiye İşverenler Sendikası )’den
çıt yok. Hakkını yememeli TİSK Başkanı Refik Baydur, yeni eseri “Bizim Çete” kitabıyla meşgul. Bu şartlarda
ATO Başkanı SİNAN AYGÜN’ü ziyaret
ediyoruz. Aygün Ankara’da yerel olarak görülen bir sivil toplum kuruluşunun başkanı. Ancak
Aygün, hem Türkiye’nin en büyük ikinci
odasının başkanı hem de Melih Gökçek gibi Ankara yerelinde hizmet üretmesinin
ötesinde tüm Türkiye’de takip edilen
biri.
Aygün’e gönül isterdi ki sizi işlerin iyi yürüdüğü bir zaman ve bunun verdiği serinlik içinde
ziyaret edelim. Ancak bir sendika lideri hükümetin ekonomik politikası ve buna karşı oluşan toplumsal
tepkileri kast ederek “Bu yaz sıcak
geçecek” demişti. Sendika liderimizin hava raporu uzmanı olup olmadığını bilmiyoruz.
Fakat bu yaz gerçekten kavurdu. İş alemi nasıl? diye soruyoruz. Türkiye’nin
içinde bulunduğu durumu mevsim
normalleri üzerinde seyreden hava durumuna benzeterek" Ankara Kavuruyor" diye özetledi. Türkiye’nin
çözülemeyecek meselesinin olmadığını belirten
Aygün görüşlerini satırbaşları ile şöyle dile getiriyor:”Türkiye büyük bir
ülke. Her şeye rağmen düzelmeyecek ve yönetilmeyecek bir yönü yok. Ancak
yönetim sıkıntısı var. Ankara aldığı kararlarla
ülkeyi kavuruyor. Türkiye suni gündemlerle meşgul ediliyor. Türkiye’nin
esas gündemi ekonomidir. Bir an önce “Çete,mafya,Ağaca, Koalisyon, Komisyon,
Aklama ve haklama gibi gündemlerden
uzaklaşarak ekonomiye dönülmesi gerekir. TBMM tatilini kısa tutarak Türkiye’nin asıl gündemi üzerinde
çalışmalıdır.
Çünkü
işte SOS işareti veren ekonomik
veriler:
Bu yıl iki binden fazla üyemiz bize
baş vurarak işyerinin kepenklerini
kapattı. Bize bildirmeden kapatanların sayısıyla bu rakam dört bini geçer.
Bu aile fertleri ile Sadece 20 bin
kişiyi,her dükkanda 5 kişi çalışsa
toplam 100 bin kişinin işsiz kalması demektir. Bu arada bir anket yaptık işte
anket sonuçları:
Geçen yıl ki ciromuz azaldı. Geçen yılkı konumunu bile koruyamadım diyen : %64 - Karlılığım
azaldı diyenler : %83-Yeni yatırım yapmayacağım diyenler
%92,3- Vergilerimizi veremiyoruz diyenler :%81- Hiç siftahsız dükkan
kapatanların oranı:%76 -Hükümetin bütçe
hedeflerini yakalayamaz diyenler:%88,8
ÜLKEYİ DURDURARAK ENFLASYON ÖNLENMEZ
Biz ülkemizin 25 yıldır enflasyon
şampiyonu olmasını elbette istemiyoruz. Böyle bir dereceyi de halkımız hak
etmemiştir. Bunda halkımızın bir suçu da yok. Ancak ülke durdurularak enflasyon önlenmez. Eldeki
tüm veriler ülkenin geri gittiğini gösteriyor. İnsanlar ekmek teknelerini terk
ediyor. Dükkanlar kapatılıyor.1945lerden sonra ilk defa ülkemiz eksi büyüme hızına
girdi. Bu ne demektir? Milli hasılada küçülme, yatırımlarda küçülme,
işsizliktir. Böyle ülke daraltılarak,
sıkarak enflasyon önlenmez.
DEPREM YAŞIYORUZ
“Geçen yıl üç tane deprem oldu.” Diyen Aygün’ün sözlerine karşı nasıl olur?diyecek oluyoruz.
O devam ediyor: “ Çünkü, birincisi
gerçek depremdi diğerleri ekonomik.
Deprem 5 milyar dolarlık bir zarar meydana getirdi. Ama bizden 16 milyar dolarlık kazanmadığımız parayı aldılar. Dolayısıyla üç
tane deprem yaşadık. Ülkeyi sürekli
sıkıyorlar.
VATANDAŞ TEHLİKE SAYILAMAZ
Türkiye’de önemli bir yönetim hatası da vatandaşların bir kısmının
tehlikeli sayılmasıdır. Vatandaş şu ve
bu nedenle tehlikeli sayıldığı için yatırım yaptırılmıyor. Ama IMF’den 300
milyon dolar almak için olmadık tavizler
veriliyor. Böyle bir mantık olmaz. IMF
yerine yurt dışındaki vatandaşlarımıza yönelseler milyar dolarlar alırlar. ve
bunun hiç bir riski de olmaz. Ama IMF’den alınacak üç beş kuruş için olmadık
siyasi bedel ödeniyor.
BİZİ
COTTERALLİ İDARE EDİYOR
- Diyen Aygün’e şaka ile siz de
artık içinde bilindiğiniz durumun
zorluğu için hükümet yerine Coteralliyi muhatap alsanız?diyoruz”Aygün “Maalesef
.. “diye cevabı yetiştiriyor. Ve devam ediyor:”Toplumun her kesimi ayakta ve bu
uygulanan ekonomik kararlara itiraz
ediyor. Hükümet kimseyi dinlemiyor. Ama
Cotteralli dinleniyor. Hükümet onun sesine kulak veriyor. Coteralli şu an
Türkiye’nin en muhterem adamı durumunda. Bizde onun sesimizi duymasını
istiyoruz . Ancak Coteralli’ ye 300 dolarla nasıl yaşanacağının izahını
birilerinin yapması gerekir.
DEVLET KENDİ HARCAMALARINI GÖRMÜYOR
Hükümet bizden
aldığı vergileri artırıyor.
Devlettir artırır ancak kendi
harcamalarını kısmak için tedbir almıyor. Bu gün en büyük kara delik kamu harcamalarıdır. Bunun
tedbirinin alınması gerekir. Kendileri memur fazlamız var diyordu. Kamuda gelen
giden hükümetler memur kadrolarını şişirmişler diyordu. Ama bu gün 70 bin kişi
alıyorlar bunu neyle izah edecekler?”
MEDYA GÜNLÜK GÜNEŞLİK GÖSTERİYOR
-Aygün’e söz arasında halkın
sıkıntı içinde olduğu görülmesine rağmen medyanın durumu iyi göstermesi
neden? diyecek oluyoruz. İşte medyayla arasını açmamak için ince elenip sık
dokunarak verilen cevap:“Medya ekonominin günlük güneşlik olduğunu gösteriyor. Ancak onlar ithalata bakarak bunu söylüyor. Yoksa
üretim bazında ülke SOS veriyor.”
ALMANYA’YA NE OLDU? ...EKSİĞİMİZ
DEMOKRASİ
Aygün’e sormaya devam ediyoruz: ” Bizim ekonomik sıkıntılarımızla demokratik sıkıntılarımız arasında bir bağ görüyor musunuz?”
-“İkinci dünya savaşı öncesinde
Almanların milli hasılası kişi başına 350 dolardı. Bizim 500 dolar. Onlar
savaşa girdi biz girmedik. Ama gelinen nokta açık. Buda gösteriyor ki bizde bir
şeyler eksik. Onlar demokrasiyi erken yakaladı. Biz hala demokrasi yönünden sıkıntılıyız. Açıkça görünüyor ki ülkede demokrasi eksikliği
kalkınmayı da engelliyor. Bunu görmek için son zamanlardaki demokrasi
uygulamalarını ve ekonomik verileri yan yana koyun gerçek ortaya çıkar. Kalkınmayı
yakalamak için demokrasi önündeki tıkanıklarında açılması gerekir. Baskılar
artıkça ekonomide zora giriyor.
NİÇİN YAKALANMIYOR
-Bu gün kredi borcunu ödemeyen çiftçi
icra takibi yapılıyor, kimide hapse giriyor. Ama batan bankalarda “malı
götürenler”yakalanamıyor. Niçin?
-Bunun mantığı yok. Bir gecede bankaları boşaltanların yakalanmamaları mümkün değil. Batan bankalar için 5 milyar dolar harcandı. Depremin faturası da 5 milyar dolardı. Bunun için evi,arabası olandan ve tüm kesimlerden boğazına basılarak paralar toplandı. Ancak beş banka deprem için toplanan paraları paraya eş değer parayı bir gecede alıp götürdüler. Bunun sorumlusu kimlerdir, niçin yakalarına yapışılmıyor? Ben bilgisayarımın bir tuşuna bastığımda kim borçlu ortaya çıkıyor da devlet kendine kazık atanı bilmiyor mu? Onları neden teşhir etmiyor? Efendim ticari sır diyorlar. Böyle ticari sır olmaz. Onun arkasına saklanmasınlar. Birde kamuda görev zararı deniyor. Bu zararları milletin sırtına yüklüyorlar. Görev zararı olmaz. Yapanların yanına kar kalması için böyle diyorlar. Zarar ettirene ödetmek gerekir. Veya zararı kim yaptıysa yakasına yapışılmalıdır.
SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI SUSKUN
-İşçi,memur ve çitçi gibi tüm sosyal
kesimler sokaklarda. Ancak bir zamanlar
hiçte işleri olmadığı halde sokaklara çıkanlar ve bildiriler yayınlayan bazı sivil toplum kuruluşları bu gidişten
memnun gibi sessiz. Gerçekten sivil toplum kuruluşları ne kadar sivil?
Aygün bu soru karşısında biraz
duruyor. Belli ki tabanlarının
sesini yüksek sesle yukarı intikal
ettirmeyen “sivil toplum kuruluşlarından “ rahatsız ..-“Sivil toplum
kuruluşları sıkıntılarını dillendirmelidirler. Herkes kendi evinin önünü
temizlese mesele biter. Herkes konuşmalıdır. Biz konuşuyoruz konuşmaya da devam
edeceğiz. Başkalarının da konuşması gerekir? Neden susuyorlar onlara sormak
gerekir.” diye cevaplıyor.
/////////////////////////////
KURBANIN DERİSİ ,TACOY’UN DİRİSİ
TAÇOY’DAN HESAP SORULSUN..!
Necati Çavdar-Ankara
“Uçuşa elverişli olmadığı” Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü Raporu ile uçuşları durdurulan Türk Hava Kurumunun (THK)
uçaklarında uçmak zorunda bırakılan ve
bu yüzden şehit olan pilotların aileleri
feryat ediyor.”Evlatlarımızı ölüme gönderenlerden hesap sorulsun.!”
THK’nun Atatürk tarafından çok güzel gayelerle kurulduğunu
söyleyen aileler”Atatürk Türk çocuklarının havacılık alanında yetiştirilmesi ve
dünya çocukları ile yarışması için THK’nu kurdu. Bunun için milletimiz çok ulvi
duygularla kurban derilerini ,fitre ve
zekatlarını bağışlayarak destek oldu. Ancak
yöneticileri eliyle bu kurum hem maddi hem manevi zararlara sokuldu.
Kamuoyunda bu yöneticiler yüzünden kurum yıprandı. Buna kimsenin hakkı yoktur.
Kurumu bu hale getirenlerden mutlaka hesap sorulmalı. Evlatlarımızın ölümüne sebep olanlar gerekli cezaya çarptırılmalıdır.”diye
kurumun başındakilerden yetkililerin hesap sormasını istediler.
Anadolu Ünüversitesi
Havacılık Bölümünün ilk uçuşu yapan pilotu Serhan Uzun 27 Mayıs
1995’te Dromader M-18 tipi zirai
ilaçlama uçağının Eskişehirde düşmesiyle şehitolmuştu.Kendisinden
önce bu tür uçakların düşmesi sonucu 6 pilot daha şehit olmuştu. Serhan’ın babası
Neşat Uzun “Benim oğlum Serhan
yedincisi. Oğlumdan sonra üç arkadaşı daha şehit oldu en sonun da bir albayın
oğlu yine bu tür ucağın kullanılması sonucu
şehit olmasından sonra uçuşlar durduruldu. Bir pilotun yetişmesi hem biz
aileler için hem de devlet için kolay olmuyor. Biz onu ne şartlarda
yetiştirdik.Benim çocuğum bizim
şartlarımızı da düşünerek Eskişehir’de
yemeklerini sadece simitle geçiştirirdi.Ama onu tam faydalı olacakken
bozuk uçaklarda mahvettiler.”dedi.
TAÇOY İSTİFA İLE KURTULMAMALI
”Oğlumun şehit olmasından sonra biz neye uğradığımızı
bilemedik.Dolayısıyla her her hangi bir araştırma yapamadık. Bizi o psikoloji
ile hemen cenazenin defni için sıkıştırdılar. Sanki bir an önce işis bitirmek
istiyorlar gibi bir metod uyguladılar. Akşam telefon geldi biz zaten yıkıldık.
Eskişehir’e bile gidemedik. Alelacele memleketimiz olan Nevşehir’e giderek
orada defin yaptık. Atatürk bu
müesseseyi Türk havacılığının gelişmesi için kurmuş ancak yöneticiler bu hale getirdiler. Sorumlularının
cezalandırılmalarını istiyoruz .THK Türk Milletinindir. Ancak kurumu yönetenler parçası dahi bulunmayan
uçakları alarak ölümlere sebep oldular.
Taçoy istifa etmekle kurtulamaz. Yaptıkları yanlışlarnın bedeli vardır.Bu
yanlışları cocuklarımız canlarına mal oldu .THK gibi nadide bir kurumu Atatürk
kurmuş kimin eline bırakmışta ,bunlar karartmış.Taçoy ve tüm yönetimi olaylardan sorumlu .Bu ülkede bunların
hesabını soracak bir yetkilisi yokmu.?”diye soran Uzun
“Şimdiki gelen yönetimden bu güzel kurumun bunlardan hesap
sormasını,evlatlarımızın hakkını savunmasını bekliyoruz.”diyerek yeni THK
yönetiminden konunun araştırılarak hesap sormasını istedi..
Uzun ,kurum çalışanları üzerinde baskıların olduğunu dile
getirerek”Bu olaylardan sonra çoğu pilotlar kurumdan istifa ederek başka
yerlere geçmek zorunda kaldılar. Bazı arkadaşlarını da konuşacak, gerçekler
ortaya çıkacak diye başka yerlere adeta sürüldüler. Oğlumdan önce uçağa aynı uçağa kullanan Alper Yalçın ismindeki arkadaşı
“Bir daha ben bu uçaklara binmem demiş.Onu da İstanbul’a sürdüler .O çocuğu bizimle konuşturmadılar.
Onun üzerinde çok baskılar vardı. Defalarca aramamıza rağmen telefonlarımıza
çıkmadı. Bir daha beni aramayın demiş. Olaydan sonra deli gibi oldu dediler.
Serhan’ın en yakın arkadaşı idi .O bir çok
olumsuzlukları biliyordu. Ama söyleyemedi,söyletilmedi. Bir yıl önce
istifa ettiğini öğrendik. Uçakların düşüşünü TKH genellikle pilotaj hatasına
bağladı. Ancak bir miktar para almamız dolayısıyla susmamız içinde 60/40
oranında pilotlar suçlu gösterildi.”diyerek THK’da yaşananları anlattı.
YÖNETİCİLER SORUMLU
THK’ uçaklarında şehit olan pilotun ailesi şunları dile getiriyor:
-Bu
uçakları kullanabilmek için
pilotların belli bir eğitimden
geçmeleri gerekirken bu yapılmamış. Uçaklar konusunda uzmanlaşma sağlanmadan
çocuklarımız kullanmaya zorlanmış.
-Uçaklar daha yeni kullanımında arıza vermeye başlamışlar
.GAP’ın açılışında ki ilk seferde bile motoru durmuş
- Bu uçakların
uçamayacağına dair sivil Havacılık tarafından verilmiş uçamaz raporu olduğu halde yine de uçurulmuş.
- Uçakların yedek parçası olmadığı için yeteri bakımları
yapılamamış .Çocuklarımız bakımları yapılmayan ve teknik kontrolsuz uçaklara
verildi.
UÇAMAZ RAPORU UÇTU
Ulaştırma bakanlığı Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünün 1982 de “Bu
uçakların uçması sakıncalı” diye rapor verilmesi üzerine uçaklar uçuşa yasaklanması gerekirken rapor sümen altı yapılarak ilgili rapor THK da “uçtu.”
RAPORLARI NE YAPTIN
TACOY
Serhan Uzun’un uçağının
düşmesinden önce THK uçaklarının ne durumda olduğu gazete manşetlerine
de geçmişti.
O dönemin gazetelerinde şunlar belirtiliyordu:
-Uçakların teknik bakım eksikliği ve yedek parça noksanlığı
nedeniyle düştüğü rapor edildiği halde,THK çoğu kazayı pilotaj ve hava
muhalefeti olarak gösteriyorlar.
-Kazalarda THK filosunda bulunan vedeğeri çok yüksek olan
yirmi uçak kaybedildi.
-Bu kazalarda 17 kişinin hayatını kaybettiğini,
-Bu kazalardan sonra yapılan inceleme ve araştırmalarda uçaklara
teknik bakım yapılmadığı,yedek parça ihtiyacının temin edilmediği ortaya
çıktı.Sivil Havacılık genel müdürlüğünün
dikkatini çektiğindenSivil havacılak 16 Haziran 1995
B.11.O.SHG.O.13.00.02.USD-342 sayı ile Ulaştırma bakanlığına orasıda THK ya
bildirerek uçuşların derhal durdurulması
isteniyor.THK Genel Başkanı Atilla
Taçoy’un bu raporu sümen altı ettiği
iddia ediliyor.
Kupür :Sivil havacılık
bu uçaklar uçamaz dedi ama,Taçoy uçurdu.
Resim 1:Baba Neşat Uzun.”Oğlumun hesabı sorulsun “
Resim 2.Safiye Uzun”Oğlum hep şehitlik arzu ederdi.Ama ben
oğlumun bile bile ölüme gönderilmesine dayanamadım.
Annes Safiye ”Şehit olacağını rüyasında görmüş. Dedesi
Nevşehirli Abdullah Gürbüz’e bu gece Rüyamda Hz .Fatımayı gördüm.Evimize
misafirdi.”demiş.dedesi de ona “Uçağına baktır ve abdest al.snamazını
kıl”demiş.şehit olmayı çok isterdi.
-
Oğlum Türk havayollarının imtihanını kazandı ancak,kazandığını şehit
olmasından sonra öğrendik.haftaya gelip işbaşı yapsın dedi.tTelefon eden
görevliye o şimdi şehit dedim.
Biz kendisi ile gurur duyardık övünürdük.O beni övvmeyin beni
Allah övsürnderdi.Pilot elbisesi ile değil sivil elbise ile gezmeyi tercih
ederdi.,Gece namazına vecamiye devam
ederdi.Maaşını alır Çeçenistana,düşkünlere,amaliyat olanlara gönderirdi.
............................
|
|
DEVLET DESTEĞİ
İLE HALKIN KURBAN DERİLERİNE EL KOYAN THK'YA EL KONDU
Türk Hava Kurumu’ndaki yolsuzluk ve skandallar üzerine hükümet sessiz bir operasyonla kuruma el koydu.
THK'nın 18 Ekim 1994 tarihli ve 94/6127 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla kabul
edilen tüzüğü, 36. THK Büyük Genel Kurulu'na 5 gün kala 1 Kasım 1999 günü
Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlükten kaldırılmıştı. Resmi Gazete’de yayınlanan Bakanlar Kurulu kararı ile ,yolsuzluk
iddiaları üzerine soruşturmaları devam eden Türk Hava Kurumu’nun tüzüğü yürürlükten
kaldırıldı.
TOÇOY’UN KEMALİZM İSTİSMARI YETMEDİ
Söz konusu kararla Türk Hava Kurumu
yöneticileri Başta Genel Başkan
Atilla Taçoy olmak üzere tamamen devre dışı bırakıldı. Toçoy ve
yönetiminin kendilerinin “kemalist
olduğu için” çeşitli çevrelerce saldırıya uğradıkları yönündeki iddiaları,
THK’daki yolsuzluk ve suiistimaller
İçişleri bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı THK raporu ile
kesinleşince geçersiz hale geldi.
Yönetim organlarının görevinin de sona ermesi nedeniyle kurumun yönetimi
başkanlığını Tümgeneral İbrahim
Büyükyumukoğlu, üyeliklerini ise avukat Olcay Mis ile emekli tuğgeneral Bican Erçakır'ın yaptığı üçkişilik bir kurula devredilmişti.. Bu
kurul ,Türk Hava Kurumu’nun yeniden yapılandırılmasına ilişkin tüzüğü hazırlayarak
Bakanlar Kurulu’na sunacak. Gerektiğinde kurul tarafından belirlenecek şubelere
ait organların havacılık faaliyetleri ile idari ve mali işlere ilişkin
görevleri ilk kongreye kadar devam edecek. THK yönetimine el konması ile 6-7 Kasım
1999 tarihinde düzenlenmesi
gereken Genel Kurulu’da süresiz
ertelenmişti.
///////////////////////
MAHİR
KAYNAK :
Eldeki
bulgular ve Mumcunun öldürüldüğü yerdeki
tatbikattan sonra elde edilen resim nedir?
-Medyadan
yansıyanlar ve aktörlere baktığımızda
Uğur Mumcu cinayetinin çözüleceğine ihtimal dahi vermiyorum.
-İhbar eden kişinin
güvenilirliğine ve kişiliğine bakmak gerekir. Yusuf karakuş kesinlikle güvenilmez birisi. Öyle durumlarda mantık aranır. Olayların gelişiminde mantıklı bir taraf yok. Zaten itirafçılar
elerine ne gelirse imzalayacak ve ne söylenmesi istenirse söyleyecek insanlar.
Bunlar zaten her şeye teşne ..
-Bunlar
üç İran resmi görevlisi bombayı koydu diyorlar. Dünyanın hiç bir
yerinde bu mümkün değildir. Aksi halde savaş çıkar öyle şey olmaz.
-En ufak
bir şüphem yok. Kesinlikle bundan bir
şey çıkmaz.
-Tantan
iyi bir polis olabilir. İyi niyetinden de şüphem yok ancak istihbarat tan
anlamadığı ortaya çıktı. Kendisini dolduruşa getirmişler. Tantan’ı sıkıntıya
sokmak için bir komplo olabilir.
ERGUN GÖKDENİZ:
İddia
edildiği gibi Bu olayın altından İran
çıkar mı?
-Şu
safhada İran demekte,İran yapmadı
demekte yanlış. FP ve bazı çevreler İran’la ilişkileri bozmak için senaryo yapılıyor demeye getiriyorlar.Buda
yanlış.İranla aramızın bozulup bozulmayacağına gelince,son zamanlarda ne zaman
düzeldi ki? Kimi de derin devlet yaptı
diyor. Bunun derinliği ne? Kim derin
devlet?
Akit
Gazetesi MİT belgesi diye belge yayınlıyor.Bu belge ne zaman Akit’in eline
geçmiş. Önceden vardı da niçin şimdi
yayınlıyorlar? Bu ve benzeri belgeleri
onlara MİT servis yapıyor. Hedef saptırıyorlar. Belki de bir kısım çevreler celalleniyor.
Savcının
elindeki iddiayı görüp ona göre yorumlamak gerekir.
EMNİYET
İKİ PARÇA
Yayın
yasağına rağmen emniyette alınan ifadeler niçin medyada yer alıyor?
- Şöhret
olmak için. İstanbul polisi devre dışı dendi. Buda yanlış bir tavırdı. Emniyet
birimleri arasında her zaman çekişme olabilir. Başka ülkelerde de bu böyledir.
Son olayda Ankara emniyeti ile
çalışıldığı için. İstanbul emniyeti
bu olayın şerefini paylaşamıyorum
diye kıskançlıkla medyaya bilgi sızdırıyor. Yayın yasağına rağmen kimsede
takmıyor. Bu belge ve bilgileri kim veriyor?
Uğuru
öldürenin kim olduğunu bakmak için onun yazılarından kimin rahatsız olduğuna
bakmak gerekir. Özal zamanında bile bir
çok kişiyi rahatsız etmişti. Uğur ellindeki bilgileri sanki araştırarak mı
buluyordu? Ona belgeleri MİT veriyordu. MİT bir takım belgeler veriyor oda
yazıyordu.
FEHMİ
KORU KİMİN TELKİNİ İLE YAZIYOR?
Basında
bir sürü olayı yorumlayarak
yazan var. Mesela Fehmi Koru kimin telkinatı ile yazıyor? Oda Uğur’u
İran’lıların öldürmeyerek İsrail bağlantısı üzerinde duruyor. Olayı
saptırıyor.
HİZBULLAH OPARASOYYONU LİLE YUMURTLAYAN TAVUK
KESİLDİ.
Son yapılan operasyonun ucu Hizbullah operasyonu ile bağlantılı deniyor.
Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
- O
operasyon hiç bir şekilde tasvip
edilemeyecek bir şov idi. Şova yönelik
bir operasyon idi.Velioğlu’nun yandakiler emniyetin ajanları idi.Velioğlu’nu da
onlar öldürdürmüştür.Hiç bir zaman yumurtlayan tavuk kesilmez. Bazan bir
oparasyon yıllarca sürebilir ama böyle bitirilmez.Veli oğlunu yakın arkadaşları
öldürerek yumurtlayan tavuğu kestiler.
Veli Oğlunun yakınnındakiler emniyetin adamları olduğu için bazı bilgiler
ellerinde olabilir. Savcının iddanamesine kadar beklemek gerekir.
Savcılar
iddianameyi hazırlayıp mahkemeye sunuyorlar ancak bir çok nokta açık kalıyor.
Bu olayda ucu açık olan maddelerden birisi zanlıların İranlılar üzerinde
yoğunlyaştırılması.İranlı dendimi mesele çözümsüz hale geliyor. Onları
nereden bulacak ve nasıl
sorgulayacaksınız. Bu mümkün değil.
Bir çok
konuda İran resmi görevlileri yaptı veya yaptırdı dendi ama devletin İstenmeyen
adam ilan ettiği bir tane böyle İran resmi görevlisi insan yok.Bunlar idare
ateşe diyor ama bir şeyi bilmiyorvlar. Elçiliklede Her ülkenin istihbarat görevlisi idari ateşe
olarak anılır.Onun görevi zaten
odur.Bizimde Mit ,ABD’de CİA
görevlileri elçilikmlerimizde
idari ateşe odlarak çalışırlar.
////////////////////////////////////////
CEYHAN MUMUCU:
UĞUR MUMCU CİNAYETİ ÜZERİNE
|
http://necaticavdar.blogcu.com/ceyhan-mumucu-ugur-mumcu-cinayeti-uzerine/16905095 13.05. 2000 - 10:12 Ceyhan mumcu: Konuşmak erken.Fazla bir şey çıkacağı kanısında
değilim.İddaname çıksın ona bir bakalım.Önemli olan bütün sonuca
bağlanmasıdır.Önemli olan ilk adım niteliği taşıyıp taşımaması
.Oonuda pazardan sonra göreceğiz. OLAYIN SEYRİ DEĞİŞEBİLİR -Belki yeni yeni isimler ortaya çıkıyordur.Olayın seyri
değişebilir.Bunlar hücre sistemi ile çalıştığı için bir yerde tıkanabilir. SADECE İRAN KAMUFLAJ OLABİLİR - Uzun
soluklu bir davadır. Önemli olan devlet kararlılığıdır. Bu güne kadar dost
ülkelere bir - şey
çıkarmayalım havası vardı. Veya o ülkeden bize zarar gelmez diye
düşünülüyordu. - Nusret
Demiral” Bunu çözemeyiz”diyordu. Niçin çözülemez?Yabancı örgüt işi olunca
kendi yurttaşınız ve aydınınız hedef tahtasımı?Uğur mumcunun katilinin
bulunmasından daha önemlisi bir daha cinayet işlemeyin,
yaptığınızda yanınıza kalmaz düşüncesinin hakim olmasıdır. Siyasetçiler
medyanında kışkırtması ile olayı aydınlatanları pişman
ederler bunuda biliyorum.Ama devletin kararlılığını görüyorum. - Güldal
Mumcu,”Ağar duvarın ötesine geçemeyiz dedi”diyor. Bu ne anlama geliyor? - Devletin
dayanışması. - Kimle
dayanışması? - Bir
birleri ile.Mehmet Cansever şunları şunları yapıyor deniyor.Adam
vali oluyor.Genel kurmay başkanı Ankara Valisine Uğur’u koru
diyor oralı olmuyor.Vali görevinde kalıyor.Nusret Demiral “bu yabancı örgüt
işidir .Cözemeyiz diyor. Ne kadar sorumluluk sahibi görevli varsa
terfi ediyor...Şimdi bile Adalet bakanlığı “Gözetim süresi kısıtlı
“diyor.Sanığı getirin diyorlar.Adalet bakanlığı getirmem diyor. Can güvenliği
ve devletin itibarı ile iligili,uluslar arası gözlerin üzerinde olduğu bir
dava açılıyor.Yinede git kardeşim ondan müsaade al,Adam
helikopterle gidiyor.Yorgunluk,dikkat dağınıklığı gibi şeyler.Oda dandik bir
şey.Onun evinde kaldı kalmadı gibi.Devlet onu getirse ne olur.Devlet bu
kadar hantal mı? - Argun
Çetin davasında MİT’e iş çabuklaşması için bir yazı yazılmış.Efendim Adalet
bakanlığına sormadan oraya yazı yazamasın diye yazı gönderiyorlar.Adalet
bakanlığına yazıncada farklı düşünülür.Milletin yüreği ağzına gelir.İşler
savsaklanır.Ben bakan olsam böyle bir şey olsa ben cebimden para
verir taksi bile tutarım.Adalet bakanı neden yardım etmiyor.Bir
sanığı Ankara’ya getirtmiyor. - Saatler
sayılı.Göz altı süresi sınırlı.Bu zaman kaybı sırasında belki savcı bir
isme,bir işarete daha ulaşır...Artık bunları toplum sorgulamalı. Çağdaş
toplumda usul suç en kısa zamanda en çabuk nasıl aydınlanıyorsa
öyle bitiriliyor. - DGM,Adalet
Bakanlığına ,orası başka yere orada bilmem ne. Başbakanlığıa,Başbakan
müsteşara o yardımcısına..Bunlar iş mi?Bunların hepsinin makamını mı
tanıyalım, saygı değer paraflarınızı öğrenelim.Ne var bunda
Türkiye’de savsaklanıyor. - İTİRAFÇI
KENDİNE SAYGISI OLMAYAN İNSANLARDIR - İtirafçı
ile bir şey aydınlanmaz. - İtirafçı
kendi geçmişne ve kendine saygısı olmayan insanlardır. İtirafçıdan
ben çok korkarım. Adaleti çok yanıltırlar. Bunun çok örnekleri tarihte
görülmüştür. - İtirafçı
kim kendisine kazık attı ve kime kızdı ise ise onu söylüyor. Kendi
örgütü içinde öyle kimini kolluyor kimini kollamıyor. - HİZBULLAH
OLSA BİLE TAŞERONDUR - Bu
tür insanların durumu belli dir.Bunlar adamı satar. Adamın anlattığına
göre:Bunlarla belli dolara anlaşıyorlar. Sonra başkasına gidiyorlar. - İran’nın
durumuna gelince. İran Humeyniden sonra sarsıntı içinde idi. Belki
de yönetime karşı guruplar İran’ın başı belaya girsin diye
kendilerini öyle tanıtmış olabilirler. - Başka
İstihbarat örgütleri yaparlar İran içine batsın diyebilirler.
İran’ın adını vererek yaparlar ama kendileri başka ülkelere iltica
etmek için yaparlar.İran’dan başka ülkele iltica eden altı milyon insan var.
İlticayı kolaylaştırmak için yabancı servislerin dediklerini yapmış
olabilirler. - Ben
başından beri söylemişim.Hizbullah olsa olsa
taşerandur.Bunu Çetin Emeç cinayetinde çok net söylemişimdir.Orada altın
kaçakçıları devreye giriyor. İşin içinde Ermeni,pavyonda garson,...Bunu
gördüğümde anladımki bir cinayet işlendiğinde
kamuflaj la birlikte palanlanıyor.Mutlaka bir iranlı ile yaptılarsa kendi rejimine düşman birini bulmuşlardır. - İranda devrim olunca Savama’yı kuruyorlar ama istihbaratı
bilmiyorlar.Şah’ın istihbaratçıları ile gidiyorlar. - Bunun örneğinide veriyorum.Türkiye cumhuriyeti yurttaşları Bekir
çelenkler filan sovyetlerden para aldılar. - Neden bunu yaptılar? - Nasıl olsa Ülkücüler sovyetlerle iş yapmazlar diye düşünülürde
ondan.Kimsede TC’yi suçlamadı. - UĞUR İRAN’I RAHATSIZ EDECEK BİR ŞEY YAZMADI - Uğur mumcu iran’nın dikkatini çekecek bir biçimde iran’a
saldıran bir şey yapmadı. İran’ın çıkarını zedeleyecek bir şey yapmadı.Sonradan araya taraya bir yazısını buldum.O
yazısında diyorki İran dışişleri bakanı PKK ,ASALA ve kürtleri türkiyeye karşı uzlaştırmaya
çalışıyor diyor.Birtek şeyi var adamın “dandik Kürt devleti kurulmaz” Bu
yüzden bu aptallıklara girmiş olabilirler. Ama Uğur’un o yazısı 20
Ocakmış yazdığı gün. Terör ansiklopedisi için yazmış.Sonuna önsöz
koymuş.Yazıda öldükten sonra çıkmış. Dikkat
çekecek İran’ı rahatsız edecek bir yazısı yoktu.İran devrimine ABD ve
Şah karşıtı olduğu için memnundu. Devrimdir nihayet.Kendini
toparlarbulun diye.Onun için -Hasan
Mezarcı meselesini filan söylüyorlar ama o İranla
ilgil değildi.Suudi meselesi idi ki İranda Suudi ye yakın bir ülke
değil.Faizsis sermayeyi Suuduler finanse ediyordu.Rabıta filan ABDve Suidi
eksenli idi Uğurbey bunlarla uğraşıyordu. İRANA KAZIK O zaman İran’a kazık atmak içindir. Bu İran’a mal etmedir. Çamur atayım
iz kalsın günün birinde bende ABD...,Rusya her kimse bunun karşılığını
görürüm diyordur.İran rejimi sıkıntıya girsin,dünyaya yanlış imaj versin
diyordur. İran’da adamın karısını idam etmişler.Trende gördüm.Ben artık vatan
hayiniyim .Bu rejimin kötülütğü çin elimden geleni yapacağım
diyordu adam.Kaos dönemleri böyledir. Aklı başında bir iranlı
giderde ABD elçiliğini basar mı? |
|
|
11/12/2012
- Başlıksız Yorum
|
Yazar: NecatiCavdar |
|
NATO, Berlin duvarı yıkıldıktan sonra "tehdit algısını
"değiştirerek düşman rengini "kırmızı" dan "Yeşil" e
çevirdi... |
Konuşma ihtimali olanların hepsi öldürüldü
Mumcu operasyonunda İran'ın parmağı aranmıştı.
Gerçekten de İran'ın Devlet-i Aliyye zamanından beri ülkemiz aleyhine
faaliyette bulunduğu, hala PKK'yı desteklediği ve barındırdığı, Şii jeopolitiği
uğruna insanlığı ve İslam'ı kurban etmekte perva göstermediği iyi
bilinmektedir.
Şeytanın boynundaki madalyonun bir yüzü İsrail'i gösteriyorsa diğer yüzü İran'ı
gösterir.
Ama soğuk savaşın bitimiyle birlikte Türkiye'de tetiklenen suikast
operasyonları açısından sorumluluğu İran'a fatura etmek doğru değildi.
Bu arada İran'daki rejimi devirmeye çalışan ABD kontrollü Halkın Mücahitleri
Örgütü "Uğur Mumcu'yu İran destekli 'Müfreze 5000' isimli örgüt
mensuplarının öldürdüğünü" ifade etmişti.
İran'ın böyle bir suikastla herhangi bir siyasi menfaat temin etmesi mümkün
değildi.
Bizzat zamanın Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Cansever Edirne Valisi'yken İslami
Hareket Örgütü diye bir örgüt olmadığını itiraf etti.
Bu tür suikast operasyonları hem İran'ın rejim ihracı hedefine hem de stratejik
çıkarlarına uygun değildi.
Uğur Mumcu, İran'ı eleştiren tek bir yazı yazmadığı gibi, bugün de tesettür
özelinde sürdürülen laiklik tartışmalarına ilişkin 1992 yılından sonra herhangi
bir yazısı yoktur.
Üstelik suikastın İran ve Türkiye'deki İslami kesimin aleyhine olduğu fevkalade
açıktır.
Suikasttan hemen sonra atılan 'kahrolsun şeriat' sloganları unutulmamalıdır.
Bu teşhisimiz Kışlalı, Aksoy, Dursun, Üçok ve Emeç cinayetleri için de
geçerlidir.
Aksoy, Üçok, Dursun, Emeç ve Kışlalı suikastlarının arkasında İran yoktu.
Sadece yapılan operasyonda yapay birtakım bağlantılar ve materyaller tesis
edilerek dikkatler İran'a çekiliyordu.
İran, bu tür suikastlarda yapılan operasyonun aktörlerince kullanılan bir
enstrümandı.
İran'daki muhafazakar kanadın önde gelen gazetelerinden Cumhuri İslami, MİT'e
ait olduğunu öne sürdüğü bir belge yayınladı. Gazete, Uğur Mumcu cinayetinin
arkasında MOSSAD ve CIA olduğunu savundu.
MİT'in Ergenekon sürecinde böyle bir belgeyi yalanlaması bir mana ifade etmediği
gibi, önemli olan savcıların bu iddianın hakikatini araştırabilmesiydi.
Araştırılamadı.
E. Asb. Muharrem Tunç'a göre, "Mumcu, Talabani'ye verilmek üzere
hazırlanan 100 bin silahın PKK'ya satılması ile ilgili dosyayı ele geçirdi. Bu
dosyayı Mumcu'ya E. Albay Dursun Coşkun Kıvrak verdi. Mumcu'nun ölümünden sonra
bu dosya ortadan kayboldu."
Soruşturulmadı.
Mumcu, MİT'in Öcalan hakkında Sıkıyönetim Mahkemesi'ne göndermiş olabileceği,
"Bizim mensubumuzdur" şeklindeki bir belgenin peşindeydi.
Hala savcıların ilgisini bekleyen en temel konulardır bunlar.
Ve Mumcu operasyonuyla ilgili gerçeklere ışık tutabilecek önemli simalar bir
bir öldürüldü.
-Tevfik Ağansoy, "Çakıcı benden korksun, Mumcu cinayeti dahil her şeyi
anlatacağım" dedi. Çakıcı'nın adamlarınca öldürüldü.
-Mumcu dosyasını alan savcı Kemal Ayhan, Haziran 1995'te ölü bulundu.
-Mumcu'yu öldürdüğü öne sürülen Velid Hüseyin, yetkililerin sınır dışı
edildiğini söylemesine rağmen, Silopi'de zehirlenme sonucu ölü bulundu.
-Devletin ülkücüleri kullanmasını eleştiren JGK. Org. Eşref Bitlis, Mumcu
öldürüldükten 24 gün sonra 17 Şubat 1993'te "Zamanı gelince
konuşurum" dedi. Ama Bitlis, şüpheli bir uçak kazasında öldü.
-İst. Astsubay Hüseyin Oğuz'un "Mumcu cinayetinin planlayıcıları
arasında" dediği Cem Ersever öldürüldü.
-Umut Davası'nda yargılanan Muzaffer Dağdeviren, tahliye olduktan hemen sonra,
22 Eylül 2005'te Fatih'te öldürüldü. Dağdeviren'in, Kürşat Yılmaz ve Haluk
Kırcı'nın oluşturduğu çetenin üyesi olduğu anlaşıldı.
Muammer Aksoy, Mumcu, Üçok, Emeç, Madımak, Turan Dursun operasyonları ancak ve
ancak Ergenekon ağırlığında/ciddiyetinde bir özel soruşturma ekibinin kararlı
ve cesaretli operasyonlarıyla çözülebilir.
Devlet içindeki azmettiriciler ve failler tek tek bulunur ve sorgulanır hiç
kuşkunuz olmasın.
Yemin bile edebilirim size.
Ama bu medya varken o soruşturmalar da aynen Ergenekon gibi sulandırılır ve
duygu sömürüleri başlar.
Bir yandan Mumcu'lara Aksoy'lara ağlarlar, diğer yandan olayların tetikçilerini
ve operasyon kaptanlarını ortaya çıkarmak için yapılan operasyonları giyotine
yatırmak için her türlü yaygarayı yaparlar.
Onlar için Mumcu'nun, Aksoy'un, Emeç'in canından çok kalan "derin
diriler"in mevcudiyet ve itibarı önemlidir.
Bu arada aynı merkezli bu operasyonların failleri tespit edilirken oluşacak
gerilime siyaset de dayanamaz.
28 Şubat soruşturulurken bile "operasyon dalgaları"nın siyasal
iktidarca eleştirilen, KCK operasyonlarının yapılıp yapılmamasında tereddüt
edilen bir ülkede, bu tür karanlık entrikaların aktörlerini bulamazsınız.
Avrupa'da bulursunuz.
Ama siyasetin ve şahsi itibarların adaletten önde tutulduğu Türkiye'de değil.
Gültekin Avcı/ Bugün
http://gundem.bugun.com.tr/konusma-ihtimali-olanlarin-hepsi-olduruldu-yazisi-214502
0
0
0
//////////////////////////////////
13.05.
2000 - 10:12
Ceyhan mumcu:
Konuşmak
erken. Fazla bir şey çıkacağı kanısında
değilim. İddianame çıksın ona bir bakalım. Önemli olan bütün sonuca
bağlanmasıdır. Önemli olan ilk adım niteliği
taşıyıp taşımaması .Onu da pazardan sonra göreceğiz.
OLAYIN
SEYRİ DEĞİŞEBİLİR
-Belki
yeni yeni isimler ortaya çıkıyordur.
Olayın seyri değişebilir. Bunlar hücre sistemi ile çalıştığı için bir yerde
tıkanabilir.
SADECE
İRAN KAMUFLAJ OLABİLİR
-
Uzun soluklu
bir davadır. Önemli olan devlet kararlılığıdır. Bu güne kadar dost ülkelere bir
-
şey
çıkarmayalım havası vardı. Veya o ülkeden bize
zarar gelmez diye düşünülüyordu.
-
Nusret
Demiral” Bunu çözemeyiz”diyordu. Niçin çözülemez?Yabancı örgüt işi olunca kendi
yurttaşınız ve aydınınız hedef tahtasımı?Uğur mumcunun katilinin bulunmasından
daha önemlisi bir daha cinayet
işlemeyin, yaptığınızda yanınıza kalmaz düşüncesinin hakim olmasıdır.
Siyasetçiler medyanında kışkırtması
ile olayı aydınlatanları pişman ederler bunuda biliyorum.Ama devletin
kararlılığını görüyorum.
-
Güldal Mumcu,”Ağar duvarın ötesine
geçemeyiz dedi”diyor. Bu ne anlama
geliyor?
-
Devletin
dayanışması.
-
Kimle
dayanışması?
-
Bir
birleri ile.Mehmet Cansever şunları
şunları yapıyor deniyor.Adam vali oluyor.Genel kurmay başkanı Ankara
Valisine Uğur’u koru diyor oralı
olmuyor.Vali görevinde kalıyor.Nusret Demiral “bu yabancı örgüt işidir
.Cözemeyiz diyor. Ne kadar sorumluluk sahibi
görevli varsa terfi ediyor...Şimdi bile Adalet bakanlığı “Gözetim süresi
kısıtlı “diyor.Sanığı getirin diyorlar.Adalet bakanlığı getirmem diyor. Can
güvenliği ve devletin itibarı ile iligili,uluslar arası gözlerin üzerinde
olduğu bir dava açılıyor.Yinede git
kardeşim ondan müsaade al,Adam helikopterle gidiyor.Yorgunluk,dikkat
dağınıklığı gibi şeyler.Oda dandik bir şey.Onun evinde kaldı kalmadı
gibi.Devlet onu getirse ne olur.Devlet
bu kadar hantal mı?
-
Argun
Çetin davasında MİT’e iş çabuklaşması için bir yazı yazılmış.Efendim Adalet
bakanlığına sormadan oraya yazı yazamasın diye yazı gönderiyorlar.Adalet
bakanlığına yazıncada farklı düşünülür.Milletin yüreği ağzına gelir.İşler
savsaklanır.Ben bakan olsam böyle bir
şey olsa ben cebimden para verir taksi bile tutarım.Adalet bakanı neden yardım etmiyor.Bir sanığı Ankara’ya
getirtmiyor.
-
Saatler
sayılı.Göz altı süresi sınırlı.Bu zaman kaybı sırasında belki savcı bir
isme,bir işarete daha ulaşır...Artık bunları toplum sorgulamalı. Çağdaş
toplumda usul suç en kısa zamanda en
çabuk nasıl aydınlanıyorsa öyle bitiriliyor.
-
DGM,Adalet
Bakanlığına ,orası başka yere orada bilmem ne. Başbakanlığıa,Başbakan müsteşara
o yardımcısına..Bunlar iş mi?Bunların hepsinin makamını mı tanıyalım, saygı
değer paraflarınızı öğrenelim.Ne var
bunda Türkiye’de savsaklanıyor.
-
İTİRAFÇI
KENDİNE SAYGISI OLMAYAN İNSANLARDIR
-
İtirafçı
ile bir şey aydınlanmaz.
-
İtirafçı
kendi geçmişne ve kendine saygısı
olmayan insanlardır. İtirafçıdan ben çok korkarım. Adaleti çok
yanıltırlar. Bunun çok örnekleri tarihte görülmüştür.
-
İtirafçı
kim kendisine kazık attı ve kime kızdı
ise ise onu söylüyor. Kendi örgütü içinde öyle kimini kolluyor kimini
kollamıyor.
-
HİZBULLAH
OLSA BİLE TAŞERONDUR
-
Bu tür
insanların durumu belli dir.Bunlar adamı satar. Adamın anlattığına
göre:Bunlarla belli dolara anlaşıyorlar. Sonra
başkasına gidiyorlar.
-
İran’nın
durumuna gelince. İran Humeyniden sonra
sarsıntı içinde idi. Belki de yönetime
karşı guruplar İran’ın başı belaya girsin diye kendilerini öyle tanıtmış
olabilirler.
-
Başka
İstihbarat örgütleri yaparlar İran içine
batsın diyebilirler. İran’ın adını vererek yaparlar ama kendileri başka
ülkelere iltica etmek için
yaparlar.İran’dan başka ülkele iltica eden altı milyon insan var. İlticayı
kolaylaştırmak için yabancı servislerin dediklerini yapmış olabilirler.
-
Ben
başından beri söylemişim.Hizbullah olsa
olsa taşerandur.Bunu Çetin Emeç cinayetinde çok net söylemişimdir.Orada altın
kaçakçıları devreye giriyor. İşin içinde Ermeni,pavyonda garson,...Bunu
gördüğümde anladımki bir cinayet
işlendiğinde kamuflaj la birlikte palanlanıyor.Mutlaka bir iranlı ile yaptılarsa kendi rejimine düşman birini bulmuşlardır.
-
İranda devrim olunca Savama’yı kuruyorlar ama istihbaratı
bilmiyorlar.Şah’ın istihbaratçıları ile gidiyorlar.
-
Bunun örneğinide veriyorum.Türkiye cumhuriyeti yurttaşları
Bekir çelenkler filan sovyetlerden para aldılar.
-
Neden bunu yaptılar?
-
Nasıl olsa Ülkücüler sovyetlerle iş yapmazlar diye
düşünülürde ondan.Kimsede TC’yi
suçlamadı.
Bir başka örnekte Azerbeycan’daki darbe.O Türk devletinin bir kararı değildi.
-
UĞUR İRAN’I RAHATSIZ EDECEK BİR ŞEY YAZMADI
-
Uğur mumcu iran’nın dikkatini çekecek bir biçimde iran’a
saldıran bir şey yapmadı. İran’ın çıkarını zedeleyecek bir şey yapmadı.Sonradan araya taraya bir
yazısını buldum.O yazısında diyorki İran dışişleri bakanı PKK ,ASALA ve kürtleri
türkiyeye karşı uzlaştırmaya çalışıyor diyor.Birtek şeyi var adamın
“dandik Kürt devleti kurulmaz”
Bu yüzden bu aptallıklara girmiş olabilirler. Ama
Uğur’un o yazısı 20 Ocakmış yazdığı gün. Terör ansiklopedisi için yazmış.Sonuna
önsöz koymuş.Yazıda öldükten sonra çıkmış.
Dikkat çekecek İran’ı rahatsız edecek
bir yazısı yoktu.İran devrimine ABD ve Şah
karşıtı olduğu için memnundu. Devrimdir nihayet.Kendini toparlarbulun
diye.Onun için
-Hasan Mezarcı meselesini filan söylüyorlar ama o İranla ilgil değildi.Suudi
meselesi idi ki İranda Suudi ye yakın bir ülke değil.Faizsis sermayeyi Suuduler
finanse ediyordu.Rabıta filan ABDve Suidi eksenli idi Uğurbey bunlarla
uğraşıyordu.
İRANA KAZIK
O zaman
İran’a kazık atmak içindir. Bu İran’a mal etmedir. Çamur atayım iz kalsın günün
birinde bende ABD...,Rusya her kimse bunun karşılığını görürüm diyordur.İran
rejimi sıkıntıya girsin,dünyaya yanlış imaj versin diyordur.
İran’da
adamın karısını idam etmişler.Trende gördüm.Ben artık vatan hayiniyim .Bu
rejimin kötülütğü çin elimden geleni yapacağım diyordu adam.Kaos dönemleri böyledir. Aklı başında
bir iranlı giderde ABD elçiliğini basar mı?
NECİP FAZIL DAHİ , ANCAK BİZİM GİBİ İNSANDI
Necip Fazıl’ın şairlik yönünü, edebiyattaki yerini
sanatçılar ve edebiyatçılar
değerlendiriyorlar. Biz Necip Fazıl’ın insani yönünü nasıldı? Sorusunun cevabını arıyoruz. Bu
sorulara cevap verebilecek çok az sayıdaki insanlardan birisi “Devrin Neyzeni” Hüseyin Üzmez’e sorduk... O, tabu mu
idi.? O da ağlar ve güler mi idi? Madde ile ilişkisi ne idi..? Hassasiyetleri
nelerdi? Yani İnsan Necip Fazıl kim..? Tüm bunları Üzmez’e soruyoruz?
HAVYAR YOK HIYAR YESİN
-Necip Fazıl nasıl bir
insandı,insani ilişkileri nasıldı?
-Necip Fazıl 1,70 boylarında, orta
boylarda bir insandı. Pehrize çok riayet ederdi. Ekmek çok az yerdi. Yemeklerde
daha ziyade sebze yerdi. O kadar sıkıntılı bir insandı ki oturarak masa başında
yemek yediğini hiç görmedim. Bir seneden biraz fazla beraber hapishanede
kaldık. Hapishanede yemek yenecek masada yoktu, ama O oturupta yemezdi. Oradaki
mahkumların masalarına da oturup yemezdi. Ankara Cezaevi’nde iken genellikle
yemekleri dışarıdan gelirdi. Akrabaları dışardan getirirdi. Malatya Cezaevinde
iken 36 kişi idik. Malatya’da kalırken onunla temas edemezdik ama bize gelen
yemeklerin en iyilerini ona gönderirdik. Mesela tavuk mu geldi
butlarını yukarıya – O’na -gönderirdik. Hatta O’nunla ilgili bir hatıramızda
var şöyleki:
Malatya Cezaevinde kaldığı zaman
Necip Fazıl Malatya’nın misafiri sayılıyor. Necip Fazıl, Malatya’lıların gönderdiği
yemekler için demiş ki; “Daha ne
göndersinler bir havyarımız eksik.” Biz 34 Malatya ve Elâğzılı’lar başlaşa
verdik. Aradık taradık bu havyarın ne
olduğunu bilemedik. O zaman havyarı bilen yok. İletişim de bu kadar yaygın olmadığı için havyarı hiç duymamışız.
Havyarı bilmiyorduk. Sonra bir karar verdim. Dedim ki “Necip Fazıl, hıyar
istemiştir de bu dangalak gardiyan yanlış anlamıştır.” Bunun üzerine adamlara
bir çuval hıyar gönderdik.
Ankarada iken dışardan ki, özellikle
Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin soyundan olan insanlar sefer tası ile yemek
getirirlerdi. O sefer tasını koltuğunun
altına alır ve yürürken yerdi. Genellikle de sulu yemekler gelirdi. Tabi
sinirli bir insan, tiki de vardı. Kaşık bazan ağzına gideceği yerde dökülür,
bilmme ne olurdu. Üzeri yemek dökükleri ile kirlenirdi.
GÜLMEZ GÜLDÜRÜRDÜ
-Necip Fazıl nelere gülerdi?
-Necip Fazıl, gülmekten ziyade
güldürmeyi severdi ama öyle Osman ağbi-Serdengeçti-gibi basit espiriler
yapmazdı. Osman ağbi biraz Bektaşi meşrep bir insandı. Halkın anlayacağı türden
espiriler yapardı. Necip Fazıl şimdi doğaçlama diyorlar öyle cevaplar verirdi.
Mesela bir gün şöyle bir şey olmuş.
Gardiyanlara rica etmiş. Demiş ki “Kapılar kapandıktan sonra şurada biraz
gezeyim demiş. Gardiyanlar tamam demişler ama bir taraftan da hapishanenin köpekleri var. O köpekleri
serbest bırakmışlar. Köpekler eğitilmiş köpekler. Gardiyanlar kime saldır dese
ona saldırırlar. Necip Fazıl bakıyor ki Köpek üzerine hırlayarak ve öfke ile geliyor. Hemen içeri
kaçmış. Revirde yatıyordu. Revirin demir
kapısını kapatarak kolu indirmiş. Tabi bizimde haberimiz oldu. Olaya bayağı
güldük. Ertesi gün kendisine Üstad
“Köpekten çok mu korktun ?” dedim. Üstad
“Ne yapacaktım. Köpekle boğuşacak mıydım? Tabi kaçarım“ dedi. Doğru...
Güzel bir espiri yapmıştı.
ÇOK AZ GÜLERDİ
Necip Fazıl çok az gülerdi.
Espirilere fazla önem vermezdi. Mesela
bir gün şöyle bir şey oldu. Şeriat konusu tartışılıyor. Orada bir takım
kendilerini münevver zanneden aydınlar! da vardı. Necip Fazıl Şeriat için şunu söylüyor: Şeriatta şüphe yoktur.
Yani abdest aldığın zaman “ayağını
yıkadın mı yıkamadın mı” durumunda, yıkamışsındır. “Kolumun şu tarafına su
değdi mi değmedi mi” gibi bir şüphe durumunda
değmiştir. Derdi. Aslında bu Şeriatın bir inceliği çünkü sen ameline güvenerek
değil Allah’ın rahmetine güvenerek ancak kurtulabilirsin. Böyle münakaşa epeyce
sürdü. Öbürleri saçma filan diyor. Onlar itiraz ediyor Üstad hep doğru
söylüyor. Osman ağbi ranzada yatıyordu. Kafasını kaldırdı. ”Üstad yeter.
Allah’ın işi gücü yokta su senin şurana değdi değmedi onamı bakacak.” Dedi. Osman ağbi böyle
espiriler yapardı ama Necip Fazıldan böyle espiriler çıkmazdı.
Gene bir gün konferanstayız. Üstad
benim Çile adlı şiirim deyince Osman
ağbi “O Çile değil. Hile hile “dedi. Gerçektende hile tarafları var. O
taraflarını kitabımda okuyacaksınız.
Üstad, “Bana bak Osman” dedi “Beyazıt’ta ki kuşlar gibi üzerime pisliyorsun. Kuş pisliği diye
aldırmıyorum. Sana bir ceza veririm ki bir daha
altından kalkamazsın.” dedi ve arkasından ilave etti ”Fakat Osman’ın
cezai ehliyeti yok ki” dedi. Yani
“deli” demek istedi.
ÜSTAD
ÇOK AĞLARDI, HELEDE SECDELERDE
-Ağlar mıydı, ağalarsa hangi olaylar
karşısında ağlardı?
-Evet. Üstad çok ağlardı. Özellikle kendisi ile
ilgili insanı duygulandıracak bir şey
söylendiği zaman ağlardı. Mesela bir
adam mektubun içerisinde Üstad’a iki buçuk lira
para göndermişti. Mektubunda diyordu ki “Ben Gaziantep’te hamallık yapıyorum. Günde beş kuruş, beş
kuruş artırarak ancak bu kadar tedarik edebildim, bunu size gönderiyorum. Bana
dua edin” diye yazmıştı. Necip Fazıl o mektubu alınca çok ağlamıştı.
Birgünde Allah Rahmet etsin
hanımından mektup gelmişti. Diyordu ki hanımı “Elektriği, suyu kestiler bu günde bizi dışarıya atıyorlar.” Necip Fazıl, o mektubu aldığı zamanda
ağlamıştı.
Necip Fazıl’ın ağladığını çok gördük.
Bazen da secdelere kapandığı zamanda ağlardı. Ama hiçbir zaman insan üstü bir
insan değildi. Necip Fazıl’ın dediğim gibi secdelerde ağladığını gördüm. Necip
Fazıl’ın kendisine dokunan bir takım
mektuplar geldiğinde ve ince hareketler olduğu zaman ağlardı. Doğrusu güldüğünü hemen hemen hiç
görmedim. Gülmezdi. Evet büyük bir dahi, büyük bir şair idi. Bunda şek ve şüphe
yok. Ama bizim gibi insandı. Zaafları olan insandı.
O’NA SABRET DEMEK HAKARET SAYILIRDI:”NEYE
SABREDEYİM ,ZULME Mİ..?”
-Ne ye kızardı?
Mesela bunu kitabımda yazmadım ilk defa söylüyorum.
Necip Fazıl Üstada sabret demek ona büyük hakaret gibi gelirdi.
Ve “Neye sabredeyim, zulme mi
sabredeyim?” Derdi. Halbuki hapsaneye dayanamazdı. Ona sabret demeye
çekinirdik. Hapsanede ki bir saat ona
bir yıl, belki bin yıl gibi gelirdi. Hapsane ölçülerine göre münevver
birine, müdürlük yapmış birine saat sormuş. O da “12 ye
13,5 dakika var” deyince adama “akıl hastası” diye bağırmış. Adamı az
kalsın dövecekmiş. Adam dedi ki “Bu sizin üstadınız delimi nedir” dedi. “Yok
“dedim.”Dahidir.”.. “Ne oldu” dedim “Ben 12 ye 13,5 dakika var” deyince “akıl
hastası diye üzerime saldırdı” dedi.
Dedim ki: “Sen 12 deseydin, 12.15 deseydin ne kaybederdin. Sana tazminat
davası mı açacaklardı. Hapishanede zamandan çok ne var.?” Ve Necip Fazıl’ın bir
beytini söyledim ona ”Getir çaycı ilaç kokulu çaydan, dakika düşelim senelik
paydan” diye şiir yazan adamdır. Onun için dakikanın önemi var. Sen
niye o kadar cimri davrandın. Filan dedim.
-Üstadın tiki vardı, bu tik size bir
şey ifade edrmiydi?
-Evet.Yüzünde bir tik vardı. Bir şey
konuşacağı zaman o tik bir kerrat
cetveli gibi harekete geçerdi. Anlarsınız ki bir şeyler düşünüyor.
BİR BEN KALKMIŞIM ONUDA TERS
KALKMIŞIM
-Hatıralarınız arasında özellikle
sizinle ilgili bir bölüm var, anlatırmısınız?
-Hapsaneye gittiğimiz zaman etrafına
toplanıyoruz. Sakarya Şiirini ilk defa onun ağzından dinleyeyim dedik. Üstad
dedik. Şu Sakarya şiirini birde senin ağzından duyalım. Okudu en sonuna geldi.
”Yol O’nun varlık O’nun gerisi hep
angarya/ Yüzüstü çok süründün ayağa kalk
Sakarya” dedi. Sağ elinin üç parmağını üç gen şekline getirdi. ”Bir kişi
kalktı, o da amuda kalktı” dedi. Bir ben kalkmışım onu da ters kalkmışım.
ÜSTAD’DIN DIŞA DÖNÜK BİR HAVASI VARDI
Üstad
üstüne başına hiç önem vermezdi. Yani biraz daha söylemek istemiyorum ama dışa dönük bir
havası vardı. İçerde iken,bizim yanımızda iken elbisesi pismiş temizmiş hiç önem vermezdi. Fakat mahkemeye gideceğimiz
zaman grand tuvalet giyerdi. Hepimizin de öyle giyinmesini isterdi. Süleyman
Çimenbaş isminde bir arkadaşımız vardı. Kendine göre şiirlerde yazardı. Mesela
Said Çekmegil için ”Dipsiz ambar boş külek, gidelim Çekmegile” filan diye
başlayan bir şiir de yazmıştı. O Süleyman ağbiye elbise bulunda ama gravat
bulamadık. Kendisi bir gravat buldu. Çadır bezinden gravat. Üstad şöyle baktı
baktı. ”Kardeşim senin gravat da bir
facia” dedi. Buradan anlıyorum ki dışarıya önem verirdi.
Bir ara Osman ağbi anlatmıştı. Osman
ağbi onun en yakın dostlarındandır. Ona çok sık gider gelirler. Necip Fazıl bir
tavşan, bir tosbağ yavrusu , birde tay besliyor. Evinde Hizmetçileri filan ...
Aristokrat bir hayat yaşamaya çok
hevesli idi. zaten kendiside
konaklardan gelmiş, öyle proleter takımından değil.
Annesi Giritli imiş. Fakat annem
Giritli demezdi. Annem “Güney’in scak kanını taşıyan” diye yazardı. Giritli
olsa ne olur. Hatta Türk olmasa ne olur? Onun için Nevcip Fazıl’ın dışa dönük
tarafları vardı.
PARA NECİP FAZIL’IN ELİNDE REZİL
OLDUĞU KADAR KİMSENİN ELİNDE REZİL OLMADI
-Para ile işkisi nasıldı?
-Para Necip Fazıl’a hiç dayanmazdı.
Para Necip Fazıl’ın elinde rezil olduğu kadar
kimsenin elinde rezil olmadı.
-Peki bu aristokrat yaşantıyı
nasıl ve hangi kaynakla sürdürürdü?
-O zamandaki Müslümanların
sayıları çok azdı. Bizim Müslümanlar Tabiri caizse Allah’tan çok Necip
Fazıl’dan korkarlardı. Bir gün şöyle bir hatıramız oldu. Hapishaneden çıkmışız.
Osman ağbi ben ve Necip Fazıl bir aradayız. Osman ağbi Necip Fazıl için para
kasası idi. Necip Fazıl Osman ağbiye döndü. ”Osman yine para krizi geçiriyorum.
paran var mı?” dedi. Osman ağbi ”Yok “
dedi. Bana hiç sormadı. Zaten bendede yoktu. Gelin öyleyse dedi.
Sultanhamam’da toptan kumaş satan bir
mağazaya girdik. ”Hacım ........”dedi. Hacı birden ayağa kalktı. Renk filanda
attı. Çünkü üstad saldırıyor da. Korktu.
”Çabuk para ver. Allah istiyor” dedi. Allah davası istiyor anlamında. Hacının
eli ayağı dolaştı “Allah para istiyor...!”
Hacı para kasasını boşalttı. yetmedi. Adam gitti civardan topladı getirdi.
Bir deste para verdi. Necip Fazıl, ”Allah’a ısmarladık. Hacı.....Bunu senden
kabul etmiyorum. Sana teşekkür bile etmiyorum bu Allah’tan geldi. Necip
kuluna Allah verdi “dedi.
Oradan çıktık. Parayı bizimle paylaştı. Üstad o parayı mutlaka bir günde
harcamıştır. Yani para onun elinde rezil olduğu kadar kimsenin elinde rezil
olmamıştır. Diyorlar ki üstad paraya önem verirdi. Hayır üstad paraya önem
vermezdi. Üstad parayı rezil etmek için sarf ederdi.
Rahmetli Menderes’ten yüklüce para almıştı. Bana Osman ağbi anlattı. Osman ağbiyi yemeğe
götürmüş. O zaman bir deste para .O
zamanın parası ile 165 bin lira. Büyük para bu gün trilyondan fazla. Karpiç
lokantasına gitmişler. Necip Fazıl, parayı deste ile çıkarıyor “Tırrrrrrrrr “
diye saçıyor. “Buna para derler para ..Toplaaaaaaaaa.”diyor. Garsonlar koşuyor
topluyor. Hepsine biner lira veriyor. Bu defa şef garson ve patronda toplamaya
başlıyor. Bir deste parayı böylece yok etmiş.
Para kaynağı konusunda Büyük Doğu’yu
çıkarırdı. Ama onun parası yetmezdi. Müslümanlardan para alırdı. Osman Ağbi ona
şöyle bir isim koymuştu.”Üstad
mukaddesat vergisi tarh eder-alır-“
Kayaklar bu idi, ama ona hiçbir
kaynak dayanmazdı. Osman ağbi bunun için adımız “Osman’sa Osmanlı imparatorluğu
değiliz ya..” diyerek ”Karun’un
hazineleri olsa dayanmaz. Para yok..”
derdi.
-Ne gibi zafları vardı?
-Çapkınlık meselesinde de başta
gitmek isterdi. Kendisi sevdiği bir hanımdan bahsetti. “Üstad çok güzel mi”
dediğimizde “Sileno Papani
gibi”dedi. O zamanın meşhur bir
artistine benzetiyordu.
KENDİNİ SEVERDİ
-Necip Fazıl kimleri severdi?
-Necip fazıl Allah’tan başka kimseyi
sevmezdi. Kendini severdi.İnsan olarak Allah Resulü ve sahabeleri elbette
severdi.
İyiki Seyit Abdulhakim Arvasi gibi
bir veli ile karşılaştı. Yoksa Necip Fazıl, kendi zamanında Müslüman olmadığı
kanaatini varırdı.
Çok uyanık bir insandı. Deha
kabilinde bir insandı. Sezişleri çok güçlü idi. Bir insana bir bakışta veya bir
söz söylendiği zaman o sözün altındaki altındaki, altındaki manayı sezer ve çıkarırdı. Ama çok insafsız
saldırıları vardı.
Mesala ben bir insan münafık olsa
dahi o münafıklığı kendisi tarafından isbat
edilmedikçe ben ona münafık demem. O tarafım Üstada benzemez. Osman
Ağbinin de öyle bir derdi yoktu. Kafirde olsa.. Hıristiyan’da, Müslümanda
olsa insandır. Sonunda Allah’ın huzuruna
gidecek ne uğraşıyorsunuz derdi. Osman ağbi böyle konuştuğu bir zamanda ben
haç çıkardım.”teşekkür ederim muhterem peder”dedim. “Ulan namussuz
ben papaz mıyım? Öyle karşımda haç çıkarıyorsun” dedi. Bende “Papaz gibi konuşuyorsun”
dedim.
-O’nun İslamla alakası nasıldı?
-Necip Fazıl’la bir buçuk seneye
yakın bir arada kaldık. İslam hakkında
onun kadar nezih ve en uygun kelimeyi
kullanan ikinci bir insana hayatımda rastlamadım.
Katiyen öyle Bektaşî’ce laf etmez, katiyen gevşek
laflar söylemezdi. Necip Fazıl İslam hakkında
daime en nezih,en ince en güzel kelimeler kullanırdı. Yani Necip Fazılını emsalsiz bir imana sahip
olduğuna ben şahsen kaniiyim .Allah indindede şahitlik ederim.
ONU DOĞRU ANLAMAK
Ama onun hakkında bir tespitim var
”Yekpare iman, mozaik amel” derdim.
Amelde hepimizin olduğu gibi Necip
Fazıl’ında elbette hataları vardır. Şimdi gençler zannediyorlar ki haşa
Bedüzzaman Hazretlerinin, Süleyman Hilmi Hazretlerinin veya Seyit Abdulhakim Hazretlerinin seviyesinde
ameli bütün bir mümin zannediyorlar. Evet imanı onların hiç birisinden geri değil. Ama amel bakımından
Necip Fazıl bizlerden farklı değil.
İSLAM DEMESİYDİ HEYKELLERİNİ
DİKERLERDİ
-Yaşantısında ilk başlangıç noktasının etkisi olmaz mı?
-Olabilir. Oradan buraya
gelmekte çok büyük meseledir ve eğer
aynı şekilde devam etse idi veya Necip Fazıl Müslüman olmasa idi veya cephe
değiştirmese idi Türkiye’de Atatürk’ün heykelleri kadar heykeli dikilirdi.
Necip Fazıl cehpe değiştirdiği için onun şairliğini de küçültmeye çalışıyorlar
ama küçültemezler.
Ondan bahsetmişken bir tek mızrağını
söyleyeyim ki kitaplık çapta bir takım sanat eserlerine bedeldir. Bir mızrağı
sadece:
“Nur topu günlerimin kanına girdim,
İlahi emaneti yedin bitirdim.”
Böyle bir mısrağı dünyada hiçbir şair
söyleyememiştir.
“Nur topu günleri...” O gençlik
“günlerimin kanına girdim”. “İlahi emanetin ..” İlahi emanet, nedir? İnsan oğlunun kendi vücududur. “...Yedim
bitirdim. “ Artık ihtiyarladım, diyor.
Allah gani gani rahmet eylesin
…………………………….
15 Haziran 2000
Hüseyin üzmez ‘e
önceki ayda kendi ile yapılan röportaj ve
yeni sayı Anadolu Gençlik Dergisini götürüyorum.
Her zamanki gibi
pijamalı.
Masasının üzerinde maksim gorkinin bir romanı var
Gorkiyi okuyorsun maşallah biz okuyamıyoruz diyorum.
Daha önce okumuştum ..Bu son kitabı ..diyor..
...
Çorum eblebisi ikram ediyor.
Bir tarafımız alacalı oldu bak elim bile alaca getirdi diyor.
Kaç lira aldığımı soruyor söylüyorum.
Yazık diyor. Halbuki
MGV başkanı iyi insan
Hep iyi insanlardır diyorum
............
Dergiye Bakıp beğeniyor. Baskısı filan iyi dışarda da satılır
diyor.
Röportajını okuyor..
İlgi ile takip ediyorum
Röportajında resim altını
görünce birden irkilip “Ne demek
bu diyor”
Siz bir ben anlamıştım diyordunuz ya.. Onu kötü yazmışlar...
Ses çıkarmıyor.
Merveyi görünce tiksinti ile
Bu kadın. Kolunda kulağında milyarlarca takı
Neresi Anadolu kadını
Bende çingene koysalardı hiç değilse ecevite değneği ile baş
gelirdi.Anadolu kadını diyerek savunulurdu.Şimdi kimse savunamıyor.
Doğru çingeneler namuslarına düşkündür olabilirdi diyor.
Neden koydularsa diyor.Bende Erbakanı kast ederek o
koymuştur.
O sorumlu
Keşke bena sen sorumlusun deselerdi. İyi ederlerdi diyor..
..............
Siyasi durumu soruyor.
Demirel bunarla oynayacak diyorum.
MHP kendine gelmek istiyor ama onu getirenler hemen götürmez
diyor.
Demirel değerlendirmesi yapıyoruz.
Hakkında ne
yazmışsam hep doğru çıktı diyor.
Beni dinler diye ilave ediyor.
...........
Kemal isminde birisi ve birkaç kişi geliyor
Akgün Er’den bahsediyor.
Alacaya un fabrikası için alacalıları yemek istemiş.Alacalı
biride içirin demiş.Nasıl olur içermi
Teklif etmişler
Senin karı ermeni ve ortadokx değilmi?
İçmeden senin koynuna girermi içersin demişler oda içmiş
Ertesbigün birdaha alacaya gelememişde alacalılar kurtulmuş
Akgünün oğluda “Bu türkler dayılarımı kesti “diye acayip
Türklere kıcıktır diyor.
Daha neler
Hatipoğlununda Doğulu ve kürt kökenli olduğunu
savunuyor.Sarıkayaya sonradan geldiler. Hukuk fakültesinde içerdi diyor.
..................,
Üzmez
Sadi somuncuoğlu için bir çok yazı yazdım ama bakanlıktan
düşünce aradı.Ağbi kılıç gibi keskin yazıyorsun dedi
Bende bunu bakanken yapsa idin ya dedim diyor
Kemal bey onunda aslen alevi kökenli olup öğleye kadar
içtiğini söylüyor...
..
üzmezden izin istiyorum.
Yolcu etmek için çıkıyor. Karşı çıkmama rağmen Ayakkabılarımı
çeviriyor...
::::::::::::::::::::::::::::::
YERLİ TALİBAN
Bilgisayarcıya (Tempo Bilgisayar)
gittik. Serim bey gelmemiş.
Bizim bilgisayar bitmiş..
bilgisayarcı çırağı Orhan’a bana yazıcısı lazım. Elim ayağım kilitlendi.bilgisayarım yok yazı
yazamıyorum.Bir haftadır yazı yazamadım.
İnsanın yazı yazamaması senin ağzına bant çekilerek konuşmanın
engellenmesi gibi bir şey diyorum.. Bizim bilgisayarı denerken
onların bilgisayarında dün akşamki
geziyi haberleştiriyorum.
Serim geldi. Müsaade var değil mi
dedim.Tabi ağbi neden olmasın..
Yalnız Taliban’a mektup yazma geri
tarafı her şey olur dedi..haber içinde iç haberleşme, parti içi enformasyon
dedi.
Haberi bitirdim milli gazeteye faxlamak içih serime
götürdüğümde, orada oturan üç kişi daha
vardı. TRT’nin muhabirleri imiş.. Necati ağbi de gazeteci dedi.
Hangi gazetede olduğunu sorunca Mahalli
Gazete Anayurt’un yazarı olduğumu söyledim..
Serim eskiyi de söyle ... Necati Ağbi Akit’in
temsilci yardımcısı idi dedi.
TRT muhabiri yerli tabibanın deyimini kullanıca.Ne mümkün
taliban eşek gibi elmirndeki teknolojişyi televizyonu kullanmamış.Ama akit
teknolojiyi kullanıyor dedim. Olsun 250 milyon ABD’liyi korkudan titretiyorlar ya dediler. Onlar
aptallığından korkuyor. Talibanın ne bilgisayarı ne de teknolojsi var. ABD
yönetimi Talibanı büyüttü. ABDlelerin de korkacağı vardı korttular.. Olanlar
ortada dedim. Onlarda zaten ikiz kulelerin talibanın yıktığını söylemek de zor dediler..
Bilgisayara ne ödeyeceğimizi sordum.Fiyat eskisi gibi çocuklaran
hesabı başka.Onlarada ister birşeyler
ısmarla.İstersen gönlünden ne koparsa dedi.
Cebimde 20 milyon vardı.On milyonunu
biölgisayarın disket sürücüsünü
değiştirmişlerdi.Ondan kalan on milyon için verdim.Geri kalanınıda çırak orhanla bölüştük.Orhan’a bu gönlümden
kopan değil.Cebimden kopan.Hakkını helal et dedim.Oda memnuniyetini belirti.
.........
Gazeteye gittim kimse yok.
Aşağı inerek Yunus Çelik’in dersaneye
uğradım.
Şişman arkadaşı orda.
Seni bir yerlerden tanıyorum dyerek
belkide partiden diyor. Bende parti ile ilgim fazla değil deyince
Ben Yunus için partiye
takılıyorum.Yoksa beni açmıyor. Dalga dümen..Tarikatlarda öyle.ben faruki dergahına bağlıyım...Orada da dedikodu çok oluyor.Müslümanların işi gücü dedikodu diyor.
Yine Bahri şahinin oğlu olduğunu
söyleyerek babamı tanırsın her halde diyor. Bilmediğimi söyleyince mescioğlu
şirketinin sahibi olduğunu söylüyor.
O zaman benim patron baban diyerek
sigorta olayını anlatıyorum.Süleyman bey onun dayısı imiş...
Babamda fazla ilgilenmez ama Zeki bey nerde ise o da orda.
Biz partiye bu kadar yakınız ama yinede
dikmen vadisinde aldığımız iş dolayısıyla
Melihle mahkemeliğiz.Üç yıldır paramızı vermiyor diye dertleniyor..
Milli gazeteyi eleştirerek ne gazeteye
benziyor nede dağıtımı iyi , bende iptal
ettirerek Zaman alıyorm.Hiç değilse dolu dolu gazete diyor..
Ben
camiye oradanda Ankara İl’in düzenlediği geceye katılacağım deyince Zeki
bey babamıda götürmüştür diyorak babam
gitmek istelmiyor akma onlar
götürüyor..Dedamandaki yemeğe 13 milyar ayırmışlar kesin iki üç milyarını babama yüklerler..
Öyle yapmasalar çağırmazlar bile diyor..
.......
Kocatepeye gidip ikindiyi kılınca standları geziyorum.İnsanlar boş oturuyor..
Haydar Baş’ın standındaki çocuk; kitaplar geçen yılkı fiyata diyerek geçen
yılda beş milyondu şimdide diyor..
Bende öyle olmalı haydar bey çelik
tencereden desteklemeli diyorum.Kitabı inceliyorum.Yarısı boş.keşyke her yeri
dolu yaparak yarı fiyata
satsalardı.Kimserde alacak derman yok diyorum.Odüa bu güne gelmede hepimizin
kabahati olduğun söyleyerek Ecevit’i kitidar yaptık oly verdik diyor.Bende bu
millet Ecevit’i hiç iktidar yapmadı ama ortaklarına söyleyin diyorum..
.......
Yazarlar Birliği Standında
Ihsan Işık’ın yazarlar sözlüğü
var.İhsan ışığın anlattığı gibi kapak değil.O kırmızı zeminli bir kapak
göstermişti.
Birkaç yazara bakıyorum.
Kısa biyografileri var.
Yaşar kaplana baktım.Akit’te
yazıyor diye yazıyor.
Ihsan ışığa şu yanlışları söyle diyorum.Genç adam not alıyor.:
1.
1.
Kitap kapağı kırmızı değil..
2.
2.
Yaşar kaplan bir karının Almanyaya kaçırdığı yazıllmamış
3.
3.
Akit’ten ayrılalı bir yıl oldu yinede atkitte yazıyor demiş..
.......
Abdulkadir gani selçukla karşılaşarak
birlyikte Dedeman’a gidiyoruz.
Gidip basın bölümüne oturuyoruz.
İlk defa Hoca tam saatinde yemeğe
geliyor.
Yine kısa konuşuyor.
Hocadan önce kürsüye çağrılan zeki
bey, bir fıkra anlatarak “Sen den sonra
ortada vakvaklar ve kurbağlar kaldı” diyor.Hoca memnuniyetini belirten
jestlerle kafasını sallıyor ve ağzını büzerek gülümsüyor..
NTV’den Adem Kadal, Ağbi medari iftiharımız konuşuyor.. Neden alkışlamıyorsun diyerek zeki beyi
alkışlamadığıma dikkat çekiyor.bende onun yağcısı değil danışmanıyım.Herkes
görevini yapıyor...Oda görevini..Beni bağlamaz
diyorum.
Adem
sağlsun Zeki bey bana emanet verdi
sonra Necati beye ver dedi.bende götürdüm ama yokmuşsunuz.Fevziye hanıma
verdim..Önemli bir şey yokmuş diyerek
Meclis genel Kurulunda yapılan gizli görüşmeden notları ademe vermiş onu söylüyor..
Hürriyetten Turan Yılmaz, seninkiler buraları
seçmezdi. ASKİ filan olurdu diye soruyor. Bende ASKİ’de Melih beyin programı varmış diyerek “Melih
beyin vermediğini ima ediyorum...Ve burası Demirel’in kalesi biliyorsunuz.
Demirel’de saadete gelecekmiş ondan burayı tercih ediyorlar diyorum..
Altınsoy’da gelmiş.Necati Çelik’le aynı
masada.Necati Çelik’e değil de Altınsoya
gidip afiyetler dileyip hatır soruyorum.
Çelik kızarıp duruyor..
Az kalsın koruma ile muhabir arasında sigara kavgası çıkacaktı..
Yemek sonrası giderken Oğuzhan Asiltürk’le karlaşıyoruz. Nezaket
gösteriyor..Hatır soruyor. Hocanın az konuşması
iyi oldu.Hitabetide Ecevit’le mukayese edildiğinde çok ileri diyorum..
Asiltürk...Allah....Allah ...diyerek
“Allah inşallah o günleri gösterir gibi söylüyor” Bunu çok samimi buluyorum..
.........
Vahdettin elbay orda.Çankaya ilçe
başkanı doç.Dr.halis bilge orda..
.......
Sincan belediye başkanı Rüstem beye
mektubu veriyorum..senin yazın cebimde
diyor..
.........
Hüseyin Erdal... Önce geleni yemek
gerekmiş.Öğrendik ama çok geç oldu
diyor..Sen resim çekip haber yapmak için para gerekli imiş bunu da geç öğrendik diyor...Bende her şey tamamen
duygusal diyorum...
.........
Zeki beyle karşılaşıyorum.Sende geldin
mi diyor.Farukinin oğlu ile birlikte.Ben
camiye gidiyorum diyerek kacatepeye yöneliyorum..
Otelde dolaşan bir Afgan kıyafetli ile
gidiyorum.
Adı Muhammed... olan kişi Pakistan’dan
gelmiş..
Ramazan bereket ama Afganistan’da
zulüm.ABD ve İsrail zulmü diyor..
...........
Namazı kıldıktan sonra Şeyh Faruki’nin oğlu ile Zeki bey camide..
Nereye gideceğimize dair bir
programımız yoktu.Bizde camiye geldik.
İstersen kitap fuarını gezelim mi
diyor.
Gezmeye karar veriyoruz.
Ayakkabımı almaya gittiğimde yine Pakistanlılarla karşılaşıyorum. Beş kişiler...sevimli
insanlar.. yarı Türkçe Arapça ve İngilizce
anlaşmaya çalışıyoruz.. Camiyi güzel bulduklarını söylüyorlar..
......
Zeki bey ve farikinin oğlu ile
birlikte birkaç stand dolaşıyoruz.
Camiden çıkanların kalabalığı var..”Bu saatte fazla dolaşamayız esnaf
alışıverişte.Yarım saat sonra kimse kalmaz ama tenha zamanda gelmek gerek
diyerek geziyi kısa kesiyoruz.
Yalnız yazarlar birliği standındaki
delikanlı beni tanıyarak mesajını Mehmet
Sılaya ilettim diyor..
Sılayla yemekte karşılaşmıştık.. Sılay
yeniden aday yapılmadığı için kızıyordu. Ama nedense eskiciler yanında yer aldı.
Ömer Öz yılmazda öyle.. Dr. Ahmet....
da
.......
“ÜLKENİN
İTİBARI MAKAM ODALARININ TANZİMDEN
GEZÇMEZ. ÜLKENİN TİBARI BORÇ ALMAMAKTAN GEÇER”
tam çıkmak üzereydimki “Timaş standında
Hüseyin Üzmez kitaplarını imzalıyor” anosu yapıldı.
O sırada bir iki gencin neresi diye
dönerek TİMAŞ standını aradığını gördüm. Onların kendi tarifleri ile bende kısa zamanda standın yerini öğrenip yöneldim.
Gittiğimde Üzmez yeni yerleşiyordu.
Başında yarım sola eğilmiş oğlak derisi Çeçen kalpağı..Sırtında deve tüyü poltasu.. Yine sol yanında katalitik soba önünde kitapları..
Bir iki kişiye imza ediyordu ki beni
görünce “Gel kardaşım.Buyur.Bir öpeyim deyip öptü.” Kolay gelsin filan dedikten
sonra gençlerin sorusunu cevaplandırıyor...
Bir delikanlının tlevizyonda
anlattığınız iğne hikayesi bizi çok güldürdü diyor.
Üzmezde
onun aslı öyle değildi. Ben onu
şey olmasın diye şey yaptım (Teville anlattınız yani) Evet aslı
şöyleydi::
Bir paşa (Bana dönerek eski asker olmamı hatırlatıp seninkilerden)
başörtüsüne karşı değiliz.İğneyi şöyle batırmalı filan diyor.Bir erde gelip
“komutanım iğne nereye batırılacak?” diye sorunca komutandan bir tokat
yiyor..Er tokatı neden yediğini beli
bilmiyor..” diyor.
Beni
gördü ya.. Başladı İsmail
Nacar’la ilgili anlatmaya..
“Bu gün
Selami ile birlikte
Kızılay’da karşılaştım.
Yaşar Nuri yazmış ki Hüseyin Üzmez diyor ki İsmail
değil kitap yazmak anasına mektup
bile yazamaz..diye yazmış.
İsmail
ben onu mahkemeye verdim.. sende
ben böyle demedim diye yazıver. Çünkü kamuoyu senden böyle bir açıklama yapmanı bekliyor
dedi. Bende yahu ne açıklamasa yapayım.
Açıklama bekleyen kamuoyu değil sensin
diye gülerek ekliyor.. O İslamcı yazar diye
geçiniyor ama Onun değil kitabı
el kadar bile bir yerde yazılmış kağıdı yok.diye keyifle anlatıyor..
Sabah gazetesinden bir serseri benim
için gündüz İslamcı gece ise şişenin
dibine vuruyor yazmış. Onu mahkemeye verdim.İyi bir tazminat alsam da millete ziyafet versem..Ben
hapsane de bile sigara dahi içmedim.
Adam sorhoş diyor dedi.
Bende ağbi o benim şiirimi okumuş öyle zannetmiştir.
Çünkü ben sana sarhoş...Çağın içmeden
sarhoş olan neyzeni demiştim diyorum
keyifle gülüyor..
Tam
bu sırada Hüseyin bey nasılsın diye birden Turizm Bakanı Mustafa Taşar
belirdi..
Hüseyinağbi hemen ayagğa kalkarak Sayın bakan
hoş geldin diye hürmet gösterdi. O rahatsız olmamasını söyleyip bir
takım kitapların tümünden istedi...
Kültüre katkı dedim.Hüseyin ağbi sayın bakan eski arkadaşım dedi.. Taşyar
kitapların çoğunu okudum dedi. Bende diğerleri sizin için nostajik olur
ama can pazarını okursanız Hüseyin
ağbinim son haleti ruhiyesini anlarsınız
dedim.
Taşar, ağbi zahmet etme bir tanesini imzala yeter dedi..
Bu arada birkaç kez elektrikler
dışarıdaki yağmur ve rüzgar nedeni el gelip gitti. Bakan ne oluyo bu
elktiriklere demekten kendini alamadı..Belki de can güvenliği için endişeye
düştü..
Bu arada Hüseyin ağbi tanıyor musun
diye bana sordu. Ağbi nasıl tanımam.
Sayın bakanı makam odası tadilatından iyi tanırım dedim.
Taşar
onu abartılar. Boyalı basının tesirinde kalmışsınız. Gerçeği bilseniz
öyle konuşmazsınız. Şimdi açıklamanın yeri değil ama gerçek rakamı ortaya
koyacağım, o zaman böyle düşünmezsiniz dedi.
Bende sayın bakan Türkiye’nin itibarı filan
demişsiniz ama ülkeni itibarı
öyle makam odalarının tanzimden gezçmez.
Ülkenin tibarı borç almamaktan geçer dedim.
Sen de mi Malatyalısın dedi. Hayır
Allah’a şükür ki Çorumluyum dedim.
Zaten
Çorumlu olmasan yapmazsın. Senin yaptığını..deyince Çorumlu iyi yapar.
Çorumlu gibi yapılamaz da ondan dedim.
Seni iyi tanıyorum..tanıyorum da dedi.
Bende sizi tanıyorum..
Size gerçekleri görün diyoruz. kitap
alıp okumak istiyoruz. Alamıyoruz.. Adamlar geçen yılkı fiyattan kitap satıyor
yine alamıyoruz.. Okuyamıyoruz. Milletin hali harap. Çok istememize rağmen
alamıyor kitaba sadece bakıyoruz..dedim..Oda
evet öyle karşıda %50 indirim
diyor dedi..
Sonradan fark ettim..Bu arada
yanındakilerden biri bakan kitapları
alıpda elimizi sıkıp ayrılırken
işaretle sus gibi parmağını ağzına
tutarak lütfen diyordu..
Bende ona susmamın mümkün olmadığını
hatırlatırcasına “Ayasofya’yı unutma dedim.. Bakan kendine alınarak “tamam
tamam” diyerek gitti.
ANAP teşkilatlarının kısa boylu hızlı bir genci idi. (İntikam)
Yurdusevi’in filan arkasında dolaşırdı.. O kişi.. Biraz yaşlanmış ama.. Ayasofya’da karşılaşmış
ne yapıyorsun? dedğinde Namaz için yer alıyorum demiştim. Bir sürü cami var.
Elin kilisesinde namaz kılarak hadise çıkarma demiş, bende sert tepki göstermiştim.
O korkudan yanımdan ayrılmış. Ben de
namazı Ayasofya içinde eda üst katta
etmiştim...
Batesadüf bu ya birkaç gün önce bakanla
ilgili bir soru önergesi hazırlayarak bakanın marifetini Başbakan’a şu şekilde sormuştum:
TÜRKİYE
BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıda ki sorularımın
aracılığınızla Başbakan Mustafa
Bülent ECEVİT tarafından yazılı olarak
cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.
M. Zeki ÇELİK
Ankara Milletvekili
1.Hükümetiniz devleti küçültmek için
yeni tasarruf tedbirleri alırken, bazı bakanlıklar hala ‘büyümeye’ çalışması
hükümetin uyum içinde çalıştığının bir göstergesi midir?
2.Bazı
bakanların bağlı kurumlarında “ 3
aydır maaş ödeyemediğini” söylediği bir dönemde bir bakanın
milyarlarca liraya mal olan makam odası tadilatı konusunda ne
düşünmektesiniz?
3.Cümle aleme IMF kanalı ile “para
dilenildiği “ bir zamanda bu uygulama kamu
kaynaklarının israfı değil midir?
4.Yine her alanda borç alındığı bilinerek içerde ve dışarıda “itibar sorunu yaşandığı” bir dönemde
bu harcamaların “Bakanlığın
dolayısıyla devletin itibarı” diye
açıklanabilir mi?”
--------------------000000000000000000000------------------------
NECATİ ÇAVDAR’LA UFUK
TURU.... .
Yekta GüngörÖzden:
“CUHHURİYETİN
KURBANIYIZ”
Bu hafta sizler için
“Sorarsınız. Aklımın erdiğini söylerim.. Saydamlığı, açıklığı seven bir
insanım, terbiyesizliği değil.. Açıklığı severim, müstehcenliği değil” diyen
Anayasa Mahkemesi önceki başkanlarından Yekta Güngör Özden ile sohbet ettik.
Gerek Özden’in samimiyeti gerekse kendi konuşma üslubunun ortaya çıkması
bakımındın kimi dil kurallarına uymayan cümleleri aynen korumayı hem
kendilerine hem de sizlere saygı açısından uygun bulduk. Kendileri için
“Cumhuriyetin kurbanıyız” nitelemesi yapan ve “sayısal çoğunluğun siyasal
kararların istendiği gibi alınmasına yetmeyeceğini”söyleyen Özden, kendi
ifadesi ile”Kimi askerlerin (kurumu ayrı tutulmak şartıyla) tutumu ve tavrı,
yargının durumu ve demokratik kitle örgüleri konusunda uygulamalara yorum
getirmeyi başka bir söyleşiye bırakmak üzere dil, siyasetten ne umdu ne buldu,
Milli irade ve 28 Şubat gibi konulardaki görüş ve düşüncelerini huzurunuza
getiriyoruz..
--------------0000000000000000---------------
SPOTLAR:
Dil konusu, birisinin
mutlaka böyle olur demeyle olmuyor..
İnsanım .Şerefli ve
namusluyum..
Türküm Türkçü
değilim..
Milliyetçiyim ırkçı
değilim..
Atatürkçüyüm.Kürtçü
değilim..
Meslek
liselilere haksızlık edildi. Düzeltsinler..
İki yılım o dernekte
(ADD’de) geçti... Yirmi yıllık ömrüm bitti.. Yaptığım çok güzel şeyler oldu.
Şimdi yalancılar inkar ediyor. Neler neler yapıldı.. Ama anlamadılar. Beni
yordular.. Yıprattılar.
”Atatürkçülük rozette
kalmış.. Ayda iki milyon lira ödentisini vermeyen adamlar bana göre adam olmaz
ki Atatürkçü olsun..
Siyasette; bir buçuk
iki yılda..
Servetim
gitti.. Sağlığım gitti.. Saadetim sarsıldı..
Milli irade ayrı şey ,
millet iradesi ayrı şey..
Bunlar hukuksal
incelikleri olan , hukukçulara anlatılması gereken onların tartışması gereken
kavramlar ve konular.. Ve kurumlar..
Bu gün Bush,
Amerikanın Erbakan’ı İnananı ile inandığı arasında elçisi olmayan tek din
Müslümanlıktır.
..................000000000000000..............
DİL..
-Bizi
daha çok kelimelerle vurdular.Kelimelerle sıkıntılara giriyoruz.. Bu gün
Atatürk’ün nutkunu bile anlamıyoruz. Bu konuda ne diyorsunuz?
- Bir ben öğretmen
çocuğuyum.Beni bir özelliğim daha var. Dün gece mehtaba çıkıp hep seni andım
Öyle biran gelir ki mehtap seni “ şarkısını bilirsiniz. Bu şiir enişteme
yazılmıştır. Biz ailede hep böyle edebi anlatımlarla edebi tartışmalarla
yetiştik.Ve yazıyı ben dört yaşında öğrendim.Beş yaşında ilk okula başladım.
Dilim, Türkçe’ye alışkanlığım ve sevgim vardır. Ben on yıl orta okulda Türkçe
yurttaşlık bilgisi dersi verdim.. Türk Dil Kurumunun hem avukatı hem üyesiydim.
Dil derneğinin üyesiyim.Türkçe sözcüklerden yanayım.Arı dilden yanayım..Ulusal
dili ulusal kültürü benimseyen bir adamım. Ancak.. Derslerimde çocuklara
mutlaka iki şeyi başucunuzda mutlaka bulundurun diyorum. Bir anayasa.. 82
Anayasası bana göre 61 anayasasının çok kötü bir kopyası olmasına rağmen
– Bazı
iyi maddeleri var elbet..genelde söylüyorum.
- Bir anaysa cebinizde
çantanızda bulunsun. Hakkınız nedir.Ne isteyeceksiniz, ne istemeyeceksiniz.. Ne
yapacaksınız ne yapmayacaksınız... Devlet ne yapar, ne yapmaz.Bilin. Biri de..
Mutlaka, Atatürk’ün 15-20 Ekim 1927 de 36,5 saatte söylediği söylevi bulunsun. -İyi
de Atatürk’ün okuduğu nutku nasıl anlayacaklar? Bu gün konuştuğumuz dil, dün
konuşulan dil değil.. Atatürk’ün o gün anlattıklarını bu gün anlamak elbette
güçtür. O nedenle Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Özer Ozankaya’nın
..Başkalarının ve benimde yaptığım çeviriler var. Mutlaka Eskiyi söylemek
zorunda değiliz ki?.. Eski sözcüklerde bizim sözcüğümüz değil..Farsça, Arapça
karışımı Osmanlıca.
-Şimdi
gençler .hayretini, şaşkınlığını artık cümlelerle ifade etmiyor..”Of
oldum...Kal oldum” vs gibi bir kaç kelimeyle yetiniyor. Dilde kelime hazinemiz
daraldı.O anlamda soruyorum.
-Dili Türkçeleştirerek
daralma değil. Türkçeleştirilerek ulusallaştırılıyor.Millileştirildi eski dille
... Dildeki kirlenme iki yoldan oluyor. · Bir: Argoya çok dönüş oldu.Gençler
işin basitine kaçıyor.Okumadılar.. Eğitimin iyi olmadığından .Eğitimde
boşluklar, bozuklar olduğundan · Birde yabancı dilerin istilası dediğimiz el
atması oldu. Geçin bakın sokaklara.. .Tunalı Hilmiye.. Bazı yerlere..Otel
isimlerinden kebapçılara kadar .. Adam “Perdecci” yazmış.”Başka bir şey mi?
Anlamadım.Ne demek? Bu dedim. Efendim perdeci bu dediler.Perdci de ilgi çekeyim
diye yapmış.Dikkat edin şimdi: yani bir ürün reklam başladı “A” harfinin
ortasındaki çizgiyi koymuyorlar. · Bunlar kendi diline , kendi değerlerine,
kendi varlıklarına, kendi kaynaklarına özen göstermeyen şöyle böyle insanların
ortaya koyduğu sonuçlar. -Bu gün yasların dili de öyle, yeni çıkarılan
yasalarda yaşayan dil değil yaşamayan dil söz konusu.. -Yaşamayan eski dil
hakim.Yenisi değil..Sizin anlamadığınızı zannettiğiniz kelimeleri anlayanlarda
var.Sizin anladığınızı zannettiğiniz kelimeleri de anlayanlarda var. Dil
konusunda; doğal gelişmeyle, kirlenmeyi önleyerek eski sözcükleri atıp yerine
yenileri alarak ama bağlantıyı anlam yönünden kurarak yürüteceğiz. Eski
kelimelerin yerine yenisi bulunuyor.. Bulunanların çoğunu sevmiyoruz. .... Dil
konusu, birisinin mutlaka böyle olur demeyle olmuyor..
ATATÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ..
-Biraz
önce Atatürk milliyetçiliği dediniz.Atatürk milliyetçiliği nasıl bir şeydir.Kaç
metredir.Kaç gramla ölçeceğiz.Kime diyeceğiz.herkes diyor ki ben en
Atatürkçüyüm..Kahveye gittik. Vatandaş kağıdını oynuyor..Askerlik yap
demişiz.Yapmış.Vergi ver demişiz... Gücü varsa vermiş.Siz yargıçsınız.Ben seni
suçlu buldum demişsiniz.Tamam eyvallah demiş. Gdip yatmış. Şimdi bu adam nasıl
bir adam? Atatürkçü mü, Atatürk milliyetçisi mi,milliyetsizi mi nadir.Bu insanı
belirlemek için ne yapacağız?
-Söyleyeyim...Konuşacağız
şimdi...Bakın..İstediğinizi yazın.. Müslümanlıkta yalan söylemek var mı?..
- Yok.
..Müslümanlıkta adam
öldürmek var mı ?..
-
Yok..
Müslümanlıkta
hırsızlık var mı?..
- Yok.
... Müslümanlıkta ırza
geçmek var mı ?..
-Yok....
Müslümanlıkta çalmak
var mı?
-
Yok..
Sahtekarlık var mı?
-Yok
- Yok değil mi?.. Bu
gün hanemizdekiler kimler?.. Müslüman değiller mi? O nedenle Müslümanlığı
suçlamak doğru değil.Bir yere geliyorum.O Müslüman olsun veya olmasın İnsanın
kendi yapısından kaynaklanan tezahürlerdir. Eskilerin deyimi ile .. Bakınız.
Milliyetçilik dediniz.... Gayet içtenlikle konuşuyorum.. Dostça.. Benim bir
sözümdür..”Ne altın gelir, ne gümüş gelir.Dost gelir”.Bir birimize inanmak
orundayız.Sizin yarın ne düşüneceğinizi bilmiyorum.. Belki Allah vermesin iki
dakika sonra fenalık geçiririz..Belki ben geçiririm ..Siz bana müdahale edeceksiniz..
-Çok
önemli.
-Doğru değil mi?
Birbirimize bakmak zorundayız.. Ben her zaman söylüyorum: İnsanım .Şerefli ve
namusluyum..Türküm, Türkçü değilim..Milliyetçiyim, ırkçı değilim..
Atatürkçüyüm, Kürtçü değilim.
-Bunun
ölçüsü ne?
-Dur.. Anlatacağım.Bakın
bir daha söylüyorum.. Türküm Türkçü değilim.milliyetçiyim ırkçı
değilim.Atatürkçüyüm Kürtçü değilim. Müslüman’ım İslamcı değilim..Dindarım
dinci değilim.. Var mı ötesi? Benim tarifim bu.. Hem milliyetçiyim.Hem
Türkçü..Değilim.. . Irka ağırlık veren insanları ırklarından dolayı değerli
veya değersiz kılan adam değilim .O bizim elimizde değil.Önce insanız.Sonra
Türk, sonra Müslümansız.. İnsanlığınızdan vaz geçip hayvan olmazsınız..Ama bir
kötülük yapmışsak, hayvan gibi hitap edilebilir bize, değil mi efendim? Peki
Türklüğümüzden vaz geçsek.. -Tarihimizi değiştirip –Irkımızdan vaz geçmiş
değiliz.O kağıt üzerinde bizi tanımaya yarayan bir işarettir. Pasaport gibi..
Amerikan tabiiyetinde yüzlerce Türk yok mu?.. Binlerce var..
Geçiyorum..Müslüman’ız diyoruz. İhtida eden var( din değiştiren)..Dün veya bu
gün gördüm.Gazetelerin birinde var. Bir hocanın çocuğu gitmiş Amerika’da dinini
değiştirmiş. Fikret’in oğlu gibi.. -Çok normal.. -Oraya geliyorum.. Fikret’in
oğlu Haluk gibi..Demek ki bu değerler bizim üzerimizde kalan , insanlığımız ve
ırkımız gibi kalıcı değerler değil..O halde geliyorum... Milliyetçilik
dediğimiz şey.. Kendi soyunun değerlerine sahip olup.Onun iyi geleneklerin
korumak, güçlendirmek, kötü alışkanlıklarımızı arındırmak başka ulusların
karşısında kendi bağısızlığını ödün vermeden korumak,..Ama başka ulusların
kötülüğünü istemeden dostça yaşamak ilkesi...Atatürk milliyetçiliği budur..
Birisini boğmak, istila etmek, işgal etmek değil..Anlatabildim mi?.. Sen
milliyetçisin yada sen milliyetçi değilsin gibi ayırmadım..Herkesin milli
değerlerini,ulusal değerlerini kendine özgü düşünmesinin dışında eğitim yolu
ile çocuklarımıza soyumuzun üstünlüklerini anlatmamız.Başka soyları aşağı
görmeden,dostluk ve bağımsızlık içinde yaşamayı anlatmamız gerekir.Özetle budur
milliyetçilik...
SİYASETTEN NE UMDU, NE
BULDU ?
-Siz
en üst hukuk kurumunun başındaki insan olarak çeşitli görüşlerinizi
açıklıyordunuz.. -Ama demin söyledim.yargıçlık nitelikleri ve meslek gereklerine aykırı
olmadan..
-Takdir ettiğim bir şey
var. Niye? Bir insanın hakikaten bir siyasal düşüncesi, yönetme arzusu varsa
bir siyasi partiye mi girecek, bir siyasal kuruluş mu teşkil edecek. Etmeli ve
oradan da halkın huzuruna çıkmalı.. Siz bunu yaptınız.
-Onu da
anlatayım....Şimdi bakın.. Siz sorunuzu sorun söyleyeyim.
-Ne umdunuz, ne buldunuz?
- Tamam,şimdi oraya
gelelim. Ben siyaseti sayarım... Sevmem.. 1951yılında zamanın Adalet
Bakanlarından Osman Şevki Çiçekdağlı ile uzun tartışmalar yapıp, parti gençlik
kollarının , ocakların açılması için mücadele vermiş insanlardan birisiyim...
1953 yılında CHP Gençlik kolları kuruldu.Başkanımız Dr.. Suphi
Baykam’dı..Yönetim Kurulunda Altan Öymen vardı.ben vardım. Bülent Ecevit geldi
sonradan ..On beş kişiydik..Kızlı erkekli.. İki yıl orada çalıştım.Fakülteyi bitirdim.Askere
gittim.. 59 da, terhis olup geldim. Halk Partisi’nin üyesi olarak Hukuk
müşaviri oldum.Avukatlık bürosunun başında bulundum..Sonra.. Yüksek Danışma
Kurulu üyesi oldum.Vedat Dalokay..Ahmet İsvan..Kemal Kayacan.. Başbakanlıkta
müsteşar İsmail Erkan ben beş kişiydik. Tüzük gereği de -bu nedenle - parti
Meclisi üyesi oldum..Ama hukukçuluğuma leke sürecek hiçbir şey bırakmadım.
Hiçbir siyasi toplantıya katılmadım.Hiçbir siyasi istekte bulunmadım. Hiçbir
siyasi öneri almadım.. Rahmetli oldu. -Daha geçen hafta-..Erturğrul Özkök’ün
kayın pederi Hüdai Oral.. O bana 1967’lerde bir gün telefon etti. Dedi ki “İsmt
Paşa senden rica ediyor.Ankara il başkanlığın alacaksın..” . “Peki” dedim..Üç
saat sonra vaz geçtim. Evden çıkmadan.... İsmet Paşa’ya bir “peki “demek
zorunda kaldım....Ben bu işten vaz geçtim.ben bu işi beceremeyeceğim”
dedim.Açtım telefonu , “kusura bakmayın kabul etmiyorum” dedim.Kestim ilişkimi.
-1979 yılında ben Anayasa Mahkemesi Başkanlığından emekli olmadan, Lojmanıma
kadar gelerek benim emekli olduğum zaman siyasete girmemi isteyenler, hatta
emekli olmadan bırakıp, Halk Partisinin başına geçmemi isteyenler oldu.Açık
söylüyorum. Bunlar, eski milletvekilleri...Senatörler geldi. Kendilerine
“hayır” dedim...Daha evvel Anayasa Mahkemesine yeni üye olarak girmişken 20 ay
sonra ihtilal oldu.İhtilalden sonra rahmetli Sırrı Atalay beni ziyaret
etti.Oturduk. Dedi ki “Yektacığım, Başkanlar..” Kim dedim; “başkanlar ?”..
“Eski” dedi. “Meclis Başkanları, Senato Başkanları.. Karar verdik parti
oluşumuna.. Seni aramıza koyacağız, söz “dedi. “Hayır...” dedim. “Ben hukuk
yolunu seçtim..Avukatlığı bıraktım.Yargıçlığa geldim...Örnek olmak
istiyorum.Burada mesleğime kendimi tam vereceğim dedim.kaldı ki benim varlığım
yok.Siz bana bir görev vereniz uçakla gidemem..Trenle gidemem.Otobüsle gitsem
geç kalırım.Dolmuşla gitsem şu olur.Benim verecek paramda yok.Benim bu
görevleri yerine getirecek ekonomik imkanlardan mahrumum..Beni bağışlayın
dedim.”Anladım” dedi gitti adam..Taaa bu 1981 de oluyor. Aradan yıllar geçip ben
emekli olunca..Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanlığı’nı bana zorla
verdiler..İstemedim.”Bazı olumsuzluklar yaşanıyor, bunları ancak sen
giderirsin” dediler..Sizin tanıdığınız insanları söyleyeyim.Uluç Gürkan..Önder
sav..Vural savaş..Profesörler..Bunların içinde ADD’nin o zamanki üyeleri.Vali
Aydemir bey.. Hepsi..Israr .. Israr.. Önce “evet” dedim.Sonra “hayır
“dedim..Bir hafta sor yeniden ısrar ettiler. “Evet” dedik.. İki yıl o dernekte
geçti.Yirmi yıllık ömrüm bitti..Yaptığım çok güzel şeyler oldu. Şimdi yalancılar,
çoğu inkar ediyor. Necati bey.. Subayların, hakim ve savcıların, öğretmenlerin
bakanlıklarından izin almadan üye olmaları kararını çıkarttım.İki kapatılma
davası vardı.Onları ret ettirdim.Vilayetlerin ve kaymakamlıkların kapısı
açıldı.Kız yurdu çalışmaya başladı..Antalya, Kayseri,Bursa şubelerine bina
satın aldık..Düşünebiliyor musunz? Neler neler yapıldı.. Ama anlamadılar.Beni
yordular..Yıprattılar.”Atatürkçülük rozette kalmış..Lafta kalmış” dedim
ayrıldım..Ayda iki milyon lira ödentisini vermeyen adamlar bana göre adam olmaz
ki Atatürkçü olsun..Ayda bir milyon lira ödentisini vermiyor..Böyle olanakla
çalışacağıma bıraktım.. Hukuk kurumuna geçtim.. Orada da üstüme düşenleri
yaptım..ADD’de tüzük yenilendi.Hukuk kurumunda da Tüzük yenilendi..Çağdaşlaştırdık.Güncelleştirdik.Salonlar
..Hepsi yapıldı, ayrıldık .Huhuk Kumu’na gitmeden ..Geliyorum.. Orada iki yıl
kalıyorum.Israr diyorlar. Bir daha olmuyorum.Baro Başkanlığında da öyle yaptım
.72-74. bir daha olmadım.. ADD’de en çok oyu aldım.Genel Başkan olmadım.Yönetimin
arkasına geçtim..Yürütme kurulunu bıraktım.Başkasına verdim..Hukuk kurumuna
“Yine ol, olmam.” Geldik. Dediler ki iki arkadaş.İsmini de vereyi size.Vural
Savaş’la Osman Özbek paşa.. Dediler ki “ Efendim, Türkiye böyle gitmiyor..
Partileşmek lazım. ....lazım. Bunlar daha çok Halk Partisine yakınlık duyan
arkadaşlardı.İkisini de sevdiğim saydığım insanlardı. Ondan sonra ben bu işin
siyaset yoluyla çalışmanın bana uygun olmadığını söyledim.Gittiler geldiler
olmayınca..Dediler ki bir gün ikisi. Bir ikindi üzeri. ”Biz yarın deniz
Baykal’a gideceğiz.” Dedim ki “hayırlı olsun.Ama sakın benim adımı götürmeyin
.Benim böyle bir isteğim yok.Sizinle dostluğum arkadaşlığım bozulmasın. Size
hayırlı olsun “dedim..Yani oraya girdiniz diye ilişkimiz bozulmasın” dedim.”Siz
oraya girersiniz, ben girmem.” Bir gün sonra geldiler..Deniz Baykal’ın
olumsuzluklarını anlatıp Deniz Baykal’la bir şey olmayacağını.. Bakın ayrıntı
ile anlatıyorum..Deniz Baykalla bir şey olmayacağını yeni bir parti
kurulmasının gerekli olduğun söylediler Necati bey.. Bende kendilerine dedim
ki.. Kuralım, muralım dediler.. En nihayet.. Eski senatörler, milletvekilleri,
belediye başkanları, emekli valiler, bakanlar dahil 357kişiyi Dünya Ticaret
Mekezi salonunda topladık..Sekiz saat süren bir toplantı oldu..Vural Savaş bey,
toplantının başında Antalya’ya gideceğim diye ayrıldı. Toplantının yönetimi
bana kaldı.Ben, Sivas milletvekili eski meclis başkanvekili Mustafa Kemal
Palaoğlu, Necdet Uğur’un milli Eğitim Bakanlığı zamanındaki Orta Öğretim gGenel
Müdürü Güler Tanyolaç.. Üçümüz.. Dedik ki ”Halk partisinde yoğunlaşma
olsun..Siyaset yapmak isteniyorsa.Deniz Baykal anlayışı ve yönetiminin
uzaklaştırılıp gerçek, yarayışlı bir yönetim kurulmaya çalışılsın..Yeni parti
kurulmasın...Tartışma.tartışma..Bizim gibi “Yeni parti kurulmasın” diyenlerin
dışındakilerin oybirliği ile yeni parti kurulması kararı çıktı. Ben ..
geciktirdim. Bakınız.O sıra da 2 Haziran 2002 de ADD’nin son genel kurulu .Tam
ayrılıyorum.. Toplantıda kalp krizi geçirdim..Ayakta alkışlanan bir konuşma
yaptım..On beş gün hastanede yoğun bakımda kaldım..Yoğun bakımdan çıktım ikinci
gün Vural Savaş geldi..Birinci gün Erdal İnönü, geçmiş olsuna geldi bana..
.Sadece dost ve babasının avukatıyım diye..İkinci gün Vural Savaş geldi dedi ki
“ Ağbi ben bu..h.. işlerde yokum” dedi. -Ne demek oluyor bu? -“Antalya’ ya
gittim şöyle oldu.İzmir’e gittim böyle oldu.Ben siyasete girmeyeceğim “ dedi.
Etmeyin kardeşim, millet size güvendi..Biz seni genel başkan yapacaktık..İşte..
Falan yok.Ayrıldı..Sırf Atatürkçüler dağıldı demesinler diye, beceremediler
demesinler diye arkadaşların ısrarı üzerine genel başkanlık bana kaldı..
-Mecburiyetten? -Mecburiyetten.Bir buçuk iki yılda..Varlığım gitti.. sağlığım
gitti..Saadetim sarsıldı.. İçlerinde i emekli general, kimisi profesör.. hepsi
demiyorum.. tutarsızlıkları, kendi imzalarına sahip olmamaları..Verdiği
karardan dönmeleri, hepsi kendirleri protokol görüşmelerine katılıp, protokolü
onlar hazırlayıp,onların imzala dediklerinden daha iyisini Mümtaz Soysal’la
anlaşıp, getirdim.. Ve bunlar, birleşme kararı için yasal yönden 14 Şubat günün
belirledikleri halde o gün geldiler Necati bey,altmış kişi toplanmamız
lazım.Kurucuların yarısından bir fazlası..Ölenler oldu çünkü.57 kişi
toplandık.Üç kişiye imza attırmadılar.. Salondakilerden on ikisi kendi kabul
ettikleri birleşmenin, “Hayır “ diyecek adamlardı..Biz 45 kişi.Birleşme
kararını nasıl olsa alacaktık. Mümtaz Soysal’ın partisiyle
birleşecektik..(Koltuğu göstererek) Mümtaz Soysal burada oturdu.Ben hep burada
idim..( benim oturduğum yere göre oturduğu koltuk)Saadettin Tantan burada
oturdu.Çok çalışmalar yapıldı.Çok konuşmalar..Bir örnek bir öncelik olacaktı
dağınıklık gitsin diye..O gün sabote ettiler..Sinirlendim.Kürsüye çıktım.. Ne
amaçla partiye katıldığımı, görev aldığımı, ne umutla geldiğimi, ne duruma
düşürüldüğümü söyledim.İstifa ettim.Çıktım.. Saat 1,5 da oradan.eldim
Kavaklıdere postanesine .. Partiye de, Başsavcılığa da bir ki telgraf
çektim..Üyelik filan bıraktım .Bir yıl on gün oldu. Hiç bir ilişiğim kalmadı. Eşim
vce dostlarım hariç Türkiye de her şeyi terk ettim..
MİLLET İRADESİ ve
MÜDAHALELER
-Türkiye’de
iki defa ihtilal oldu. Bir defa Muhtıra verildi.birde 28 Şubat denen kimisine
göre post madem darbe, kimisine göre müdahale oldu.Ama ben müdahale olduğunu
düşünüyorum. -Tabii. -Ama her seferinde vatandaş, muhtıralara, ihtilallere
darbelere muhatap olanları bir şekilde iktidara taşıdı.Menderes’e e karşı
yapılan darbeden sora, “Gözümün içine bakın ne değimi anlarsınız” diyen gurubu
iktidara getirdi. 71 Muhtırasında Ecevit,”Bu bize yapılmıştır” dedi.Onu
getirdi. 80’den sonra yok edilen siyasi aktörler daha sonra yeniden iktidara
geldiler..Yani milletle yukardan müdahale uyumsuz gibi görülüyor..
-Söyleyeyim....Hemen
söyleyeyim. Efendim.. Ben hukuk dışılıkların karşısındayım..
-Özür
diliyorum..Elimde Atatürk ve hukuk diye bir kitap var..Gelirken de baktım..
Atatürk millet iradesi, milli irade diyor..
-Bakın milli irade
ayrı şey , millet iradesi ayrı şey.. Bunlar hukuksal incelikleri olan ,
hukukçulara anlatılması gereken onların tartışması gereken kavramlar ve
konular.. Ve kurumlar.. Bir yere geliyorum. Bir .. Röportaj benimle olduğu için
benim görüşüm önemli.
-Sizin
görüşünüzü soruyorum..
-Bana göre diyorum,
katılır katılmazsınız.Herkes kendisine göre bir şey söyleyecek.Bu gün benim
görüşümü soruyoruz onu anlatayım. Bir ..Hukuk dışılıklara karşıyım.Zorunlu
olmadıkça, ulusun direnme hakkı diye bir kavramı sık sık gündeme getirilmesine
karşıyım.. Ben 1960 olayını bir devrim olarak kabul ediyorum.. 1971, 1980 de olayına
asla katılmıyorum..1980 olayı içinde Evren paşa ile bir konuşmamızda “ Ben 12
Eylülden yana değilim. Ya12 Eylül’e karşıda değilim.ya..ben 13 Eylül karşıyım
dedim.İyi niyetle başlamış olsalardı. İyi ihtilal yaparlardı. Üç..Herkes
demeyim.İlgili olduğumu sanan kimseler ; bizi suçlayıp yalan söylüyorlar. Enim
28 şubatla hiçbir ilgim yok..28 Şubat’ta ben görevimin başında idim. Ne 28
şubat olayının olacağını biliyorum Necati bey.Ne 28 şubat olayının öncesinde
bir kışkırtmam, bir katılmam bir söz birliğim.Bir davranışım oldu.Ne de ondan
sonra olmadı..Hiçbir kime hiç bir kanıt getiremez.. Ancak siz söylediniz.Sizi
iyi dinliyorum ben..Müdahale dediniz, ben onu müdahale saymıyorum..
Müdahaleyi..28 Şubat’ın oluşmasına sebep olanlar kendi kusurlarını örtmek için müdahale
gösterdiler.2 8 Şubatta bir zor kullanılmadı. Kimse şunu yapın demedi. Hukuka
ve Anayasaya aykırı bir şeyde gündeme gelmedi.Ne geldi?.. MGK’nı gündeminde
yarısı sivil yarısı asker olan üyelerin en doğal hakları olan kendi görüşlerini
açıklamaları sırasında bir tarafın eksik bulunduğunu , öbür tarafın işine
gelmemesine rağmen imzalayıp benimseyip yürürlüğe koyduğu için onlar değil
onların yandaşları dışarıdan müdahale gösterdiler.. 28 Şubatta karalaştırılan
18 maddenin18’inde olması zorunlu idi. İhmal edilmiş olaylardı onlar. Öğrenim
yasası, giyim yasası, irticaya karşı tavır.Bunlar bir devletin kendi varlığına
yönelik saldırıları en başta önlemesi gereken hususlardı.Ama idare savsaklıyor.
Bir iktidar geliyor kendine göre.. Eğitimde millilik kalmadı.Savunmada millilik
kalmadı..Sanayide millilik kalmadı.Dış ilişkilerde millilik kalmadı, yargıda
kalmadı..Bunu açık açık söyleyelim. Bunun için ..28 Şubatta MGK’da gündeme
getirilip tartışılanlar, orada kabul edilip imzalananlar.. İmzalamaya
bilirlerdi de ..Hepsi MKG’nın hükümete tavsiyeleridir. MKG’nın doğrudan doğruya
dayatması değildir.Bunun kendi içinde kim kime dayatıyor.Müdahale değil..Ama
yapılmayanların sıcak sıcak gündeme getirilmesidir ve bizimle hiçbir ilgisi
yoktur.
-Çok
net bir durum. Benim çocuğum iyi bir puanla Anadolu Meslek Lisesi bilgisayar
programcılığı bölümüne gitti. Hakikaten insan olarak çok üzüntü duyuyorum.
Izdırabını da çekiyorum.. Çocuğa demiştik ki bunun geleceği var. Ancak 28
Şubatta Meslek liselerinin önü kesildi. İmam -Hatipler öne çıktı. Ama
öbür tarafta meslek liseleri .. Bu gün sanayici sıkıntıda. Hakikaten büyük
sıkıntı var.
-Hiç konuşmayın.. Ben
sizinle beraberim..meslek liselerinin Türkiye için yararı liselerden
fazladır..Normal liselerden.Bak söylüyorum.Normal liseler..Üniversiteye geçiş
yolunda bir duraktır.
-Dünyadaki
uygulamada öyle.
-Meslek liselerinin
özeliği bir çok yönden daha fazla var..Üniversite kapılarında yığılma
oluşuyor.Meslek liselerine yönlendirme üniversite kapısındaki yığılmaları
azaltabileceği gibi bizim sanayinin ihtiyacı olan ara elemanı da verecektir..
Ben bunların bilincindeyim. Şimdi İmam-Hatip okullarına özel statü tanınası,
öğretenlerin en iyilerinin oraya gönderilmesi, olanaklar sağlanması meslek
liselerinin İmam - Hatip kapsamında değil, İmam -Hatip liselerinin meslek
liseleri sayılması bu açmazı getirdi.Bunu ben yapmadım.Bunu asker de yapmadı.
-Ama
sıkıntıyı ben yaşıyorum. Yukarıdaki kavga ediyor ama, gençler eziliyor..
-Bakın..Müsaade
edin.Söyleyeceğim. Onu ben yapmadım..Askerde yapmadı..Onu siyasetçiler yapıyor.
Milli eğitim onların elinde.bakın hala İmam- Hatip liseleri için puanlamalarda
özel işaretler gösterilmesi dayatması var. Ne gereği var efendim.. Niye bunları
dayatıyorlar?... Hala yarım metrelik bez için..Türban adı alında sıkma başı
savunup kıyamet koparılıyor.. Evvelki gün Berlin eyalet mahkemesi karar
aldı”memurlar bile giyemez “diye..Hala getiriyor. Şey diyor ki..Mehmet Ağar..
babasını tanırım. Zülkif bey.. Mehmet Ağar, 51 Ankara doğumludur..Babası
bizimle top oynardı. Bak ben neler biliyorum.. Efendim oy toplayacağını
zannediyorlar.Yumuşak karnı , inanç sömürüsü Türkiye’nin . Efendim biz bunu
sağlarız...Erkan Mumcu çıkıyor..”Özgürlüktür “ diyor, Af edersiniz..İnsanların
aydınlığını azaltan.gevşekliğini daha sıkı hale getiren şey özgürlük
müdür? Mahkum etmek midir? Yanlış işlerdir bunlar..
-Bende
bir şey sorayım.. -Affedersiniz.Bunların üzerinde durarak..eğitimi
yozlaştırmanın anlamı yok.. Ama meslek okullarının..
-Şunu tamamlayayım
müsaadenizle..Meslek okullarına kendilerinden beklenen, ümit edilen özlenen
düzeni, konumu vermek lazım..Onların önünü açmak lazım.bundan yanayım.. Meslek
okullarının kendi alanlarında üniversitelere devamlarında hala bildiğim kadarı
ile bir engel yok..
-var..
-Nasıl var?
-Şöyle
var:
......... ..
-Acaba
biz bu alanda dolduruşa mı geldik.Biz başka bir şey yaparken , tartışırken
AB’ye girişte işi yaramaz ada niteliksiz,alt gelir guruplarında yaşamak zorunda
kalacak, mesleksiz insanlar haline getirilmiş gençleri 60’la daolduğu gibi
AB’ni ağır işlerini yapacak başka bir projenin unsuru mu yapıldı?
-Buyük Ortadoğu
Projesinin ileri karakolu durumuna getiriliyoruz..Bakın bana göre Recep
Tayyip’in son Bürüksel toplantısında, NATO’da verdiği söz yaptığı yardım var
ya. ....
İRTİCA VE BAŞÖRTÜSÜ
-Siz irtica
konusunda duyarlısınız..İrtica diyorsunuz ama..Bu gün bir çok batı ülkesinde ya
da modern olduğu iddia edilen, sanılan ülkelerin gerek anayasalarında gerek
kanunlarında gerek uygulamalarında bizden çok ağır şeyler var.Mesela bu gün bir
İsrail. Teokratik devlettir.Kimse olmadığını inkar edemez.
-Hayır teokratik
devlet değil. Dinci parti ile işçi partisinin ortaklığı var.
-Fakat
yasaların üzerinde hahamların kararı söz konusu..
-İran’da da var.
-Fakat
İran model olarak alınmıyor.
-Anladım.Ama İsrail’i
de kimse model olarak almıyor..O da ölçü değil. Bu gün Bush, Amerikanın
Erbakan’ı
-Danimarka’ya
baktım.Kral, Evengelist kilisesinin temsilcisidir. Vs.
-Evet..
Gelenekleri var..İngiltere’de..
-Buralarda
sorun olmuyor.Ama bizde irtica kılıfı içinde irtica kelimesini arkasından
sıkıntı oluyor. Şunu söylüyorum.Bir başörtülü, veya kara çarşaflı ya da tamamen
her şeyini kapatmış bir insan. Ama bu ilim üretiyor.. Bu düşünce üretiyor.. Bu
insanlara da faydalı ..Gitmiş bir ağaç dikiyor..Bunun eylemi mi güzeldir.Yoksa
çağdaşlık ölçüsü neyse bilmiyorum ama çırıl çıplak ..Sokaklarda yıkıyor
yakıyor..Kırıp döküyor.Size yumurta atıyor..Bu mu faydalı, öbürsü mü.?
-O zaman ikisini
ayıralım. Bir: Eylemleri ayrı değerlendirelim..Giysileri ayrı
değerlendirelim.Ben aklı başında bir insanın bir hayvanı tekmelemesini, bir
çocuğa tokat atmasını uygun bulmam. Bir yere geliyorum..Ben onu uygun
bulmadığım gibi ağaç dikerek fakire yardım ederek çalışarak yaptığı iyiliğe
rağmen onun kara çarşaf içinde gezmesini uygun bulmam.
-Geziyorsa
gezsin.. Ne mahsuru var? -
- Tamam.Biz bir yerden
geldik bir yere gidiyoruz.Gediğimiz yer teokratik monarşi..Yani dinsel
ağırlıklı kişisel yönetim..Mutlakıyetten meşrutiyete geçtik..Daha bu giysiler
Osmanlı imparatorluğu zamanında Abdulhamit’in bile yasakladığı giysilerdir.
Çarşaf yasağını Abdülhamit getirmişti daha evel.. müdahale etmişti. Niye?
İnsanların özgürlüğünü giysi biçimiyle, o yolla gölgeleyen atılımlardır. Neden
dinsel ağırlığı ve yoğunluğu olmamasına karşın kimi yobazın ve softanın ortaya
çıkarak insanların daha çok oyunu çekerek d.. eder.Onların içinde her zaman
ağaç diken, her zaman dikiş diken..Her aman sökük diken insan yok..
Tamamlayayım müsadenle...Ben deminden de söyledim.Yoksa ben sözünden dönen adam
değilim. Yoksa Taha Akyol’un dediği gibi bu özgürleşmeymiş, bu
bireyselleşmeymiş., Müslümanlıkta.nerden çıktı? Zaten Müslümanlığın aslı
bireyselleşmedir.Bireyselliktir Neden? Dikkat ederseniz.. İnananı ile inandığı
arasında elçisi olmayan tek din Müslümanlıktır..O halde Müslümanlık, kişiseldir..
-Yanlışa
karşı yanlış diyelim..Ancak bunu düzenlemek, Devlet müdahalesiyle
halletmek -Şimdi geliyorum.Bakın..şimdi bu 1970lere geldik biz..1923’lerden1970’lere
geldiğimizde böyle bir sıkıntı var mıydı?.. Hiç kimse söyleyemez. Yoktu.Hiç siz
türban yaygarası duydunuz mu? Başörtüsü sorunu .Hayır yoktu.Niye yoktu?
Köylerde kasabalarda Necati bey,annelerimiz, teyzelerimiz.Bacılarımız
kardeşlerimiz..
-Burada
bir şey soracağım. Doğru yoktu.O zaman okuyan nüfus azdı.
-Okunduğu için mi
türban örtünüyor şimdi?
-Okuyan
azdı.Şu anda zaten okumayan ve kamu hizmeti vermek istemeyenler için bir
sıkıntı yok zaten..Her hangi bir kamu kurumunda elinde süpürge ile kamu
hu-kurumunu temizleyen, kamu kurumu yetkilisine hizmet eden için bir sıkıntı
yok.Ama aldığı eğitimi, donanımı ile bir kamu hizmeti vermek istediği zaman
sıkıntı ortaya çıkıyor. Örneğin PTT’de size pul kesecek biri başörtülü.Bunun ne
mahsuru var.?
-Neyin?
-Birisi
sizin evi, bahçeyi süpürürken bir sıkıntı yok. Ama kamu kurumunda hizmet
üretirken niçin sıkıntı olsun?
-Bakın devlet bir
bütündür.Açık söyleyeyim.Devlet bir hukuk devletidir.Devlet hukuk
devletidir.Hukuk kurallarına göre yönetilir.Din kurallarına göre değil..
bakın..Müsaade edin.. bunların üzerlerinde durdukları örtü..Evelce de vardı
PTT’de .. .PTT’de oturup da süpürge süpüren, çay getiren kadınların örtüleri
vardı.Öyle değildi.Şimdi. siyasal simge durumuna getirdiler.Yani biz
inançlıyız,.dindarız.İnancımızın gereği başımızı örtüyoruz..Görevde de bunu
yaparız.Görevde inanç geçerli değildir. Herkesin inancı içinde..İş değişiyor
burada..Bakın 1970 de böyle bir yaygara yoktu..Oraya geliyorum.. -Göreve mi
bakacağız, görev yapana mı bakacağız?
-Yani
gözlükçü iyi gözlükçü ise, üretiyor, iyisini en iyi o yapıyorsa.. O her yerini
kapatsın bana ne?
-O niye? Devlet
hiyararşik biçimde olmak zorundadır.Yargıçların giysisi var..Savcıların giysisi
var.Polisin , subayın giysisi var.. Özellikleri var bunların..Devlet memurunun
gerektiği nitelik giysiyle beraberdir ve bir bütündür..Hatta zaman zaman sakalı
bıyığı yasaklarlar. Niye askerde bıyık yasak?
-Yasak
değil.
-Ne zaman kaldırdılar?
Gene yasak.
-Yasak
değil, komutanın arzusu diyorlar, diğerleri de kesiyor..
-Müsaade edin..
Yasaklar yalnızca... Hukuk dediğiniz şey, yazılı kural değildir ki..Hukuk,
sözlü kuralların topluluğudur. İngiltere’nin anayasası var mı.
-Hayır..
yok..
-Oraya geliyorum.
Devlet bütünlüğü içerisinde görünme esastır. Şimdi söylüyorum 70yılına kadar
okullarda okuyan kızlarımız ahlaksız mıydı, inançsız mıydı.70 yılına kadar ders
veren öğretmenlerimiz, ders veren üniversite hocalarımız..-
Bak iyi dinliyorum.Hiç
unutmadım.Yerine bulamadım.- hocalarımız ahlaksız mıydı, inançsız mıydı?
Yok..hayır... bakın ayrım getirildi. Dinler birleştiricidir. Kaynaştırıcıdır.
Uzlaştırmacıdır. Anlaştırmacıdır. yanlış söylüyor muyum.
-Hayır..
-Peki ..Ne oluyor?..
“İnancımız gereğidir” deyince , örtmeyen inanmıyor gibi oluyor.Yanlış işler
bunlar..Dinde.. Böyle bir zorunluluk dinde de yok.Açın Ali İmran suresi 20.
ayeti.Muhkem ayetler Müteşabir ayetlerdir diye ayırır. Müsaade edin
bitiriyorum.. Nerden geliniyor? O zaman sana uymazsa sen zamana uy kuralı
vardır. Oraya geliyorum.
-Onu
başörtüsünü giyecek olan bilsin.Yani o seçimini yapsın ..
-Dediğin konuda
da öyle..Ziynet yerlerini örtünüz sözünü ...
-Peki..Ülkemizin
vatandaşı olan Sihler olsa .Onarda erkekler için başörtüsü takmak
mecburi.Adamın inancı o..Ona kamuda iş vermeyeceğiz, onun eğitiminden,
bilgisinden kamu alanında yararlanmayacağız mı?
-O da kamuda
çalışırsa, başını açacak.
. ........................0000000000000000....................
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’DEN
İNCİLER:
Kutu kutu....
..........
§ Özden, Hukuk
devletinde kuralların eşit uygulanması gerekirken yapılmadığını, hukukun eşit
uygulamamasından üst düzeydeki kamu görevlilerinin de etkilendiği, mağdur
edildiğini, protokol açısından önde olanlara göre arkada olanların daha çok
imkanlara sahip olabildiğini, kimi uygulamaların bir çok kamu görevlisini ya da
emeklisini “ damalı eşek konumuna “ getirdiğini ifade ediyor.
§ Anayasa Mahkemesi
Başkanlığı yapmış bir kişinin Orduevlerine alınmadığını ya da alınması için
özel bir belgenin neden gerekli olduğunu sorguluyor..
§ Özden” Düşüncenin
kafanın içindeki serbest.Ancak yazıya dönüştü mü, konuşuldu mu sınırı
olmalı..düşünce sınırsız değil.” görüşünde..
· “Anne baba ile,
evlatla evlenme, ekmeğin üzerinde oynamanın düşüncesi olur mu? diye soran Özden
Elbette bu tür düşüncelerin sınırı olur.. diyor..
· Misafire hizmeti
bizzat yapmaya özen gösteriyor.Terliği kendi eliyle veriyor ve alıyor. ·
Ayrılırken pardösümü tutuyor.”bunun mümkün olmadığını, hiçbir kimseye böyle bir
yük yükleyemeyeceğimi” söylüyorum. Ancak, “ İsmet İnönü, .pardösümü giymekte
yardım etmek istedi. Ben gencecik birisi O, İsmet İnönü. Kabul etmedim..Dur
misafire hizmet ederek insan olduğumu anlamama yardımcı ol dedi. Kabul ettim”
şeklinde İnönü’nün lafını söyleyerek, misafire hizmet etmeyi insan olma vasfı
ile eş değer buluyor..
· Erbakan’ı ziyaret
eder misiniz? diye soruyorum. “Tabii ziyaret ederim” diyen Özden “Başkanlıktan
ayrıldığımda Şevket Kazan esenlikler dileyen telgraf gönderdiler, göndermesi
gerekenler ve hatırlaması icap edenler bir şey yapmadı..” diyerek bir onu,
birde Genel Kurmay Başkanlığının nezaket gösterdiğini üstüne basarak söylüyor.
·
Özden, bana kendi
yazdığı makalelerden oluşan “Kuvayı Milliye Ateşi”
isimli kitabını “Sayın Necati Çavdar’a iyi dileklerimle “ diyerek imzalayıp
veriyor.
Bende kendisine Recep
Tayyip Erdoğan’ın hapsaneye girdiği gün yazdığım “ Git
yiğidim,sultanlık beratını alda gel” gibi 28 Şubat’ın mağdur ve mazlum
duruma getirdikleri ile ilgili yazdığım şiirlerden oluşan “28 Şubat Türküsü” isimli ve kitap ile Çığlık
isimli kitabı (Sayın Yekta Güngör Özden’e şeddeli “ilticacıdan” saygılarımla)
diyerek imzalayıp takdim ediyorum. Benim kimilerince “irticacı” gibi görüldüğüm
imasına “Olur mu öyle şey, estağfurullah” diyerek karşılık veriyor.
............0000000000000...................
Not: 5-6 Mart 2005
tarihli Anayurt Gazetesinde yayınlandı

Yekta Güngör Özden'e "28 Şubat Türküsü.."
hediye.
O, bana Kuvayyi Milliye Ateşi'ni veriyor.
Bende ona "Şeddeli ilticacıdan Yekta Güngör
Özden'e" diye yazarak hadiseler oldukça yazılan ve o
hadiselerle ilgili şiirlerden oluşan 28 Şubat Türküsü' ismini verdiğim
kitabı hediye ediyorum..
"irtica" ne kelime..Bu
kelime olsa olsa cahiliye dönemine dönüşü anlatır.
İnananlar ..
Biz Hakka "iltica "
etmedik mi..
……………..

Yekta Güngör Özden;
Necati Çavdar'ın yazarı olduğu ANAYURT gazetesini inceliyor.
Yekta Güngör Özden;
Necati Çavdar'ın yazarı olduğu ANAYURT gazetesini inceliyor.
“Cumhuriyetin kurbanıyız” nitelemesi yapan Özden, Özbek Paşa ve Vural Savaş’ı
‘vefasızlık’la suçladı
Anayasa
Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, bir dönem birlikte hareket ettiği
Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş ve emekli Tümgeneral Osman Özbek’i
‘vefasızlık’la suçladı. Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi’nin Savaş ve Özbek’in
talepleriyle kurulduğunu söyleyen Özden, “Bana parti kurdurup kendileri
çekildi.” dedi
Yekta Güngör
Özden bin pişman!
http://www.haber7.com/siyaset/haber/80841-yekta-gungor-ozden-bin-pisman
28 Şubat sürecinin
hızlı isimlerinden, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, samimi
itiraflarda bulundu. Özden, Vural Savaş ve Osman Özbek için ne dedi?
14.03.2005 07:41GÜNCELLEME 14.03.2005 07:41
Bana parti kurdurup
kendileri çekildi
Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde 28 Şubatçılarla birlikte hareket eden
Yekta Güngör Özden, emeklilik günlerindeki 'Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)
Başkanlığı' ve '2 yıllık siyaset denemesiyle' ilgili olarak çarpıcı itiraflarda
bulundu. Özden, '2 yıllık siyaset dönemimde servetimi, sağlığımı saadetimi
kaybettim. Başsavcılığa da bir telgraf çektim.. Üyeliği filan bıraktım. Bir yıl
on gün oldu. Hiçbir ilişiğim kalmadı. Eşim ve dostlarım hariç Türkiye'de her
şeyi terk ettim.. ADD Başkanlığı'nı bana zorla verdiler. 2 yılım ADD'de geçti,
20 yıllık ömrüm bitti. 2 milyonluk aidatını ödemeyen kişi, adam olamaz ki,
Atatürkçü olsun!' dedi.
Özden, Anayurt gazetesinden Necati Çavdar'a ilginç açıklamalar yaptı:
'1979 yılında Anayasa Mahkemesi üyesiyken, lojmanıma kadar gelerek benim emekli
olduğum zaman siyasete girmemi isteyenler, hatta emekli olmadan bırakıp, Halk
Partisi'nin başına geçmemi isteyenler oldu. Açık söylüyorum. Bunlar eski
milletvekilleri... Senatörler geldi. Kendilerine ?Hayır' dedim... Daha evvel
Anayasa Mahkemesi'ne yeni üye olarak girmişken, 20 ay sonra ihtilal oldu. '
ADD BAŞKANLIĞI'NI BANA ZORLA VERDİLER
'Aradan yıllar geçip ben emekli olunca.. Atatürkçü Düşünce Derneği
Başkanlığı'nı bana zorla verdiler.. İstemedim. ?Bazı olumsuzluklar yaşanıyor,
bunları ancak sen giderirsin' dediler.. Sizin tanıdığınız insanları söyleyeyim.
Uluç Gürkan..Önder Sav.. Vural Savaş, profesörler.. Bunların içinde ADD'nin o
zamanki üyeleri. Vali Aydemir Bey.. Hepsi.. Israr.. Israr.. Önce ?Evet' dedim.
Sonra ?Hayır' dedim.. Bir hafta sonra yeniden ısrar ettiler. ?Evet' dedik..'
2 YILIM ADD'DE GEÇTİ 20 YILLIK ÖMRÜM BİTTİ!
'İki yıl o dernekte geçti. Yirmi yıllık ömrüm bitti.. Yaptığım çok güzel şeyler
oldu. Şimdi yalancılar, çoğu inkâr ediyor. Subayların, hakim ve savcıların,
öğretmenlerin bakanlıklarından izin almadan üye olmaları kararını çıkarttım.
İki kapatılma davası vardı. Onları reddettirdim. Vilayetlerin ve
kaymakamlıkların kapısı açıldı. Kız yurdu çalışmaya başladı.. Antalya, Kayseri,
Bursa şubelerine bina satın aldık.. Düşünebiliyor musunz?
Neler neler yapıldı.. Ama anlamadılar. Beni yordular.. Yıprattılar.
?Atatürkçülük rozette kalmış.. Lafta kalmış' dedim ve ayrıldım..'
'Ayda iki milyon lira ödentisini vermeyen adamlar, bana göre adam olmaz ki,
Atatürkçü olsun.. Ayda bir milyon lira ödentisini vermiyor.. Böyle olanakla
çalışacağıma bıraktım..'
SAVAŞ VE ÖZBEK PAŞA'NIN TALEBİYLE PARTİ KURDUK
'Hukuk Kurumu'na geçtim.. Orada da üstüme düşenleri yaptım.. ADD'de tüzük
yenilendi. Hukuk Kurumu'nda da tüzük yenilendi.. Çağdaşlaştırdık.
Güncelleştirdik. Salonlar.. Hepsi yapıldı, ayrıldık.. Hukuk Kurumu'na
gitmeden.. Geliyorum.. Orada iki yıl kalıyorum. Israr ediyorlar. Bir daha
olmuyorum. Baro Başkanlığı'nda da öyle yaptım, 1972-74. Bir daha olmadım..
ADD'de en çok oyu aldım. Genel başkan olmadım. Yönetimin arkasına geçtim..
Yürütme kurulunu bıraktım. Başkasına verdim..
Hukuk Kurumu'na ?Yine ol, olmam.' Geldik. Dediler ki, iki arkadaş, ismini de
vereyim size. Vural Savaş'la Osman Özbek paşa.. Dediler ki, ?Efendim, Türkiye
böyle gitmiyor.. Partileşmek lazım...' Lazım. Bunlar daha çok Halk Partisi'ne
yakınlık duyan arkadaşlardı. İkisi de sevdiğim saydığım insanlardı.
Ondan sonra ben bu işin, siyaset yoluyla çalışmanın bana uygun olmadığını
söyledim. Gittiler geldiler, olmayınca.. Dediler ki, bir gün ikisi. Bir ikindi
üzeri. ?Biz yarın Deniz Baykal'a gideceğiz.'
Dedim ki, ?Hayırlı olsun. Ama sakın benim adımı götürmeyin. Benim böyle bir
isteğim yok. Sizinle dostluğum, arkadaşlığım bozulmasın. Size hayırlı olsun'
dedim..?Yani oraya girdiniz diye ilişkimiz bozulmasın' dedim. ?Siz oraya
girersiniz, ben girmem.' Bir gün sonra geldiler.. Deniz Baykal'ın
olumsuzluklarını anlatıp, Deniz Baykal'la bir şey olmayacağını.. Bakın, ayrıntı
ile anlatıyorum.. Deniz Baykal'la bir şey olmayacağını, yeni bir parti
kurulmasının gerekli olduğunu söylediler.
Ben de kendilerine dedim ki.. ?Kuralım, muralım' dediler.. En nihayet.. Eski
senatörler, milletvekilleri, belediye başkanları, emekli valiler, bakanlar
dahil 357 kişiyi Dünya Ticaret Mekezi salonunda topladık.. Sekiz saat süren bir
toplantı oldu.. Vural Savaş bey, toplantının başında ?Antalya'ya gideceğim'
diye ayrıldı.
Toplantının yönetimi bana kaldı. Ben, Sivas milletvekili eski meclis
başkanvekili Mustafa Kemal Palaoğlu, Necdet Uğur'un milli Eğitim Bakanlığı
zamanındaki Orta Öğretim Genel Müdürü Güler Tanyolaç.. Üçümüz.. Dedik ki, ?Halk
Partisi'nde yoğunlaşma olsun.. Siyaset yapmak isteniyorsa, Deniz Baykal
anlayışı ve yönetimi uzaklaştırılıp, gerçek, yarayışlı bir yönetim kurulmaya
çalışılsın.. Yeni parti kurulmasın...' Tartışma, tartışma.. Bizim gibi ?Yeni
parti kurulmasın' diyenlerin dışındakilerin oybirliği ile yeni parti kurulması
kararı çıktı. Ben.. geciktirdim.'
SAVAŞ GELDİ, ?BEN BU PARTİ İŞLERİNDE YOKUM ABİ' DEDİ
'Bakınız. O sırada, 2 Haziran 2002'de ADD'nin son genel kurulu. Tam
ayrılıyorum.. Toplantıda kalp krizi geçirdim.. Ayakta alkışlanan bir konuşma
yaptım.. Onbeş gün hastanede yoğun bakımda kaldım.. Yoğun bakımdan çıktım,
ikinci gün Vural Savaş geldi.. Birinci gün Erdal İnönü ?geçmiş olsun'a geldi
bana... Sadece dost ve babasının avukatıyım diye.. İkinci gün Vural Savaş
geldi, dedi ki, 'Abi ben bu... işlerde yokum' dedi.?
Antalya' ya gittim şöyle oldu. İzmir'e gittim böyle oldu. Ben siyasete
girmeyeceğim' dedi. ?Etmeyin kardeşim, millet size güvendi.. Biz seni genel
başkan yapacaktık.. İşte.. Falan yok.' Ayrıldı.. Sırf Atatürkçüler dağıldı
demesinler diye, beceremediler demesinler diye arkadaşların ısrarı üzerine
genel başkanlık bana kaldı..'
'Mecburiyetten genel başkan oldum. Birbuçuk-iki yılda..Varlığım gitti..
Sağlığım gitti.. Saadetim sarsıldı..'
Vakit
…………..
Özden,
Özbek Paşa ve Vural Savaş’ı ‘vefasızlık’la suçladı.
28 Şubat sürecinde önemli roller üstlenen isimlerin iç hesaplaşması sürüyor.
Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, bir dönem birlikte hareket
ettiği Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş ve emekli Tümgeneral Osman Özbek’i
‘vefasızlık’la suçladı.
YUKARIDAKI HABERLE ILGILI DIGER YORUMLAR
son pişmanlık
28 Şubat sürecinde çok iyi şeyler yaptığını sanıp sonradan sağlığını ve
servetini kısaca ömrünü harcadığını ifade eden cümleler bence duyulan
pişmanlıktır. Sayın Savaş ve Özbek çıktıkları yolda Özdeni tek
bırakmışlar,çünkü onlarda çıkartılan bu yaygaraların bir şey getirmeyeceğini
anlamışlardı.Bir bardak suda kopartılan fırtına suyun dökülmesiyle dinmişti.Bir
yere gelemeyeceklerini biliyorlardı.Aslında olup bitenlerden kimse kazançlı
çıkmadı.Sadece o süreç içinde isim yapıp ses getirmek vardı. O da zaten geçici
idi.Atatürkçülük ardına sığınan kişiler için bunlar bir zemindi.Kendilerinden
saymadıkları kişileri fena sıkıştıracaklardı.Ancak görünüyorki eştikleri kuyuya
düştüler.İmam-Hatiplerin önünü kapakalım derken Özdenin oğlunun düştüğü durumu
okuduk.Buna yorum yapmaya gerek yok sanırım. esin
POLİTİKA 15.03.2005 SALI
Özden, Özbek Paşa ve Vural Savaş’ı ‘vefasızlık’la suçladı 28 Şubat
sürecinde önemli roller üstlenen isimlerin iç hesaplaşması sürüyor. Anayasa
Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, bir dönem birlikte hareket ettiği
Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş ve emekli Tümgeneral Osman Özbek’i
‘vefasızlık’la suçladı. Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi’nin Savaş ve Özbek’in
talepleriyle kurulduğunu söyleyen Özden, “Bana parti kurdurup kendileri
çekildi.” dedi.
Özden, 2 yıllık siyasi deneyimini de bir cümleyle özetledi:
“Servetimi, sağlığımı ve saadetimi kaybettim.
” Kendisiyle ilgili suçlamaları cevaplayan Vural Savaş, ‘hafızası yanıltıyor’
karşılığını verirken, Özbek polemiğe girmek istemedi. Bir süre önce Vural Savaş
da, 28 Şubat’ın mimarlarından Orgeneral Çevik Bir’i ‘Amerika ile yakın ilişki
kurmak ve Atatürkçü olmamakla’ suçlamıştı.
Yekta Güngör Özden’in 4 Mart’ta Anayurt gazetesine yaptığı açıklamalar dün
Anadolu’da Vakit gazetesi tarafından gündeme taşındı.
Atatürkçü Düşünce Derneği’ne başkan olması için Vural Savaş ve Uluç Gürkan’ın
ısrar ettiğini anlatan Özden, “2 yılım ADD’de geçti, 20 yıllık ömrüm bitti. İki
milyon liralık aidatını ödemeyenler vardı. Bunlar adam olamaz ki, Atatürkçü
olsun.” ifadesini kullandı. Parti kurmak için Savaş ve Özbek Paşa’nın kendisini
ikna ettiğini kaydeden Özden, sözlerini şöyle sürdürdü: “Dediler ki, ‘Efendim
Türkiye böyle gitmiyor. Partileşmek lazım.’ Ben onlara, siyaset yoluyla
çalışmanın bana uygun olmadığını söyledim. Daha sonra Savaş ve Özbek, Deniz
Baykal’la görüştü. Baykal’ın olumsuzluklarını anlatıp onunla bir şey
olmayacağını söylediler. Yeni parti kurulmasının gerekli olduğunu ifade
ettiler. Parti kurma sırasında Savaş beni terk etti. Vural Savaş geldi dedi ki:
‘Abi ben bu işlerde yokum. Siyasete girmeyeceğim.’ Ben de ona ‘Etmeyin
kardeşim, millet size güvendi. Biz seni genel başkan yapacaktık.’ dedim. Ama
ayrıldı. Sırf, ‘Atatürkçüler dağıldı’ demesinler diye arkadaşların ısrarı
üzerine genel başkanlık bana kaldı.”
Zaman’ın sorularını cevaplayan Vural Savaş ise Özden’i terk etmediğini
savundu. Politikaya sıcak bakmadığını, sadece siyasetle ilgilenenleri
desteklediğini kaydeden Savaş, Özden’in ‘Deniz Baykal’la görüştüler’ iddiasını
da yalanladı. Eski Başsavcı, Yekta Güngör Özden’in ADD başkanı olması için Uluç
Gürkan’la birlikte ısrarda bulunmalarının da söz konusu olmadığını söyledi.
Yekta Güngör Özden, Anayasa Mahkemesi başkanlığından ayrıldıktan sonra ilginç
isimlerden telgraf almış. Kendisini hatırlaması gerekenlerden ses çıkmadığına
dikkat çeken Özden, teselliyi kapattığı Refah Partisi’nin lideri Necmettin
Erbakan ve dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın gönderdiği mesajlarda bulmuş.
Telgrafı doğrulayan Kazan, bunun ‘insani münasebetlerin gereği’ olduğunu
belirtti: “Garip bir şey yok. Vaktiyle bizim konuşmalarımıza cevap
yetiştiriyordu. Hatta kendisini Anayasa Mahkemesi başkanıyken, bu
konuşmalarından dolayı ‘reddedelim mi’ diye düşündük; ama reddetmedik. İyi
niyetle hareket ettik. Emekli olduktan sonra da böyle bir telgraf çektik. Bu,
bizi değil, onu mahcup eder.”
Emekli Tümgeneral Osman Özbek, 17 Nisan 1997’de dönemin başbakanı
Necmettin Erbakan’a yönelik ağır eleştirisiyle ismini duyurdu.
Oğlum da meslek lisesi mağduru
Yekta Güngör Özden’in çarpıcı açıklamalarından biri de meslek liseleriyle
ilgili. 28 Şubat’la birlikte meslek liselerine kısıtlama getirilmesi Özden’in
oğlunu da mağdur etmiş. Oğluna, “Meslek liselerinin geleceği var.” diye öğütte
bulunan Özden, yaşadığı durumu şöyle anlatıyor: “Benim çocuğum iyi bir puanla
Anadolu meslek lisesi bilgisayar programcılığı bölümüne gitti. Hakikaten insan
olarak çok üzüntü duyuyorum. Izdırabını da çekiyorum. Çocuğa demiştik ki ‘bunun
geleceği var.’ Ancak 28 Şubat’ta meslek liselerinin önü kesildi. Bugün sanayici
sıkıntıda. Hakikaten büyük sıkıntı var.”
15.03.2005 Emre Soncan İstanbul Zaman
Gönderen Necati
Çavdar zaman: Cuma,
Ekim 28, 2005 Hiç yorum yok: Bu yayına verilen bağlantılar
14 Mart 2005 Haber 7 com Yekta Güngör Özden bin pişman!
28 Şubat sürecinin hızlı isimlerinden, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta
Güngör Özden, samimi itiraflarda bulundu. Özden, Vural Savaş ve Osman Özbek
için ne dedi?
14 Mart 2005 07:41 Bana parti kurdurup kendileri çekildiAnayasa Mahkemesi
Başkanı olduğu dönemde 28 Şubatçılarla birlikte hareket eden Yekta Güngör
Özden, emeklilik günlerindeki "Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)
Başkanlığı" ve "2 yıllık siyaset denemesiyle" ilgili olarak
çarpıcı itiraflarda bulundu. Özden, "2 yıllık siyaset dönemimde servetimi,
sağlığımı saadetimi kaybettim. Başsavcılığa da bir telgraf çektim.. Üyeliği
filan bıraktım. Bir yıl on gün oldu. Hiçbir ilişiğim kalmadı. Eşim ve dostlarım
hariç Türkiye'de her şeyi terk ettim.. ADD Başkanlığı'nı bana zorla verdiler. 2
yılım ADD'de geçti, 20 yıllık ömrüm bitti. 2 milyonluk aidatını ödemeyen kişi,
adam olamaz ki, Atatürkçü olsun!" dedi. Özden, Anayurt gazetesinden Necati
Çavdar'a ilginç açıklamalar yaptı:"1979 yılında Anayasa Mahkemesi
üyesiyken, lojmanıma kadar gelerek benim emekli olduğum zaman siyasete girmemi
isteyenler, hatta emekli olmadan bırakıp, Halk Partisi'nin başına geçmemi
isteyenler oldu. Açık söylüyorum. Bunlar eski milletvekilleri... Senatörler
geldi. Kendilerine ?Hayır' dedim... Daha evvel Anayasa Mahkemesi'ne yeni üye
olarak girmişken, 20 ay sonra ihtilal oldu. "ADD BAŞKANLIĞI'NI BANA ZORLA
VERDİLER" Aradan yıllar geçip ben emekli olunca.. Atatürkçü Düşünce
Derneği Başkanlığı'nı bana zorla verdiler.. İstemedim. ?Bazı olumsuzluklar
yaşanıyor, bunları ancak sen giderirsin' dediler.. Sizin tanıdığınız insanları
söyleyeyim. Uluç Gürkan..Önder Sav.. Vural Savaş, profesörler.. Bunların içinde
ADD'nin o zamanki üyeleri. Vali Aydemir Bey.. Hepsi.. Israr.. Israr.. Önce
?Evet' dedim. Sonra ?Hayır' dedim.. Bir hafta sonra yeniden ısrar ettiler.
?Evet' dedik.
."2 YILIM ADD'DE GEÇTİ 20 YILLIK ÖMRÜM BİTTİ!
"İki yıl o dernekte geçti. Yirmi yıllık ömrüm bitti.. Yaptığım çok güzel
şeyler oldu. Şimdi yalancılar, çoğu inkâr ediyor. Subayların, hakim ve
savcıların, öğretmenlerin bakanlıklarından izin almadan üye olmaları kararını
çıkarttım. İki kapatılma davası vardı. Onları reddettirdim. Vilayetlerin ve kaymakamlıkların
kapısı açıldı. Kız yurdu çalışmaya başladı.. Antalya, Kayseri, Bursa şubelerine
bina satın aldık.. Düşünebiliyor musunz?Neler neler yapıldı.. Ama anlamadılar.
Beni yordular.. Yıprattılar. ?Atatürkçülük rozette kalmış.. Lafta kalmış' dedim
ve ayrıldım..""Ayda iki milyon lira ödentisini vermeyen adamlar, bana
göre adam olmaz ki, Atatürkçü olsun.. Ayda bir milyon lira ödentisini
vermiyor.. Böyle olanakla çalışacağıma bıraktım..
"SAVAŞ VE ÖZBEK PAŞA'NIN TALEBİYLE PARTİ KURDUK"
Hukuk Kurumu'na geçtim.. Orada da üstüme düşenleri yaptım.. ADD'de tüzük
yenilendi. Hukuk Kurumu'nda da tüzük yenilendi.. Çağdaşlaştırdık.
Güncelleştirdik. Salonlar.. Hepsi yapıldı, ayrıldık.. Hukuk Kurumu'na
gitmeden.. Geliyorum.. Orada iki yıl kalıyorum. Israr ediyorlar. Bir daha
olmuyorum. Baro Başkanlığı'nda da öyle yaptım, 1972-74. Bir daha olmadım..
ADD'de en çok oyu aldım. Genel başkan olmadım. Yönetimin arkasına geçtim..
Yürütme kurulunu bıraktım. Başkasına verdim.. Hukuk Kurumu'na ?Yine ol, olmam.'
Geldik. Dediler ki, iki arkadaş, ismini de vereyim size. Vural Savaş'la Osman
Özbek paşa.. Dediler ki, ?Efendim, Türkiye böyle gitmiyor.. Partileşmek
lazım...' Lazım. Bunlar daha çok Halk Partisi'ne yakınlık duyan arkadaşlardı.
İkisi de sevdiğim saydığım insanlardı.Ondan sonra ben bu işin, siyaset yoluyla
çalışmanın bana uygun olmadığını söyledim. Gittiler geldiler, olmayınca..
Dediler ki, bir gün ikisi. Bir ikindi üzeri. ?Biz yarın Deniz Baykal'a
gideceğiz.'Dedim ki, ?Hayırlı olsun. Ama sakın benim adımı götürmeyin. Benim
böyle bir isteğim yok. Sizinle dostluğum, arkadaşlığım bozulmasın. Size hayırlı
olsun' dedim..?Yani oraya girdiniz diye ilişkimiz bozulmasın' dedim. ?Siz oraya
girersiniz, ben girmem.' Bir gün sonra geldiler.. Deniz Baykal'ın
olumsuzluklarını anlatıp, Deniz Baykal'la bir şey olmayacağını.. Bakın, ayrıntı
ile anlatıyorum.. Deniz Baykal'la bir şey olmayacağını, yeni bir parti
kurulmasının gerekli olduğunu söylediler.Ben de kendilerine dedim ki..
?Kuralım, muralım' dediler.. En nihayet.. Eski senatörler, milletvekilleri,
belediye başkanları, emekli valiler, bakanlar dahil 357 kişiyi Dünya Ticaret
Mekezi salonunda topladık.. Sekiz saat süren bir toplantı oldu.. Vural Savaş
bey, toplantının başında ?Antalya'ya gideceğim' diye ayrıldı.Toplantının
yönetimi bana kaldı. Ben, Sivas milletvekili eski meclis başkanvekili Mustafa
Kemal Palaoğlu, Necdet Uğur'un milli Eğitim Bakanlığı zamanındaki Orta Öğretim
Genel Müdürü Güler Tanyolaç.. Üçümüz.. Dedik ki, ?Halk Partisi'nde yoğunlaşma
olsun.. Siyaset yapmak isteniyorsa, Deniz Baykal anlayışı ve yönetimi
uzaklaştırılıp, gerçek, yarayışlı bir yönetim kurulmaya çalışılsın.. Yeni parti
kurulmasın...' Tartışma, tartışma.. Bizim gibi ?Yeni parti kurulmasın'
diyenlerin dışındakilerin oybirliği ile yeni parti kurulması kararı çıktı.
Ben.. geciktirdim
."SAVAŞ GELDİ, ?BEN BU PARTİ İŞLERİNDE YOKUM ABİ' DEDİ"
Bakınız. O sırada, 2 Haziran 2002'de ADD'nin son genel kurulu. Tam
ayrılıyorum.. Toplantıda kalp krizi geçirdim.. Ayakta alkışlanan bir konuşma
yaptım.. Onbeş gün hastanede yoğun bakımda kaldım.. Yoğun bakımdan çıktım,
ikinci gün Vural Savaş geldi.. Birinci gün Erdal İnönü ?geçmiş olsun'a geldi
bana... Sadece dost ve babasının avukatıyım diye.. İkinci gün Vural Savaş
geldi, dedi ki, "Abi ben bu... işlerde yokum' dedi.?Antalya' ya gittim
şöyle oldu. İzmir'e gittim böyle oldu. Ben siyasete girmeyeceğim' dedi.
?Etmeyin kardeşim, millet size güvendi.. Biz seni genel başkan yapacaktık..
İşte.. Falan yok.' Ayrıldı.. Sırf Atatürkçüler dağıldı demesinler diye,
beceremediler demesinler diye arkadaşların ısrarı üzerine genel başkanlık bana
kaldı..""Mecburiyetten genel başkan oldum. Birbuçuk-iki
yılda..Varlığım gitti.. Sağlığım gitti.. Saadetim sarsıldı.."
Vakit

RÖPORTAJ:
NECATİ ÇAVDAR/ FP Genel Başkan Yardımcısı
VEYSEL CANDAN
CANDAN : KENDİLERİ VESAYET
ALTINDA. “HAYALİ KARARNAME” İLE SEZER’E BASKI KURUYORLAR. HESAP SORACAĞIZ
-Kamuoyunun tepkisini çeken KHK’yi
Sayın Cumhurbaşkanı imzalamadı. Hükümet ısrar ediyor. Gelinen noktayı
değerlendirir mi siniz?
-Hükümetin bu tavrı ile Cumhurbaşkanlığı
makamı ile kendi arasında güven
bunalımı oluşturmuştur. Cumhurbaşkanı
Sezer, hukukun gereğini yaptı. Gerekçesini de açıklardı. Ancak hükümet millete
ve Meclise yaptıramayacaklarını , gurup
kararı alarak guruplarından geçiremeyecekleri anladıkları bir yanlışı
Cumhurbaşkanı kanalı ile yapmaya kalktı. Önce “ haberim yok” dedikleri sonra ne
dense “vesayet altında olduklarını”
ortaya koyan bir tavırla savunmaya başladıkları
“Hayali kararnameyi” imzalaması için Sezer’e baskı kuruyorlar.
ALIŞMALILAR,SEZER HUKUKUN GEREĞİNİ YAPTI
Son 30 yılda 604 KHK çıkmış. 200
tanesi Meclisten geçmemiş. 605.si geri
dönüyor. Hükümet her gönderdiğini geçirme anlayışından vaz
geçmeli,Cumhurbaşkanının yanlış yapıyorsunuz uyarısını dikkate almalıdır.
Cumhurbaşkanı, sizin getirdiğiniz düzenleme ile
yapacağınız işler için yeterli yasa var. Eğer yine de yapmakta ısrarlı iseniz TBMM’ne gidin diyor.
Bunun içinde gerekçelerini tek tek sayıyor. THK’lerinde Cumhurbaşkanından geri dönmesine alışmalılar.
Cumhurbaşkanı hukukun gereğini yaptı.
MİLLİ İRADE TECELLİ ETTİ.
-Cumhurbaşkanı iade gerekçesinde,
bu tür düzenlemelerin TBMM kararı ile olması gerektiğini belirtiyor. Hükümet
niçin Meclise gitmiyorda illa KHK ile düzenleme yapmak istiyor?
-Çünkü bu kararnamenin içeriğine benzer bir kanun tasarısı daha önce
meclis gündemine getirildi. Ancak Anayasa
Komisyonu ret etti. Hükümette İçişleri Komisyonundan buna benzer
tasarıyı geri çekti. Dolayısıyla bu
konuda TBMM’de milli irade tecelli etti. Hükümetin getirmek istediklerine TBMM’den geçit yok. Hatta kendi guruplarında
karar alarak buöyle bir kanunu geçirme imkanları var. Onlar gurup kararı alarak
böyle bir antidemokratik yasayı
çıkaramayacaklarını bildiklerinden böyle
bir KHK ‘yı Cumhurbaşkanına
imzalatarak memur kıyımı yapmak istemekteler.
HÜKÜMETLE MİLLİ İRADE ARASINDA
SÜRTÜŞME VAR
Bu kararname ile Hükümetle Cumhurbaşkanı makamı sürtüşme haline getirildi. Aslında bu kararnameye Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz haricinde herkes karşı. Bu anlamda sürtüşme hükümetle Cumhurbaşkanı arasında değil, Hükümetle parlâmento ve
milli irade arasındadır.
HÜKÜMET KIYIM YAPAR
-Bu kararnamenin sadece
düzenleme şekline değil, içeriğine de karşısınız. Peki tepkiniz neden?
-Hükümet Bu KHK ile iktidar
1.Siyasi görüşüne uymayanlara kıyım yapar.
2.İstemediği memuru tasfiye eder, siyasi kadrolaşmaya gider,
3.Hak isteyenleri işten atar. Birisi bu ücret yetmiyor dese yandı. Bu
anlamda Sendika kurmak isteyenleri veya
sendika üyelerini işten atar. Örgütlü ve
konuşan toplumun önü kesilir. Böylece devletin memurunu hükümet memuru haline
getirir.
HÜKÜMET ANAYASA SUÇU İŞLEDİ
Hükümet öte yandan,bu kararnameyi hazırlamak ve cumhurbaşkanının ileri
sürdüğü hukuki gerekçeleri dikkatte almamakla Anayasanın “hukukun
üstünlüğü”ilkesini çiğnemiştir. Memurlara kısıtlama getirmek için şuanda
geçerli olan yasalarda gerekli düzenleme ve yetki mevcut. Bu yönde
düzenlemeler ilgili yasalarda mevcut ve
yasa ile yerine getirilme şartına rağmen Hükümet KHK ile bunu yapmak
istemiştir. Anayasa Türkiye Cumhuriyetini “Demokratik, ve sosyal bir hukuk devletidir” diye tarif ediyor.
Hükümet, bu tutumu ile Anayasanın laiklik ilkesini öne çıkarmak adına
“demokratik ve sosyal hukuk devleti “ilkesini
yani hukukun temel ilkelerini çiğnemiştir.
Toplumdaki konsensüsü bozmuştur. Bunun sonucuna katlanması gerekir.
GENSORU VEREREK HESAP SORACAĞIZ
-Yani bu son cümleniz ne anlama geliyor?
-Biz FP olarak, hükümet bu KHK ile meclisten aldığı yetkiyi kötüye
kullandığı ve yetkisini aştığı için
hükümet hakkında gensoru vereceğiz. Çünkü hükümet Meclisin verdiği
yetkiye dayanarak maksadını aşan
tasarruflarda bulunmak istemiştir, hükümet yetkiyi kötüye kullandı.
GÜNDEMDEN DÜŞTÜ
-KHK için başka bir mücadele biçiminiz var mı?
-KHK olayı bitmiş ve gündemden düşmüştür.
Cumhurbaşkanına giden KHK Cumhurbaşkanı tarafından gereği yerine getirilmiş ve
imzalanmamıştır. KHK konusu kapanmıştır. Artık ülkenin gündeminde bir KHK
yoktur. Biz yapılan yanlışın, TBMM’nin verdiği
yetkinin hükümet tarafından yanlışa kullanılmasının yani “yetki
gasbının” hesabını soracağız. TBMM
vereceğimiz gensoru ile konunun bir iki gün
enine boyuna tartışılmasını sağlayarak milli iradenin tecelligahı olan
TBMM’nin hükümet hakkında bir karara varmasına yardımcı olacağız.
////////////////////////////////
OYA AKGÖNENÇ
KONUŞMASI








Yorumlar
Yorum Gönder